Sayfalar

18 Şubat 2026 Çarşamba

Biraz Hayat, Biraz Sanat

Geçen yıl blogda sadece bir yazıyla var olmuşum. Koskoca bir yıl, tek yazı. Bu yıl Şubat ayındayız ve ikinci yazı geldi. Hadi bakalım… hızlandım mı ne? Şubat zaten cüce bir ay. Ama bana göre daha da hızlı geçiyor. Çok şey yaşamıyorum belki. Rutini yaşıyorum. Ama yine de akıp gidiyor.

Hafta sonu ben de birçoğu gibi Masumiyet Müzesi’ni izledim. Hafta sonuna yaydım, üç günde, sindire sindire. Kitabı okumuş, müzesini gezmiş biri olarak diziyi başarılı buldum. Gerçi kitapla hikayem biraz karışıktı. İlk başladığımda yarıda bırakmıştım. Ben öyleyimdir, sarmıyorsa bırakıveririm. Sonra bir ara İstanbul’dayken müzesine gitmiştik. İsviçreli arkadaşım kitabı önceden okuduğu için müze ona çok daha anlamlı gelmişti. Müzeden sonra kitaba yeniden başladım. Yani bende sıra biraz ters işledi, önce yarim kitap, sonra müze, sonra yeniden kitap, şimdi de dizi. İsviçreli arkadaşım izler mi bilmiyorum. Kendisi kitapların filme uyarlanmasını pek sevmez. Ama ben diziyi beğendim. Dönemi iyi yansıtmışlar.

Görüntüler özellikle çok güzeldi. Zaten film izlerken benim için konu kadar görüntü de önemlidir. Hele o son bölümlerdeki ayçiçeği tarlaları, o Şevrole araba ve kırmızı elbiseli Füsun, tablo gibiydi.  Izlerken  tuvale nasıl aktarırım diye düşünüyordum. Bir şeye bakarken ister istemez “buradan sanatsal ne çıkar?” diye düşünüyorum. Ekrandan fotoğraflarını çektim o görüntülerin. Başarabilirsem tuvale aktaracağim bakalım. Olmazsa bozar başka bir şey yaparım :)

Geçen yıl, taşınma zamanları yani Nisan ayından itibaren hiç resim yapmamıştım. Bu sene Ocak ayında başladım nihayet. Yine salonun orta yeri bir atölye gibi. Ellerim bomboş oturamıyorum. Ya tığ işi yapıyorum, ya örgü, ya resim. Taşındığım evin bütün pencerelerine dantel yaptım. Öyle güzeller ki baktıkça mutlu oluyorum. Pencerelere de cuk oturdu bence:)

 

Bitirdiğim sadece bir resim var bu sene. Ama var ya, o da içime acayip sindi. Çok sevdim. Bu resme başlarken uzun uzun düşünmedim. İçinde biriken ne varsa, el bir şekilde yolunu buluyor sanki.

Bu tabloya bakan herkes başka bir şey görüyor. Kimi bir akşamüstü diyor. Kimi bir yolculuk. Kimi yalnızlık. Kimi umut. Ben hiç birini düzeltmiyorum. Çünkü sanat galiba tam da bu. Anlatmadan anlatmak. Açıklamadan bırakmak.

Benim için özel bir tablo bu. Ama nedenini söylemek istemiyorum. Bazı şeyler kelimeye dökülünce basitleşiyor.

1 Şubat 2026 Pazar

Suzi 93 yasinda... 

(Bu yazıyı Aralık ayında yazmaya başladım. Sene bitmeden bitecekti ama olmadı. Bugün, Suzi’yi ziyaret ettikten sonra son kez dönüp ekledim.)

Şu can çekişen bloğuma bir can suyu vererek kapatayım bu seneyi. Ne yardan ne serden misali ne tam kapatabiliyor insan burayı ne de ilk dönemlerdeki gibi sürekli yazabiliyor. Olsun varsın. Dursun bi kenarda. Niye aramadın, niye yazmadın diye sitem etmiyor.

