Sayfalar

13 Nisan 2020 Pazartesi

Oooooooo, Kim Osurdu?

Fotograf bugünkü yürüyüsümden karsima cikan:)
4 günlük Paskalya tatilimiz bugün bitti. Havalar mükemmel olmasına rağmen Corona salgını nedeniyle bayram hiç hissedilmedi. Aile ziyaretleri olmadı. Herkes evindeydi.

Geçen hafta fiyasko ile sonuçlanan ekşi ekmek denemem, bu hafta başarıyla tamamlandı. Azmin elinden bi şey kurtulmuyor. Fakat daha iyi olabilirdi diye bende düşündüm. Tadı güzeldi ama.

Ben bu Corona günlerinde çok daha aktif olduğumu gördüm. Meğer ben Coronadan önce karantinadaymışım:) yanlış anlaşılmasın, sokaklarda cirit atmıyorum. Şöyle; eskiden işe gidip eve geliyordum, sonrasında 2 saatlik yürüyüş. Hepsi buydu.
Şimdi, yine işe gidip geliyorum, yine yürüyüşümü yapıyorum. Bu anlamda değişen bi şey olmadı. Fakat daha öncede söylediğim gibi bu “Göçmen anneler İsviçre” grubu çok üretken. Zoom üzerinden dokunmadıkları konu yok. “Bilenin bilmeyene borcu var” mottosuyla herkes uzman olduğu konuları diğerlerine aktarıyor. Bir sürü kurslar var. İngilizce kursu, Fransızca kursu, Almanca kursu, yemek kursu, halk dansları kursu, zumba, web-tasarım, meditasyon, yazı atölyesi grubu ve buna benzer bir sürü kurs. İlgimi çeken kurslara bende katılıyorum. Ama en sevdiğim yazı grubu ve halk dansları. Dün 9/8 lik roman oyunu dersi vardı. En istediğim. Estetik oynandığında insan gözünü alamaz dimi. Ben hep oynadığımı zannediyordum ama, değildi. Deli gibi hoplamak oyun değil. Hatta hiç hoplayıp zıplamadan teknik figürlerle mükemmel oluyor. İşte Trakyalı hocamız bize ilk figürü öğretti. Sadece tek figürle bile oynayışım değişti:) Online üzerinden bu kadar başarılı olacağını düşünemezdim. Çok iyi oynadığımı söylüyorlar, öğretmenim bana kırmızı kurdele takacağını söyledi🙈

Yazı atölyesi grubunda her hafta öykü yazıyoruz. Güzel yazılar çıkıyor. Yapıcı eleştirilerde yapılıyor. Böylece insan eksiklerini görüyor. Bunun dışında, bir harf veriyoruz bu harften kelime üretip, cümleleştiriyoruz.
Örneğin dün C ve Ç harfi vardı. 

Şunları yazdım: 
Cumartesiydi. Ceyda çarşıdaydı. Çocuklar çüklerini çıkarmış çardakta çişliyorlardı. Çığlık çığlığa çıkışırken Ceyda çocuklara, çalgıcılar, çengiciler çıkageldi. Çaprazındaki Çinli Cengiz’de corona covid19 çıkmıştı, çocuklara çemkiriyordu. Curcunalı cumartesiyle Ceyda çömdü çaresizce. Çocuklara çiçek, Çinli Cengiz’e ceviz, çalgıcılara çikolata çıkardı. Çıt çıkmıyordu. Çello çalmak çareydi. Çavbellayı çaldı. 

Dediğim gibi çok renkli ve hareketli geçiyor günlerim, evde bile. 

Sadece ben değil hafta sonu Türkiye gündemide renkli ve hareketliymiş. Ani bi kararla Cuma akşamı verilen iki günlük sokağa çıkma yasağı, yasakla birlikte iki saat içinde insanların dışarı akın etmesi, iç işleri bakanı Soylu’nun istifası, ne oluyor demeye kalmadan istifanın kabul görmemesi, Canlı yayında birinin osurması😂 hakkaten çok hareketli. 
Çocukken şöyle bir tekerleme vardı. Bilinmeyen biri osurduğunda bunu hep yapardık. Şöyleydi; işaret parmağımızı, ooooooooo diyerek ağzımıza götürür sonra başlardık insanları saymaya. Kimde biterse tekerleme o osurmuş sayılırdı. 

Ooooooo, dedim başladım saymaya; 

Kim osurdu?
Bit osurdu.
Nereye gitti?
Hana gitti.
Ne zaman gelecek?
Yazın gelecek.
Yazılası, büzülesi, büzüğünden asılası, tas tus, dombalacık koca pıs! 

