Sayfalar

23 Eylül 2018 Pazar

Fas Gezim, Son Durak Essaouira

Şimdiiiiiii, gelelim Fas gezimin son bölümüne. 

Curcunalı Marakeş sonrası Atlantik okyanusu kıyısındaki balıkçı ve sahil kenti olan Essaouira (Suveyr) ya, yolculuk yapıyoruz yine otobüsle. Bir ikindi vakti. Akşam 9 gibi orada olacağız. Bu sefer otobüsün en ön koltuklarında oturuyoruz. Ortamız yok, ya en arka, ya en ön. Severim en önde olmayı. Bu sefer yolculuğumuz güzel geçiyor. Hatta mola verdiğimiz yerde Türkiye’deki gibi bir tesis bile var bu sefer. Ama muavin olayı yok Fas’ta. En azından ben görmedim. Bir tepeyi aşınca bol ışıklı bir kent karşımızda kalıyor. Evet, burası orası olmalı. Üstelik okyanusta görünüyor. Akşam 9 gibi varıyoruz otogara. Otogar dediysem gözünüzde Türkiye’deki gibi otogar canlanmasın. Sadece bizim otobüsün olduğu, ve yazanenin kapalı olduğu ıssız bir yer. Son durakmış. Orada el arabası ile bekleyen insanlar var. Takside var. Hemen el arabası ile olan insanlar yaklaşıyor, bavullarımızı gideceğimiz yere kadar taşıyacaklarmış. Adres gösteriyoruz, buraya taksi gitmez, biz götürelim diyorlar. Telefondaki map yürüyerek 10 dakikada varacağımızı gösteriyor. Biz kendimiz gideriz diye red ediyoruz onları. Takır tukur bavulumuzu sürüye sürüye varıyoruz riadımıza. Yine tam şehir merkezi, yani yine medinada. Fakat tam riad kapısında hostel yazıyor. Tercih etmediğimiz bir şey. Hayal kırıklığı ile zile basıyıruz. Olmazsa başka bir yere gideceğiz. Kesin. Fakat içeri girdiğimizde yine riad mimarisi var, ve bize özel oda da var. Yani başkaları ile paylaşmıyoruz odayı. Yataklar temiz. Sadece teras çok esiyor, diğer riadların terası gibi konforlu değil. Fiyatı iki gecelik 30 Euro. E daha ne, diyoruz ve kalıyoruz orada. Henüz saat erken, eşyalarımızı bırakıp dışarı çıkıyoruz. Sahil kenti bambaşka. Suyundan mıdır bilinmez ama içinden, kenarından okyanus, deniz, nehir, dere, çay, su varsa hem şehri hem insanları daha sakin oluyor. Şimdi biri çıkıp İstanbul’u örnek vermesin. Önce İstanbul nüfusunu düşünsün, sonrada ya deniz olmayaydı diye tekrar düşünsün. 

Buradada var Medina ve souklar. Ve hiç kimse atlamıyor turistlerin üzerine bi şey satmak için. Oh bee, diyerek derin bi nefes alıyoruz. Buranın rengi ise beyaz mavi. Her şehrin kendine has rengi ve kokusu var. Essauira yosun kokulu. Ve çok rüzgarlı. Zaten genç ve sörfçü turistler çoğunlukta. Sahile yakın bir yerde biralarımızı içip dönüyoruz riad hostelimize. Zile basmıyoruz, evimize girer gibi giriyoruz. Bize hem dış kapının hem odamızın anahtarı verildi çünkü. Bi duş, ardından güzel bi uyku. Sabaha hazırız. Sabah 8.30 gibi kalkıp kahvaltımızı yapıyoruz. Sonra şehri keşfe. Bi ara ertesi gün için Kazablankaya dönüş için otobüs bileti ayarlamak şart

Önce limana gidiyoruz. Balıkçılar dönmüş balıktan. Masmavi kayıkları tıpkı fotoğrafradaki gibi, ve hepsi aynı. Binlerce martı, ve martı sesleri. Ve kediler. Kediler Fez ve Marakeşte’de vardı. Ama çok bakımsızlardı. Kiminin kulağı yoktu, kiminin gözü. Burada ise kediler mutlu, ve bakımlı. Doğru zamanda, doğru yerdeler çünkü. Balıkçılar temizledikleri balık atıklarını martılara ve kedilere yem olarak veriyorlar. Sahilde bi kahve içiyoruz. Sonra bi yerde fotoğraf çekilmek istiyoruz. Selfiyi sevmediğimiz ve beceremediğimiz için birinden rica ediyoruz. Şu altta gördüğünüz fotoğrafın hikayesini anlatacağım şimdi. 

İşte bu fotoğrafı çekilicez, bende sırt çantası, önümde fotoğraf makinası, ve bi tarafta fotoğraf makinası çantası. Görüntü kirliliği olmasın diye fotoğraf makinamı ve çantasını çıkarıp arkamızdaki bankın arkasına bırakıyorum. Bi kaç fotoğraf çekiliyoruz cep telefonu ile. Sonra bi taksiye atlayıp terminale gidiyoruz bilet için. Bileti işini hallediyoruz. Şimdi rahat rahat gezebiliriz. Birden bire bi eksiklik hissediyorum. Fotoğraf makinam ve çantası yok. Sağa sola bakınarak aranıyorum. Yok. Takside unuttum!? Araki bulasın? Birden bi sıcaklık bi afakanlar basıyor beni. Telefonumda içinde üstelik derken telefon cebimden çıkıyor. İşte o zaman aklım başıma geliyor, en son fotoğraf çekildiğimiz yerde unutmuş olabilirim diyorum.  Arkadaşım elini başına götürerek “ah ah ne yapacağız senin bu unutkan hallerini” diyor. Hemen bi taksiye atlayıp geldiğimiz yere tekrar gidiyoruz. Arkadaşım benden önce koşturuyor. Bakınıyor sağa sola. Ama yok. Ben fotoğraf çekildiğimiz bankın arkasına otların içine bakıyorum. O’da ne? Fotoğraf makinam ve çantası orada duruyor. O anki mutluğum tarifsiz. Ağlamaklı sarılıyorum arkadaşıma. Senin kadar eşyasını kaybedip yeniden bulan birini daha tanımadım, çok şanslısın biliyorsun dimi? diyor. Çünkü eski vukuatlarımı bilir. Bi ara Geyikli çay bahçesinde çantamı unutup, Bozcaada’ya geçmiştim. İçinde pasaport, cüzdan, laptop bilumum herşeyin olduğu çantam. Gece yarıları jandarmayı arayıp, gidip bulmuşlardı. Bende ertesi gün gidip almıştım. Ve buna benzer nice kayıplar ve yeniden bulmalar. 

Mutlu bi şekilde rahat rahat şehri dolaşıyoruz. Bi yerde güzel kolyeler görüyorum. En sevdiğim aksesuar. Hava esintili, hırkam elimde. Kolyeleri takıyorum. Çok güzeller. Pazarlık yaparak alıyorum yarı fiyatına. Belki gerçek fiyatı daha ucuz ama ben mutlu, satıcı mutlu. Riadımıza dönüyoruz. Akşam serin ve rüzgarlı. Üzerimizi değişip yeniden çıkacağız yemeğe. Hırkamı bulamıyorum bu sefer! O kadarda önemli değil deyip, şalımı atıyorum omzuma. Riada gelirken geçtiğimiz yolları geri dönerken bir kadın arkamdan bana hırkamı yetiştirmeye çalışıyor. Meğer kolye aldığım yerde unutmuşum. Arkadaşım, bu kadarınada pes diyor. Evden çıkarken o kadar rahattım ki, şakasına demiştimki, o hırka nasıl olsa beni bulur, geldiğimiz yoldan geri gidelim yeter. Ki, kaybolsa bile önemli değildi. Eski bir hırkaydı. Öylesine söylemiştim. Ve o hırka beni buldu. Azda olsa buna bende şaşırıyorum. 

Madem şehir sessiz sakin, hiç bi aksiyon yok, kendi heyecanımı kendim yaratırım dercesine habire bir şeyler kaybedip buluyorum. Kayıplarım bununla sınırlı kalmıyor elbette. 

Küçücük kentin altını üstüne getirdikten sonra uzun ve geniş, incecik taneli kızıl kumsalda yürüyüşe çıkıyoruz. Bikinim üzerimde, olurda yüzmek istersem diyerek. Ki istiyorum, Atlantik okyanusundayım, ha dediğin zaman gidilmeyecek yerde yani. Girmez miyim? Suyuna bi ayak basayım dedim. Ufff buzzz gibi. Çok rüzgarlı olduğunu söylemiştim zaten. Iıı ıh, girilecek gibi değil. Bu sefer sahilde bi ana-kız kına yakıyor yerli halka. İnce ince işliyorlar el ve ayaklara. Artık işinin erbabı olmuşlar, şablonsuz çok güzel motifler çiziyorlar 15 dakikada. 

Terliklerimizi elimize alıp, git git bitmeyen kumsalda yürümeye devam ediyoruz. Sonra bi yerde develere rastlıyoruz. Minyatür bir Sahra çölü oluşmuş. Orada insanlar develere atlara biniyor. Daha çok sörfçüler var. Deveye biniyorum bende. Devenin üzerinde gitmek ne kadar rahat. Bi öne bi arkaya sallana sallana. Mini çöl turumuzuda yapıp, geri dönüyoruz yine kumsaldan. Gidip otelimizde eşyalarımızı topluyoruz. Gece 12 de yine otobüsle yolculuk var Kazanblanka’ya. Oradanda İsviçre’ye uçacağız. 


