Sayfalar

Pazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2020 Pazartesi

Aksiyonlu Pazar.

Ekşi maya ile ekmek yapma gibi bi işe giriştim. İnstagramda, YouTube da görüyor, bunu yapmakta ne var, yaparım ki bunu ben diye böbürleniyordum. Elimden her şey gelir alim allah deyip, ekşi mayayı tarif üzerine yaptım geçen hafta. Allahım nasılda kabarıyordu, gözenekleri kocaman kocamandı. Ölçülü un ile her gün aynı saatte beslemek gerekiyormuş. O bir bebekmiş. İsim bile koymak gerekiyormuş. Bende sanatçı ismimi verdim ona “Selva” dedim. Her gün besleyip büyütüyordum, tahta kaşıkla üstelik. Neyse büyüdü büyüdü, kavanoza sığamaz oldu. 5 gün sonra kavanozun hepsini aldım bi kenara içinde biraz bırakarak yeni maya yapıp buzdolabında saklayacaktım. Böylece sürekli mayam olacaktı. Güzel güzel sağlıklı ekmekler yapacaktım. Dün gece, ayırdığım maya ile aldığım en pahalı tam buğdaylı unlu hamuru yoğurdum. Çok uzun süre yoğurulmalıydı. Bunu biliyordum. 15-20 dakika yoğurdum neredeyse. Üstünü örttüm. Güzel güzel uyu ve kabar sabaha kadar dedim. Garip bi şekilde hiç iyi kokmuyordu hamur. Ekşi mayalı ya, ekşi kokacak elbet, diyordum. Sabah kalktım, üzerini açtım bi bakarım ki, hiç kabarmamış. Bi kaç kez sevip okşadım, döküm tencerenin içine aldım, yine bekledim bi kaç saat. Tık yok. Üzerini çizicem keskin bıçakla, çizilmiyor. Ben çizik atıyorum, o kapanıyor. Verdim kızgın fırına. Bi umut pişerken kabarır belki dedim. Ekmek piştikçe güzel kokular yayılacaktı, yayılmadı. Yayılan koku çok kötüydü. Evdekiler ne kokuyor böyle diye mırıldanmaya başladılar. Kedi dedim, kedi kustu biraz önce. Hakkaten kusmuştu. Ama asla kokmuyordu:) 
Neyse bir saat sonra çıkardım fırından. Kabarmak bi yana, iyice içine kapanmıştı. Yassı bi şey olmuştu. Bazlama desem bazlama değil, ekmek desem ekmek değil. Belki tadı güzeldir diyede umudumu hiç kaybetmiyorum. Bu arada dağ gibi ütüyü bitirip, ekmeğin kenarından kesmeye yeltendim. Üzerine tereyağı sürüp yemek hep hayalimdi. Volkan Konağ’ın “ekmeğim bahtımdan katı” türküsünü mırıldanırken bıçak elimin başparmağını daha yumuşak bulunca bi hışımla attım bıçağı elimden. Ekmeğin dışı kaya, içi hamurdu. Utanmadan birde o ekmeği Instagrama koydum. 

