Sayfalar

Yilbasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yilbasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2016 Pazar

Kızarmış Zeytin, Yılbaşı Kartları,

Mevsim kendine yakışanı yapıyor her zamanki gibi. Bir şeylerinde yolunda gitmesi, olması gerektiği gibi olması yaşamı umutlu kılıyor. Birçoğumuz biliyoruz, herşeyin çok kötüye gittiğini. 
Ve en kötüsü yaşanan onca kötülükleri ve acıları unutmamız, bir sonraki yaşanan acılarla. Unutma özelliğimiz bizi koruyor belkide. Yoksa nasıl dayanabilir insan bunca olanlara? Daraltılmış bir çemberde neye tutunuyorsak onunla mutlu olmaya çalışıyoruz işte. 

Zeytin Kizartmasi
Pazar bugün. Sessiz, sakin bir sonbahar pazarı. Hava buz gibi. Gri ve ıslak.  Karda yağar gibi oldu sanki. Sabah kahvaltısında değişik bir şey yaptık bugün. Zeytin kızartması. İtalya'dan gelen bir iş arkadaşımız anlatmıştı. Bu aklımda kalmış, bir gün Türk bakkalında yeşil ham zeytin görmüştüm, alıp kızarttım. Aman tanrım! O ne berbat bir tattı? İki gün ağzımdan çıkmamıştı. Düşündükçe ağzım burulmuştu. Sonra iş yerinde o arkadaşı görüp "bize ne garezin vardı" demiştim. Gülerek, hayır o zeytin olmaz, demişti. Bu aylarca önce yaşanan olay aklından çıkmamış olmalı ki, dün İtalya'dan gelirken bir poşet dolusu kızartmalık zeytin getirmiş. İki avuç zeytini, biraz zeytinyağı ile tavada kızarttık. Tuz ve kekik koyduk. Berbat bir tat değildi bu sefer. Ama "işte bu" dediğim bir şeyde olmadı. Bu sefer neyi beceremedik anlamadım. 

Yilbasi kart tasarimi
Severek fotoğraf çektiğim bilinir. Geçenlerde el üretimi eşyaların küçük bir pazarı vardı. Adı "koffermarkt". Güya orada fotoğraflarımı kartpostallaştırıp 
satacaktım. Olmadı, başvuru tarihini kaçırmışım. Bu sefer aklıma yılbaşı kartları geldi. Şirketin yılbaşı kartpostallarını benim çektiğim bir fotoğraftan yapmayı düşündüm. İnternette onunla uğraştım, ön kapakta fotoğrafım, içinde yazı, arka kapakta şirket logosu falan, hoş bir şey çıktı ortaya. Beğendim. Yarın ofistekilerinde fikrini aldıktan sonra 200 kart siparişi vereceğim matbaaya. 

Eski kartlar.. mektuplar..
cogu Ferminadan..
Yılbaşı kartı deyince aklıma geldi, çekmecelerdeki bisküvi kutularının içinde sakladığım kartları, mektupları çıkardım bugün. Tek tek baktım, okudum, kokladım,  Bloğa yeni yazmaya başladığımda yani 2012 lerde falan blog yazarları Yılbaşı etkinliği altında birbirine yeni yıl kartı gönderirdi. Tabi bu etkinliğe katılanlar ve isteyenler. Güzel bir şeydi o. Her gün posta kutusunda özel bir zarf. El yazısı ile yazılmış iyi dilekler. Bazen 3-4 tane birden gelir, sevinçte aynı oranda katlanır.  Bazıları arasına bir kitap ayracı koyar, diğeri sevgilerini not eder. Elleri dokunan o kartlara, yazılara, sevgilere, günler sonra sen dokunursun, posta kutusundan aldığın zaman. Son bir kaç yıldır yapılmıyor bu etkinlik, yada ben rastlamıyorum. Bu sene yapasım var. Kimse yapmasa bile, bende halen adresleri olanlara göndermek niyetim. 