Otogara geliyoruz. Bizim dışımızda turist yok. Tabi onlar CTM otobüslerini tercih ediyorlar. Bizim gideceğimiz saatte CTM otobüsü olmayınca buna karar verdik. Nolcak ki, otobüs otobüstür dedik. Yanılmışız. Nasıl eski, nasıl pis. Kemeri bağlayacağımız tokaya ne kadar sakız varsa içine tepmişler, koltuklar yırtık pırtık. Otobüs ful dolu. Yer kavgası var. Ne dedikleri anlaşamıyor ama kavga olduğu belli, allahtan sadece sözlü kavgada kalıyor. Türkiye’de birbirine bu kadar bağıran iki insan olsa tekme, tokat girerlerdi birbirine. Bunlarınki kuru sıkı. Koca otobüste bizim dışımızda üç kadın daha var. Gerisi hep erkek. Şallarımızı başımıza sarıp, hırkaları giyiyoruz. Ellerimde kınalı zaten. Onlar gibi oluyoruz. Nihayet otobüs hareket ediyor. Bazıları otobüsün koridoruna uzanmış. Uykuya dalmış bile. Garip bi şekilde bu sefer otobüste uyuyabiliyoruz bi nebzede olsa. Sabah 6 da varıyoruz Kazablankaya. İlk geldiğimiz yerdeyiz işte. İbis otelde güzel bir kahvaltı yapıyoruz.  Sonra yavaş yavaş havaalanına gidiyoruz trenle. Check-inimizi yaptırıp uçuş saatimizi beklerken duty Free lerde parfümler falan sıkıyoruz üzerimize. Son 26 saattir sürekli yollardayız. Bir yer hostesi elinde bi uçuş bileti dolanıyor herkesin eline bakarak, ve bir şeyler sorarak. Salağın biri uçuş biletini kaybetmiş herhalde diyorum arkadaşıma. Bana gelip, nereye uçuyorsunuz diyor. Zürih’e diyorum. Biletinize bakayım diyor. Pasaportumun arasına yerleştirdiğim bileti pasaportumla çıkarıyorum çantamdan. Bi bakıyorum pasaport var, bilet yok görevlinin elindeki bilete bakıyorum benim biletim. Diyorum o benim! Pasaportumu istiyor. İsim aynı olunca veriyor biletimi. Teşekkür ediyorum gözlerinin içine bakarak. O uçuş biletini kaybeden salak benmişim meğer. Ve yine kaybettiğini bulan. Arkadaşım kafasını sağa sola sallıyor ve sadece bakışıyoruz. Bu konuda söyleyecek söz kalmadı bence, diyor.
Evet, kaybettiğini sürekli bulan efsane kadın olarak guines rekorlar kitabına başvuracağım, diyorum. Efsane olduğun kesin, diyor. Uçağımıza binip göklerde süzülürken, son bir haftadır yaşadıklarımı düşünüyorum tebessümle.. ☺️

Döneli yaklaşık 1 hafta oluyor. Aklımda kalanlar;
Toprak rengi yerleşimler, kah soluk sarı, kah soluk pembe. Tarihi güzel saraylar, medreseler, camiler, renkli kapılar, seramikler, güzel riadlar, Medina, ve souklar. Bolca tamtam. Kaybolmaya müsait sokaklar, sürekli sana yol göstermeye çalışan, çocuklar, gençler ve hatta adamlar, sürekli pazarlık yapmalar, motorsiklet süren kadınlar, Tajinler, casablanka birası, sürekli bi şeyler kaybedip bulmalarım. (Fotoğraf makinamı bi kezde bi restoranda unutmuştum, birde cep telefonumu otobüs terminalinde, beş dakika sonra farkedip bulunca, onları saymıyorum bile) 

Güzel miydi? Evet!!  İyiki bu tecrübeleri edindim mi? Evet!! Bi daha gitmek ister miyim? Hayır.!! 




21 Eylül 2018 Cuma

Fas Gezim - Marakeş

Fez gezimizi sonlandırıp, otobüsle Marakeşe doğru yola koyuluyoruz. Akşam saat 21.30. Sabah saat 6 da orda olur dediler. Otobüsün en arka koltuklarını vermişler bize. Uyuya uyuya gideriz diyoruz. Otobüste yerliden çok turist var. CTM otobüsleri daha konforluymuş görece. Ah diyorum, nerde Türkiye’deki otobüslerin konforu nerde bunlar? Muavin yok, servis yok. En arkada olduğumuz için koltukları arkaya yatıramıyoruz. Ama önümüzdekiler bize doğru gaykılmışlar. Yerimiz daracık, bacaklarımızı nereye koyacağımızı bilemiyoruz. Yorgunluk paçadan akıyor ama uyuyamıyoruz. Tam uykuya dalacakken saat 2 gibi mola veriyor. Mola yerinde tesis mesis yok. Bi tuvalet var o kadar. İniyoruz, bacak hareketleri falan yapıyoruz, arkadaşımın ayakları balon gibi şişmiş. Yeniden otobüse binip devam ediyoruz. Yine tam dalacakken sabah saat 4.30 da Marakeş terminaline yanaşıyor otobüs. Ee hani saat 6 da varacaktık? Sabahın zikinde Marakeşteyiz. Riad’a sabah 7 de giriş yapacağımızı öğrendiğimiz için bu otobüsü seçmiştik güya. Bi önceki yazımda söylemiştim, buralar böyle, yapacak bi şey yok, sinirlenmiyoruz. Terminalde kafe var, tanış olduğumuz diğer turistlerle o kafede nane çayı ve kahve içerek, bisküvi atıştırarak sabahlıyoruz. Garip bi şekilde hiç yorgun hissetmiyoruz kendimizi. Bazen çok ciddi konular konuşuyoruz, sonra ota boka gülmeye başlıyoruz. Çok gülüyoruz her şeye. Herkes nerden geliyorsunuz diye soruyor. İsviçre’den diyoruz.  Beni göstererek “ama sen İsviçrelilere benzemiyorsun deyince, Türkiyeliyim diyorum. O zaman yüzlerindeki gülümseme dahada büyüyor. Marhabaaaa, diyorlar. Türkiyelileri çok seviyorlar. Erdoğan, Erdoğan diyorlar. Yav, he he diyorum içimden. Bundan sonra her sorana Türkiyeliyiz diyor arkadaşım Antonella:)

Bi önceki yazımda unuttum yazmayı, Fez’deki dünyanın ilk üniversitesi olarak bilinen Karaviyyin camii’ne girerken bize izin vermedilerdi, müslüman değilsiniz diye, biz Türkiye’den geliyoruz, sen nerem diyon bacım, deyince buyur ettiler bizi içeri. İlk kez bi ülkede türkiyeli olmanın faydasını fırsata çevirdik. Diğer bütün “gavur” turistler, hele Çinli ve Japon’lar dışardan izliyordu.

Neyse, şu an Marakeşteyiz. Sabah aydınlanmaya başlıyor. Bazen çok dinç hissediyoruz kendimizi, bazen bitkin. Sabah 6.30 gibi ayrılıyoruz kafeden, taksi ile 20 Dirham’a anlaşıp Riadımıza yakın bir yere varıyoruz. Burada’da taksi giremiyor Medinaya. Telefondaki map ile buluyoruz yolumuzu. 5 milyonluk şehir uyuyor henüz. Marakeşin rengi pembe. Daha doğrusu somon rengine daha yakın. Yine daracık sokaklar, yine sarı sokak lambaları.. gökyüzü ağarmak üzere. Sürüdüğümüz bavulumuzun teker sesleri bozuyor sessizliği. Riadımızın ziline basıyoruz. Biraz geç açılıyor kapı, esneyerek ve uykulu gözler ovuşturularak. Ama gülen bir yüz var yine. İçeri davet ediyor bizi. Ve yine nane çayı. İçeri alıyor ama odamıza saat 12 de girebileceğiz. Çok güzel bir terası var, bol minderli ve sedirli.
Yayılıyoruz o minderlere. Ama uyku kartlaşmış, uyuyamıyoruz bi türlü. Bütün gece uyuyamayaşımızın garip bi hissi var ama hala dinç hissediyoruz kendimizi. Bari gezelim şehri, sonra bi yerde kahvaltı ederiz, sonra gelir odamıza yerleşiriz, duş alırız, belki bir iki saat uyur, sonra tekrar çıkarız diyoruz. Çıkıyoruz dışarı. Dakika bir, gol bir. Biri bize durup dururken yol tarif ediyor. Nereye gitmek istediğimizi nerden biliyorsun acaba? Neyse bizimde belli bi hedefimiz olmadığı için tarif ettiği yola doğru gidiyoruz. Bizimle gelmiyor, seviniyoruz. Demekki iyi bir insanmış. Para falanda istemiyor diye düşünüyorum. Yürüyoruz öyle. 10 dakika sonra yine karşımıza çıkıyor, motoru ile. Hayır, diyor yanlış gidiyorsunuz. Meğer takip ediyormuş bizi. Allah allah diyorum, yolu tarif ediyor sonrada doğru gidiyorlar mı acaba diye takip ediyor.. baya iyi. Gelin diyor ben götüreyim sizi. Para falan istemiyorum. Arkadaşım Fransızca konuşuyor onunla, nereye gidiyoruz bilmiyorum. Yarım saat yürüdük, git git bitmiyor o neresi ise. Bizi getire getire bir dericiye ve tabakhaneye getiriyor. Anayın amı diyorum, zaten uykusuzum, yorgunum, naletim diyorum, içimden değil dışımdan. Nasıl olsa anlamıyor. Tabakhanede, harabe gibi, bir iki kuru kuyu var, ve işlem dahi yapılmıyor. Keriz gibi hissediyorum kendimizi. Ulan biz zaten dün Fez de en ünlü tabakhaneyi gezmişiz, burası ne? Kuru bi beton yığını. Kaldıkı biz sadece kahvaltı ve medinaya göz atmak istiyorduk. Bizi getiren adam birden yok oluyor. Demekki o derici ile birlikte çalışıyorlar. Oradan bir şeyler alsak komisyonunu kapacak. Kızgın bir şekilde çıkıyoruz dışarıya. Bundan sonra hiç kimseyi dinlemeden, hiç kimseye selam vermeden kendi başımıza yürümeyi tercih ediyoruz. Ki zaten sormadık hiç bir zaman yol, sokak vs. Onlar musallat oluyor. Bizde nazik davranalım falan derken buralara geliyor konu. Hem arkadaşım Fransızcada konuşuyor ya onlarla, kandırılmam herhalde diye düşünüyor galiba. Bak arkadaşım dedim, biz türkiyelilerde bi deyim vardır, “her zikim hıyar diyene, bi tutam tuzla koşma” diye. Bunu Almancaya nasıl çevirdiğimi sormayın, mantığını anlattım. Anladı. 


Sonra Marakeş,'in ünlü büyük meydanı Jemaa el Fna‘ya geliyoruz. Fotoğraflarda gördüğümüz o kalabalık yok. Ama saat daha sabahın 10’u gibi bi şey. Zeytuni adında bi restoranın terasına çıkıyoruz. Harika bir kahvaltı yapıyoruz, taze sıkılmış meyve suları ile. Üzerimize ara ara soğuk su buharı püskürtülüyor. Kahvaltıdan sonra yine bir dinçleşiyorum. Ama çok uzun sürmüyor, gardım yeniden düşüyor. Otelimize, pardon riadımıza gidiyoruz taksi ile, pazarlık her daim. Nereye gidersek gidelim 20 Dirham. Yani iki Frank. Saat 12 yi geçiyor. Odamıza yerleşiyoruz. Duşumuzu alıyoruz ve uyku çöküyor. Sonra bi güzel uyuyoruz, 4 saat kadar. 

