Sayfalar

10 Haziran 2018 Pazar

Umut,Hayata Tutunmak..

(Foto alinti)

Yok yok bu sefer olacak. Kesin olacak.
İnce bi ayar gerekiyordu.. Fakat İnce sadece ince ayar çekmiyor, ayarlarını bozuyor resmen. Eskisen böyle miydi? O gündemi belirler, muhalefet o gündemle meşgul olurdu. İnce çok farklı yapıyor. Promterden okumadığı için beden dili
ile örtüşüyor ağzından çıkanlar. Çoşkulu inançlı, birleştirici, kucaklayıcı, samimi espirili, eğlenceli ve bilinçli konuşuyor. Ne kadar özlediğimiz şeyler varsa onları söylüyor, yapıyor. Artık gündemi o belirliyor, Erdoğan onun söylemleri ile meşgul oluyor.
Hele geçen gün tv lerden bi höykürüşü vardı, “yeni anayasaya göre “başkumandanım ben, “paşayım ben paşaaaaa, ben onunda paşasıyıııım” diye. İyce çıldırmış olmalı, dedim. Ertesi gün M. İnce mitinglerinde onun bu konuşmasını bir Kemal Sunal repliği ile videodan gösterdi, gülmekten öleyazdım😂.

Sosyal mecralarda bir sürü olumlu, espirili yazılar okuyorum İnce hakkında. Biri demiş ki; madem elinizde Muharrem İnce gibi bir CB adayınız vardı neden ekmek için Ekmeleddin’i çıkardınız? Valla doğru! Ekmeleddin neyin nesiydi allasen?

Dün gece Kadıköy’de gece mitingi yaptı M. İnce. Kısa sürede binlerce insan doldu. Otobüsün üzerinden konuştu. İki kutu bardakta suyu vardı. Ceketini çıkardı, gömleğinin kollarını geri sıvadı, gelin sizinle sohbet edelim der gibiydi. Kibir yok, bağırıp çağırmak yok, emir kipi ile konuşmak yok, “lütfen” var, “çok rica ediyorum” var, gülümsemesi vardı.

Aradan bir gün geçmeden RTE de Zeytinburnu’nda gece mitingi yapmış😀ki bunu bekliyordum. Çünkü artık o İnce’nin arlasından geliyor. Gece 1 haberlerinde NTV de gördüm. Canlı izleyemedim, fakat haberlerde iki dakikayı geçmedi o miting haberi. Birde sadece otobüs üzerinde kendisi ve yanıda bi kaç kişiyi yakın plan çekmişlerdi. Halkı göstermedi yani. Kalabalık değilse demekki? İşte bunada çok güldüm.

CHP, cb adayını açıklamadan önce Erdoğan’ı çıldırtacak bi aday çıkaracağız demişti. Allah allah? Kimki bu? Hiç tanımadığımız biri mi acaba diye bende merak ettiydim. Neyse açıklamaya iki gün kala M. İnce olacağı nerdeyse belli olmuştu artık, 4 mayısta açıklandığında ise, bu muydu yani? Dedim. Başta Erdoğan gibi düşündüm yalan yok, kongrelerde CHP genel başkanı seçilemeyen insan, cb adayı mı olacak, dedim. Fakat hakkaten şaşırttı. Beni şaşırtması önemli değil, önemli olan Erdoğan’ı şaşırttı. Ayarlarını bozdu. Ve hakkaten çıldırttı😀

16 yıldır her seçimde en çılgın projesi kanal İstanbul vardı. Şu andaki en çılgın projesi kıraathane açmakmış. Birde bunu söylerken diyor ki; “bay Muharrem bu projemi çalma ha” 🤔 alla hümme sabirin, dedim. Bi şeyi çok basit ve anlamsız bulduğunda ninem böyle derdi. Bende ona sığındım.

Fakat, şöyle bir endişemde var. Damadı ve aynı zamanda Enerji bakanı Albayrak ne dedi? “Bizim  Cumhurbaşkanımız çıksa, şuradan Ay'a kadar 4 şeritli yol yapacağım dese, buna inanan seçmenimiz var.” dedi.
Desteklediğim bi parti anlayışı bana böyle bir şey söylese hakaret kabul ederim. Bunu hakaret kabul edecek olan akp lilerde vardır bence. Artık farkına varan, elini vicdanına koyan akp seçmeni olduğuna inanıyorum. Ve biliyorum ki, inançları gereği sadece dini yönünü sevdikleri için seçtiler. Güvendiler. Fakat siyasetin dini olmadığını yenice gördüler, ve artık görmelilerde. Eğer görmüyorlarsa, Erdoğan’ın damadının sözlerini bi kere daha düşünsünler. Akp seçmenini övüyor mu, yeriyor mu, diye?Ki, bence yeriyor, küçümsüyor, biz onların ağzında sıçsak, yine bizi seçerler demeye getiriyor. Benim anladığım bu!

Bu sefer olacak. Bu sefer asık suratlı, bağırıp çağıran, ayrıştıran, bölen, çarpan, çıkaran birinden kurtulup, toplayan biri gelecek gibime geliyor. Oyların çalınma ihtimaline rağmen inanıyorum buna. Öyle hissediyorum.
Bak çalınma diyorum!!! Bu çalınma şaibesi neden hep akp ile girilen seçimlerde oldu? Hani çalmak haramdı? Bi düşün akp li dürüst seçmen!

Son günlerdeki rte söylemlerini bi dinle. Şurda havaalanı yoktu, biz yaptık, şurda üniversite yoktu biz yaptık diyor, izliyorsundur mutlaka tv lerde, yazdırma bana şimdi neresi diye? İzmir, Isparta, Zonguldak desem yeterli olur sanıyorum. Ee hani yalan söylemek haramdı..
Bir dine mi inanıyorsunuz, bir partiye mi? Din manevi bi duygu, manevi duygularımıza inanalım, ama siyaseti ayırt edelim be. Bence akp de ne din var nede iman.

Bu seçimler için acayip heyecanlıyım. Acayip umutluyum. Ailecek öyleyiz. Hatta bizim gençlerin son oyları olacak. Çünkü 21 yaşına bastıkları için ve Almanya doğumlu oldukları için iki vatandaşlıktan birini seçmek zorundalar. Buda alamanya siyaseti işte. Mart ayında Alman pasaportlarını uzatmak için konsolosluğa verdikleri müracatlarını seçim için bekletiyorlar. Son bi kez oyumuzu kullanıp ülkemiz için değişimi sağlayalım, sonra tekrar müracaat ederiz, diyorlar.
Maalesef ben oy kullanamıyorum, ama bizim evden üç oy var, adalet için, sevgi için, saygı için, EŞİTLİK için, eğitim için, ve en önemlisi İNSANCA yaşamak için..

Bu sefer olacak... Çok ümitliyim.. Buna inanıyorum. Ve bu benim son umudum ülkem adına. 

Sevgili okur, sende umutlu musun? 

19 Mayıs 2018 Cumartesi

Güle Güle Glu Glu Amcam..

Bu gece. Saat 00.10. Ömer aradı messengerden. Ömer amcamın torunu. Yani amcamın oğlunun oğlu. Akrabalık ilişkilerimiz görüştüğümüzde mükemmeldir. Görüşmediğimizde donar. Yani ne sosyal medyadan ne telefonla birbirimizi pek aramayız. Ama görüştüğümüzde kaldığımız yerden devam ederiz sanki her gün görüşürcesine.. İşte gecenin bu saatinde arayınca Ömer pek hayra yormasamda iyi şeyler düşünmeye devam ettim. Çünkü geçenlerde bir kızının doğduğunu ve adının çok sevdiğim ninemin (babannemin) adı olan “Zehra” ismini verdiklerini annesinden duymuştum. Belki bu yüzden arıyordur diye umdum. Fakat ne hikmetse sesi bana gelmiyordu. Aslında bi ses vardı ama anlaşılmıyordu. “Ömer sesin bi garip geliyor ve ne söylediğin anlaşılmıyor, lütfen yazar mısın” dedim. Yazmış.