Var mı istekli olan? Yoksa, amaaaaan öyle şeylerle uğraşamam diyenlerden misiniz? 

Bu iki karti 2014 te yazmisim, göndermemisim.
Göndersem mi acaba? Biri Özlem'e, biri Cansu'ya yazimis..

27 Aralık 2015 Pazar

Yoksa Noel Baba Gerçek mi?

Dinlere inanmam. Güzel olan şeylere inanırım. Ve kim neye inanıyorsa ona saygılıyım. Manevi duyguların tatmini değil mi bu, neye istersem ona inanırım.

Hiç Noel kutlamadık. Kültürünü yaşamadığın, hissetmediğin bir şeyi kutlayamazsın. Avrupa'da yaşadığımız için sadece tatillerinden yararlandık biz. Ama nasıl kutladıklarına tanıklık ettim ve gözlemledim.  

Deniz ve Taylan küçüklerdi, buraya yerleştiğimizde. Çocuk parkında tanışmıştım bizim Perşembe Kadınları ile. Çocuklarımızda öyle. Bugün hepsi birbirinden farklı yolları izliyor. Görüşseler konuşacakları şey çok oluyor aslında. Ancak görüşmek için kendilerini yırtmıyorlar. Olursa olur, olmazsa daha iyi olur gibiler. Zorlamıyoruz bizde. 
İşte bunlar küçükken, 5-6-7 yaşlarında iken 6 Aralık'ta çocukları sevindirmek için Nikolaus, (Samiklaus) kutlardı Perşembe kadınlarından biri. Davet edilirdik. Ama Öncesinde hazırlık yapardı. Bir Nikolaus, ve yardımcısı olan kahverengi, kirli giysili,  Knecht Ruprecht'i ayarlardı. Biz hediyeleri alır, girişteki çuvalın içine bırakırdık. Birde kısa yazı yazardık. Önce çocuk ismi, altına güzel yaptığı şeyleri, sonrada bi kaç düzeltmesi gereken hatalarını yazardık. Çocuklarımız bundan habersiz oyun oynarken yapılırdı tüm bunlar. Kocaman, beyaz örtülü ahşap masanın etrafında yemek öncesi şarap içerken beklerdik Nikolaus'u. Bacadan değil, zile basarak gelirdi:) zaten onu bekleyen çocuklar, oyunları bırakıp kapıya koşarlardı. Beyaz sakallı, koca göbekli, kırmızı giysili, sevimli bir Nikolaus ve çirkin ve kirli görünümlü yardımcısı çıkar gelirdi, sırtlarındaki çuvallarla. Nikolaus iyi çocuklarla konuşur, hediyelerini verir, yardımcısı kirli ise, biraz yaramaz çocuklara konuşur ve hediye vermezdi güya. Çocuklar öyle biliyordu, ve acaba kim onunla konuşacak ve hediye verecek diye heyecanla beklerlerdi. Tabiki bütün çocuklarla Nikolaus konuşurdu. Yardımcısı sadece konu mankeniydi. Nikolausun elinde kara kaplı kocaman bir defteri olurdu. Arasındada bizim yazdığımız yazılar. Bizimkiler ikiz olduğu için, ve birbirine çok benzedikleri için şöyle demişti bi keresinde.  Isimleri yazmıştık ya, ve özelliklerini, Deniz, deyince, elleri arkasından bağlı, heyacanlı, biraz ürkek, biraz umutlu gözlerle Nikolaus'a bakarken, "yukardan bütün yıl sizi izlerken karıştırıyordum hanginiz Deniz, hanginiz Taylan, ama şimdi yakından bakınca gayet net görebiliyorum, sen Deniz'sin" İşte onun bütün bi yıl ne yaptığını bizim yazdığımız kısa notlarla okurken, başları ile onaylarken, gözlerindeki o, "Bütün bunları nasıl biliyor" ifadesi olurdu bütün çocuklarda. Güzel şeylerdi bunlar. Din ilede alakası yoktu. Çocukları mutlu etmek. Zaten 10-12 yaşlarında bütün bu olanların bi kurgu bi oyun olduğunu öğrendiklerinde, yooo, ben hala inanıyorum diye espiri yapıyorlar. Amaç hediye koparmak:) yemezler diyorum. 