Dinlenmiş bi şekilde Marakeş’in o ünlü meydani Jemaa el Fna’ya tekrar gidiyoruz.
Akşam güneşi gökyüzündeki bulutları ve meydanı kızıllaştırıyor. Meydanda insanlar çoğaldıkça curcunada çoğalıyor. Yerel giysili adamlar, başlarında fes, ellerinde davul, tamtam da tamtam. Hep aynı ritim. Yılan oynatan adamların ağzında zurna gibi şeyden çıkan o tiz ses. Maymunlarla fotoğraf çektirenler, ellere kına yakan kadınlar, yemek standları, meyve standları, sihirbazlar, tam bir ses, renk ve kolu curcunası. Sağa sola bakarak dikkatlice yürüyoruz. Çünkü biri üzerine yılan atabilir, biri kolunu çekip kına yakabilir, sen istesende istemesende. Sonrada senden para isteyebilir, bunlar hep olağan şeyler orada. Fotoğraf çektiğini görürlerse üstüne yürüyorlar, çekemezsin diye. Parasını verirsen sorun olmuyor. Hepsi yamyam gibi. En güzeli bunları uzaktan izlemek diye, bi restoranın terasına çıkıyoruz. Bir saat kadar izliyoruz. Gece çok daha kalabalıklaşıyor. Ve hiç bitmeyen tamtam. Ancak ezan okunurken susuyor hepsi birden. İşte o an zaman durmuş gibi geliyor. 
Ezan deyince, aklıma geldi. Burada hiç bir yerde güzel ezan okuyanı duymadım. Sanırsın bi öküz böğürüyor. Makam yok, sözler anlaşılmıyor. Sabah ezanı mı, akşam ezanı mı fark yok. Hepsi aynı tonda ve böğürtüde. Biri bitiyor, diğeri başlıyor. Ezan ibadete, namaza çağrıdır, o ezanı duyan ibadetten soğur valla. Minarelerde farklı. Dört köşe. Mimarileri güzel yalnız. 

Sonra ezan bitince yeniden başlıyor curcuna. Bu anlamsız kalabalık ve gürültü sıkıyor bizi. Bir standa yemeğimizi yiyip hemen ayrılıyoruz meydandan. İstiklal caddesine benzeyen bi sokağa giriyoruz. Gayet güzel, modern ve şık mekanlar var bu sokakta. Yerel halkın takılmadığı. Oralarıda gezdikten sonra Riadımıza dönüyoruz akşam 9.30 gibi.  Gündüzden buzdolabına koyduğumuz beyaz şarabı alıp çıkıyoruz terasımıza. Teras öyle güzelki. Bizden başka kimse yok. Ilık esen rüzgar yüzümüzü okşuyor, yıldızlar tepemizde. Telefonlardan müzikler dinliyoruz, geceye damga vuran şarkı ise “what a wonderful world” oluyor. 

Ertesi gün, Atlas dağları eteklerinde bir şelaleye gidiyoruz. Giderken 4 ayrı vadilerden geçiyoruz. İt ürmez, kervan geçmez yerlerde yaşayan insanlara tanık oluyoruz. Argan yağı üretim tesislerinde yöresel giysili kadınlar çalışıyor. Onların üretimlerine şahit oluyoruz. Sonra tekrar yola devam. Otelin bize ayarladığı minibüste sadece biz varız. Bazen türk müzikleri bile çalıyor. Seviyorlar Türk müziğini. Bi restoranda Volkan Konak çalıyordu.

İnce uzun, yüzü güneşten yanmış ve kırışmış,    dağları seven berberi bir abi bize rehberlik etmek için bekliyordu vardığımızda. Bunlar hep fiyata dahilmiş, ekstra para vermemiz gerekmiyormuş. Dere tepe tırmanıyoruz şelaleye doğru. Bazı duraklarda Atlas dağından çıkarılan taşlardan figürler satılıyor. Oradan hediyelik bir kalp alıyorum. 
Şelaleye varıyoruz. Bir nane çayı içip dinleniyoruz. Gün bitiyor ve geri dönüyoruz. Riadımızda güzel bir uykuya dalıyoruz. 


Sabah kahvaltımızı edip, Marakeşte görülmesi gereken yerlerden biride botanik bahçe “Jardin Mojerelle”. Şehrin göbeğinde yemyeşil ve serin bir yer. Ve hiç bir yerde görmediğim upuzun kaktüsler, bambular vb. 
Parisli bir modacı Yves Saint Laurent 60 lı yıllarda buralara gelince aşık olmuş bahçeye. 80 lı yıllardada satın almış. Öldükten sonra külleri bu bahçeye serpilmiş. Bu gereksiz bilgileride verdikten sonra gezimi anlatmaya devam edebilirim. Bir saat bile sürmüyor oradaki gezimiz. Öğleden sonra başka bir kente gideceğiz. Bu yüzden Marakeşin curcunalı meydanları bi yana, görülmesi gereken tarihi yapıları diğer yana. Mimarileri, seramikleri, kapıları, ahşap oymaları muhteşem. 

Buralarıda gezdikten sonra, birde Marakeş souklarını (Medina çarşısı) keşfe çıkıyoruz. Burası Fez medinasından çok daha büyük. Çok daha gürültülü. Daracık souklarda bisiklet, motor, eşek, at arabası, insan kalabalığı. İlk etapta heyecanlı olsada, sürekli önüne, arkana, sağına, soluna bakarak yürümek yorucu geliyor bi süre bana. Bisiklet, eşek ve at arabası o ambiyansa uygun hadi, ama motorsiklet nedir ya? Bir taksici anlatmıştı, motorsikletler artık giremeyecek diye bi kanun çıkacakmış. Çok yerinde olur. Acayip sinir bozucu. Hepsine tekme atasım geldi. Normal caddelerde trafikte sürün şunu, ne işiniz var souklarda. Ama hoşuma giden başka bir şey vardı. Normal trafikte bir sürü yaşlı ve genç kadın motorsiklet kullanıyordu. Gece gündüz farketmiyor. Bu kadar çok motor kullanan kadın ben İsviçre’de bile görmedim. 

Böyle işte Marakeş anılarım. Pembe şehir. Keşmekeşi çok. Mimari yapısı güzel. Kaybolmaya müsait karışık sokaklar ve biraz yorucu geldi Fez’den sonra. 

Bavulumuzun teker sesleri ile geldiğimiz gibi ayrılıyoruz sevimli riadımızdan bir sahil kenti Essaouira’ya doğru. 

Görüşmek üzere... 

19 Eylül 2018 Çarşamba

Fas Gezimiz, Fez..

Fez'e Tepeden bakis.
Her hafta perşembe buluşamlamızda 20 şer Frank topluyor ve tatil kasamıza atıyoruz. Para epey birikincede tatile çıkıyoruz. İlkini İstanbul’da, ikincisini Marmaris-Selimiye’de, üçüncüsü Venedik’te yapmıştık. Dördüncüyü aslında Kapadokya’ya planlamıştık, ama ani bir kararla Fas oluverdi. Rotamızı Casablanka, Fez, Marrakesh, Essaouira ve tekrar Casablanka olarak belirledik. Aslında Casablanka’nın sadece havalimanını kullandık, şehri gezmedik. Çünkü İsviçre’den direk uçak bulamadık Marrakesh’e.
Bir cumartesi gecesi indiğimizde Casablanka’ya, hemen havaalanından trene binip şehir merkezindeki tren garına gidip, ertesi gün Fez’e gitmek için tren bileti aldık. Bir yerlerde okumuştum, “siz siz olun tren biletlerini 1.sınıf alın” diye. Aldık. Sonra hemen her tren garı yanında bulunan 50 adım ötede ayırttığımız ibis otele yürüdüğümüzde bizi gören taksiciler gideceğiniz yere götürelim diye birbirleriyle yarışırken, bizi İbis otele bırakır mısınız dediğimizde yüz ifadeleri görülmeye değerdi. 



Casablanka Birasi
Fas’a ayak basıp, otelimize yerleşince, öğlenden beri yaptığımız yolculuğun yorgunluğunu otelin barında birer Casablanka birası ile atıyoruz. Güzel bira.

Ertesi gün erkenden kalkıp, kahvaltımızı yapıp, yine tren garına yürüyoruz. İstikamet Fez. 4 saatlik yolu 5 saatte gidiyoruz. Öyle, orada tren ve otobüsler. Belki zamanında kalkar, belki bi saat sonra. “Birinci sınıf” bir kompartman. Birinci sınıfı böyle dökükse ikinci sınıfı düşünemiyorum bile. Karşımızda Faslı modern bir kadın var. Fez’e kızına gidiyor. Arada sırada bize ikramlarda bulunuyor. Faslı’ların hepsi Fransızca konuşuyor. Arkadaşımla Fransızca sohbet ediyorlar. Ben pencereden dışarıyı izliyorum. Uçsuz bucaksız kızıla çalan kurak topraklar, kurumuş dikensi otlar, bazen yine toprak renginde küçük yerleşimler, ve bolca sağa sola atılmış çöpler görüyorum.  “Ben buraya bunları görmeye mi geldim” diye iç sesimle konuşuyorum. Bi ara tuvalete gitme ihtiyacı hissediyorum. Gördüklerim karşısında irkiliyorum. Mesanem patlayacak gibide olsa ihtiyacımı gideremeden tekrar kompartmana dönüyorum. Ne çabuk döndün diyor, arkadaşım. Kaşlarımı yukarı kaldırarak, girilecek gibi değil diyorum. Ama yerliler girip bi güzel ihtiyaçlarını giderebiliyorlar. Öğlen saatlerinde Fez garına yanaşıyor trenimiz. Görkemli Garları var Fas’ın. İlk işim wc’ye gitmek oluyor. Sonra çıkıyoruz dışarıya, gara bakarak bi cigara içiyoruz. Şehir merkezine doğru yürürken taksiler duruyor sürekli. Taksiye gideceğimiz adresi gösteriyoruz telefondan. Tamam atlayın götüreyim diyor. Kaç para olduğunu sormadan taksiye binmek yok. Bunu biliyoruz. 60 Dirham diyor. Hayır, 20 diyoruz. Kabul etmeyince başka taksici ben 20 ye götürürüm diyor. Biniyoruz. Otelimiz tam Medina içinde. Medina, kale ile çevrili eski şehir ve alışveriş merkezine deniyor. Taksi girmiyor. Burada taksiden inen turistleri çocuklar ve gençler karşılıyor, daracık ve birbirine benzeyen yollarda kaybolmayasın diye yol gösteriyorlar, gideceğin yere kadar eşlik ediyorlar, sen sorsanda sormasanda. Ne kadar misafirperverler diye düşünüyorum. Hedefe gelincede para istiyorlar. Vermezsen fena bozuluyorlar. Gelir kaynağı haline getirmişler. Oralarda birine sokak sormaya gelmiyor.  Ne kadar misafirperverler düşüncemi geri alıyorum bu sefer. “Riad Tahra” kalacağımız yerin adı. Mimarisi hep ayni olan küçük butik otellere yada pansiyonlara Riad deniyor. Orta yeri açık, seramiklerle süslü, küçük bir havuzu yada çeşmesi olan, pencereler içe dönük, dışardan bakıldığında sadece duvar gibi görünen güzel yerler. Zile basıyoruz, gençten güler yüzlü, sempatik bi oğlan karşılıyor bizi otantik mavi giysisi ile. Güzel kokularda geliyor. Bize hemen nane çayı getiriyor. Küçük bardaklara özel tutaçlarla çaydanlığı yukarı kaldırarak dolduruyor. İzlemesi keyifli. Form veriyor sonra onları dolduruyoruz. Bize birde şehir planı veriyor. Nerelere nasıl gideceğimizi anlatıyor. Her yere yürüyerek gidecek uzaklıktayız. Odamızı gösteriyor. Çok temiz, sıcacık, vitray pencereli odamıza yerleşiyoruz. Üst değiştirip hemen Fez’i keşfe çıkıyoruz. Çünkü burada bir gece iki gün kalacağız. Şu ünlü Unesco dünya mirası Medinasını (çarşısını) bir de ben gezeyim, değerlendireyim diyorum arkadaşıma:) 