Havalar güzel, günler uzun, çık yürü en iyisi dedim. Bütün bu olanlardan sonra iyi gelir. Suya sabuna dokunmadan (mecazi anlamda, yoksa elimiz su sabun ve kolonya ile bir bütün oldu bu aralar) zaten çok tenha olan ormanda yürüyüşe çıktım. Taktım kulaklıklarımı, Kafa Radyo dinleyerek yürüyordum. Biri yaklaşıyor bana doğru, sanki bi şey soracak gibi. Kulaklığımı çıkarıp, omzumu geriye doğru çekerek fazla yaklaşma der gibi nazikçe tepki verdim. “Geldiğiniz yolda 5 yaşında bir kız çocuğu gördünüz mü” diye sordu. Dikkatimi çeken bi şey görmedim, dedim. İlerde bir aile kızını kaybetmiş, onu arıyorlar, dedi. Tamam daha dikkatli bakarım çevreme o zaman, deyip ayrıldım. Belki bi ses duyarım diye, kulaklıklarımı çıkardım. Daha hızlı yürümeye başladım çevremi gözlemleyerek. İlerde endişeli ve kan ter içinde kalmış bir kadın daha sordu aynı soruyu. Hayır, görmedim ama haberim var, bende arıyorum, eğer bulursam nasıl haber vereyim, veya nereye getireyim diye sordum. Adım, Anna telefonum şu, dedi. Hemen kaydettim. Meryem, Meryem diye sesleniyorlardı. Kızın adı Meryem olmalı dedim. Bende ara ara Meryem diye seslendim ormanın içinde. Sonra Türkçe konuşan bir topluluğa denk geldim. Onlara sordum, şöyle giysili, 5-6 yaşında bi çocuk gördünüz mü diye. Yok, bizde arıyoruz dedi bi kadın. Yanımdaydı, nasıl kayboldu bende bilmiyorum, dedi. Sizin kızınız mı, diye sordum. Evet, dedi. Telefonunuzu alayım, bulursam size ulaşırım dedim. Aksi gibi bugün telefonumuda evde unutmuşum, dedi. Biraz önce Anna diye bir kadın bana telefon numarasını verdi, demeye çalışırken ha evet, Anna’yı arayabilirsiniz, zaten poliside o aradı, dedi. Annenin, Anna’dan daha sakin olması dikkatimi çeksede, kadın şokta herhalde diyerek, aramaya devam ettim. Kaç kere tavaf ettim ormanı hatırlamıyorum. 

2 saat sonra anneyi tekrar gördüm, yerde oturuyordu, yanında polis vardı. Polis bana kayıp bi kız arıyoruz, derken, biliyorum diye yanıtladım. Bende arıyorum dedim. Teşekkür etti. 
Anne’ye nerde oturuyorsunuz, belki eve gitmiştir, dedim. Evin yolunu ben bile bulamam, bilmem ki dedi. Senin bulamayacağından eminin, dedim içimden. 
Çünkü orman büyük, geniş bir alan ama çok çok  büyükte değil, biri mutlaka görür, diye düşünüyorum. 
Aynı soruyu polise yönelttim. Belkide eve gitmiştir diye. Eve bakmaya gitti diğer arkadaşlarım diye yanıtladı. Tekrar ayrıldım oradan aramak için. Ormanda gitmediğim nokta kalmadı. Artık arayanlarada rastlamıyordum. 3 saatin sonunda polisin olduğu noktaya geri geldim. Kimse yoktu. Eve dönmeyide kabullenemiyordum. Hava aydınlıktı daha. Biraz daha dolaştım. Anna’yı aramak istedim. Ama ya bulunmadıysa, benim telefonumu bi umutla açıp hayal kırıklığına uğramasınlar istiyordum. Biraz daha bekle dedim kendime. Zaman hem hızlı, hem çok uzun geliyordu. Akşam olmasın, hava karamasın istiyordum. 

Neden sonra cesaretimi toplayıp, Anna’yı aradım. Kimse çıkmadı. Eve geldim çaresiz. En iyisi WhatsApp tan yazmak diye düşündüm. “Bugün aramalarda bende vardım, çok merak ediyorum, Meryem” diye yazarken yazım bitmeden telefonum çaldı. Anna’ydı arayan. Benim aramama geri dönmüştü. Benim numaram onda olmadığı için tanımıyordu. Beni aramışsınız dedi. Evet, dedim, bugün ormanda vermiştiniz numaranızı, Meryem’i aradık birlikte, Çocuk bulundu mu, çok merak ediyorum? Evet, dedi bulundu. Derin bir ohhhhh çektim. Teşekkür ederim aradığınız için, dedim. Ben teşekkür ederim yardımınız için, dedi. Kapattık. Nerde buldunuz, nasıl olmuş gibi gereksiz sorulara girmedim. 
Ama, eminim evine gitmişti kız. 

Ekmek olmadı diye üzülmem ne kadarda yersiz geldi. 