“Amcanı kaybettik” 

Bakakaldım ekrana.. Önce kavrayamadım. Yada anlamak istemedim. Ne yapacağımı bilemedim. Sonra ninemin sözü geldi aklima, Ne zaman biri dogsa biri giderdi aileden. Bu bizde hep öyle oldu. Belki herkeste öyledir. Belki tesadüftür bilemem. Doğum ne kadar güzelse, ölüm o kadar soğuk. Birde uzakta olmak böyle durumlarda öyle zor ki? Kör tavuk gibi dönersin ortalıkta bi şey yapmamanın acısıyla. İstesemde yetişemem ki, amcamı son yolculuğuna uğurlarken vedalaşmaya.  

O Benim amcamdı. O benim glu glu amcamdı. Öyle severdi beni. “Amcanın glu glusu derdi” bana sarılırken. Babamdan bile daha çok severdi. Onun bu sevgisi benim içinde babamdan önce gelirdi. Hani amca baba yarısı denir ya, bizde tam tersi oldu. Amcam, babam gibiydi.  Babamda baba yarısı. Yok yok çeyreği. O çeyrekte bizim dünyaya gelme sebebine sayıyorum. Neyse geçelim babayı. 

Konu Amcam. Uzaktan bu acımı nasıl yaşarım bilemiyorum?  Elbette ölüm hepimiz için. Elbette Amcam iyi ve sağlıklı yaşadı. Ama sevdiğin insan 80 li yaşlardada olsa her ölüm erken oluyor işte. Ve çok üzgünüm. 

Avrupalılar ölümün ardından nasıl davranıyorsa öyle yapacağım. Yani onu anarak. Evet ilk duyduğumda burnum çok acıdı, gözlerim doldu. Hatta hüngür hüngür ağladım. Ama Amcamla anılarıma sığınacağım. En son geçen sene köyde görüşmüştük. Orada söylemişti zaten, bi daha görüşemeyiz belki, şu kardeşinin emaneti bunu ona ver, demişti bana. (Emanet, ninemin son torunu kardeşim için yaptığı altınlar) Tamam amca söz demiştim. O emaneti verdim kardeşime. Rahat ol. 

Ne zaman amcamla görüşsek benim bir bayramda Adapazarinda Bir kaybolus hikaye mi anlatırdı gözleri yaşararak. Bende her seferinde gözlerinin içine bakarak dinlemeyi çok severdim. Şimdi o hikayeyi canlı canlı kim anlatacak amca?
Güzel insandın amcam. Hakkaniyetliydin. Dürüsttün. Maneviyatın güçlüydü. Doğrudan yanaydın hep. Senin bu yönünü çok sevdim ben.

Hani tv lerde gerçek bir ünlü öldüğünde bi çınar daha gitti diyorlar ya, işte sende bizim ailenin çınarıydın amcam. 

Çocukluğumun geçtiği o köydeki ev, ki benim için bir köşk; senin yazları gidip bakıp onardığın o ahşap ev bile seninle göç eder artık. Sendin ayakta tutan o evi.. Her yaz o evin ocağı tüterdi, odaların ışığı yanardı. Sen gidince o ışık’ta sönecek artık Amcam. Ben artık nereye geleceğim, çocukluğumu nerede bulacağım? 

Amcam.. yarın sabah yani bugün aslında 19 Mayıs 2018 son kez köye gidiyormuşsun. Orada olmayı ve seninle vedalaşmayı çok isterdim. İnanki yürekten orada olacağım. Uzaktan yapabildiğim bu. Dualarım ve yazılarım. 

Amcam. Nurlar içinde yat. Sen çok güzel bi insandın. Keşke sen babam olsaydın. Seni çok seviyorum.. 

Not: bu yazıyı birileri babama ulaştırabilirse sevinirim.. 

Bu ev sensiz noolur'
Son görüsmemizden..

9 Mayıs 2018 Çarşamba

E #T A M A M O Zaman..


Her seçim öncesi bi heyecan. Bunu Erdoğan’a borçluyuz. Bu kesin. Her seferinde bu köprüden önce son çıkış diyoruz. Sanki 4-5 yıldır her yıl bi seçim oluyor. Hatta bazen iki. Referandumda bi seçim sonuçta. En son referandumda bu kadar heyecanlanmıştım. Hayır oyu çıkacağından o kadar emindim ki.. Olmadı. Oldurmadılar. Sonra umudumu yitirdim. Bunlarla girilen seçimden zaferle çıkılamayacağını kanıksadım. Bi dahaki seçimlere artık inanmıyorum ve heyecanlanmıyorum dedim. Nooldu? Yine heyecanlıyım! 

Neden? 
Çünkü; Bu seçimde psikolojik savaş veren muhalefetin başrol oyuncularını daha başaralı buluyorum. Malzeme vermiyor, malzemeyi alıyorlar. 

Bi panik var. Bi endişe var, iktidarda. Vaadedecekleri bir şey kalmamış artık. 16 yıldır yaptıkları kendi yanlış politikalarının aksini kullanarak yapıyorlar şimdi seçim propagandalarını. OHAL i kaldıracakmış! Ben mi koydum? Vergi sistemi daha adil bi hale gelecekmiş! Ben mi çıkardım? 
Her seçim öncesi bombalar patlardı, insanlar ölürdü. Oyunuzu bize verin, terörü bitirelim denirdi. Kendi terörlerini kendileri bitirdi. Artık terördende beslenemiyorlar. 
Herkes daha özgür olacakmış! Yav he he. En çok gazetecinin, akademisyenin, siyasetçisinin içerde olduğu bi dönemi ben yönetmiyordum. Yani aslında benim dönemimde kimse özgür değildi diyor. Hülya Koçyiğit vb. hariç. 

Ee, ekonomi zaten çığrından çıkmış. Enflasyon, Dolar, Euro almış başını tatile çıkmış.. 

Yorgunlar. Onların değimi ile Metal yorgunluğu var. 

Ne dedi bugün muhalefete; “beni çıldırtmıyorlar, şaşırtıyorlar” dedi. 

Başka ne dedi? “Halkımız #tamam derse  çekiliriz” dedi.  

Doğrusu hiç bu kadar mutevazı görmemiştim sizi. 
O zaman “yeter artık, TAMAM diyoruz.. 
Hem bak 2 milyona yakın insan #tamam diyerek Trend-topik olmuş Twitter’da.

Yarın bürgün, “sloganınızı bile ben buldum, hiç üretici değilsiniz” diye propaganda yapar mı? Hiç belli olmaz!! 

Herşeye rağmen yeniden ve yineden bu şaibeli seçimlere rağmen, herkes, ama herkes kendi vereceği bir oy ile geleceğini belirleyecek. Sanki bu sefer çalıp çırpmaya rağmen ikinci tura kalacakları kesin gibi. 

O zaman #T A M A M diyorum.. Ya sen? 

5 Mayıs 2018 Cumartesi

Blog garip kalmasın diye yazasım geldi..

Bloglarda bir durgunluk olduğunu söyleyenler var. Katılıyorum. İnsanın rutini değişince oluyor böyle şeyler. Bazen insanın ne yazası geliyor, ne okuyası. Kopuyorsun herşeyden. Kişisel bir blog olduğu için istediğim zaman yazma özgürlüğüm beni rahatlatsada uzun zaman yazmayıncada hafif bir eziklik hissediyorum.  Neyse ki; bloğun öyle bir beklentisi yok. Yani hatırı var, satırı yok, bekliyor öyle. 

Bu akşam yazasım var. Bi konuda yok aslında. Öylesine daldan doruktan yazasım var. 