Veyis Ateş’i gösterdi parmağım😀

6 Nisan 2020 Pazartesi

Aksiyonlu Pazar.

Ekşi maya ile ekmek yapma gibi bi işe giriştim. İnstagramda, YouTube da görüyor, bunu yapmakta ne var, yaparım ki bunu ben diye böbürleniyordum. Elimden her şey gelir alim allah deyip, ekşi mayayı tarif üzerine yaptım geçen hafta. Allahım nasılda kabarıyordu, gözenekleri kocaman kocamandı. Ölçülü un ile her gün aynı saatte beslemek gerekiyormuş. O bir bebekmiş. İsim bile koymak gerekiyormuş. Bende sanatçı ismimi verdim ona “Selva” dedim. Her gün besleyip büyütüyordum, tahta kaşıkla üstelik. Neyse büyüdü büyüdü, kavanoza sığamaz oldu. 5 gün sonra kavanozun hepsini aldım bi kenara içinde biraz bırakarak yeni maya yapıp buzdolabında saklayacaktım. Böylece sürekli mayam olacaktı. Güzel güzel sağlıklı ekmekler yapacaktım. Dün gece, ayırdığım maya ile aldığım en pahalı tam buğdaylı unlu hamuru yoğurdum. Çok uzun süre yoğurulmalıydı. Bunu biliyordum. 15-20 dakika yoğurdum neredeyse. Üstünü örttüm. Güzel güzel uyu ve kabar sabaha kadar dedim. Garip bi şekilde hiç iyi kokmuyordu hamur. Ekşi mayalı ya, ekşi kokacak elbet, diyordum. Sabah kalktım, üzerini açtım bi bakarım ki, hiç kabarmamış. Bi kaç kez sevip okşadım, döküm tencerenin içine aldım, yine bekledim bi kaç saat. Tık yok. Üzerini çizicem keskin bıçakla, çizilmiyor. Ben çizik atıyorum, o kapanıyor. Verdim kızgın fırına. Bi umut pişerken kabarır belki dedim. Ekmek piştikçe güzel kokular yayılacaktı, yayılmadı. Yayılan koku çok kötüydü. Evdekiler ne kokuyor böyle diye mırıldanmaya başladılar. Kedi dedim, kedi kustu biraz önce. Hakkaten kusmuştu. Ama asla kokmuyordu:) 
Neyse bir saat sonra çıkardım fırından. Kabarmak bi yana, iyice içine kapanmıştı. Yassı bi şey olmuştu. Bazlama desem bazlama değil, ekmek desem ekmek değil. Belki tadı güzeldir diyede umudumu hiç kaybetmiyorum. Bu arada dağ gibi ütüyü bitirip, ekmeğin kenarından kesmeye yeltendim. Üzerine tereyağı sürüp yemek hep hayalimdi. Volkan Konağ’ın “ekmeğim bahtımdan katı” türküsünü mırıldanırken bıçak elimin başparmağını daha yumuşak bulunca bi hışımla attım bıçağı elimden. Ekmeğin dışı kaya, içi hamurdu. Utanmadan birde o ekmeği Instagrama koydum. 

Havalar güzel, günler uzun, çık yürü en iyisi dedim. Bütün bu olanlardan sonra iyi gelir. Suya sabuna dokunmadan (mecazi anlamda, yoksa elimiz su sabun ve kolonya ile bir bütün oldu bu aralar) zaten çok tenha olan ormanda yürüyüşe çıktım. Taktım kulaklıklarımı, Kafa Radyo dinleyerek yürüyordum. Biri yaklaşıyor bana doğru, sanki bi şey soracak gibi. Kulaklığımı çıkarıp, omzumu geriye doğru çekerek fazla yaklaşma der gibi nazikçe tepki verdim. “Geldiğiniz yolda 5 yaşında bir kız çocuğu gördünüz mü” diye sordu. Dikkatimi çeken bi şey görmedim, dedim. İlerde bir aile kızını kaybetmiş, onu arıyorlar, dedi. Tamam daha dikkatli bakarım çevreme o zaman, deyip ayrıldım. Belki bi ses duyarım diye, kulaklıklarımı çıkardım. Daha hızlı yürümeye başladım çevremi gözlemleyerek. İlerde endişeli ve kan ter içinde kalmış bir kadın daha sordu aynı soruyu. Hayır, görmedim ama haberim var, bende arıyorum, eğer bulursam nasıl haber vereyim, veya nereye getireyim diye sordum. Adım, Anna telefonum şu, dedi. Hemen kaydettim. Meryem, Meryem diye sesleniyorlardı. Kızın adı Meryem olmalı dedim. Bende ara ara Meryem diye seslendim ormanın içinde. Sonra Türkçe konuşan bir topluluğa denk geldim. Onlara sordum, şöyle giysili, 5-6 yaşında bi çocuk gördünüz mü diye. Yok, bizde arıyoruz dedi bi kadın. Yanımdaydı, nasıl kayboldu bende bilmiyorum, dedi. Sizin kızınız mı, diye sordum. Evet, dedi. Telefonunuzu alayım, bulursam size ulaşırım dedim. Aksi gibi bugün telefonumuda evde unutmuşum, dedi. Biraz önce Anna diye bir kadın bana telefon numarasını verdi, demeye çalışırken ha evet, Anna’yı arayabilirsiniz, zaten poliside o aradı, dedi. Annenin, Anna’dan daha sakin olması dikkatimi çeksede, kadın şokta herhalde diyerek, aramaya devam ettim. Kaç kere tavaf ettim ormanı hatırlamıyorum. 