Fakat eve geldiğimde ekmeğimin yorum bombardımanına uğradığını gördüm😊 Ekşi maya ile ekmek yapımında uzmanlaşan Özlem, hiç üşenmeden bütün püf noktalarını yazmış yorumlara. 
“Bunu yapmakta ne var ya” diye böbürlenen ben şapkamı çıkarır, dizimi büker, ve eğilirim. 
Perde kapanır.

21 Kasım 2016 Pazartesi

Bir Pazar Gününün Anatomisi..

Sonbahar hala devam ediyor. Bir ara çok soğuktu, ayakta kalmaya çalışan ağaçlar suyu dallarına, yapraklarına değilde, kışı atlatabilmek için köklerinde saklayınca sararıp, soldular ve döküldüler, kalanlar dökülmeye devam ediyorlar. Ağaçlar yaşayabilmeleri için vazgeçiliyorlar yapraklarından. Doğa güzel ama acımasız. Onlar en azından doğal davranıyorlar.. Her bahar yeniden canlanıyorlar. İnsanlarda öyle mi, birileri daha iyi yaşasın diye ölüyor diğerleri. Üstelik baharda gelmiyor.. Neden yazılarım hep bu yöne kayıyor benim? 

Neyse, ben bir pazar günümü yazmaya oturdum. Sabah uyandık. Sabah dediğim 10-11 arası:) Pazar'ları böyle. Ben uykuyu severim. Ev ahaliside bana uydu artık. Gençler'de artık çocuk değil ya, ve hatta haftasonları sabaha karşı eve geldiklerinden pazar uykuları konusunda uyumluyuz. Pazar kahvaltılarımız haftada bir kez yaptığımız bir şey olduğundan biraz özenli olur. Kahvaltı, hazırlanışı, yiyişi, kaldırılışı 1,5 -2 saat sürer. Sonra kahvesini alan balkona. 

Sonra ben giderim elimde bir tas kahve ile balkona. Sadece kahve değil, telefon, kitap diğer elimde olur. Önce telefonda, Facebook, instagram, Twitter bir göz atar, ha birde kelimelik oyununda sıra bendeyse ona bakar, sonra biraz kitap okuma. Bu her Pazar hemen hemen aynı. Hava masmaviydi. Güneş sırtımdan ısırtıyordu. Hemen yakınımda olan ormanda yürüsem mi, yürümesem mi? Kendimi yürümek için ikna çabaları. Bu konuda çok tembelim. Sonuçta sadece yürüyeceksin, taş taşımayacaksın, sağlıklısın, yürüyebiliyorsun, cezaevinde falanda değilsin, eee o zaman niye yürümüyorsun değil mi? Salaklık herhalde, başka bir açıklaması yok. 

Salak mısın kızım sen, çık diyerek tepkiledim arkamdan. Sonra bi şekilde çıktım evden. Çıkış o çıkış. Bu sefer fotoğraf çekmekten yürüyemiyorum. Üstelik fotoğraf makinamıda almadım. Telefonla hep çektiklerim. Ormanda kendimi kaybettim. Sonbaharın 51 tonu.. O bir ton vardı ki elli tonu ellibir yapan. Bir su birikintisine düşen gökyüzü ve ağaçlar. Diğerinden farklı olan bir yaprak. Güneş görmeyen bir yerde kırağı düşmüş yapraklar. Ağaçlara sarılmam, koklamam, öpmem.. Hayranım, seviyorum ağaçları. 

Mutlu bi şekilde döndüm eve. Sonunun güzel olacağını bile bile ormanda yürüyüşe çıkmaya kendini itekleyen insana salak denir. 

Pazar klasiği ütü yaptım. Ama öncesinde hamur yoğurdum pizza yapmak için. Laf aramızda fena pizza yaparım. Hemde çok fena. Ütümü yaptım, 39 çift siyah çorapları diğer eşi ile kavuşturdum. Kavuşamayanları topladığım torbaya attım. Bir ara kavuşmaları ümidiyle. 