Miri, kapilarda, catilarda, balkonarda..
Miri adında bi kedim var iki aydır. Miri beni sevdi, bende onu. Alıştık birbirimize. Benimle yatıp benimle kalkıyor. İşten geldiğimde anahtar şıkırtısını duyar duyar duymaz miyavlayarak karşılıyor beni. Bacaklarıma sürtünüyor. Kafasını hafifçe vuruyor kafama. Karnımı hamur gibi yoğuruyor. Asla ısırmıyor, tırmalamıyor. Bi uyuyanın yanına çöreklenmeyi çok seviyor. Hep böyle sevgi arsızı bi kedim olsun istedim. Oldu. 
Fakaaaat! Miri 1 yaşında ve önceki sahibi tarafından ne aşısı yaptırılmış, nede kısırlaştırılmış. Eee, mart ayı dert ayı. Başladı mı bu bi iki hafta sonra mıranglamaya? Miyavlamaya demiyorum. Mıranglıyor. Yani bir bebek gibi bağırıyor. Kuyruk yukarda, poposu yerlerde. Gece gündüz bağırıyor. Oğlanların odasında onların eşyalarının üzerine kızdırır gibi çiş yapıp kaçıyor falan. Noluyor yaa? Ben böyle bi kedi istememiştim diyorum içten içe. Sonra internetten araştırdım ki, meğer bu Miri doğal olarak kızgınlık dönemi yaşıyormuş. Ve bu kızgınlık dönemi sadece mart ayında değilmiş. Mart’ta başlayıp sonbahara kadar her 5-6 haftada bir yaşanıyormuş. Ve bu mıranglaması 1 hafta sürüyor. Şimdiye kadar herhangi bir şikayet gelmedi komşulardan. Ama gece balkonda nasıl bağırıyor, çekilir dert değil. Bu böyle olmaz deyip, geçen hafta veterinerden randevu aldım. Gittik Miri ile. Genel bakımı ve aşılanını oldu. Aynı gün hem aşı hem kısırlaştırma olmuyormuş. İki hafta sonraya verdi randevuyu. Haftaya cuma kısırlaştırılacak. Oda kurtulacak, bizde, komşularda:) 
Şunu düşünüyorum! Biz insanlar karar veriyoruz onların yaşamına. Yani doğasında var olan bir şeyi yaşayamadan, git veterinere, şu duygularını yok et, de! Doğru bi yöntem mi, bilemedim? Ama sistem öyle burada. Yok ki sokakta kedi. Hepsi sahipli ve kısırlaştırılmış. Sadece cins kediler para karşılığı çiftleşiyor. Hayvanları bile biz insanlar ırkçılaştırmışız! Miri cins bir kedi değil. Normal tekir, çiftlik kedisi. Yaşam koşulları gereği çiftleşemez:(  Türkiye’deki o sokak kedileri mi daha şanslı, yoksa buradaki gibi sahipli kediler mi daha şanslı bilemedim? 

Haftalik yürüyüs grafigim..
Hangimiz aferim delisi degiliz?
Yürümeyi alışkanlık haline getirebildim nihayet. Sonbahardan beri yapıyorum bunu. Ama o zamanlar ve kış aylarında haftanın 3 bilemedin 4 günü yürüyordum. En az 10 bin adım. Yürüyüş rotamı çok seviyorum çünkü. Nisandan beri perşembe hariç her gün yürüyorum. Perşembe neden yürümüyorum? Çünkü perşembe kadınları rutini. Olmazsa olmaz. Gerçi bu ara herbirimizin derdi öbüründen daha klas. Olsun.. iyi günde, kötü günde dedik bu dostluğa başlarken. 20 seneyi geride bıraktık. Az mı? Bu günlerde aşacağız. 

Mila'nin Isvicre ve Teyze sentezi.
"Teyzersberg"
Bu hafta beni beni sevindiren başka bi şey daha oldu. Paskalya tatilinde kız kardeşim, eşi ve çocukları gelmişti bizi ziyarete. Bi gelen olduğunda seviyorum bulunduğum ülkenin, dağlarını, göllerini gezdirmeyi. Havaların müsade ettiği kadarı ile gezmiştik. Bu bile ne kadar yer etmişse 4 yaşındaki Mila’ya, dün kızkardeşim şu fotoyu gönderdi. 
Kreşte yapmış bunu. Adınada “teyzesberg” (teyze dağları) koymuş. Teyze türkçe, dağ almanca. Çocukların fantezileri çok doğal ve çok güzel. 
İsviçre’de teyzem var, teyzemin dağları var, gibi fikri olmuş. Ben buna çok mutlu oldum. Serpil bu yazıyı okuyorsan, o gönderdiğin Mila’nın bu muhteşem eserini sakla, veya bana ver. Yada çerçeveletip bana hediye et. Acayip  mutlu olurum. Çünkü çok sevdim ben bunu. Ne kadar güzel yapmış. İsviçrenin simge dağı olan Matterhorn’a çok benziyor. 

Başka ne anlatayım? Yeniden sürpriz bi şekilde seçim dönemine girdik. En son referandumdan sonra, seçim heyecanımı tamamen yitirmiştim ben. Bu uzunla girilen bütün seçimler kaybedilir fikrindeyim. Allem ederler gullem ederler yine kazanırlar diye bakıyorum. Ammaa, bazende diyorum ki, madem her şey iyiydi, neden erken seçim? Ve neden alel acele? Bi panik var. Bu erken seçimi maşasına söyletti, o da hemen kabul etti? Bu kesinlikle danışıklı döğüş. Buna inanıyorum. 15 yıldır her seçim öncesi o çılgın proje ile çıktılar meydanlara. Bunu yine kullanacaklar! Ya aklı başında olan bir insan,nooldu o çılgın proje diye sormaz mı? Temcit pilavı gibi her seçimde önümüze sürülüyor diye? 
Sonra rüşvet verir gibi emeklilere bayramlarda verilecek olan 1000 tl. Vergi affı, Zart affı, zurt affı! Sebep? Madem böyle bi şey mümkündü neden daha önceleri yapmadınız? Vergilerle acı acı çıkartacağınızı biliyor o milletin çoğu. Ama kendi seçmeninizi bilemem. Beyinleri uyuşuk olduğu için kavrayamıyor olabilirler. 
Aslında dediğim gibi, referandumdan sonra umudumu yitirmiştim. Hani diyorduk ya, otobandan önce son çıkış gibi diye. Nedense bu seçimlerde heyecanlandırıyor beni. Sadece düşüncem şu. Madem Cumhur ittifakına karşı milli ittifak, HDP de olaydı içinde. Ama nasıl olacak değil mi? MHP den ayrılan ama MHP kökenli bir İyi parti, Saadet partisinin kökeni keza aynı. Her ne kadar şu anda akp ye karşı sözünü esirgemeyen ve doğru kelimeleri kullansada Karamollaoğlu, Sivas katliamını unutmuyoruz. Tarih o kadar kirli ki; şu anda çıkar için birlikte olan yarın birbirinin ağzına sıçar. Şu anda sadece gümümüz yönetiminden kurtulmak amaç. Ya sonrası.. Bu yönetimden sonra başka biri gelirse işi hiçte kolay olmayacak. Biz ise sadece yönetilen olacağız yine. Bugün ve önceki gün Mine Söğüt’ün yazılarını okudum. 
İnternetten bütününe ulaşabilirsiniz. 
Ama şu kısmını kopyaladım, benimsediğim için. 

“Her türlü önyargıyı ve ideolojik tabuyu bir kenara bırakıp bir araya gelmiş Türk, Kürt, sosyalist, kapitalist, sağcı, solcu, milliyetçi, ulusalcı tüm politik partiler ortak bir aday konusunda tartışmasız uzlaşmalıydı.
Üstelik istesek bunu bugün gerçekleştirebilirdik. 
Ama yapamadık. 
Neticede... 
Ölümle korkutulduk; sıtmaya razı ediliyoruz. 
Korkularımız var. Kaybetmek istemediğimiz şeyler ve kazanmak konusunda ısrar ettiğimiz şeyler elimizi kolumuzu bağlıyor. 
Seçmen olarak da hem kifayetsiz hem de muhterisiz. 
Sahip olduklarımızdan vazgeçemediğimiz için elde etmek istediklerimize hiç ulaşamayacağımızdan habersiziz. 
Sıradan siyasi liderler de halklara benzerler. 
Kalabalıkların korkularından şekillenirler. 
Kitlelerin yılgınlıklarından biçimlenirler. 
İsteksizlikten müteşekkildirler. 
Ve şuursuzca muhteristirler. 
O yüzden birbirimize benziyoruz. 
Bu işi hep birlikte beceremiyoruz.


Sadece devrimciler... 
Ne diğer siyasilere ne de kalabalıklara benzerler. 
Sistemin beklentilerine yüz vermeyenler...
Kendi bildiği yoldan ilerleyenler... 
Onlar, siyaseti de halkı da nihayetinde kendilerine benzetirler. 
Bu ülkede bir şeylerin değişmesini, ama gerçekten değişmesini istiyorsanız, şu bahar günlerinde gelmiş geçmiş devrimlere ve devrimcilere dair romanlar okuyun, filmler seyredin ve hayaller kurun. 
Bu ülke başına gelen şahane bir devrimi nasıl hiç etti ve hangi akılla yeni aydınlık devrimlere sırtını döndü, bu soruya cevap arayın. 
Bu ülkenin kurtuluşu... Eğer işler yolunda gider de iktidar değişirse; Başa geçecek olandan sadece parlamenter döneme dönülmesini isteyerek gerçekleşmez. Ondan, yetkiler elindeyken acilen eğitim sistemini de 1920’lere döndürmeyi vaat etmesini beklemek gerekir. 
Yoksa bu ülke şu kısa sürede hızla kaybettiği şeyleri kolay kolay geri kazanamaz. 
Bu sistemde yetişen bir nesille, kaçırdığı uygarlığı kuyruğundan bile yakalayamaz” 
Böyle işte. Kediden girdim, siyasetten çıktım. Kedi gerçek, siyaset yalan. 