Ama Noeli hiç yaşamadım. O biraz daha aile içi ve özel yaşanıyor. Yine herşey çocuklar için, onları sevindirirken bir kültürü ve dini tanıtmak.  Beklenmedik bir şekilde Noel baba geliyor ve çam ağacının altına bırakıp gidiyor hediyelerini. İşte buna 6-7-8-10 yaş grubu inanıyor. Asıl amaç ailece birlikte olmak. Tüm o kapitalizmin bir oyununu bi kenara bırakıyorum.. Evet bu doğru. Evet ekonomiyi canlandırmak amaç. Ama Yılbaşı ikramiyesi denen 13. Maaş diye bir olay var. Aralık ayında çalışanlar çift maaş alabiliyorlar. Yani hem teşvik hem destek var devletten.  Insanlar birbirleriyle hediyeleşirken hem mutlu olabiliyor, hem mutlu edebiliyorlar. Güzel anlar değil midir yaşamı güzel kılan? Aralık ayının sevgi ve hoşgörü ayı olduğunu hissederim buralarda. 

Gelelim, benim bu yaşımda bile acaba Noel Baba var mıdır düşünceme?

Noel falan kutladığımız yok. Dediğim gibi tatillerinden yararlanırız. Noel ve yılbaşı birleşince uzun tatil olabiliyor. Yılbaşını aile ile geçirmeyi severiz biz. Tatilde olunca bütün kardeşlerle birlikte olmak iyi geliyor. Bu iyi gelen şeyi dahada güzelleştirmek adına hediye çekilişi yaparız her sene. Herkes çektiği kişiye bir hediye alır. İşte bende çektim birini. Ve hediyemi özene bezene hazırladım. Siparişimi verdim. Özel kargo ile normalde 5 iş günü içinde geliyor. Baya erkenden sipariş etmiştim oysa. Ama gelmedi. Paket takibi mümkün internetten. Baktım, birde ne göreyim, güya benim paket gelmiş ama evde kimse olmadığı için geri gitmiş, bilgisi var. Durur muyum? Hemen bunlara bir mail yazdım. Dedim ki, o benim Noel hediyem olacaktı, lütfen onu bana 24 Aralık tarihine kadar yetiştirin, yalvarırım, gibi şeyler yazdım. Hemen otomatik bir mail geliyor. Yaşadığınız bu olumsuzluktan özür dileriz, gibi şeyler. Oraya ne yazarsan yaz aynı cevap geliyor. Bunu anladım. Benim yazdıklarımı okuyan bir insan evladı yoku.
Ama ya gelirse diye, okulların tatil olması nedeniyle bizim oğlanlara sıkı sıkı tembih ediyordum, kulağınız kapıda olsun diye. Paket bir türlü gelmiyordu. Bu geçtiğimiz Perşembe, ayın 24 ü. Yani Noel, arefe gün. Beni ciddiye almış olmalılar, bugün paketiniz ulaşacak diye özel mail yazmışlar. Sevindim. Zaten evde birileri var diye emindim paketin geldiğine. 
Eve geldim. Zil çaldı mı? Paketi aldınız mı? dedim.. Evet zil çaldı, aşağıya indiğimde kimse yoktu cevabını alınca, tepemden ayak tırnaklarıma kadar bir sıcaklık bastı bana. Öyle hemen zile basıp gideceklerini düşünmüyorum. Bizimkilerin kıçlarını kaldıramasından kaynaklanmıştı bütün bunlar. Bu kadar duyarsız olamazsınız, biliyorsunuz bu paketi çok beklediğimi, zil çalar çalmaz uçmalıydınız, derken gözlerim doldu. Sonrada tavır aldım, biraz. Benim paket yine geri gitmişti. Arefe gün. 4 günlük bir tatil var. Pazartesi zaten gelmez, Salı Almanya'ya gideceğiz. Ve benim hediyem yetişmeyecek. Üzgünüm, ama yapacak bir şey yok. Artık sonradan gönderecektim, ama giderken götürmeyi istiyordum ben. Hemde çok istiyordum. 