Neyse gelelim senenin özetine. En son Suzi ile ilgili yazmışım. O zaman önce onunla başlayalım. İki ay önce kadar önceydi. Bir gece elinde bahçe makası ile balkona çıkıp, balkonuna uzanan asma yapraklarını budamak istemiş. Gece gece... Hem de ayaz bir gecede düşmüş. Bir daha kalkamamış. Yaşlı insanlar bebek gibi oluyor, düştüğünde kalkamıyorlarmış. Başını da bir yere çarpmış ve kanamış. Sabah yardımcısı gelene kadar orada öylece kalakalmış. Yardımcısı aradı bu durumdan haberdar etti, işte bu şekilde bulduğunu, ambulans çağırıp hastaneye gittiklerini, ve şu anda yoğun bakımda olduğunu ve gelişmelerden haberdar edeceğini söyledi. Hastaneye gittim, eli yüzü şişmiş, kaşında bandaj, konuşma zorluğu çekiyor, beni tanımıyor. Başında sürekli hemşire, 7/24 nöbet tutuyor. Ve yatağa bağlı. Çünkü serumları falan çıkarıp atıyormuş. Bırakın beni eve gideceğim diyormuş. Onu öyle görmek üzdü beni. 1 hafta sonra yardımcısı yine aradı, artık evine dönemeyeceğini, evine üç yüz metre uzaklıkta olan huzur evine yerleşeceğini söyledi. Ben evimi çok seviyorum, ve burada ölmek istiyorum derdi hep. Ama bu mümkün olmadı. Huzur evinde ziyaret ettim onu, aynı eski Suzi sağlığına kavuşmuş, şişkinlikler inmiş, yine o ince uzun damarlı ve buruşuk elleri çok güzel görünüyordu. Bir de nar kırmızısı oje sürmüşler tırnaklarına. Beni de tanıdı üstelik. Huzurevinin kafeteryasına gittik. Sadece öğle yemeklerinde ve akşam yemeklerinde küçük bir kadeh şaraba izin veriyorlarmış. Kahve içtik biz de. Odasını evinden getirdikleri tablolarla, masa, ve şifoniyer ile döşemişler. Kendini evinde gibi hissediyor. Ama Suzi ile eskisi gibi sohbet etmek mümkün değil. Mesela beni gördü, ismimi söylüyor, sen ski mi yaptın, oradan mı geliyorsun? Sen ski yapabiliyor muydun falan diyor. Evinden gelen tabloları tanımıyor, bana bunları Robin (Yardımcısı) hediye etti diyor. Kısaca nefes alıyor, ama hissedemeden yaşıyor. Kendine ait bir dünyası var artık. 31 Ocakta 93 yaşına girecek.

Bu sene çok fazla gezememişim. Haziran ayında her yıl yaptığımız iki günlük dağ kampı vardı. Bu sefer daha az kişiydik. Doğa muhteşemdi. Hava da mis gibiydi.

Eylül ayında, aylar öncesinden planladığımız ve Bozburun’dan başlayıp yine Bozburun’da sona eren 7 günlük bir tekne turu yaptık. Üç kadındık; bir de işini sessizce, ustalıkla yapan üç kişilik mürettebat… İtiraf edeyim, hazır sofraya oturmanın keyfi bambaşkaymış. Yemek bitiyor, sen daha masadan kalkmadan güvertede kahven beliriyor. Sonra uzanıp güneşleniyorsun, canın isteyince kendini serin sulara bırakıyorsun. Herkes kendi küçük mutluluğunun peşinde: biri kitabına dalıyor, biri müziğini dinliyor, biri sadece güneşe teslim oluyor. Bir kez daha denize gir, ardından soğuk bir bira… Kızlarla kahkahalı sohbetler, hiçbir yere yetişme telaşı olmadan akan saatler… Ve her gün, insanın “iyi ki buradayım” demeden edemediği o birbirinden güzel koylara demir atmak. 7 Eylül’de bir de ay tutulması vardı. Denizin ortasında, gökyüzüne uzanıp ayın yavaş yavaş değişimini izlemek… Ayın ışığı tam da rakı masamıza vuruyordu. Hafızamdan silinmeyecek büyüleyici bir ortamdı.