15 Nisan 2018 Pazar

Dolmalarımla Gezdiğim Resim Sergisi..

Bahar birden geldi buralara. Birden tomurcuklandı dallar, ve birden çiçeklendi Japon kiraz ağaçları. Yürüdüğüm ormanda yerler hep çan çiçekleri ile dokunmuş bir halı gibi. Kuşlar orkestra grubu gibi ahenkli. En güzel mevsim ilkbahar mı ne?

Dün, yani cumartesi dördüncü ayın ondördünde saat 14.14 ten 18.18 e kadar perşembe kadınlarından arkadaşım A. nın ilk resim sergisi vardı. Neden saat 14.14 diye sormayın. Öylesine. Kreataif, ilginç olsun diye herhal. Yada unutulmayan bir tarih 14.4.18 diyede olabilir. Bu sanat işlerini fazla sorgulamamak lazım.

Oraya gideceğim için cuma akşamından biber dolması ve kuru patlıcan dolması yaptım, ev ahalisi açlıktan ölmesin diye.
Cumartesi sabah saat 10 da aldı beni ressam arkadaşım evden. Gideceğimiz yer Zürich yakınlarında Brugg. Yani ilk sanat eserlerini doğup büyüdüğü topraklarda sergileyecek. Yolculukta yeriz diye biraz biber, biraz patlıcan dolması aldım yanıma. Sanki 5-6 saat yolculuk yapacakmışız gibi hangi akla hizmet ettim bilmem. Aslında şöyle düşünmüştüm. Hani ekenden gidiyoruz ya, millet toplana kadar acıkırsak yeriz, ve hiç biber, patlıcan yememiş ressam arkadaşıma ikram etmiş olurum dediydim😊

Ama öyle olmadı. Son bir haftadır kendisini üzen hatta canını yakan bir olay gelişti. Bunu bana perşembe buluşmamızda anlatmıştı. Hatta bir tek bana anlatabildiğini, ve sergi günü yanında olmam ona büyük destek olacağını söylüyordu. İşte arabada giderken hala bunları konuşuyorduk derin derin. Öfkesi geçmemişti. Onu bu ruh halinden çıkarmak istiyordum, bi ara çantamda dolma var, yemek istersen diye mırıldandım, bir şey yiyecek halim yok dedi. Peki, deyip pencereden etrafı izlerken “sanki Frida Kahlo’nun sergisine gidiyorum” dedim içimden. Belkide sanatın olduğu yere biraz acı, biraz hüzün yakışıyordu.

Galeriye vardığımızda arabadan inerken saklama kabındaki dolmalarıda sessizce koydum çantama.. Zira hava sıcak ve arabanın içinde kalmasın istedim. Onlarda benim sanat eserim sonuçta🙈.

Salaş bi yerde küçük bir galeri. Terasıda var. Resimleri iki gün öncesinden asmışlar. Masalara küçük şişeler içinde tek bir çiçek koymuşlar. Kızkardeşi bu sergiyi ona Doğum günü hediyesi yaptığı için tüm organizasyon onun elinde. Hem göze hem damağa hitap eden bir sürü aperitif yiyecek içecekler, kulağa hoş gelen müzikler, tuvalette bile ışık yerine kocaman kocaman yanan mumlar. Çantamdaki dolmalarım ve yüzümdeki o içten gelen gülümsemeyle selamlıyorum ortamı.  Ressamın çok yakın arkadaşı olduğumu biliyor herkes. Yabancılık çekmiyorum. Karışıyoruz ortama. Bazen uzaktan arkadaşım A. İle göz göze geliyoruz. Anlıyoruz birbirimizi. Zaten onu gözlemliyorum çoğu zaman. Duygularını gizleyebilmeliyi çok büyük ustalıkla beceriyor. O iç sıkıntısını, can yangınlığını bilmeme rağmen hiç açık vermiyor, ki başkalarının anlaması zaten mümkün değil o ortamda.

Hem ilk sergisi, hemde vernisaj olduğu için çok güzeldi. Ailesi, akrabaları, yakın dostları, resim kursundan arkadaşları ve gelen giden diğer davetlileri vardı. Ve her gelen ya bir buket çiçek, yada bir tüp boya ile geliyorlardı. Bense dolmalarımla gelmiştim arkadaşımın vernisajına🙈. İşte bunları hep öğreneceğim.

Bi ara sigara içmek için terasa çıktığımda yanıma geldi arkadaşım A. “Kusura bakma seninle çok ilgilenemedim, ama senin burada oluşun, bazen göz göze geliyoruz ya, beni tek anlayanın sen olduğunu hissetmek bana nasıl güç veriyor bilemezsin” dedi.
Saçmalamaz mısın lütfen, bugün senin günün ve bütün davetliler seninle görüşmek istiyor, rahat ol, ben gayet mutluyum ortamdan, dedim. Zaten bi çoğunu tanıyorum. Ve herkes en son yine Eylül ayında toplandığımız bir eğlencede İstanbul’dan gelen ardaşlarımı soruyor. Yani konuşacak çok şey vardı. Zaten öğlen başlamışız beyaz şaraba. Hiç kimse, işte bir sanat galerisindeyiz, entel dantel şeyler konuşalım diye kasmıyordu kendini. Herkes içinden geldiği gibi davranıyordu. Hatta biraz fazla özel. Örneğin, ince yapılı, uzun boylu, bronzlaşmış hafif buruşuk ama yaşına yakışan bir kadın geldi yanıma. Onu daha önce görmüş dibiydim. Beni tanımış. Kendini tanıtınca bende anımsadım. Daha önce bir resim sergisinde tanışmıştık. Çok güzel resimleri vardı.
Neyse işte ben onu tanır gibi oldum ama o beni tanımış.. demek istediğim böylede egosuzlar. Biz olsak tanısak bile, “ne gidcem onun yanına, o bana gelsin” tribine gireriz. EGO’su tavanlarda bi milletiz vesselam. Ve bu son onbeş yıldır iyice göğe erişmiş durumda. Herkeste bi benmerkezcilik. Ben kimiiim? Sen kimsincilik.
Neyse konuyu saptırmayım, işte o ressam kadında geldi içini döktü bana. Uzaktan “bi güzin abla” gibi mi duruyorum acaba? Hakkaten enteresan hayatlar var. İşte bunlar hep bende saklı kalacak.

Sergide bi tablo gözüme çarptı. İşte bu benim dedim. Resmin adı “Wunder” yani “mucize” idi. Zaten daha önce atölyesinde görüp çok sevmiştim. Eğer satılmazsa ben alacaktım. Öylede oldu. Henüz ünlü olmayan ressam arkadaşımın “Wunder” isimli orijinal tablosu bende. Kaydet blog. Ne olur ne olmaz?🤔
Gecenin sonuna doğru tablom elimde ayrılırken ben, çantamdaki dolmaları eline sıkıştırdım ressam arkadaşımın. Gülerek aldı ve çantasına yerleştirdi.

"Wunder" Mucize isimli bu taboyu cok sevdim ve aldim.







28 Mart 2018 Çarşamba

Seviyorum....

Bi kaç blog arkadaşımda gördüm. “Seni sen yapan sevdiğin şeyler” diye listelemişler. Birbirini tanımak adına fena değil aslında. Gaza geldim yapıverdim. 

💜 Doğduğum yere yani Mudurnu’ya gitmeyi çok seviyorum..

💜 deniz tatili olarak sürekli Selimiye ve Datça yarım adasına gitmeyi çok seviyorum. 5 yıldır aynı yere gider mi insan? Gidiyorum..

💜 hala mektup ve kartpostal göndermeyi seviyorum..

💜 Sıcak yada kızarmış ekmek kokusuna bayılıyorum, hele hele üzerine bolca tere yağı sürünce o yağ eriyor ya, bende yerken eriyorum..