25 Aralık. Noelin 1. Günü. Yani öyle bir tatil ki, restoranlar bile kapalı. Bu pazartesiye kadar böyle. Işte noelin birinci günü öğlene doğru kahvaltı masasında oturuyoruz. Ben bizim Gençler'e hala tavırlıyım. Gözlerimi çeviriyorum, bakmıyorum onlara.. Kapı zili çaldı. Tatil günü, bu saatte? Her zamanki gibi kapıya ben gittim. Kapı deliğinden baktım, aşağıda oturan apt. Yöneticisi. Acaba hangi şikayetle geliyor diye açtım kapıyı? Birde ne göreyim? Elinde benim beklediğim paket!! Boynuna atlayasım geldi. Nasıl ya? Bu tatil günü? Bir gün önce gelmiş olsa, çöp atarken karşılaşmıştım, o zaman söylerdi. Yada akşamıma getirirdi zaten. Sordum, ne zaman geldi bu paket diye. Bilmiyorum, biraz önce girişte gördüm dedi. Anlam veremiyorum hala. Acaba Noel Baba gerçekten var mı? 

Öte yandan şipariş verdiğim kuruluşun Noel konusunda ne kadar hassas olduklarını hissettim. Bi bayram günü o paket bana nasıl ulaştı? 

20 Aralık 2015 Pazar

Konu yok, ama yazasım var..

Yazida fotografim gibi karman corman oldu..

Bu nasıl bir şeydir anlamadım. Insanın canı tatlı çeker gibi, hamile kadınların turşuya, eriğe, çileğe aşermesi gibi bu. Insan yazmaya aşerer mi? 
İşte böyle bir istek var bende. Bir edebiyatçı yazar olaydım var ya neler çıkardı neler? Ama yok öyle bir durumum. 

Bugün pazar. Ve 4.advent. Yani Noel öncesi son pazar. Bugün dördüncü mumlarda yandı evlerde. Çarşılarda insanlar son hediyelerini almak için koşturuyorlar. Çünkü bu pazarda açık çarşılar. Tatlı telaşlar, koşturmacalar bu Perşembe öğleden sonra birdenbire kesilecek. "Bir tatlı huzur almaya geldim" dercesine bir sessizlik bu. Çok önceleri tanımadığım için bu kültürü sıkılırdım. Bu nasıl bayram, yas tutar gibi, derdim.  Bizdeki bayramlarla karşılaştırırdım. Bizde öyle mi? Ramazan davulcuları gece gece öyle bir vururki tokmağı yerinden zıplarsın, heyecanlanırsın falan. Hele bayram sabahları o davula birde zurna eklenir ki, oynarsın olduğun yerde, heryerde  bir bayram Havası.. Hele Kurban Bayramımda. Kanlar akıtılmadan, sokaklarda kurban kovalamadan bayram mı olur?

Şimdi anlıyorum ama. Harala gürele değil, sessizce, sakince, huzur içinde aileleri ile zaman geçirmek, hediyeleşmeler, büyük yemek masalarında dededen-nineden toruna toplaşmak, sohbet etmek, evet bal gibi bayram işte. 
Demekki başka şeyler, kimseler hakkında ahkam kesmeden önce tanımak, anlamak gerek.. 

Burada bir parantez açayım, çok eskiden, yani ben çocukken, işte bu Noel hakkında şöyle bir rivayet vardı; ama gülmeyin bak. Işte bu Îsâ göğe çıkmış ya, ve bir gün tekrar ineceğine inanılırmış. Ama o Şam'a inecekmiş, ancak bu Hristiyanlar anlamış Çam'a inecek. O Yüzden çam ağacını süsler püsler İsa'yı beklerlermiş. Ve ben salak gibi buna inanırdım. Sonra Almanyaya geldim, baktım ki çam ağacına çam değil "Tannenbaum" diyorlar. Ee ne alaka, Şam, çam??? Şimdi gülebilirsiniz. Parantezi kapadım.. 