Mavi Kapi, Bab Boujloud
Mavi kapı denilen ünlü Bab Boujloud kapısından içeri giriyoruz. Renk, ses ve koku cümbüşü sağlı sollu bütün “souk” denilen kapalı çarşı tarzı Medina’da.  Canlı tavuklar, pişen tavuklar, hamur işi yapan kadınlar, renkli kilimler, deri çantalar, hasır çantalar, seramikler, babuçlar, aktarcılar, tatlılar,  Tajin’ler. (Tajin = Fas usülü toprak güveçler). 

Bonjour Madam, diyen insanlar. Bonjour diye gülerek selamladığında illa bi şey satmaya çalışıyorlar. No, thank you! Şükran! No, thank you! Şükran, diye diye ilerledik. Hiç cevap vermeden ve gülümsemeden geçersen, sen Çinli’misin diye alay ediyorlar. Uçsuz bucaksız, hep birbirine benzeyen souklar, eşyalar. 

Canımız alkollu bi şeyler istiyor. Ne mümkün? Zemin katlarda zaten içilmiyor, ama Medina denilen yerlerde alkol alabileceğiniz yerler yok gibi bir şey. Mavi kapının yanına tekrar dönüyoruz. Terasta bi yeri gözümüze kestiriyoruz. Ama bira yok. Soğuk kola siparişi veriyoruz. Soğuk bir kola yada su hiç bir yerde içemedim. Soğukluk anlayışları neyse artık? Belki buzlu istemeliydik. Bilemiyorum. Mekan sahibine burada nerede soğuk bir bira içebiliriz diye soruyoruz. Hemen karşındaki hemde zemin kat olan restoranı gösteriyor. Akşam yemeğimizi orada yemeye karar veriyoruz. Kolamı bitiremeden kalkıyoruz mekandan. Şehir dışındaki kaleye yürüyoruz. Şehre şöyle bir tepeden bakıyoruz. Soluk sarı renginde bi şehir Fez. Arkadaşıma biz Türkiyeliler Fas deriz bu ülkeye, oysa bütün dünyada Marokko, Morocco deniyor. Neden acaba diye soruyorum. Bilmiyorum diyor. Kendimce bir mantık yürütüyorum, Fez ülkenin en eski başkenti, dünyanın ilk üniversitesi falan orda kurulmuş diyorlar, belkide o yüzden olabilir. Vardır elbet bizimkilerinde bi bildikleri ?!?!
Peceteye sarili biralar:)
Akşam karanlığı çökmeye başladığında gözümüze kestirdiğimiz o ünlü mavi kapı yanındaki restorana gidiyoruz. Önce yerel bira olan Casablanka birası istiyoruz. Sonrada birimiz etli, birimiz tavuklu Tajin siparişi verdikten sonra bira bardaklarımız peçeteye sarılı bir şekilde geliyor. Tokuştururken ses çıkmıyor. 

Fakat biralar colanın aksine soğuk geliyor. Bize son olarak karpuz ikram ediyorlar. Karpuzun çoğunu ben yemişim güya. Hesabı öderken bir poşet içinde karpuz tutuşturuyor elimize, siz karpuza doyamazdınız galiba diyerek. 
Sonra Riad’ımıza yürüyoruz, soluk sarı rengindeki yapıları, sarı sıcak sokak lambalarınının aydınlattığı dar sokaklarda. Birazda terasta oturup odamızda nefis bir uykuya dalıyoruz. 

Tannery, Tabakhane 
Ertesi gün ilk işimiz kahvaltıdan sonra, Marakeşe gece yolculuğu yapacağımız görece daha temiz ve daha donanımlı özel CTM otobüs şirketinden bilet temin edip, şehrin medreselerini, camilerini ve en ünlü “Tannery” dedikleri  “Chouara” deri tabakhanelerini gezmek niyetimiz. Medina içinde yer alan tabakhaneyi hiç kimseye sormadan telefondanki navigasyonu kullanarak ve zaten uzaktan gelen kötü kokuya doğru yürüyerek zorda olsa buluyoruz. Tabakhaneleri görmek ve fotoğraflamak ancak teraslardan mümkün. Deri ürünleri satan bir dükkanın terasına çıkıyoruz. Para almıyorlar bizden. Elimize bir tutam nane veriyorlar. O kokuya dayanılacak gibi değil zira. Koklamak bile yetmiyor. Nane yapraklarını burun deliklerime sokuyorum. Evet, işte şimdi o hep fotoğraflardan gördüğüm kocaman bir sulu boya kutusu görüntüsü karşımda. Fotoğraf çekiyorum, fotoğraf çekiliyoruz. Oysa aşağıda o sıcağın altında ve o kokuda çalışan işçiler var. Derici bize oranın tarihini anlatıyor. Afrika’nın en büyük, en eski tabakhanesiymiş, deve, inek, keçi, koyun derileri işlemden geçiyormuş. İnek sidiği, güvercin boku gibi doğal amonyaklar kullanarak... Ben sadece orada güneşten yanmış, çalışmaktan çökmüş insanlara bakıyorum bi süre. Burnuma soktuğum nane yapraklarını çıkarıyorum utanarak. Sonrada ayrılıyoruz oradan. Derici bize bir şey satamadığı için hafiften bozuluyor. 

Sonra demirciler çarşısı, ve el zanaatları souklarını gezdikten sonra, Riadımıza dönüyoruz. Çünkü orası çok güzel. Biraz daha vaktimiz olduğu için bizi spa ve yüzme havuzu olan ikinci Riadlarına götürüyorlar. Fiyata dahilmiş. Zaten geceliği 24 Frank, yani hiç bir şey değil. Marokko pahalı bi ülke değil. Tekrar Riadımıza gelip bavullarımızı alıp, vedalaşıyoruz Riadı işleten çocuklarla. Kucaklaşıyoruz hatta, sanki bi akrabadan ayrılır gibi, o kadar şirinlerki. 
Akşam yemeğimiz için tabiki yine aynı yere gidiyoruz. Dün akşam mekan sahibi elimize karpuz sıkıştırırken bu akşamı garantiliyor. Yemeklerimizi yiyor, biralarınızı içiyor ve taksi ile CTM otobüs terminaline gidiyoruz. Bagajlara para alıyorlar. Otobüs dakik kalkıyor, 21.30 da. Sabah 6 da Marakeşte olacakmışız. Yolculuk başlıyor. Karanlık ve hiç viraj olmayan yollarda ve hep aynı hızda gidiyoruz Marakeşe doğru. Uyumaya çalışıyoruz.. 

Yarın Marakeşte görüşmek üzere.. 