💜 yazları evlerden yayılan biber kızartması kokusu, yada biber dolması kokusunu seviyorum.. 

💜 kışın portakal  ve mandalina 🍊 kabuklarını koklamayı seviyorum. 

💜 iğde yemeyi çok seviyorum.. yaş ceviz ve yaş fındık severim 

💜 bahçe, bostan sulamayı çok severim.. akan suda dalından koparıp yıkadığım minik salatalığın ağzımda bıraktığı o buruk tadı seviyorum.

💜 hiç olmadık bi yerde, mesela taşların arasından fışkırarak yaşama meydan okuyan çiçekleri seviyorum.

💜 sabırlı, anlayışlı ve can kulağı ile dinlemesini bilen  insanları seviyorum. Arkadaşlığı çok seviyorum.

💜 kedim Miri’yı çok seviyorum. Böyle oyuncak bebek yada oyuncak bir kedi gibi, tek farkı canlı olması.

💜 gece olsa yatmasam, sabah olsa kalkmasam bi halim var, burada gece olsa yatmasa mı seviyorum da, sabah olsa kalkmasam halimi pek sevdiğim söylenemez..

💜 her gece Ayça’ya mail yazmayı, ertesi gün ondan gelen maili okumayı çok seviyorum.

💜 Perşembe kadınları olarak her perşembe buluşmalarımızı ve o üç saatte dünyayı unutmayı  çok seviyorum.

💜 akşamları kırmızı şarap içmeyi, gündüz ise bir kadeh buz gibi ve buğusu kadehin üzerinde kayan damlacıkları olan pembe yada beyaz şarap içmeyi seviyorum..

💜 Yaşlı insanlarla sohbeti ve onların yaşam hikayelerini dinlemeyi çok seviyorum.

💜 yazmayı seviyorum. O yüzden Blog yazmayı ve bi çok blog yazan blogdaşlarımı okumayı seviyorum. Her ne kadar her okuduğuma yorum yapamasamda. Gönül koymayın nolur.  çünkü ben gönül koymuyorum. Yazmayı ve sağalmayı seviyorum ben.

💜 sinema keyfi bambaşka tabi de, ama evde koltuğa uzanarak, lambaları kısıp, şarap içerek film izlemeyi daha çok seviyorum..🙈 patlak Mısır’ın tencerede pıt pıt patlayışını, tencerenin kapağını yukarı kaldırılışını izlerken acayip duygular yaşıyorum 😀

💜 keyifli anları yaşamayı seviyorum açıkçası. Ve bunları yaratmak hoşuma gidiyor..

💜 haaaaa, bak fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. Çektiğim fotoğrafları kartpostallaştırmayı seviyorum. 

💜 sabah güneşinin odama vurmasını seviyorum.  Bir evin duvarına vuran ağaç yapraklarının gölgesini çok severim. Birde rüzgarda şıkır şıkır ses çıkaran kavak yaprakları sesi bana huzur verir. 

💜 akan pınarları, dereleri, nehirleri, severim. Denizin kıyıya sakin sakin vuran sesi severim. 

💜 inek ve davar çan seslerinin ahenkini severim. 

💜 Naftalin kokusunu severim..

💜 radyo tiyatrosu dinleyerek ormanda yürüyüşlerimi seviyorum.. (en az 10 bin adım)

💜gündüz THM , akşam TSM müziği dinlemeyi seviyorum. Gitar, kanun ve klarnet sesini severim. 

💜 Türkiye’de sabah ezanı dinlemeyi severim. O hüznü severim. 

💜 Türkiye’de Türk kahvesi içmeyi sonrada fal baktırmayı severim💜

💜 İstanbul’da yılda bir iki kez olsada Nevizadede arkadaşlarımla rakı içip, sokak çalgıcılarına eşlik edip şarkı söylemeyi severim.

💜 Beşiktaş’ı ve Çarşı’yı severim..

💜Yaşadığım şehri seviyorum..

💜 mor, bordo ve siyah renkleri severim. 

💜 bordo oje, kırmızı ruj 💄 severim.

💜 Biraz özel olacak belki ama Mini kullanmayı seviyorum 🙈 bütün araba markaları bi yana, (ferari, Jaguar, Porsche vs. herneyse artık) Mini başka bi yana.

Böyle işte.. vardır elbet daha bir sürü şeyler ve şu an aklıma gelmeyenler. 

📌 ailemi, çocuklarımı, kardeşlerimi sevdiğimi buraya katmadım. Bunlar zaten herkeste ve var olan şeyler. Ve olmazsa olamazlar.
Birde bunun aksini yazmak lazım, yani sevmediğimiz şeyleri. Gerçi sevmediğimiz o kadar çok şey var ki; bence güzel şeyleri hatırlayıp yaşama sevincimizi tazeleyelim, hazır baharda geliyorken. 💜Ha bu arada her mevsimi ayrı ayrı çok severim. Doğayı çok severim, ona zarar verenleri ellerimle boğabilirim de;  bana gerek kalmıyor doğa zaten intikamını alıyor. 

24 Mart 2018 Cumartesi

Hello.. Ben Miri..

Hellooooo.. 

Benim adım Miri. Tam bir yaşımdaydım. Ben bebekken almış beni ilk annem. Alerjisi varmış bana. İlaçlar falan almış ama nafile. Beni başkasına vermekte bulmuş çareyi. İnternete benim resmimi koymuş. Beni gören şimdiki annem, yani bu bloğun yazarı güzeller güzeli annem😻, beni görür görmez aşık olmuş. Söylediğine göre uzun zamandır benim gibi bir kedi🐈 arıyormuş. Ama bir türlü bulamıyormuş. Buralarda öyle herkese kedi vermiyorlarmış. Hele hele bahçesi olmayana hiç kedi vermiyorlarmış. Birde biz iki tane olmalıymışız bi evde. Her kedi aynı olacak değil ya. Sanki siz insanlar aynısınız? Halla halla!! Ben evde tek olmayı seviyorum. Sadece beni sevsinler istiyorum. Birde öyle dışarlarda sürtmeyi 😹pek sevmiyorum.. Balkon yetiyor bana. 

Dün bana güzel bir mail yazmış şimdiki annem. Demiş ki; hallo Miri.. seni görür görmez aşık oldum. Seni kucağımda okşamak istiyorum, seninle oynamak istiyorum, seninle mışıl mışıl uyumak istiyorum, kedim olmanı istiyorum. Bunları sende istiyor musun? 

Bunları sahibime değil, direk bana yazmış. Çok sevdim onun bu tavrını. Telefon numarasını yazmayıda unutmamış. Sabahı zor ettim. Hemen arayalım dedim eski sahibime. Saat sabahın 7 si. Evet kargalar kahvaltısını yapmamıştı. Ama banane kargalardan. 
Aradık. Telefon uzun uzun çaldı. Açmayınca çok korktum. Çalsın çalsın dedim. Telefon kaç kez çaldı bilmiyorum ama kedi rakamı ile 3556 kez çalınca açtı telefonu uykulu sesle. Ben Miri, dedim. Neee, dedi.. sevinçten eli ayağına, dili damağına (bu deyim başkaydı ama terbiyem el vermedi) dolaştı. Ne diyeceğini bilemedi. Hatta saçmaladı biraz. Ben Miri, Miri dedim tekrar. Mailini okudum. Evet bende seni okşamak ve seninle yaşamak istiyorum, hemde bugün istiyorum, dedim. Tamam seni öğleden sonra, yada en geç yarın alacağım, dedi. Kapattık telefonu. Ben bekleyemiyordum. Madem eski sahibimin bana alerjisi var, bugünden tezi yok gitmek istiyordum. Saat 10 a doğru tekrar telefon açtık. Ben tasımı tarağımı topladım, sana taşınıyorum, bugün saat 12 gibi evde misin? dedim. Hayır, çalışıyorum ama saat 12 de evde olurum, dedi. Sevindim😻. Kapattık telefonu. Sonra bana, “tasımı tarağımı derken?” Diye yazmış kedi WhatsApp-ından. Senin için ne hazırlayım? Demiş birde. Hiç bir şey, dedim. Ben yatağımı yorganımı, kedi tuvaletimi, kumumu, 3 aylık mamalarımı, oyuncaklarımı, tırmıklamak için o koca ağacımıda getiriyorum, diyede ekledim. Sevindi. Ama ben bir an önce gitmek istiyordum. Saat 12 yi bile bekleyemedim. Düştük yola eski sahibimle. 11.45 te yeni sahibimin evindeydim. Allahtan bi abi vardı evde. Oğluymuş. Hello, dedim girdim içeri. Evi bi kolaçan ettim. Bütün odaları dolaştım. Kokladım orayı burayı. O ara evin hanımı geldi, elinde hiç bir kedinin dayanamayacağı minik atıştırmalıklarla. “Sen onu getirmesende sevmiştim seni akıllım” dedim, ama içimden. Eğildi, elini kokladım, yüzüne baktım, sevdim seni miyauuu, dedim.. 
Eski sahibim bana baktı, yerlerde yuvarlanıyorum falan. İyi hissettin kendini burada, ama gel bi vedalaşalım dedi. Kucaklaştık güya. Ama içimden şu şarkıyı söylüyordum. “Olmaz artık kapı açık, arkanı dön ve çık istenmiyorsun artık, bir zamanlar sen de bana acımadın, yalnız kaldım yıkılmadım ayaktayım.. Ohhhh, yaşadım yaşıyorum
başım yukarda meydan okuyorum hayata ve sana, gönlüm doluyor aşkla barıştım bak hayatla, başladım yaşamaya hey hey...
Şimdi gel de gör beni bambaşka bir kedi 🐈 Topladım dağılan kalbimin her köşesini
Ardından ağlayan o zavallı kedi 🐈 nerede şimdi
hey heyyyyyyy.
Sevenlere vereceğim sevgimi..”  