Çok sık görüyorum sosyal mecralarda evine çam ağacı koymuş diye eleştirenleri. Koysun kardeşim sana ne? 
İnsanların hangi niyetle, amaçla koyduğunu nereden biliyorsun? Yada diyelim ki inanarak koydu. Ne olacak? Yada amaçsızca koydu, sadece güzel bulduğu için olamaz mı?  Belki insanlar güzel olan şeyleri görmek ve yapmak istiyor. Işık istiyor, huzur istiyor. Işıklandırılmış bir ağaç sonuçta, silahlandırılmamış. 
Ülkemizin insanları çok gergin, çok yorgun. Sabırsız, tahammülsüz, anlayışsız ve asabi. Kolayca sorgulayabiliyor artık ona göre doğru olmayanı. Hiç kimsenin düşüncesi bir diğeri tarafından anlaşılmıyor, tolere edilmiyor, saygı zaten kalmamış. Hep bir bölünme, ötekileşme. Yeri gelmişken Zata'nın şu sözlerinide kondurayım şuraya. 

"Aynı dinlerde birleşip mezheplerimizle ayrılıyoruz. Ülke sınırlarımız için birlikte savaşıyor ırklarımızla ayrışıyoruz. Irklarımızla  birleşip şehirlerimiz, kasabalarımız ve de köylerimizle yeniden ayrılıyoruz. Daima bölünmek için bir nedenimiz var... Hala anlayamadık acının ve tatlının hepimizde aynı hissi uyandırdığını. Aslında bizler, bu dünyanın aklını ve dilini kullanamayan aptalları değil delileriyiz.
Çünkü bölünme deliliktir."

Ülkedeki gazetecilerin o güçlü kalemlerin durumu ortada. Ya mezardalar ya içerdeler. Dün "Türkiye'deki demokrasiye gıpta ile bakıldığını görüyoruz" demiş BB. Ben başka yerden bakıyorum herhalde. Zira göremiyorumda. 

Anne tarafından lazlık var bende. Lazların bazen çok cool sözleri vardır. Yada o anlık yaşanır, ama unutamazsın yeri ve zamanı gelince bir olay karşısında bir sürü söz sarfetmek yerine o bizim için anlam kazanmış, belleğine kazınmış o sözü söylersin cuk oturur. Önce olayı anlatayım ki, sonrada o sözü.

Teyzem biraz hasta gibiydi o gün, bitkin bir hali vardı, dayım teyzeme nasılsın diye sordu. Teyzem, iyiyim abi, dedi. Ama görünen köy klavuz istemez, misali hasta işte. Dayım dedi ki, "he eyısın, öyle eyısın ki kızım sen, sığamaysın kapılardan!" O hesap, Türkiye'de demokrasi eyle eyi, eyle eyi ki, sığamay kapılardan!!

Hem o ülkede yaşamıyorsun, hem ahkam kesiyorsun diyenlerde oluyor. Sanki bi ülke hakkında düşünebilmem için orda yaşamam gerekiyor muş gibi? İşte bütün bunlar geniş bakamamaktan geliyor. Sanki dünya sadece Türkiye'den ibaretmiş gibi? Elbette Ülkem benim için önemli, orada olan biten neden beni ilgilendirmesin? Tesadüfen doğduğum ülkeyi seviyorum. Vatanseverlikle milliyetçiliği ayrı tutuyorum sadece. 