Ekim ayında beş günlüğüne Karadağ’a, nam-ı diğer Montenegro’ya kaçtım. Budva, Kotor ve Perast… Üçü de kartpostal güzelliğinde. Hava desen, Ekim ayına yakışmayacak kadar muhteşemdi; güneş sanki “mevsim umurumda değil” demeye gelmişti. Her köşe başında bir Türkiyeli işletmeciye, her kafede bir Türk turiste rastlamak mümkün. Bir yanıyla Türkiye havası, bir yanıyla Avrupa’da olma hissi… Tanıdık ama yine de farklı, yabancı ama hiç yabancı değil. Abimlerle ve kuzenimle orada buluşmak işin en güzel tarafıydı. Old Town sokaklarında dolaşmak, denize karşı kahve içmek, akşamları balık restoranları, masada rakı, sanarsın Türkiye’de bir sahil kasabası. 2025’te geçirdiğim güzel zamanlardan biriydi Karadağ.

Mayıs ayında taşındık. Oğlanlar artık kendi evlerinde, kendi işlerinde ve güçlerindeler. Onlar adına acayip mutluyum. Yuvadan uçup kendi dünyalarını kurdular. Bu arada kişisel hayatımda bir sürü şeyler yaşandı, ama yazmaya bile değer görmüyorum. Sadece değersiz insanlar varmış hayatımda, ve silindiler.

..............

Buraya kadar Aralık ayının son günlerinde yazmıştım. Ama bitirememişim ve yayınlamamışım. İlk paragrafta yazdığım gibi ne yardan ne serden vazgeçememek gibi, buradan devam etmek istiyorum.

Bugün 31 Ocak 2026. Suzi’nin doğum günü. O son kazadan sonra huzur evinde yaşıyor. Doğum gününde onu bir arkadaşımla ziyaret ettik. Odasında bulamadık. Kafeteryada da yoktu. Sanki saklambaç oynuyoruz gibi hissettim. Sonra bir görevliye sordum. Görevli, 3. katta paylaşımlı evde olduğunu, artık yürüteçle sandalye ile değil, tekerlekli sandalye ile yaşamını sürdürdüğünü söylediler. Oysa aradan sadece 4 hafta geçmişti son ziyaretimizden. Bu Ocak ayı içinde, 5 günlük bir Antalya tatili hediye ettim kendime. 15 Ocak oğlanların doğum günüydü. Artık çocukça bir doğum günü değil de, yetişkin bir doğum gününü Bern’in en güzel manzaralı yerinde, kakao süt yerine, şarap tokuşturduk. Gerçi bunu son 10 yıldır yapıyoruz da, çocuklar hep çocuk kalıyor ya annenin gözünde o yüzden seyrettim. Yoksa onlar artık yetişkin, ve benim çok önümdeler. Farkındayım.

Neyse, hemen ertesi gün Antalya’ya uçtum. Sadece 5 günlüğüne, ve sırt çantasıyla. Çünkü havaalanında beklemeler, hele ki dış hatlarsa, çekilmez bir hal aldı. Sanki bütün uçuşları aynı saate alıyorlar, ve aynı saatlerde bir insan birikimi… Hele bagaj veriyorsan, bu bekleme saatleri çekilmez oluyor. En son Karadağ’a böyle uçmuştum, sadece sırt çantası ile, hiç beklemeden direkt gate’e gidiyorsun, online check-in ile. (Her ne kadar Türkçe kelimeler kullanmayı sevsem de, son paragrafta bazı İngilizce kelimeleri seçtiğim için özür, sanki bu kelimelerin enternasyonal olduğunu düşündüm.)