Türkçe şarkılarada anında adapte oldum he. Bu türkiyeliler ne güzel ifade ediyorlar şarkı sözleri ile ne diyeceklerini?  
Neyseciğime.. Bu arada türkçeyide çatır çatır söktüm bir kaç saatte. 😹çok akıllıyım ben. 

Öğlen yeni annem benimle oynadıktan sonra tekrar işe gitti. Ben bi abi ile kaldım. Sonra bi abi daha geldi. Birbirinin aynısının tıpkısı. N’oluyo lan dedim önce. Sevgi sarhoşu oldum, çift görüyorum, herhalde? Meğer onlardan iki tane varmış. İkiz deniyormuş insanlarda. E bizde en az üç beş birlikte doğuyoruz, kimse bize ikiz, üçüz, beşiz demiyor. Bize normal gelen onlar için özelmiş.. pehhhh. Bu insanlar hakkaten bi garip bazen. 
Ama o abiler çok tatlı. Beni çok seviyorlar. Ne yalan söyleyim bende onları çok sevdim. 

Benim ismimle uğraştılar bugün biraz. Biri diyor Heidi, biri diyor boncuk, biri diyor ponçik.. henüz karar vermediler. Bende diyorum ki, benim adıma noolmuş? Neyini beğenmediniz acaba? Miri’yim ben! Bir yıldır Miri diye çağrılıyorum.. Ben sizin adınızı değiştirmek istiyor muyum? 

Bakalım ilerde neler olacak. İsminin değiştirilmesi dışında rahatsız olduğum bi konu yok şimdilik. Gayet mutluyum burada. Şimdi uyuyayım mışıl mışıl yatağımda. Yatağımı yorganımı getirdim demiştim dimi..

Belki gece uyanır gider, ayak uçlarında kıvrılırım.. miyauuu😻









18 Mart 2018 Pazar

Sevmek, Sevişmek Güzel şeyler...

Yavaş yavaş bahar fotoğrafları düşmeye başladı instagrama. Buralarda henüz baharı anımsatan bir şeye rastlamadım. Masmavi gökyüzü, sarı, turuncu, kızıl harika bir sonbahar yaşamıştık. Kış genelde gri, soğuk ve çok uzun geldi bana bu yıl. Oysa mevsimlerle hiç didişmem. Olduğu gibi kabul ederim. Başka şansımda yok zaten. Doğa bu.. Sürekli kendini yineleyen ve yenileyen büyük bir güç. Doğa ne yapıyorsa doğru yapıyordur. Fakat ilk kez güneşi çok özlediğimi hissediyorum. Bazen göründüğünde sevdiğim biriyle yıllar sonra karşılaşmış gibi mutlu oluyorum. “Nede olsa kışın sonu bahardır” diye türküler yakıldığına göre, er yada geç nasıl olsa gelecek o bahar burayada. 

Giorgio & Heidi
Hafta içi 85 yaşını kutlayan bir ihtiyar delikanlının Doğum gününe gittim. Perşembe kadınlarından arkadaşım Antonellanın babası. Bi kaç kez Perşembe’den veya bazı aktivelerden tanışmışlığımız var. Yıllardır beni hep davet ederlerdi. Sen bizim üçüncü kızımızsın derlerdi. Bern’e araba veya tren ile bir saatlik mesafede oturuyorlar. Ha bugün ha yarın derken gidemedim. İşte bazen olmayınca olmuyor. Oysa iki yıl önce 350 km uzaklıkta olan Tessin’deki yazlıklarına gitmiştim. Her gördüklerinde “wann kommst du nach Riniken?” (Ne zaman Riniken’e geleceksin?) diye soruyorlardı. Bi ara gelirim söz, diyordum. O bi ara bu araymış meğer. Onlar davet etmedi beni. Geçen perşembe Antonella bahsetmişti, pazartesi babamın Doğum günü, gelmek istersen ben orada olacağım, seni istasyondanda alabilirim, demişti. Dedim, hep sorardı Rinikine ne zaman geleceksin diye, bundan daha güzel bir tarih olamaz, geliyorum dedim. 

O gün geldi çattı. İş çıkışı biri beyaz, biri kırmızı iki şişe şarap aldım. 85 yaşında bir beyefendiye ne alınır ki başka? Atladım trene, gittim Riniken’e. Antonellaya saat 17 de istasyonda olacağımı söyledim. Harika, alırım seni dedi. Küçük bir köy. Tarihi küçük bir istasyon. Antonella çocukluğunda gittiği okulu, oynadığı yerleri göstererek ilerliyoruz. Bu arada babam senin geleceğini bilmiyor, ben sigara almaya çıktığımı söyledim, diyor. 

Varıyoruz eve. İki katlı şirin bir ev. Bahçeye sonradan yapılmış kış bahçesinde oturuyorlar. Hırsız gibi Antonellanın arkasından parmak uçlarımda yürüyorum yolda. Görmüyorlar. Giriyoruz eve. Giorgio (Antonellanın babası) beni görünce gözleri fal taşı gibi açılıyor. Karısı Heidi “inanmıyorum” diyerek elini alnına vuruyor. İşte benim üçüncü kızımda geldi derken diğer davetlilere, Giorgio “size yeni kız arkadaşımı tanıştırayım” diyor.. Gülüşüyoruz hepimiz. Masa gitgide büyüyor, genişliyor. 

İki kızları var Giorgio ve Heidi’nin. 
Mutlu yaşadın mı? Hayatından memnun musun diye soruyorum ilerleyen saatlerde yan yana geldiğimizde. 

Anne baba ve kizlari
Neden mutlu olmayayım? İkinci dünya savaşından çocukluğunda doğu Almanya’dan göç ederek tanıştığım çok güzel bir karım var, İki güzel kızım var, mükemmel damatlarım var, harika torunlarım var, hala sağlıklıyım, güvende hissettiğim bir ülkem var. Mutlu olmamam için hiç bir nedenim yok, dedi.  
Evet, düşündüm 85 yaşındaki bir insan hayattan başka ne bekler? Doğru, 
Büyükanne ve torunu
öyle sevgi dolular. O torunlar hepsi gelmiş ve hepsinin severek ve isteyerek geldikleri o kadar belliki. Akıllı telefonlarla başa çıkamayan büyükanneye, çok büyük bir anlayış ve sevgi ile anlatan torunları gördüm. 