Laf lafı açıyor, bak aklıma ne geldi. Bi ara çay bardaklarında "Türkiye Türklerindir" diye bi yazı vardı. Bana çok garip gelirdi. Ben Mudurnu'da doğdum, ama Adapazarı/Hendek te ilkokula gittim. ( bu ara hendek kelimesinden soğudum, bunun Adapazarı Hendek ile alakası yok, anlayan anladı) Neyse işte bu Hendek, Göç etmiş insanlarla doluydu. Ben orada öğrendim "herkes birbirine hangi millettensin diye sorardı. Ben orada öğrenmiştim, lazı, gürcüyü, macırı, abhazı, manavı.. Ama hepsi Türkiyeliydi. Sonra bazen ara tatillerde Gebze'ye giderdim amcamlara. Oradada Doğudan göç etmiş Kürtler vardı. Kürt'leri de o zaman tanımıştım. "Kürtler ama çok iyiler" lafı geçerdi. "Ama" sı ne ya diyemezdim o zamanlar. Yani Çocukluğumda bir çok millet ile tanışmışım, ki millet demek, ulus demek.  Ama bu milletler Türkiye'de bir bütün olarak yaşıyor kardeşçe. Ne güzel değil mi? Ama sen çıkar provakatörce "Türkiye Türklerindir" dersen, ve o ülkenin diğer halklarınıda biliyorsan, arı kovanına çomak sokmak olmuyor mu?

Geçen bi arkadaşım şöyle dedi; (Yazıyı aradım bulamadım, bir hata olmasın diye kopyalayacaktım) ama şöyle yazmıştı, "bu acıyı hep Kürtler mi çekti diyenlerden gına geldi, evet Kürtler çekti, Aleviler çekti ve solcular çekti" diye. Aynı fikirdeyim. Terör örgütü neden çıkar hiç düşündünüz mü? Aşağılandığı için, ezildiği için. Birde besleniyorsanız başka ülkeler tarafından bu kaçınılmaz. Siyasi platformda haklarının olduğunu düşünüyor, ve sadece böyle olabileceğini düşünüyorum. Silaha, Savaşa, zorbalığa hep karşıydım, hep karşı olacağım. Ama o terörü yaratan unsurlarında farkındayım.

Benim böyle düşünmem Ülkemi sevmediğimi değil, tam tersine çok sevdiğimi gösterir. Çünkü ben o ülkenin kültürü ile büyüdüm, tarladaki buğdayın, değirmende una, undan hamura, hamurdan fırına nasıl ekmeğe dönüştüğünü bilerek yetiştim. Emeğin değeri sürekli yanıbaşımda oldu. O ülkenin atasözleri, yöresel deyimleri, masalları, ninnileri ile büyüdüm. Müziği'ni kulaklarıma ve yüreğime işledim, folklorunu sevdim, insanlarını sevdim, çocuklarımı o dille büyüttüm. Ne diye o ülke hakkında yorum yapamıyorum? Bal gibide yaparım. Uzakta olsamda orasıda benimde ülkem. Yaşadığım ülke benim değil, doğduğum ülke benim değil, ben nereliyim o zaman?

4 Ocak 2015 Pazar

Ateşliydi yılbaşı...