2 saat sonra anneyi tekrar gördüm, yerde oturuyordu, yanında polis vardı. Polis bana kayıp bi kız arıyoruz, derken, biliyorum diye yanıtladım. Bende arıyorum dedim. Teşekkür etti. 
Anne’ye nerde oturuyorsunuz, belki eve gitmiştir, dedim. Evin yolunu ben bile bulamam, bilmem ki dedi. Senin bulamayacağından eminin, dedim içimden. 
Çünkü orman büyük, geniş bir alan ama çok çok  büyükte değil, biri mutlaka görür, diye düşünüyorum. 
Aynı soruyu polise yönelttim. Belkide eve gitmiştir diye. Eve bakmaya gitti diğer arkadaşlarım diye yanıtladı. Tekrar ayrıldım oradan aramak için. Ormanda gitmediğim nokta kalmadı. Artık arayanlarada rastlamıyordum. 3 saatin sonunda polisin olduğu noktaya geri geldim. Kimse yoktu. Eve dönmeyide kabullenemiyordum. Hava aydınlıktı daha. Biraz daha dolaştım. Anna’yı aramak istedim. Ama ya bulunmadıysa, benim telefonumu bi umutla açıp hayal kırıklığına uğramasınlar istiyordum. Biraz daha bekle dedim kendime. Zaman hem hızlı, hem çok uzun geliyordu. Akşam olmasın, hava karamasın istiyordum. 

Neden sonra cesaretimi toplayıp, Anna’yı aradım. Kimse çıkmadı. Eve geldim çaresiz. En iyisi WhatsApp tan yazmak diye düşündüm. “Bugün aramalarda bende vardım, çok merak ediyorum, Meryem” diye yazarken yazım bitmeden telefonum çaldı. Anna’ydı arayan. Benim aramama geri dönmüştü. Benim numaram onda olmadığı için tanımıyordu. Beni aramışsınız dedi. Evet, dedim, bugün ormanda vermiştiniz numaranızı, Meryem’i aradık birlikte, Çocuk bulundu mu, çok merak ediyorum? Evet, dedi bulundu. Derin bir ohhhhh çektim. Teşekkür ederim aradığınız için, dedim. Ben teşekkür ederim yardımınız için, dedi. Kapattık. Nerde buldunuz, nasıl olmuş gibi gereksiz sorulara girmedim. 
Ama, eminim evine gitmişti kız. 

Ekmek olmadı diye üzülmem ne kadarda yersiz geldi. 

Fakat eve geldiğimde ekmeğimin yorum bombardımanına uğradığını gördüm😊 Ekşi maya ile ekmek yapımında uzmanlaşan Özlem, hiç üşenmeden bütün püf noktalarını yazmış yorumlara. 
“Bunu yapmakta ne var ya” diye böbürlenen ben şapkamı çıkarır, dizimi büker, ve eğilirim. 
Perde kapanır.

29 Mart 2020 Pazar

Içinde Corona olmayacaktı..