Ya Antalya gezim ile ilgili bi iki kelam edeyim. 16–21 Ocak 2026 tarihleriydi. Sadece havanın sıcak değil de güzel olmasını dilemiştim. Şükürler olsun ki bu oldu. Bir cuma ve cumartesi harika bir hava vardı. İlkbahar gibi. Günlük güneşlik, 15–18 derecelerde. Masmavi gökyüzü, parlak bir güneş. Ay “parlak” deyince aklıma bir şey geldi, neyse bunu biraz sonraya bırakayım. Ama biz döndükten hemen sonra gökyüzü adeta kopmuş, yağmur hic dinmemis,  fırtına ortalığı savurmus,  gökler gürlemis, , şimşekler cakmis, 

Ama pazar gününden sonra hava yine güzeldi, ama rahatsız edici bir rüzgâr vardı. Razıydık buna da. Önce çocukluk arkadaşımla buluştum. İki gün sonra İstanbul’dan arkadaşlarım geldi. Perge, Aspendos, Side Antik Kent, Kurşunlu Şelalesi, Düden Şelalesi, hem aşağısı hem yukarısı, Antalya Kaleiçi gezdik, güldük, eğlendik. Her şey çok güzeldi de, en unutamadığım gün Perge, Aspendos ve Side Antik Kent günüydü… Anlatılamaz, sadece yaşandı…

Gelelim “Parlak” konusuna. Otelimize yerleştik. Saat kulesine yakın bir oteldi. Yani bayağı yakın, Kaleiçi’ne falan yayan gidilecek yakınlıkta. Neyse oteldeki görevliye sorduk, nerede piyaz ve köfte yiyebiliriz. Köfteci Cafer’i önerdi. Antalya piyazı meşhurmuş, tahinli falan. Bir de otele de yakınmış güya. Navigasyondan bulamadık. Sokakta birine sorduk. Madem bu kadar ünlü, herkes bilir diye düşündük. Ama sorduğumuz kişi, sakallarını kaşıyarak, “Faruk eczanesiii” der gibi düşündü düşündü… Bu bir bok bilmiyor dedim içimden. Ama bize başka bir yer önerdi. “Onu bilmiyorum ama şu ilerde Parlak Restoran var” dedi. Biz de he he deyip geçiştirdik. Görüntüsü ile bir ön yargıya kapılmıştık. Bu adamın önerdiği yer ne kadar iyi olabilir ki dedik. Hiç dinlemedik ve aramadık bile… Bir baktık karşımıza çıktı “Parlak” levhası. Neredeyse saat kulesinin oradayız. Ama içeride bir yerde restoran, sokaktan görünmüyor. Bir girelim dedik. İlk izlenim tarihi bir yer, avizeleri ile, ve yapısı ile. Girdik, bir deneyelim dedik. Orada olduğumuz her gün oraya gittik. O sokakta sorduğumuz adam hakkında düşündüklerimiz bizi utandırdı. Yemek lezzeti, tarihi, fiyatları ve en önemlisi zarif hizmeti ile, bizi her gün kendilerine gitmeye mahkûm ettiler. Muhteşemdi. Ben normalde Google’da her şeye yorum yapmam. Sanırım hayatımda 3 kez yorum yaptım, bunlardan biri de “Parlak” restorandı.

21 Ocak’ta ben Zürih’e, arkadaşlarım İstanbul’a uçacaktık. Hem de aynı saatlerde. Antalya’da en saçma şey, iç hatlarla dış hatların arasında 2–3 km olması. Yani yürüyerek geçilmiyor. Bir de tramvayın sadece iç hatlardan geçişi. Giderken tramvayla gitmek istedim, sordum birine, tramvay durağı nerede diye. Buradan iç hatlar terminaline gideceksiniz hanımefendi, burada geçmez dedi. Dedim oraya nasıl gideceğim? Orası uzak, şu ilerde Starbucks’ın yanında shuttle bus’a binip iç hatlara gideceksiniz dediler. Çok saçma gelse de hepsini yaptım. Çünkü bu gittiğin yeri tanımak için en iyi sistem. Fatih yönüne giden, zaten tek hat var havaalanından, ona bindim. Antalya kartım yok, ama kredi kartı ile ödeniyor. Sadece 5 lira fazla kesiyor. Yani 41 liraya geçtim perona. Sigorta durağında ineceğim. 30 dakikada vardım. Ama dış hatlardan geçmemesi çok saçma geldi. Artık buna kim bakıyorsa bir el atsa iyi olur. Muhittin Böcek içeride, bunu okuyamaz :)) Büyükşehir Belediyesi mi bakıyor bu işlere onu da bilmiyorum. Ama çok saçma buldum.