O akşam, o masada gözlemlerim oldu. Masadakiler, kızları, damatları, torunları, komşuları, belediye başkanı ve karısı, doktoru vs gibi insanlardan oluşuyordu. Torunların en küçüğü 20 li yaşların üzerinde. Herbirinin kız arkadaşı ve erkek arkadaşı yanında. Bazen el ele, bazen göz göze, bazen kucak kucağa ve bazen dudak dudağa öpüşüyorlar. Anne babalar yanlarında, dede ve nine yanlarında. Her şey o kadar normal ki? Belediye başkanı burda, yada şu dedikoducu komşu burda, şunu yapmayalım, bunu yapmayalım diye yapmacık hiç bir şey yapmıyorlar. Doğal davranıyorlar.  O el ele, göz göze, dudak dudağa öpüşmelerde yapmacık gelmiyor bu yüzden. İşte bunlar hep kültür meselesi. Ben bile kendime şunu sordum o akşam? Yıllarca Avrupa’da yaşamış biri olarak ve her şeye anlayışı olan ben, o akşam bu benim dikkatimi neden çekti? Bilmiyorum. Belkide bilmek istemiyorum. Belki bilinç altı ülkemle kıyaslıyorum. 

Kadehleri hiç boş bırakmıyorlardı. Acayip misafirperverlerdi. Şunu yedin mi, bunu içtin mi diye sürekli soruyorlar, herkesi mutlu etmeye çalışıyorlardı. 

Giorgo gecenin sonuna oturduğu yerden kalktı, çatalını kadehine bi kaç kez vurdu. Birbiriyle konuşan herkes dikkat kesildi. Kim, geçen yıl haziranda kendi yaptığım ceviz kabuğundan şnaps içmek ister, parmak kaldırsın dedi. Herkesin işaret parmağı👆 yukarıdaydı. Ama görülmeye değer bi hareketti. Herkes tanıyor besbelli. Ben kaldırmadım. Bana geldi Giorgio, dedi ki, hakkaten istemiyor musun? Hayır, dedim, Tessinde içtiğim o Grappalarladan sonra hiç şnaps içmek istemiyorum. İşaret parmağı ile baş parmağı arasındaki o küçük farkı göstererek, şu kadarcık ama bunu denemelisin, dedi. Seni mi kıracağım, getir içeyim, dedim. 
Nasıl güzel bi şeydi öyle. Ceviz gibi kokulu, pekmez gibi görüntülü. 

Yedik, içtik, güldük, konuştuk. Saat 23 e doğru yola çıktık Antonella ile. O arabası ile gitmişti ve alkol almadı. Bu konudada disiplinliler Avrupalılar. Bizim gibi, “nolcak yaaa, goyarim amina” demiyorlar. Bir saatlik yolumuzda konuşa konuşa geldik. Dedim ki, Antonella ne güzel sevgi dolu bir ailen var. Gençler anneleri-babaları yanında ve hatta dedeleri-nineleri yanında çok rahatlar, el ele, dudak dudak dudağa. 
Bu bizde çok normal, diyor. Benim gençliğimdede bu böyleydi. 
Biraz şaşırıyorum. Yani kırk yıl öncede bu böyleydi. Hep anlayışlıydılar erkek arkadaşlarımız için, diyor, ama her hafta başka biri ile gelemezdik. Ciddi ilişkilerimizi hep anlayışla karşıladılar. Zaten onlarlada evlendik. Sevginin ayıbı olmaz diyor. Doğru ya. Sevginin ayıbı olur mu hiç? 

Ama bu bizde ayıp haline gelmiş. Sevmek ayıp, sevişmek ayıp, savaşmak güzel, şehit olmak hatta 5-6 yaşındaki çocuğa şehitliği öğretmek çok daha güzel. Metroda iki sevgili öpüşürken gören diğer ahlak bekçisinin yumruk atması bile mübah artık. 

Son zamanlarda sıkça duyduğum şu “biz hangi ara bu hale geldik” cümlesinede fena gıcığım. Hangi ara geldiğimiz apaçık ortada değil mi? Sevgiden, saygıdan, anlayıştan, hoşgörüden uzaklaştık, uzaklaştırıldık. Birde teknolojinin sanal yakınlığı, gerçek yakınlarımızdan uzaklaştırdı. 

O akşam şunu gördüm ben; 
Sevgiden, sevişmekten zarar gelmez. Sevgide, sevişmekte güzeldir ve üretkendir. Çok sevgiden doğar mesela bir insan çocuğu. 
Oysa savaş öyle mi? Savaş öldürür. Yok eder. 
Sevginin olduğu yerde barınmaz hiç bir kötülük. Bütün organların kanser tehlikesi varmış mesela. Bir tek kalp kanseri yokmuş. Ne kadar anlamlı değil mi? Sevginin olduğu yere hastalık bile giremiyor.  

Söyleyeceklerim bu kadar. 

Ps. Oysa ben Giorgio ile Heidi’yi anlatacaktım, onlarında bayan Susi ve bay Anliker kadar enteresan bir yaşam öyküleri var. Başka bi zamana o zaman. 
Seksenlik sevgililer..




4 Mart 2018 Pazar

Bayan Suzi ve Sevgilisi..

(Bayan Suzi’yi tanımıyorsanız eğer şuradan Bayan Suzi ve Üzümleri yazimi okursanız daha anlamlı olabilir. )


Ofisteki orkidelerin çiçeklendiğini görünce düştü aklıma Bayan Suzi. Sonbaharda gittiğimde, “artık kurtulmak istiyorum bütün fazlalıklardan” diyerek bir sürü çiçeksiz orkideyi dizmişti balkonuna. Orkideler yarı solmuş gibiydi.  Atmaya kıyamıyordu. Ben alırım dediğimde çok sevinmişti. Onun sevinciydi aslında beni mutlu eden, yoksa o can çekişen orkideleri iş yerindeki çöp konteynırına atmayı düşünüyordum. Atamadım. Biraz ofiste kalsınlar tamamen solduklarında atarsam üzülmem diye düşünmüştüm.

İşte bu son ziyaretim geldi aklıma o yarı canlı orkidelerin çiçeklendiğini görünce. Aldım telefonu elime, aradım bayan Suziyi. Uzun uzun çaldırdım. Genelde geç çıkar telefona. Yine öyle oldu. Ve genelde adımı bi kaç kez tekrar edince tanır beni. Tanıdığında ise sesine sevinç düşer. “Biliyor musunuz, Bay Anliker’de burada” dedi heyecanla ve ben öyle mi? diyemeden devam etti. “Dişçiye gitti bugün, onu almaya gittim, biliyorsunuz kendi başına hareket edemiyor, dönüşte bir buçuk saat taksi beklememizi söylediler, ama beklemedik toplu taşıma ile geldik çok zor oldu, ama şimdi evdeyiz, somon yapıyorum birlikte yemek yiyeceğiz” dedi. Sizinle cumartesi görüşebiliriz diye ekledi. Cumartesi gelemem, ama müsaitseniz bugün öğleden sonra gelebilirim, birer kadeh şarap içeriz birlikte ve sonra Bay Anlikeri evine götürebilirim diye bir teklifte bulundum. Oda olur tabi, kapıyı açık bırakacağım zile basmadan girin içeri, dedi.

Soğuk ve gri bir hava vardı o gün. İş yerinde hala asılı olan Bay Anlikerin hırkasını ve hala masasında duran iki paket açılmamış purosunu alıp çıktım. Eve vardığımda dış kapı aralıktı. Ama ben yine zile basarak girdim içeri. Mutfaktan sesler geliyordu. “Bayan Suziiii” diye ünleyerek mutfağa yöneldim. Küçük yuvarlak bir masa etrafına oturmuşlar şarap içip, sohbet ediyorlardı. İlk Bay Anliker gördü beni, gülen gözlerini bana dikerek bak bak, kim geldi der gibi “luk a, luk a” dedi. Bayan Suzi ile kucaklaştıktan sonra Bay Anlikerin yanına gittim. Yerinden kalkınmaya yeltendi ama zorlandı. Lütfen oturun dedim. Tokalaştım. Hafif eğilip sizi öpebilir miyim, yakışıklı erkekleri öpmek şans getiriyormuş, dedim. Seve seve dedi gülerek. Kucaklarken ben onu yanağımdan öpen o oldu:) bakın size hırkanızı ve puronuzu getirdim, deyince siz bir meleksiniz, şu anda ihtiyacım olan şey bunlardı, dedi. Masaya bende dahil oldum. Bir şarapta bana verdiler. “Salute” deyip tokuşturduk kadehleri. Bay Anlikerin çok soruları vardı. İşle ilgili iş arkadaşlarımızla ilgili, bazı değişiklikleri öğrendiğinde şaşkınlığını gizleyemedi. Konuştuk ordan burdan, daldan doruktan. 