Tajin


2 Eylül 2018 Pazar

Bayan Suzi Düşmüş

En son Mart ayında ziyaret etmişim bayan Suziyi. Güya sık sık gelirim diyordum. Benim sıklarım beş ayda birse demek?
Geçen pazartesi idi. Postanedeki posta kutusundan her gün saat 11 de firmanın postasını almaya gitmiştim. Döndüğümde kulağındaki telefona “ aaa şimdi geldi”veriyorum derken, sağ eliylede bana gel gel işareti yapıyordu eşim. Kim olduğunu anlayamadan kulağıma götürdüğümde telefonu, karşıdaki ses hala konuşuyordu. Sözünü kesmeden bi süre dinledim, sonra bayan Suzi olduğunu anladım. Merhaba bayan Suzi dedim. Aaaa, merhaba dedi. Başıma gelenleri eşinize anlattım, dedi. Ne oldu ki? dedim. Düştüm, dedi.  Otobüste düşmüş, hemen hastaneye kaldırılmış, kalçasından ameliyat olmuş, bir hafta sonra nekahet dönemi için bakım evine yerleştirilmiş. Peki dedim, bana adresi verin ziyaretinize geleceğim. Çok mutlu olurum, ve sizden bi kaç ricam olacak dedi. Evime çok yakın şu bakımevinde kalıyorum, dedi. Salı sabahtan gittiğimde özel odasında masa başında kağıt kürek işleri ile uğraşıyordu. Girdiğimi duymadı bile. Karartımı gördüğünde sağ eliyle yakın gözlüğünü iyice aşağıya indirdi. Uzaktan seçemedi beni. Yaklaşınca ben, birden gülümsedi merhaba bayan Yalçın dedi. Kusura bakmayın kalkamıyorum, dedi. Lütfen rahatsız olmayın diyerek yanındaki sandalyeye oturdum. Bu kazadan sonra görme ve duyma problemi yaşıyorum, kitap ve gazete okuyamıyorum, ama hergün antrenman yapıyorum sanırım düzelteceğim bu durumu, dedi. Bakın her şeyi organize etmem gerekiyor, herşeyi not alıyorum, dedi. Yapılacaklar listesi yapmış.
Düştüğümde, ve ambulans çağırdıklarında ilk kedilerimi düşündüm ve onlara bakacak birini buldum, dedi. Ben yıllarca onları bırakıp tatile bile gitmedim, dedi. Özellikle onlar için hastalanmamalıyım diye çok dikkat ediyordum, ama otobüs şoförü suçlu bulundu, onlara bunun hesabını soracağım, hakkımı arayacağım, dedi.
O dinamizmine hayran kaldım. Kader, nasip, kısmet, alınyazım böyleymiş, deyip pes etmiyor.
Sizden bi kaç ricam olacak, dedi. Hepsini önceden yazmış.
Biliyorsunuz evim iki katlı. Bu durumda şimdilik merdivenden üst kata çıkamam, alt kattaki beyaz kanepeyi yukarı çıkarmanız, üst kattaki sağ odada bulunan bordo kanepeyi aşağıya indirmeniz. O açılıp yatakta oluyor çünkü dedi. Koridordaki lambanın ampülü patlak, onu onarmanız, çünkü ben çıktıktan sonra eve bi süre bakıcı gelecek, ve lamba yanmadığı için göremez ve düşerse sorumluluğu bana ait, yoksa ben biliyorum orada lamba olmadığını ve 87 yıldır o evde yaşıyorum karanlıkta bile yolumu bulurum, dedi. Bilinçli olmak başka bir tabi. Haklarını savunuyor ama sorumluluklarınında bilincinde. Buna benzer bir kaç yapılması gereken şeyleride söyledi. Ve bunları bana faturalandırın dedi. Bende Türk mantığı ile nolcak canıııım, yarım saatlik iş, insanlık öldümü, hallederiz, hatta size beleşe yaparız demeye getirdim Almanca cümlelerle. Hayııır, asla kabul etmem, dedi. Sizin bir firmanız var, ve fatura yazabilirsiniz dedi. Peki, dedim.

Evinin anahtarını verdi bana. Burada hiç bir şeyim yok, size bir şey ikram edemiyorum üzgünüm, ama evim karşıda, gidin kellerdeki mahzenden bir şişe şarap alın, dedi. Hiç önemli değil deyip, ayrıldım ve işe döndüm.

Aynı gün iş çıkışı bi kaç çeşit meyve, ve çikolata alıp yeniden gittim yanına. Çok mutlu oldu. Oradayken bizim gençlerden birinide çağırdım, o taşıma işleri, ve lamba onarımı için. Geldi ve birlikte bayan Suzinin evine gittik. Lambayı halletti, ama taşıma işi benimle mümkün değildi. Yukarıdaki kanepe leş gibiydi ağırlık olarak. O daracık merdivenden indirmek mümkün olmadı. Diğer işleri halledip çıktık.
Perşembe sabahtan bizim gençlerin ikisi birden geldi. Taşıma işini hallettik. Bize verilen görevler bitmişti. Mutluyduk.
Günlerden perşembeydi. Perşembe kadınları olmazsa olmazdı. Arkadaşıma, bu Perşembe’yi çok farklı bi yerde yapalım mı dedim. Yapalım dedi. Bir şişe şarap, ve atıştırmalıklarla bayan Suzi’yi ziyarete gittik. Bakım evinin kocaman bi terası var. Bizi görünce çok sevindi. Bakın ne getirdik dedim şarabı göstererek. Bardakta getirdiniz mi dedi, gözlerini açarak. Hayır, ama gider kantinden alırız, dedik. Hayır hayır, dedi benim bi fikrim var. İki bardak var zaten bende, birde lavaboda diş fırçalarının girdiği bardak var, onu bi güzel temizleriz ben ondan içerim, dedi heyecanlı heyecanlı. Çıktık terasa. Bizden başka kimse yok. Donattık masayı, açtık soğuk beyaz şarabı..
Anahtarını teslim ettim. Kanepeyi indirdik dedim. Ya lamba? Dedi. Onuda hallettik dedim. Arkadaşıma dönüp, işaret parmağıyla beni gösterip, bayan Yalçın harika bir kadın dedi. Arkadaşım onu onaylarcasına, “evet biliyorum” dedi. Bana sorarsanız ortada bi harikalık yok. Yapılması gereken yapıldı. Severek, isteyerek ve gönülden yaptım. Görev olarak yapmadım. Ama bayan Suzi bunların hepsini fatura yapacaksınız dimi, diyordu. Kültür farkı işte. Fakat iki kültürede yakın olduğum için yadırgamıyorum.


Çok güzel sohbet ettik. Çoğunlukla bayan Suzi konuştu. Biz dinledik. Konuşmaya susamıştı sanki. Çok güzel cümleler kuruyordu. Yaşlılık hiç güzel bir şey değil. Yıldızıma olan güvenimi kaybettim. Kaderime olan güvenimi kaybettim. Bazen diyorum ki, bir motorsiklet kazasında ölüp gitmek, yaşlanmaktan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum, dedi. Ve “es ist sehr wichtig „einfach“ zu leben“ dedi. Sade bir yaşamı yeğlerdim, demeye getirdi. Bu ne demek, dedim. Evde bir sürü Hermes çantam var. Şu marka eldivenim, şapkam, bankada mücevherim var. Şu an hiç birinin önemi yok, dedi. Hermes markasını bilmiyordum bile. Arkadaşım biliyormuş ama. O zaman ben gayet basit ve sade yaşıyorum dedim, ve gülüştük. “Peki, iyi yaşadım, güzel yaşadım” diyebiliyor musun” dedim. (Artık dünden beri birbirimize sen diye hitap edebiliyoruz. Yoksa yıllardır hep siz dedik birbirimize.)
Evet, dedi iyi yaşadım. O zaman sorun yok, önemli olan bu değil mi, dedim. Evet öyle ama yinede daha sade yaşamak isterdim, dedi. Konu konuyu açtı. Arkadaşım Antonella bi ara kayboldu. Yakın bir marketten bi şarap daha alıp gelmişti. Saat akşam 18 olmuştu. Bayan Suzi bakım evinin akşam yemeğine gitti. Biz arkadaşımla terasta oturup sohbete devam ettik. Hatta dedik ki, düşünsene bir bakım evinde, bakıma muhtaç olmadan, ve yemek saatine uymadan oturtabiliyoruz, işte buna içilir diyerek baya oturduk orada. Yemek sonrası bayan Suzi yine geldi. Bardakları almam lazım dedi:) zaten bırakacaktık dedik. Ama buraya giriş çıkışlar akşam 18 den sonra sorun olabilir, dedi. Herşeyi düşünüyor, herşey planlı programlı hayatında. Biz ise gayet rahat. Çıkarız çıkarız dedik. Apar topar topladık herşeyi. İndik odasına. Bardakları yıkadık, boş şişeleri çantamıza aldık, bayan Suzi bize çıkış 
kapısına kadar eşlik etti. Son zamanlardaki  en güzel momentleri yaşadım sizinle, teşekkür ederim dedi. Yarın çıkıyorum, akşama bay Anliker yemek siparişi verdi eve, sende gelirmisin dedi bana. Tabiki gelirim dedim. Ve kucaklaşarak ayrıldık. Fakat oda ne? Kapılar açılmıyor hakkaten. Çıkamıyoruz. Mantığımız almıyor. Dışardan giriş olmaz ama dışarı çıkmak mümkün olmalı. Hiç bir çalışanda yok artık giriş ve danışmada. Ama telefon var acil durumlar için. Arkadaşım telefon açtı. Telefondan, tamam biz açıyoruz kapıyı denmiş, ve açıldı kapı. Bizden çok bayan Suzi endişendi. Vedalaştık. 

Ve geldi çattı cuma. Nihayet evine gidebilecekti, ve onu 65 yıllık arkadaşı, dostu ve sevgilisi bay Anliker karşılayacaktı. Bay Anliker ile yıllarca birlikte çalışmıştık. Zaten bayan Suzi’yi onun sayesinde tanımıştık. Cuma orada olmaktan mutluluk duyacaktım.
Cuma akşamıydı. Gittim. Kapı zilini duymuyorum, kapyı açık bırakırım, girersin demişti bayan Suzi. Evet, gittiğimde kapı açıktı, ben yinede zile basmıştım. Duymadılar. Girdim içeri. Ama gördüler. Kucakladım ikisinide. Gelmeyeceksin sandık, dediler. Gelmez miyim, dedim. Gittiğimde şarap içiyorlardı zaten. Bay Anliker ayağa kalktı beni görünce her zamanki centilmenliği ile. Geyik eti siparişi vermişti tanıdıkları bir restorana. Ben daha önce hiç geyik eti yememiştim. Ama o gecenin hatrına çiğ tavuk eti bile yiyebilirdim. Bay Anliker ve bayan Suzi hazırladı herşeyi, bana hiç bir şey bırakmadan. Nasıl utandım bilemezsiniz. Bayan Suzi tekerlekli sandalye değilde, „rolator“ denen tekerlekli bi aletle yürüyor.   Yani oturmadan, elleri ile sürüyerek. Türkçesini bilemedim şimdi. Yemekler ısıtıldı, bay Anliker çantasından bir Portekiz şarabı çıkardı. Bayan Suzi en sevdiğim şarap diye mutlu oldu. Ben sadece onların bu ağır çekim mutluluklarını izliyordum. Ve sanki 60’lı yıllarda çekilen siyah beyaz bir İngiliz yapımı film setindeydim. Yemeğimizi yedik. Tatlı olarak karake sipariş etmiş bayan Suzi. Karake ne demek bilmiyordum bile. Harika bi şeymiş meğer. İçi yumuşacık taze çikolata, dışı yeşil bişey. Ama bi tane yetiyor insana. Yani bizim bi keski baklava gibi.