Neyse bugün 31 Ocak 2026. Bugün 3 kişinin doğum günü. Bu 3 kişi de bir şekilde hayatıma dokundu. Bunlardan biri Suzi, biri Leylak Dalı, biri de Lewis.

Yukarıda dedim ya, oysa aradan sadece 4 hafta geçmişti Suzi’yi ziyaret edişimin, ne çok şey değişmiş bu son 4 haftada. Bugün doğum günü olduğunu hatırlamadı, ve sanki beni de hatırlamadı. Normalde ismimle hitap eder. Etmedi. “Sizi kim gönderdi?” dedi. Şarap içmeyi çok seven Suzi ile bir kadeh şarap istedik. Görevlilere sorduk, bunu yapabilir miyiz diye, onlar da doktorlara sordular ve izin çıkmadı. Çok ağır ilaçlar alıyormuş. Tamam dedik. Kahve içtik. Çok isteyerek ve zevkle içti kahvesini. Ama eskisi gibi konuşmuyor, yürüyemiyor ve hatırlamıyor. Ama her şeye rağmen teşekkür etti geldiğimize. Ve vedalaştık. İlk kez anlamsız baktı gözleri… İlk kez adımı söylemedi… Bilmiyorum hatırladı mı…? Hatırlamasa da, ziyaret etmeye devam edeceğim.

Benden haberler böyle… Bilmiyorum bir daha ne zaman uğrarım. Ama biliyorum ki burası hep burada, beni bekler.

Metni fotoğraflarla destekleyeyim:)



Dogum gününden, onlar tam 30 oldu...
Ayni yasta olduk:)

Apollon Tapinagi Side


Aspendos


Lara, Düden selalesi
Perge

Kursunlu Selalesi

Kaleici Teras

31 Ocak 2026... Bir ay Gecmis bile...

20 Mayıs 2025 Salı

Kör ve Sağır İki Kuzenin Buluşması...

Kasım ayından bu yana bloguma tek satır yazmamışım. Oysa yazacak o kadar çok şey birikti ki… Her seferinde nereden başlasam diye düşündüm durdum. Hayat bazen öyle yoğun, öyle dolu geçiyor ki; yaşarken anlatmaya, hissettiklerimi kelimelere dökmeye fırsat kalmıyor. Ama galiba artık zamanı geldi. Uzun bir sessizliğin ardından, bu satırlarla yeniden buradayım.

Bugün anlatmak istediğim, beni derinden etkileyen bir buluşma. Sessizliğimi bozmama vesile olan o özel günden başlamak istedim: Bayan Suzi ve kuzeni Erika’nın karşılaşmasından...

Aylardır planladığımız Bayan Suzinin kuzenini ziyaret ettik nihayet. Kuzeni Bayan Erika, güzel, donanımlı, temiz havası olan güzel bir dağ eteğindeki bir huzurevinde kalıyor. Baharın gelmesini, havaların biraz ısınmasını bekliyorduk. Ve o gün geldi çattı. Bayan Suzi'nin yardımcısı, saat kaçta çıkılacak, öğle yemeğine ne sipariş verilecek, her şeyi organize etmişti. Benim buradaki katkım, onları araba ile oraya götürmekti. 

O sabah sözleştiğimiz gibi 9.45’te oradaydım. Eve pencerelerden sabah güneşi süzülüyordu. “Bir kahve içebilirim” deyip mutfağa yöneldim. Kahvemi içerken, “Heyecanlı mısın?” diye sordum Bayan Suzi’ye. “Keşke ben gelmeseydim, siz gitseydiniz,” dedi. “Allah Allah, ne münasebet, senin kuzenini tanımam etmem, sensiz niye gideyim?” diye düşünsem de, ağzımdan çıkan başka cümlelerle karşılık verdim. “Sen çok heyecanlandın, ondan öyle diyorsun gibi. Bugün çok güzel bir gün, hadi çıkıyoruz,” dedim ve arabaya yerleştik. Arkaya oturdu, kemerini taktı, yardımcısı da yanına oturdu. Güneşli bir günde dağlara doğru yol aldık. Yaklaşık elli dakika sonra vardık. 