Yaşlılıktan bedenleri yorgun olsada beyinleri dinçti. Birbirlerine saygılılar, anlayışlılar ve sevgi dolu bakıyorlar. Biri diğerinin hakkında olumlu bir şey söylediğinde teşekkür ediyor, diğerinin gözlerinin içine bakarak. Belki gözlerin feri kaçık artık, ama samimiyet ve o inanç hala yerinde. Birbirlerini eleştirdikleride oluyor. Buna cevap vermek yerine gülümsüyorlar sadece. Acaba bunun sırrı evli değilde hep sevgili olarak yaşadıklarından mıdır? Diye soruyorum kendime içten. Bilemedim.. Ama hayranlığımıda kendimden gizleyemedim. 

Zaman ikindiden akşama geçerken,  “gidelim mi Bay Anliker” dedim. “Gidelim, yoksa karım aranıyor ilanları asmaya başlar” dedi. 
Bu arada karısının Bayan Suzi’den haberi var. Bu durum çok garip gelsede genel anlayışa, ben bu konu hakkında asla yorum yapmam. Bu onların üçünü ilgilendiren bi konu. Ve yıllardır üçü bu şekilde yaşıyor. Ve ben Bay Anlikeri hep bayan Suzi ile tanıdım. Bence Bay Anlikerin eşi de müthiş bir kadın olmalı. Herkes birbirine saygılı ve hayatından memnun. 

Zorla kalktı yerinden Bay Anliker. Kalkınca yürüyebiliyor. Bayan Suzi yardım etti montunu giymesine. Merdivenden inerken elinden tuttu. Bayan Suzi yaşça büyük olsada, Bay Anliker’den daha dinç. Kendi başına yaşayan ve hareket edebilen bir kadın, üstelik iki kedisi ile mutlu bir kadın. 

Bindik arabaya.. Dedim bana yolu tarif edebilir misiniz? Ederim dedi. Geldik eve. Evin dış kapısına gitmek için otuz merdiven basamağı var. Yardım etmemi istermisiniz dedim. Teşekkür ederim, giderim ben, dedi. Hiç ihtimal vermedim. Düz yolda yürümekte koluma giren Bay Anliker, burada neden ben giderim diyordu? Ya yaşlılığını kabul etmeyip bana bir şeyler ispatlamaya çalışıyordu, yada karısının beni görmesini istemiyordu diye düşündüm önce. Tamam bunu anlayabilirdim ama gönlüm razı gelmiyordu onu öyle bırakmaya. Çünkü, yaşlılığın verdiği yorgunluk dışında, öğleden sonra içtiği şarap ve şnapslar az buz değildi. Ben bu yaşta içseydim onları çıkamazdım o merdivenleri. Taktik değiştirdim bu sefer, “sizin gibi centilmen bir erkeğin koluna girip şu merdivenleri çıkmayı hep hayal ettim, lütfen bunu esirgemeyin benden” dedim. “Buyrun, o zaman” dedi. Beş basamak çıkıyor, soluk soluğa kalıyor. Dinlene dinlene 10 dakikada çıktık giriş kapısına. Üç katlı bir evin en üst katında oturduğunu ve asansörün olmadığını öğreniyorum. Ama nefesi yetmiyor bunu anlatırken. Dinleniyoruz giriş kapısındaki verandanın altında. Orta yaşlı güzel bir kadının merdivenlerden çıktığını söylüyorum. Kısık gözlerle bakıp, orta kattaki kiracısı olduğunu tanıyor. Kadın sadece selam verip gülümseyerek giriyor içeri. Merak etmiyor yani ev sahibinin, hiç görmediği, görece genç olan bir kadın ile evin girişinde konuştuğunu gördüğünde. Öyle normal herşey. Yine bırakamıyorum onu bu halde, ben çıkarım desede, bu sefer ben alıyorum ipleri elime. Nasıl çıkıyorsunuz bakacağım diyorum. Söz yardım etmeyeceğimde. Peki, diyor. Çıkalım, hem eşimide tanımış olursunuz. Gayet rahat. Ben yine Türkçe düşündüğüm için dumura uğruyorum. Kendime geliyorum hemen,  benim amacım o değildi sadece evinin kapısına ulaştırmaktı deyip. O anahtarını ararken iyi akşamlar deyip merdivenleri ikişer, üçer atlayarak inerken ne enterasan bir gündü diyorum içimden, yüzümdeki tebessümle.. 




25 Şubat 2018 Pazar

Çükündür..

“Çükündür” denir Mudurnu’da şeker pancarına. Nedenini, kökenini bilemem. Neden şeker pancarı değilde çükündür? Biz öyle herşeyi sorgulamazdık eskiden. Ayrıca öyle öğrendiğimiz için bize normal gelirdi. Ağaca neden ağaç, ekmeğe neden ekmek diye sormadıysak bunuda sormadık.  Neden sonda köye yabancı biri gelip, çükündür ismini duyduğuna güldüğünde, bizde ona gülmüştük. Şimdi banada komik gelmiyor değil hani? İçinde çük geçiyor yani;))

Şimdi durup dururken bu çükündür nereden aklıma geldi? Hayır, durup dururken gelmedi. Bu şeker fabrikalarını satışa çıkaran günümüzün hökümeti getirdi aklıma. Zira içinde çük geçen şeylere takık durumdalar.

Bu haberi duyduğumda çocukluğumdan bir şeyler gitmiş gibi hissettim. Zaten sürekli bir şeyler gidiyor hayatımızdan.

İlkokul bitmişti. Yaz dönemiydi. O zamanlar buğday, arpa, yonca dışında tarlalara şeker pancarıda (çükündür) ekilirdi. Bunu daha çok durumu iyi olanlar, yani traktörü var olan ve tarlası toncu çok olan birileri ekerdi. Yada tarlasını icara verenler olurdu. İcara verenlere hem para hem çuvalla şeker gelirdi. Yani bir şeker pancarından herkes bir şeyler kazanırdı. Elbette, bakımı, çapası, suyu, gübresi, ve hasadı emek isteyen bir şeydi. Suyu ve gübresi çok insan emeği gerektirmeyen bir şeydi, ama çapa ve tarladan toplanması çok insan emeği isterdi. Yevmiye ile çalışmaya gidilirdi. Bende o sene gitmiştim. Sen çocuksun sana yarım yevmiye denmezdi. Para kazanmayı ve kazandığım parayı kendim harcamayı o şeker pancarı tarlalarında öğrenmiştim. Yada buğday tarlalarında tırmık çekerek. Üzerinde adımızın yazılı olduğu bir tişört sipariş etmiştik abimle ikimiz bir gazeteden. Artık ne kadar kendimizi ispat etme çabamız vardıysa:)) 
Keşke o fotoyu bulabilseydim şimdi. 

Şeker pancarı tarlalarında şöyle bir güzellik vardı. 10-15 insan, kadın-erkek karışık ama daha çok kadın. Şalvarlı, maksi etekli kadınlar, başlarında oya yazmaları, ellerinde çapaları ile otların köklerine vurulan darbelerin dışında güneşin vurduğu sarımtırak toprak tozu eşliğindeki sohbetleri.. İneklerinin bugün yarın buzalayacığı kaygısını, yayladaki davarın kuzularının beceriksiz çoban yüzünden kaybedişini, gece tavuklarının tilki yada gelincik tarafından boğulduğunu üzüntü ile anlatırlardı. Her ne kadar üresede her şey yeniden mal canın yongasıydı elbet. Bazende kadınlar kocaları hakkında konuşurdu. Bu erkekler köydede, şehirdede değişmeyen mevzuydu demekki? Ama köydeki kadınlar tarlada konuşur toprağa gömerdi sorunlarını. Akşam yine kocasının koynuna girer unuturdu herşeyi.

İşte bütün bunları çapa yaparak konuşa konuşa tarlanın bir başından diğer başına ne zaman geldiğimizi anlamazdık. Bi nevi terapi yani. Tarlasına göre, ya öğleden önce yada öğleden sonra parlardı güneş alnımızdaki ter damlacıklarına. Bende geride kalmamak için hızlı hızlı vururdum çapaları. Belki bazen pancar köklerine zarar verdiğimde oluyordu. Bilemem. Ama bu hökümet kadar zarar vermediğim kesin. Belki ben bi kaç pancar köküne zarar veriyordum, ama dövlet böyüklerimiz herşeyin kökünü kazıyor. Ne tarım kaldı, ne hayvancılık.. Ama hayvanlık diz boyu.