Herkesin basina ördügüm sapka ve berelerle
"elim üzerinizde" diyorum.
Yeni yıla her zamanki gibi Almanya'da kardeşlerle geçirmek üzere yılbaşı arefesi yola çıktık. Hava karlı ve çetin, yollar uzun ve kaygandı. Yalan yok hafif bi tırstım tabi.. Oğlanlarda ehliyet aldı ya, onlardan bana düşmedi tabi araç kullanmak. Tecrübesiz olduklarını falan düşündüm, uyuyamadım bile, sanki bir fren pedalıda benim ayağımın altında vardı.. Neyseki bu uzun yolculukta kanıtladılar kendilerini. Vardık sağ salim. Aileye giren en küçük bireyimiz, minikimiz Mila'yı kokladım. Sonra hep birlikte Abimlere gittik. Eskiden çocuklarımız küçüktü, ama şimdi koca koca insanlar oldu.. Sığışmak artık biraz zor oluyor, ama sığışıyoruz işte.. Çünkü yürekler büyük. Yılbaşı ne yesek diye baya kafa patlattık.. Hindiden vazgeçtik. Hem çok uğraşmak istemiyoruz, hem güzel olsun istiyoruz. Ben buradan çeşitli peynirler götürdüm, peynir tabağı yapcaz güya. Çeşit o kadar çoktu ki, yüzüne bakan olmadı. Dahada peynir götürmem:) götürdüklerimide geri getirdim zaten:) neyse yedik içtik. Hediyelerimizi alıştık veriştik.. Tombala klasiği. 1 kez ben kazandım:) Tabu oynamaya vakit bulamadık. Herkes kendi yöresinin oyununu oynayacağını zaten önceden şart koşmuştum. Yarım yamalak hazırlanmış millet.. Ege'den girdik, Karadeniz'den taaa Artvin'e çıktık. Aslında güzel güzel giderken çok üzücü bir şey yaşadık. Saat 23.30 gibi havai fişekler tek tük atılmaya başlandı dışarda. Hiç sevmem. İşte biz içerde böyle güle oynaya vakit geçirirken, Murat, Mila'yı kucağında uyutmaya çalışırken pencereden dişarı baktığında karşı binanın balkonuna bir ateş sıçradığını görmüş. Bir süre itfaiyede staj yapan yeğenim hemen itfaiyeyi aradı.. Dişarda "feuer" diye bağıranlar vardı, alarm sirenleri çalıyordu. Biz hepimiz balkonlarda, pencerelerde.. O yangın o kış günü 10 dakikada nasıl büyüdü hayret ettim.. En üzücü olanıda, içerde kalanlar sağır ve dilsiz Türkiyeli bir aileymiş. Elbette üzücü olan kısmı sağır ve dilsiz olmaları, milliyeti değil.. Onların evi karanlıktı, uyumuşlar mıydı yoksa evde yoklar mıydı bilmiyoruz. Bi ara yatak odalarının penceresinden ışık görmştüm. Yani o bağrışları ve sirenleri asla duyamazlardı. Onlarca itfaiye, ambulans, polis geldi.. Saat tam 24'e geliyor. Havai fişekler dahada çoğaldı. Savaş alanı gibi ortalık. Balkon penceresi patladı, yangın içeriye girdi.. Neredeyse 2 saatimiz böyle geçti.. Itfaiye içerden söndürdü yangini.. Ölen ve yaralanan yoktu. Insanlar güvenli bir yere yerleştirildiğini öğrendik o bölgenin Facebook sayfasından. Böyle ateşli başladı bizim yılbaşı. Ertesi gün kapkara bir daire karşımızda duruyordu. 

1 Ocak zaten boş bir gün gibi gelir bana.. Koltuklarda mayışarak geçti. Yürümek isteten yürüyüşe gitti, mayışmak isteyen mayıştı.  Ikinci gün Wuppertal'e gittik, çok eski bir dostumuzu 20 yıl sonra görmek ilginçti. Insan olarak aynı kalmak ne güzel bir şey, dedirtti bana.

Başkada bir şey yapmadık. Bulaşık makinası sürekli çalışıyordu.. Yemeye içmeye sadece uyurken ara veriyorduk, demiş Murat.. Hakkaten öyle, habire bi tıkınma hali. Kur sofrayı, kaldır sofrayı şeklinde. Herkes kilo almış.. Biz kadınlar çıkmıyoruz bile tartıya, cıkmıycazda dedik. 

Tatiller bitti, herkes evine döndü. Eve geldiğimde postada Kokobella'dan bir kart, balkonda Boncuk beni bekliyordu. Benim gönderdiğim kartlarda umarım adreslerine ulaşmıştır. 

Yarın iş, okul ve gerçek yaşamla mücadele kaldığı yerden devam edecek. Güzel bir yıl dilesem, evren kıçıyla güler mi acaba? Ben yinede isteyim, dileyim.. 


gece 12 ye dogru
Ertesi gün, kara bir balkon.

Ege'den Harmandali oynarken..

Türküler susmaz, Halaylar sürer derken biz.. Yalniz Deniz baya bi ucmus..

Simsir kasik olmazsa demir kasiklaada oynariz icabinda..