Pastirmali yumurtali Pizza
Ton balikli ve Reyhanli
Pazar akşam olmaya başladı. Evlerin pencerelerinden sarı sarı Işıklar birer birer yanarken, bende fırın tepsisini alıp, herkese özel pizzaları birer birer yapmaya başladım. Şöyle mesela.. 



Ton balikli, soganli
yilbasi cekilisi hazirligi
Sonra bu gece saat 22 de yılbaşı çekilişi yaptık. Hemde whatsapptan😀 şöyle bir şey, her yilbaşı olduğu gibi bu yılda Almanya'da kardeşlerle olunacak. Birbirimize hediye almak için çekiliş. Yani herkes seçtiği kişiye alacak hediyeyi. O çekiliş olayını yaptım bu gece. Ben yaptığım için en son benim çekmem gerekiyor tabi. Çünkü numaraların arkasına isimleri ben yazdım. Onlar sadece numara çekeceklerdi. İşte herkes bir numara söyledi. Bende numaraların arkasındaki ismi özelden çekene gönderdim. Yani herkes çektiği kişiyi biliyor. Kendisini kim çekmiş bilmiyor. Böyle küçük heyecanlar yaratıyoruz işte mutlu olma adına. 

Ve gece hala bitmedi. Saatler geriye alınınca geceler çok uzun oluyor. Severim geceleri. Benim blogspotun saatleri hangi ülkeye göre ayarlı bilmiyorum ama, ne zaman bir şey paylaşsam uygunsuz bir zaman saatinde  çıkıyor. Yorumlar keza öyle. O yüzden zamana takılı kalmayın. 

Böyle işte, bir pazar daha böyle bitti.. Çabuk geçiyor zaman. Çok çabuk. Sene bitiyor heeeeey.. 

farkli olmak güzeldir


3 Mayıs 2015 Pazar

Bir Pazar Hikayesi.

Güneş gözlerimde, dokuma tezgahının ritmik sesi kulağımda uyanmıştım o gün. Ninem sabah namazına kalkmış, sonrada dokuma tezgahına geçmiş bez dokuyordu. Sonra o bezler bi çok işlemden geçip, çarşaf, peşkir, içlik vs. olacaktı. Gözlerimi kısarak nerde olduğumu, hangi gün olduğunu düşünüyordum..  Ya cumartesi, ya pazar olmalıydı. Ama hareketsizliğe ve sessizliğe bakılırsa pazar gibiydi. Gerçi okul tatillerinde  günlerin Cumartesi mi, pazartesi mi Perşembe mi, olduğunun hiç önemi yoktuda, çocukluğumda günleri öğrenmeye çalıştığım için önemsiyordum işte. Her zaman yaptığım gibi küçük radyoyu açtım. Yurttan sesler var. Yatağı topladım, yüklüğe dizdim. Güzelce dizdim, çünkü ninem gelişigüzel dizimleri, işleri sevmezdi.. Ninenden bi "aferin" almak oskar almak gibiydi. İbrikten sol elimle su dökerken, sağ elimle yüzümü yıkadım. Su çok soğuktu. Aygazın küçük olan bölümüne çay suyu koydum. Çaydanlığın kaynayan hicaz makamındaki sesi ile çayı demleyip, dışarıya folluğa gittim. Iki sıcak yumurtayı alıp, geri döndüm. Küçük, kara tavaya o iki yumurtayı kırdım. Kocaman güllü sofra bezini serip , sofrayı kurdum, dolavdan ninemin yaptığı sarı renkli, hafif tuzlu tereyağı, peynir ve yoğurtta koydum, birde buruşuk siyah zeytin. Zeytini satın almıştık. 