Üç ay önceydi. Oğlanlardan Zürichte okuyanı kirada  oturduğu evinin çıkışını verdi. Sınavlarını verecek artık çok sık gitmesine gerek kalmayacaktı. Zaten masterini ya Bern’de yada Basel’de yapmak istiyordu. Evdeki hesap çarşıya uymadı, sınavların bazılarını veremedi. E şimdi ne olacak, evden de çıkışını aldın, dedim. Artık trenle gidip gelcem onca yolu, dedi. Evet, akılsız başın derdini ayaklar çeker, dedim. Ama içimden. Dışımdan sadece “hay allah, eh napalım, sağlık olsun” diyebildim. Aradan 1,5 ay geçti bu Corona Avrupa’ya ulaştı. Her hafta hatta her gün başka önlemler alınıyordu. Önce üniversiteler ve okullar kapandı. Uzaktan eğitime geçildi. Ne iyi etmişim de evin çıkışını vermişim, dedi bu sefer. Evet dedim, şansızlığın içindeki şans bu. 
İşte bu üç ay bugün doldu. Taşınma işi vardı. Diğer oğlanın odası taaa çocukluktan kalmaydı. Ranzalı yatak falan. Çalışma masası dökülüyordu resmen. Bugün onlar söküldü ve atıldı. Ve bir sürü çöp. Toz yumakları löp löp. Corona girmeye korkar, o kadar diyorum. Camlar silindi, yerler silindi süpürüldü. Kapılar, süpürgelikler silindi. Duvarlardaki tozlar alındı. Yeni yatağı ve çalışma masası yerleştirildi. Zürih’ten gelen eşyalarda diğer odaya yerleştirildi. Aynı temizlik oradada yapıldı. Az eşya ne güzelmiş. Ranzalı yataklar çıkınca odalar geniş ve duvarlar boş kaldı. Şimdi o duvarlara yaptığım resimleri asmaz mıyım? Zaten sergi iptal, evde sergilerim bende:) Yoruldum bugün ama değdi. Şimdi tatlı yorgunluğumu odalara baktıkça ve temizlik kokusu aldıkça ve şarabımı içerek ve yazarak atıyorum.  Hem, bir şeyler yaparak yorulmak, hiç bir şey yapmadan yorulmaktan çok daha güzel. 

****

Aslında Bugün “Göçmen anneler İsviçre” grubu Basel’de toplanacaktı. Büyük buluşmaydı bu. Tıpkı geçen Ağustos ta Bern'de yaptığımız gibi. Ama işte Corona nedeniyle bu da iptal oldu. Sağlık olsun. 
Fakat bu kadınlar o kadar aktif ki; birbirlerine dokunmayı çok seviyorlar. Her biri eğitimli oldukları konularda, bir diğerine aktarıp bu günleri nasıl atlatabiliriz derdinde. Kimi Almanca, kimi Fransızca kimi İngilizce, kurs verecek. Kimi psikolojik destek, kimi dans dersleri verecek. Bunlar online olacak hep. Mesela yarın online dans olacak, ve ona katılacağım.

****

Bu akşam bi arkadaşımla gribi, coronayı konuşurken aklıma geldi. Ben çocukken bu tip hastalıklarda ninem bana şöyle bir uygulama yapardı. 
Bir tasa kolonya doldururdu. İçinde bir tane Gripini eritirdi. Kocaman bi şeydi. Baş, dişe, ateşe her bi şeye iyi gelirdi. Hala varmış herhalde. 
Beni soyardı, bu karışımı bütün bedenime sürerdi. Varsa kalabak denilen bir bitkinin kocaman yaprakları ile bedenimi sarar, yoksa sadece kalınca giydirirdi. Sonra yatırır, üstümü kendi diktiği yün yorganlarla sıkıca örterdi. Terlerdim sabaha kadar. Üzerimi değiştirdi. Sabah cin gibi kalkardım. Acaba bu coronaya’da iyi gelir mi ki? Zararıda olacağını düşünmüyorum açıkçası. Kolonya ile gripin. Sadece dışarıdan sürüyorsun. Çocukluğumda günlerce hasta olduğumu hiç hatırlamam. Bir kez kuşpalazı olmuştum, oradada ninemin yanında değildim. Az daha ölüyormuşum. Öyle demişti Adapazarı’ndaki devlet hastanesi doktorları. 9 yaşımda ilk 9 gün hastanede kalmıştım yalnız başıma. Hemşireler çok tatlıydı öyle hatırlıyorum. Şimdi düşündümde benim bu kıl payı kurtulmalarım hep Adapazarı’nda olmuş. Bi kez de çocukken kaybolmuştum orada biliyorsunuz. Bilmiyor musunuz yoksa? Belediye reisinin evinde kalmıştım ve eşi hemşireydi.. 

****

Biz Avrupalılar bu gece yaz saati uygulamasına geçiyoruz. Artık Türkiye ile aramızda sadece 1 saat fark olacak. Artı günler uzun, geceler kısa olacak. Hele burada güneş akşam 22 lerde batıyor yazın. Çok güzel oluyor. Oluyorda, bu Corona zımbırtısı hayatımızın her yerinde. Sadece balkonlardan mı göreceğiz acep bu güneşi? Dört farklı konu yazdım. Her konuda bende buradayım dedi bu Corona. 

Bir mani ile bitireyim. 

Corona
Artık çok oldun ama
.........

Gerisini getiremedim.