Oturduk o gece. Yedik içtik. Sohbet ettik. Herşey çok güzeldi. Birden bire Bayan Suzi’nin yüzü değişti, kendimi iyi hissetmiyorum dedi inleyerek. Çok korktum. Hemen koluna girdim, yukardan indirdiğimiz o kanepeye yatırdım. Pencereyi açtım. İyiyim şimdi dedi. Biraz dinlen, dedim. Bay Anlikerin yanına gittim. Masadaki şarap bitmişti. Lütfen aşağıdan bir şarap getirir misin, dedi. Tabiki dedim, ama hangi şarabı dedim? İlk gördüğünü, dedi. Peki, dedim. Açtık bi şarap daha. Bay Anliker ile ilk kez baş başa ve çok özel konuştuk. Yıllarca birlikte çalışmış bu kadar yakın olmamıştık. Dedim ki, bayan Suzi daha önce anlatmıştı, 50 yılın üzerinde bir dostluğunuz varmış, ve gençliğinizde sevgiliymişsiniz. Dostluğumuz ve sevgili oluşumuz doğru, ama bu 50 yıllık değil, 65 yıllık, dedi.
Harika dedim. Ama şunu çok merak ediyorum, sen evlisin, ve şu an buradasın. Eşin bunu biliyor mu? Evet, biliyor o getirdi beni buraya, dedi. Nasıl oluyor bu, merak ediyorum dedim. İlgi alanlarımız farklı ve saygılıyız birbirimize, dedi. Anlamış gibi yaptım, ahaaaaa diyerek.

Peki hiç burada kaldın mı dedim. Evet, kaldım dedi. Peki bu akşamda kalabilir misin, bayan Suzi’yi yalnız kalmamalı dedim. Kalırım kalmasına, ama bayan Suzi bana kal demedi, kalamam dedi.
Zaman sonra bayan Suzi’nin yanına gittim. Şimdi çok iyiyiyim, geliyorum yanınıza dedi. Biraz daha dinlen, dediysemde kalktı geldi.
Bay Anliker burada kalmak istiyor, iznin olursa dedim. Hayır, hayır dedi. Hep alıştığı yatakta yatsın. Onunda tansiyon problemi var, burada kalırsa hem onun için, hem kendim için düşünüceğim diye argumanlar sundu. Ve ben onuda düşünecek kadar sağlıklı değilim, dedi. Bay Anliker’in orada kalma isteğini görüyordum, ama evine gitmelisin demişti sevgilisi. Peki, sen nasıl istersen dedi bay Anliker. Ve taksiyi aradı hemen bayan Suzi. 22.30 da kapısına bir taksi siparişi yaptı. Bense onların bu saygılı diyaloglarını izlemekle yetindim. 

Taksi geldi 22.30 da. Yağmuluğunu giymesine yardım ettim, fermuarını kapattım. Bastonunu getirmeye gittiğimde, birbirleri ile vedalaşırken dudaklarına bir öpücük kondurduklarını gördüm. Yürümekte zorluk çeken bay Anliker’e taksiye kadar eşlik ettim. Emniyet kemerini bağladım, yanağından öptüm, çok güzel bi akşamdı, teşekkür ederim, tekrarlayalım bunu dedim. Ama zaman geçmeden tekrarlayalım, dedi. Taksi şöförüne gideceği evdeki merdivenlerin olduğunu ve lütfen eşlik etmesini rica ettim. Merak etmeyin, dedi genç taksici. 

Bayan Suzi ile kaldık başbaşa. Masayı topladım, bulaşıkları yıkadım. Yanında kalmamı ister misin dedim? Hayır, dedi. Ama bana üst kattan pijama ve iç çamaşırı, birde yatağımın yanında duran abajurumu getirirsen sevinirim, dedi. İki kat çamaşır getirdim. Birde abajur ile birlikte yarım kalmış kitabını şimdiki yatağının kenarına yerleştirdim, Sevindi. Çok teşekkür ederim, bana çok yardımcı oldun, hadi sende git evde bekleyenlerin var, dedi. Kucaklaştık. Kapıyı kilitlemeyi unutma, dedim. Çıktım. Bi on dakika kadar bekledim dışarda. Sonra tekrar gittim. Kapı açıktı. Unutmuştu kilidi. Beni görünce tekrar bir şey mi unuttun, dedi. Evet dedim arabanın anahtarını bulamıyorum. Sonra bi yerde bulmuş gibi yaptım artık. Dedim şu kapıyı kilitle arkadan artık. Kilitledi. Eve dönerken bütün bu haftayı, ve bu geceyi düşündüm gülümseyerek... 

Bize nasil gulmüstü, icerde kaldigimizda:)
Arkadasim telefonla görevli ararken.




10 Temmuz 2018 Salı

Pelinpembesi ile Yanginli bir Bern..

Hafiften dumanlar arkamizdan
yükseliyor.
Şöyle başladı.. “Merhaba seryal hanım,  temmuz başı Bern ilk önce olmak üzere İsviçreye geleceğiz kısmetse.sizden yardımınızı isteyecegim.  Kasabalar arası tren saatleri ve fiyatlarını gösteren bir site var mı,  turistler için 8 günlük kartlar var onları mı alsak diye.  Bize yol gösterirseniz çok sevinirim.”
Her şey bi dokunmaya bakıyor aslında. Birbirimizi uzaktan uzağa takip ettiğimiz bir blog ve instagram arkadaşlığı. 
Böyle bi mesaj gelince hemen atladım üstüne. Çünkü benim burada türkçe konuşabildiğim hiç arkadaşım yok. Çok garip değil mi? Ama öyle. Anadilimde konuşabildiğim arkadaşlarım ve yakınlarım hep uzaklarda. Evde günlük konuştuğum kadar ve birde bu bloğa yazarak anadilim olan türkçeyi diri tutuyorum belkide. 
İşte böyle bi mesaj gelince çok seviniyorum. Bunu daha önce Macerakitabim Özlem’le yaşamıştık. Cenevreye bir konsere gelmişlerdi, konser iptal olunca onları Berne davet etmiştim. “Lizbon’a Gece Treni” adlı kitabı okumuştu ve çok beğenmişti. Hikaye Bern’de başlıyordu. Kirchenfeld köprüsünde.. “Kirchenfeld köprüsüne doğru bi şarap içer miyiz?” Demiştim galiba. O yazının linkini eklerim. Hatta Özlem’in Bern gezi linkinide. 

Bu sefer gelen Pelinpembesi blogger sahibesi Buket, eşi ve kızı. 1 haftalık tatillerini İsviçre’nin Berneroberland bölgesine ayırmışlar. İnterlaken ve çevresi. Dağlar, göller.. Gezmişler oraları bi güzel. Hatta benim burnumun dibinde olupta gitmediğim yerlere bile gitmişler. Son günlerinide Bern’e ayırmışlar. Şehirlere daha az zaman, doğaya daha fazla ayırarak. Gayet mantıklı. Bern’e bir gün yeterli. Bazı şehirler vardır, yaşamak boğar ama gezmesi güzeldir. Birde bazı şehirler vardır gezmesi değil ama yaşamı güzeldir. Bern öyle bir kent işte. Sakindir, huzurludur, tarihidir. Ben çok seviyorum burada yaşamayı. Aslinda gezmeside güzeldir.

Neyse, biz bugün saat 15.30 da ünlü saat kulesinin önünde sözleştik. 10 dakika öncesinden geldim. Saat kulesinin altında Bern simgelerinin magnetleri satılıyor. Orada Bern Saatkulesinin bir magnetini görünce ben, küçük bir anı olsun diye Buket’e hediye alıp sırt çantama attım. Sonra bi yerde merdivenlere oturarak onları beklemeye başladım. Acaba diyorum, biz nasıl tanıyacağız ki birbirimizi? Birbirimizin resmini bile görmemişiz? Ben onları nedense 4 kişi hayal ediyorum. Diyorum ki kendi kendime anne-baba ve iki ergen birlikteyse ve Türkçe konuşuyorlarsa direk dal. Çünkü o saatte orada ya Japon’lar olur. Yada başka bir turist topluluğu. Rehbersiz gezenler daha bi kenarda olur. Uzaktan gördüm ben bunları. Ama kafamdaki aileye uymuyor. Onlar 4 kişiydi ya bana göre? Bunlar üç kişi. Biraz yanlarına yaklaştım. Baktım Türkçe konuşuyorlar. Sonra baya bi yaklaştım. Buket’in gözlerine bakarak “merhaba” dedim. Onlarda beklediği için zaten bu buluşmayı direk gülümseyerek merhaba diye cevap verdiler. O kadar kolay oldu ki tanışmamız. Dedim, ben sizi dört kişi biliyordum. Ebeveyn ve iki çocuk! Yok dediler, bir kızımız var. 

Kızları Pelin Einstein müzesine gitmek istiyordu. Fakat heryerde olduğu gibi Bern’de de müzeler pazartesi kapalıydı. Sonra şehir merkezindeki Einstein’ın yaşadığı evi gezmekle yetindi. Bu arada Bern’de belli başlı gezilmesi, görülmesi ne kadar yer varsa gezmişlerdi. O zaman Rosengarten’e gidelim Bern’e tepeden bakalım, dedim. Hava mis gibi güzel yine. Öğleden sonra güneş tam karşıda olunca Rosengarten’dan Bern, fotoğraflar gözle göründüğü gibi çıkmıyor. Neyse güneşin biraz daha kaymasını beklerken biz bir şeyler içtik, sohbet ettik, eğitim sistemini karşılaştırdık, Doların vs Euro nun yükselişinden, biraz politikaya girip çıktık, birazda  blogger dedikodusu derken zaman geçiverdi. Akşam güneşi nispeten fotoğraflara etki yapmayınca Bern’i arkamıza alarak fotoğraf çekmeye başladık. Fakat oda ne? Arkamızda bir evin çatısından dumanlar yükseliyor. Yangın mı var acaba diye beklerken bir anda alevler ve kara dumanlar yükselmeye başladı. Yanan yer, Bern’in göbeği, unesco dünya mirası korumasında olan yer. İtfaiye geldi 15 dakikaya ve bir saatte söndürdüler. Sonra arkadaşlarımı otellerine bıraktım ve eve geldim. Evde henüz kimse yoktu. Balkona geçtim, çantamdaki sigaramı ararken o saat kulesi magnetini gördüm. O hengamede vermeyi unutmuşum. Belki yarın otellerine gidip ulaştırırım. Bilemiyorum. 

Yanginli bir Bern kalacak
hatiralarinda.
Sonra instgrama ekleyince yangın fotosunu, yakınlarım içerden yazmaya başladı. Bugün mü bu, çok üzüldüm diyenler. Kızkardeşime bi foto gönderdim Buketle ikimizin. Dedi ki; “Dünya yansa içinde yorganım yok der gibi çek kanka😂”  gibi olmus. Dedim bu daha ne ki, hemen arkamızda çimenlerin üzerinde 30 kişilik bi yoga grubu vardı, hiç istiflerini bile bozmadılar, hatta farkında bile olamadılar yangının. Hakkaten ateş düştüğü yeri yakıyormuş, dedim. 