Restoranı, kafesi, lobisi olan lüks bir oteli andıran bir yapısı vardı huzurevinin. Lobideki koltuklara oturduk, Bayan Suzi’nin yardımcısı kuzenini almaya gitti. Neden sonra tekerlekli sandalyeyle getirdi kuzeni Erika’yı. Güler yüzlü, konuşkan, zarif bir kadin. Görme engelli olduğunu söylemişti daha önce Bayan Suzi. Ama kulakları çok iyi duyuyor, beyni zinde. Normal konuşabiliyorsun. Bayan Suzi’yle artık normal konuşmak mümkün değil. Çok ağır duyuyor. Bir de konudan konuya atlıyor. Yani biri kör, biri sağır iki kuzenin buluşmasına tanık olmak bambaşka bir duyguydu. O yaşlı, buruşuk ellerini kavuşturup oturmaları, biri başka bir tarafa, diğeri ona baksa da, birinin sorusuna diğeri farklı cevap verse de, aralarında görünmeyen bir bağ vardı. Hissettiklerini, paylaştıklarını görebiliyordum.

Neyse, tokalaştıktan ve tanıştıktan sonra, “Bir şey içer miyiz?” diye oranın bir çalışanı geldi. Erika çalışanları sesinden tanıyor, çalışanlar da ona çok kibar ve nazik davranıyor. Siparişleri Erika verdi, “Benim davetlimsiniz,” diyerek. Kendileri kırmızı şarap aldı. “Sabahın 11’inde şarap mı?” diye düşünsem de, “Neden olmasın ki,” deyip ben de beyaz şarap söyledim. Yanına tuzlu bir şeyler de getirmesini söyledi Erika. O şarap kadehinin altını parmak uçlarıyla sürekli hissederek kibarca içiyor. Çubuk kraker ve diğer tuzlu atıştırmalıkları da eline biz verdik. Orada bir saat oturduktan sonra, saat 12’de restoran bölümüne geçtik. Günler önce Bayan Suzi’nin yardımcısının sipariş verdiği yemeklerimiz geldi. 

Var ya, Erika’ya hayran kaldım. O görmeyen gözleriyle öyle kibar yiyip içiyor ki, hiç döküp saçmadan… Kendimden utandım. 

Daha sonra huzurevinin bahçe tarafına geçtik, güneşten yararlanmak için. Biraz Erika’yla sohbet ettim. Kolay bir hayatı olmamış. Kaldığı yere yakın bir dağ restoranı işletmişler zamanında. Sonradan görme yetisini kaybetmiş. Bir kızı varmış, genc yasta hayatına son vermiş. Nedenini, niçinini sormadım. Yeni tanıştığım bir kadına özel sorular sormak bana doğru gelmedi. Onun anlattığı kadarını dinledim. Kızının mezarı huzurevine çok yakın bir yerdeymiş. “Gitmek istersen götürelim,” dedik. Önce “Olur,” dendi, sonra vazgeçildi. Bayan Suzi için de tekerlekli sandalye ayarlayabilirdik orada ama gitmek istemedi. “Siz gidin, ben burada beklerim,” dedi. Erika da “Yok, gitmeyelim o zaman, yeni gittim,” dedi. Belki de kibarlığındandı. 

Öğleden sonra ayrılmadan önce Erika’yı odasına götürürken, “Ben de gelebilir miyim?” dedim. “Tabii ki,” dedi. Asansörle ikinci kata çıktık. Yürüyemiyor ama odasında kimseye ihtiyaç olmadan işlerini halledebiliyormuş. Teşekkür ederek kucaklaştık. Zaten beni gıyabımda tanıyormuş, Bayan Suzi ona benden çok söz etmiş.

Sevdim Bayan Erika’yı. Yolum o taraflara düşerse ziyaret ederim. 

 

Biri duymuyordu, diğeri görmüyordu ama kalpleri birbiriyle fısıldaşıyordu. 

Ne göz gerekiyordu bu anı görmek için, ne de kulak duymak için…