Biraz önce yangın haberlerine baktım. Can kaybı yok, iki kişi hafif yaralı hastaneden taburcu olmuşlar bile. Yangın nedeni henüz belli değil. 

Böyle bi gündü bugünde. Bilmiyorum Buket Bern hakkında ne düşünüyor? Nasıl geçti tatilleri? Sanırım döndüğünde detaylı yazacaktır. Bana dedi ki, son zamanlarda yazmıyorsun. Daha sık yaz. Burada gezdiğin dağı taşı taş. Tamam dedim bu akşam yazarım. 

Ben kendi adıma çok mutlu oldum bu aileyi tanımaktan. 

Gene gelin, gene buyrun. 


Yanan Bern Görüntüsü


Ilgilenenler icin Bern yazilarimizin linkleri:

Macera Kitabim, Özlemin kaleminden Bern

Macera Kitabimla Bern bulusmamiz..

28 Haziran 2018 Perşembe

Aldık Mı Üçün Birini?

Anca kendime gelebildim. 24 Haziran’a dair yaşadıklarımı, hissettiklerimi yazayım. Hem içimi dökmüş olurum, hem kişisel arşivimde yer alır. Bu yaşananlar ilerde hep tarih olacak çünkü. Olurda, ilerde torun tombalak olursa, geçmişi ve 24 Haziran’ı nasıl yaşamış babaannem diye merak ederlerse okusunlar işte buradan. 

Son referandumdan sonra ülkede yapılan seçimlere hiç inanmayacaktım, hiç güvenmeyecektim, umutlanmayacaktım, ve hiç heyecanlanmayacaktım güya. Sonra Muharrem İnce diye bi adam çıktı, 50 günde rüzgarı farklı yönden estirdi. Espirili, bilgili, eğitime önem veren, herkesi kucaklayan, huzur vaadeden, sanatı, aşkı, özgürlüğü, demokrasiyi ağzından hiç eksik etmedi. Özlediğimiz şeylere çok yakın olduğumuzu hissettirdi. Öylesine umutlar besledim ki, kocaman oldu umudum sığmadı hiç bir yere. Hatta bi önceki postumda “bu sefer olacak” diye yazı yazdım. İnanmadığım hiç bir şeyi yazamam ben. 

Başına bir şey gelmesin diye çok yükseklere koymuştum umutlarımı bu pazar açmak üzere. Bu pazar çok güzel olacak diyordum. Heyecandan uyuyamıyordum bile. Pazar erkenden kalktım. Güzel bir kahvaltı hazırladım. Birde radyoyu açtım. Oynak türküler vardı. “Erik dalı gevrektir” çalarken çocuklarla birlikte omuz kaldırıp, gerdan kırıyorduk. Kahvaltımızı yaptık güle oynaya. Hava berrak, güneş pencerelerden sızıyor. Bi yandan akşam olsun istiyorum, bir yandan bu heyecan sürsün istiyorum. Kahvaltı sonrası kahvemi alıp balkona çıktım. Sigaram zaten balkon masasında. Birde telefonumu aldım. Seçim günü. Sosyal medya çok hareketli. Herkes çok mutlu, çok umutlu.. Resmen umut aşılıyor herkes herkese. (Çevrem öyleyse demek ki?) Sonra gülümseyerek balkon çiçeklerime bakıyorum. Sizi akşam serininde sulayacağım merak etmeyin diyorum. Kedim Miri zaten yandaki sandalyede uyur gibi yatarken bana bakıyor masum masum. Bugün çok güzel olacak dimi Miri? diyorum. Hani siz herşeyi önceden hissedersiniz ya, bana bi işaret ver bi şey yap diyorum gözlerine bakarak. Hiç kımıldamıyor yerinden. Sadece gözleri kısık bi şekilde bakıyor bana. Sen anca bakarsın, deyip bir gün öncesinden yıkanan çamaşırları toplamaya iniyorum. Ütü masasını suyu ısınsın diye kurmuştum zaten. Çoraplar hariç herşeyi ütülüyorum radyo dinleyerek. Gerçi bu benim her pazar yaptığım şey. Maksat vakit geçsin. Günü bölmüşüm yapacağım işlere. Daha günlük 10bin adımı atacağım ormanda. Tamda istediğim gibi gidiyor gün. Hem çabuk geçmiyor, hem çok güzel geçiyor. Ormanda iki saate yakın yürüyorum. Güneş sızıyor sıra sıra dizilmiş yüksek ağaçların arasından. Sonra başak sarısı buğday tarlası kenarından yürüyorum. Güzel şiirler, güzel yorumlar, güzel kelimeler dolanıyor zihnimde. Çoğalmak, üretmek, sevmek, kucaklamak, huzur gibi şeyler.. İşte diyorum bunlar hep işaret.. 

O gün Akşam yemeğimizi erkenden yiyoruz, çünkü akşam tv ekranına ve Twitter’a yapışacağım. Evet biliyorum, AA haber ajansının oranları yüksek tutacağını ve sonra düşeceğinide biliyorum. Fox tv den izliyorum güya. Bazen halktv ye geçiyorum. Ama onlarda ekran grafiği yok. Sadece sosyal medyaya bakarak yorum yapıyorlar. Ona bende bakarım diyerek tekrar fox tv ye geçiyorum. Yüzler gülüyor falan. Her ne kadar AA oranları hala yüksek göstersede, CHP sözcüsü Tezcan ara ara çıkıp açıklama yapıyor. Onlardada yüzler gülüyor, “AA verilerine inanmayın, bizde aynı verileri giriyoruz, bu seçim ikinci tura kalmıştır vs.” Umudumu hala kaybetmiyorum. WhatsApptan umudunu yitiren yakınlarıma, durun ya o öyle değil, değişecek sonuçlar falan diyorum. Sonra ne oldu bilmiyorum. Bi ara sessizlik oldu. Oranlar hep aynı kaldı. YSK daha açıklama yapmadan Erdoğan çıktı Huber Köşk’ünden mini bir konuşma yaptı. Noluyor ya falan oldum. Bu arada akp liler sokaklara dökülmüşmüş zaten. Sonra Erdoğan balkon konuşmasını yarın yapacak dendi. Ve dışarıdaki kutlama yapanların sesi kesilmiş. Ha dedim baskı kurmaya çalışıyorlardı, sonucu öğrenince sustular. Hala umutluyum ama. M. İnce hiç ortalıkta yok. O açıklama yapmadan inanmam hiç bir şeye diyorum. Sonra yine bu sözcü Tezcan ve yanindaki dört kişi omuzlar düşük, eller göbek hizasında birbirine bağlı, yüzler asık, bi şekilde çıktı dedi ki, “bla bla bla.... normal yaşantınıza geri dönün”! .Alla alla! Sebep? Dedim. Resmen ekrandaki adamla konuşuyorum. Sonra Fox tv’ye geçiyorum. Sunucu İsmail bilmem kime SMS göndermiş M. İnce. “Adam kazandı”, demiş. Bunun üzerine Erdoğan ertesi gün yapacağı balkon konuşmasını yapmak üzere Ankara’ya yol almış alel acele. Hatta bi kız çocuğuna mı çarpmışlar ne? Önce onu hastaneye yetiştirmişler falan. Gecenin üçünde çıktı Saray’dan konuşma yaptı. Bitti yani. Bu muydu? Dedim. Ve bir bok çuvalı gibi hissettim kendimi. 

Bizi gaza getirenler, İnce olsun, Akşener olsun, siz oylara sahip çıkın, YSK bizde, 50 bin avukatı dikeriz, beni anca kazırlar YSK nın önünden gibi açıklamar vardı. Kimse ortalıkta yok. Bi şeyler oldu o gece ama ne? Anlam veremiyorum. Bu ya bir devlet sırrı olarak kalacak, yada yıllar sonra ortaya çıkacak. 

Sonra pös pös gidip yattım. Sabah çok kötü hissediyordum kendimi. Hem yorgundum, hem o umutlarım o çok yüksek yerden düşüp kırılıp darmadağın olmuştu. İş yerinde bile verimli değildim. Eve geldim, hep yaptığını yap dedim. Hemen ormana koştum. İyi geldi bana. Bugün daha iyiyim. Hayat devam ediyor ve hep edecek. 

Bazen diyorum bana ne oluyor? Sanki o ülkede yaşıyorsun? Dolar, yuro fırlayacakmış. Fırlasın aq. Ekonomi kötüymüş! Soğan, patates tane ile satılıyormuş. İyi ya işte, burada en ucuz olan şeyi artık Türkiye’deki yakınlarına hediye olarak götürsün. Tıpkı daha önce yaptığın gibi. Türkiye’nin milli içeceğini buradan daha ucuza alıp götürüyordun, dedim kendi kendime. Banane, desene dedim. Ama diyemiyorum işte. Uzaktada yaşasam seviyorum o ülkeyi. Ve iyi olsun istiyorum. İnsanlar iyi yaşasın istiyorum. 

Sanırım banane demeliyim artık. Madem o ülkenin yüzde 52 si o yönde kullanmış oy’unu, demekki çoğunluk böyle bir yönetimden memnun. Banada bok yemek düşer. 
Hayırlı uğurlu olsun. 


Türkiye haritasına bakıyorum, sarı yerler çoğunlukta. Aziz Nesin geliyor aklıma.

10 Haziran 2018 Pazar

Umut,Hayata Tutunmak..

(Foto alinti)

Yok yok bu sefer olacak. Kesin olacak.
İnce bi ayar gerekiyordu.. Fakat İnce sadece ince ayar çekmiyor, ayarlarını bozuyor resmen. Eskisen böyle miydi? O gündemi belirler, muhalefet o gündemle meşgul olurdu. İnce çok farklı yapıyor. Promterden okumadığı için beden dili
ile örtüşüyor ağzından çıkanlar. Çoşkulu inançlı, birleştirici, kucaklayıcı, samimi espirili, eğlenceli ve bilinçli konuşuyor. Ne kadar özlediğimiz şeyler varsa onları söylüyor, yapıyor. Artık gündemi o belirliyor, Erdoğan onun söylemleri ile meşgul oluyor.
Hele geçen gün tv lerden bi höykürüşü vardı, “yeni anayasaya göre “başkumandanım ben, “paşayım ben paşaaaaa, ben onunda paşasıyıııım” diye. İyce çıldırmış olmalı, dedim. Ertesi gün M. İnce mitinglerinde onun bu konuşmasını bir Kemal Sunal repliği ile videodan gösterdi, gülmekten öleyazdım😂.

Sosyal mecralarda bir sürü olumlu, espirili yazılar okuyorum İnce hakkında. Biri demiş ki; madem elinizde Muharrem İnce gibi bir CB adayınız vardı neden ekmek için Ekmeleddin’i çıkardınız? Valla doğru! Ekmeleddin neyin nesiydi allasen?

Dün gece Kadıköy’de gece mitingi yaptı M. İnce. Kısa sürede binlerce insan doldu. Otobüsün üzerinden konuştu. İki kutu bardakta suyu vardı. Ceketini çıkardı, gömleğinin kollarını geri sıvadı, gelin sizinle sohbet edelim der gibiydi. Kibir yok, bağırıp çağırmak yok, emir kipi ile konuşmak yok, “lütfen” var, “çok rica ediyorum” var, gülümsemesi vardı.

Aradan bir gün geçmeden RTE de Zeytinburnu’nda gece mitingi yapmış😀ki bunu bekliyordum. Çünkü artık o İnce’nin arlasından geliyor. Gece 1 haberlerinde NTV de gördüm. Canlı izleyemedim, fakat haberlerde iki dakikayı geçmedi o miting haberi. Birde sadece otobüs üzerinde kendisi ve yanıda bi kaç kişiyi yakın plan çekmişlerdi. Halkı göstermedi yani. Kalabalık değilse demekki? İşte bunada çok güldüm.

CHP, cb adayını açıklamadan önce Erdoğan’ı çıldırtacak bi aday çıkaracağız demişti. Allah allah? Kimki bu? Hiç tanımadığımız biri mi acaba diye bende merak ettiydim. Neyse açıklamaya iki gün kala M. İnce olacağı nerdeyse belli olmuştu artık, 4 mayısta açıklandığında ise, bu muydu yani? Dedim. Başta Erdoğan gibi düşündüm yalan yok, kongrelerde CHP genel başkanı seçilemeyen insan, cb adayı mı olacak, dedim. Fakat hakkaten şaşırttı. Beni şaşırtması önemli değil, önemli olan Erdoğan’ı şaşırttı. Ayarlarını bozdu. Ve hakkaten çıldırttı😀

16 yıldır her seçimde en çılgın projesi kanal İstanbul vardı. Şu andaki en çılgın projesi kıraathane açmakmış. Birde bunu söylerken diyor ki; “bay Muharrem bu projemi çalma ha” 🤔 alla hümme sabirin, dedim. Bi şeyi çok basit ve anlamsız bulduğunda ninem böyle derdi. Bende ona sığındım.

Fakat, şöyle bir endişemde var. Damadı ve aynı zamanda Enerji bakanı Albayrak ne dedi? “Bizim  Cumhurbaşkanımız çıksa, şuradan Ay'a kadar 4 şeritli yol yapacağım dese, buna inanan seçmenimiz var.” dedi.
Desteklediğim bi parti anlayışı bana böyle bir şey söylese hakaret kabul ederim. Bunu hakaret kabul edecek olan akp lilerde vardır bence. Artık farkına varan, elini vicdanına koyan akp seçmeni olduğuna inanıyorum. Ve biliyorum ki, inançları gereği sadece dini yönünü sevdikleri için seçtiler. Güvendiler. Fakat siyasetin dini olmadığını yenice gördüler, ve artık görmelilerde. Eğer görmüyorlarsa, Erdoğan’ın damadının sözlerini bi kere daha düşünsünler. Akp seçmenini övüyor mu, yeriyor mu, diye?Ki, bence yeriyor, küçümsüyor, biz onların ağzında sıçsak, yine bizi seçerler demeye getiriyor. Benim anladığım bu!

Bu sefer olacak. Bu sefer asık suratlı, bağırıp çağıran, ayrıştıran, bölen, çarpan, çıkaran birinden kurtulup, toplayan biri gelecek gibime geliyor. Oyların çalınma ihtimaline rağmen inanıyorum buna. Öyle hissediyorum.
Bak çalınma diyorum!!! Bu çalınma şaibesi neden hep akp ile girilen seçimlerde oldu? Hani çalmak haramdı? Bi düşün akp li dürüst seçmen!

Son günlerdeki rte söylemlerini bi dinle. Şurda havaalanı yoktu, biz yaptık, şurda üniversite yoktu biz yaptık diyor, izliyorsundur mutlaka tv lerde, yazdırma bana şimdi neresi diye? İzmir, Isparta, Zonguldak desem yeterli olur sanıyorum. Ee hani yalan söylemek haramdı..
Bir dine mi inanıyorsunuz, bir partiye mi? Din manevi bi duygu, manevi duygularımıza inanalım, ama siyaseti ayırt edelim be. Bence akp de ne din var nede iman.

Bu seçimler için acayip heyecanlıyım. Acayip umutluyum. Ailecek öyleyiz. Hatta bizim gençlerin son oyları olacak. Çünkü 21 yaşına bastıkları için ve Almanya doğumlu oldukları için iki vatandaşlıktan birini seçmek zorundalar. Buda alamanya siyaseti işte. Mart ayında Alman pasaportlarını uzatmak için konsolosluğa verdikleri müracatlarını seçim için bekletiyorlar. Son bi kez oyumuzu kullanıp ülkemiz için değişimi sağlayalım, sonra tekrar müracaat ederiz, diyorlar.
Maalesef ben oy kullanamıyorum, ama bizim evden üç oy var, adalet için, sevgi için, saygı için, EŞİTLİK için, eğitim için, ve en önemlisi İNSANCA yaşamak için..

Bu sefer olacak... Çok ümitliyim.. Buna inanıyorum. Ve bu benim son umudum ülkem adına. 

Sevgili okur, sende umutlu musun? 

19 Mayıs 2018 Cumartesi

Güle Güle Glu Glu Amcam..

Bu gece. Saat 00.10. Ömer aradı messengerden. Ömer amcamın torunu. Yani amcamın oğlunun oğlu. Akrabalık ilişkilerimiz görüştüğümüzde mükemmeldir. Görüşmediğimizde donar. Yani ne sosyal medyadan ne telefonla birbirimizi pek aramayız. Ama görüştüğümüzde kaldığımız yerden devam ederiz sanki her gün görüşürcesine.. İşte gecenin bu saatinde arayınca Ömer pek hayra yormasamda iyi şeyler düşünmeye devam ettim. Çünkü geçenlerde bir kızının doğduğunu ve adının çok sevdiğim ninemin (babannemin) adı olan “Zehra” ismini verdiklerini annesinden duymuştum. Belki bu yüzden arıyordur diye umdum. Fakat ne hikmetse sesi bana gelmiyordu. Aslında bi ses vardı ama anlaşılmıyordu. “Ömer sesin bi garip geliyor ve ne söylediğin anlaşılmıyor, lütfen yazar mısın” dedim. Yazmış.

“Amcanı kaybettik” 

Bakakaldım ekrana.. Önce kavrayamadım. Yada anlamak istemedim. Ne yapacağımı bilemedim. Sonra ninemin sözü geldi aklima, Ne zaman biri dogsa biri giderdi aileden. Bu bizde hep öyle oldu. Belki herkeste öyledir. Belki tesadüftür bilemem. Doğum ne kadar güzelse, ölüm o kadar soğuk. Birde uzakta olmak böyle durumlarda öyle zor ki? Kör tavuk gibi dönersin ortalıkta bi şey yapmamanın acısıyla. İstesemde yetişemem ki, amcamı son yolculuğuna uğurlarken vedalaşmaya.  

O Benim amcamdı. O benim glu glu amcamdı. Öyle severdi beni. “Amcanın glu glusu derdi” bana sarılırken. Babamdan bile daha çok severdi. Onun bu sevgisi benim içinde babamdan önce gelirdi. Hani amca baba yarısı denir ya, bizde tam tersi oldu. Amcam, babam gibiydi.  Babamda baba yarısı. Yok yok çeyreği. O çeyrekte bizim dünyaya gelme sebebine sayıyorum. Neyse geçelim babayı. 

Konu Amcam. Uzaktan bu acımı nasıl yaşarım bilemiyorum?  Elbette ölüm hepimiz için. Elbette Amcam iyi ve sağlıklı yaşadı. Ama sevdiğin insan 80 li yaşlardada olsa her ölüm erken oluyor işte. Ve çok üzgünüm. 

Avrupalılar ölümün ardından nasıl davranıyorsa öyle yapacağım. Yani onu anarak. Evet ilk duyduğumda burnum çok acıdı, gözlerim doldu. Hatta hüngür hüngür ağladım. Ama Amcamla anılarıma sığınacağım. En son geçen sene köyde görüşmüştük. Orada söylemişti zaten, bi daha görüşemeyiz belki, şu kardeşinin emaneti bunu ona ver, demişti bana. (Emanet, ninemin son torunu kardeşim için yaptığı altınlar) Tamam amca söz demiştim. O emaneti verdim kardeşime. Rahat ol. 

Ne zaman amcamla görüşsek benim bir bayramda Adapazarinda Bir kaybolus hikaye mi anlatırdı gözleri yaşararak. Bende her seferinde gözlerinin içine bakarak dinlemeyi çok severdim. Şimdi o hikayeyi canlı canlı kim anlatacak amca?
Güzel insandın amcam. Hakkaniyetliydin. Dürüsttün. Maneviyatın güçlüydü. Doğrudan yanaydın hep. Senin bu yönünü çok sevdim ben.

Hani tv lerde gerçek bir ünlü öldüğünde bi çınar daha gitti diyorlar ya, işte sende bizim ailenin çınarıydın amcam. 

Çocukluğumun geçtiği o köydeki ev, ki benim için bir köşk; senin yazları gidip bakıp onardığın o ahşap ev bile seninle göç eder artık. Sendin ayakta tutan o evi.. Her yaz o evin ocağı tüterdi, odaların ışığı yanardı. Sen gidince o ışık’ta sönecek artık Amcam. Ben artık nereye geleceğim, çocukluğumu nerede bulacağım? 

Amcam.. yarın sabah yani bugün aslında 19 Mayıs 2018 son kez köye gidiyormuşsun. Orada olmayı ve seninle vedalaşmayı çok isterdim. İnanki yürekten orada olacağım. Uzaktan yapabildiğim bu. Dualarım ve yazılarım. 

Amcam. Nurlar içinde yat. Sen çok güzel bi insandın. Keşke sen babam olsaydın. Seni çok seviyorum.. 

Not: bu yazıyı birileri babama ulaştırabilirse sevinirim.. 

Bu ev sensiz noolur'
Son görüsmemizden..