Sofra hazır olunca, merdivenin aşağısından, dizimi yaslaayıp yukarıya doğru "nineeeee" diye çağirdım. Sesimi beklercesine bir anda kesildi tezgahın sesi.. Zayıf, ve hafif bedeni ile, bir genç kız gibi pıtır pıtır indi merdivenlerden. Iyiki sen varsın, dedi. Tatil bitince yine gideceksiniz ve ben yine yalnız kalacağım dedi. Ninemin bu sözleri işlerdi içime çok. Ne zaman ondan ayrılsam bi kaç gün kendime gelemez, geceleri onu düşünür ağlardım.,Zeytinin yarısını yedim, yarısını bir diğer lokmaya bırakırken yumurtaya ekmek bandım. Bu güzel sözlerin ardından, yumurtaya bandığım ekmeği sofraya döktüğümde kızdı bana.. Kaşık veya çatalı ile alır, tabağın kenarına sıyırır, "bak Almanya'yı dolaşır gelir, ağzıma atarım" dedi.  Yemek adabı çok önemliydi hep. Radyoda bir türkü, "seyyah olup bu alemi gezerim" türküde, sofradaki diyaloglar uyumluydu. Sonra Bahçeye gittik. Fasulye, Salatalık, domates, biber vs. ektiğimiz karıklardaki otları yolduk, çapaladık. Dereden eğilip su içmek gibisi yoktu. Tam derenin üstünde bir beyaz odun, odunun üzerinde karıncalar gidenler sağdan, dönenler soldan.. Yada tam tersi. Bir karıncanın üzerinde taşıdığı kendinden büyük büyük bir buğday tanesi, çok dikkatimi çekmişti. Radyo hep yanımda. Ikindiyi geçmişti zaman. Akşam olmak üzereydi. Sonra haber saatinin sesi girdi. "Dıııııııt, dııııııt, dıııııııııııııııt... TRT haber merkezince hazırlanan haberleri sunuyoruz, önce özetler" haberler pek ilgilendirmiyordu beni. Varsa yoksa şarkı, türkü, akşamları arkası yarın. Ama o gün başka şeyler duyuyor kulaklarım, 1 Mayıs, Kazancı yokuşu, Taksim, eylem, 34 ölü, 100 ün üzerinde  yaralı olduğu.. Bana o anda pek bi şey ifade etmedi. Anlamadım çünkü.  Bazı terimler beynimin bi yerine kilitlendi. 

Aradan yıllar geçti. Almanya'da bi dernekte koro ve folklor çalışmamız var. Grup Yorum'dan bi şarkı kulaklarıma işliyor. O farkında olmadığım günü hatırlatmak ister gibi.  "Şişli meydanında üç kız, biri Çiğdem, biri Nergis, vuruldular güpegündüz, sorarlar bir gün sorarlar" (Ruhi Su) Beynimin bir yerinde kilitli olan terimler bir bir çıktı o gün. Ve yarım kalan puzzle yerleşti. Karşıma çıkan doğru sesleri, doğru görüntüleri, doğru sözleri, doğru kişileri hep o puzzele oturttum. 

Hayat insanın karşısına çıkarıyor herşeyi.. Neyi, kimi, nasıl seçeçeğin sana kalıyor.. 

21 Aralık 2014 Pazar

Tamtakır kurabiyelerden daha yumuşak bir yaşın olsun, güzel kardeşim..

Bugünde bir pazar.. Noel kurabiyeleri yaptım ilk kez.. Hiç güzel olmadı.. Kupkuru, tamtakır bir şey oldu.. Aldım o kupkuru, tamtakır kurabiyelerden bir tane, birde kahve, çıktım balkona.. Volkan Konağın bir şarkı sözü aklıma geldi. "Habu yediğim ekmek, kaderimden katı" mıydı neydi. Öyle bir şey işte:)) sonra daldım 21 Aralıklara.. 

21 Aralik, günlerden Serdar..
Yine böyle bir pazar günüydü.. Üstelik ayın 21 i, ve aylardan Aralık'tı.. Bugünkü gibi güneşli değildi hava.. Kar yağalı bir kaç gün olmuştu, kirli kar erimek üzereydi.. Gri bir hava vardı. Annemin üzerindede kırmızı fitilli kadifeden askılı bir hamile elbisesi, kışlık.. Birde yazlık elbisesi vardı mor küçük çiçekli, incecik ifil ifil.. Annem doğumdan sonra bana verecekti o elbiseyi, bende altında bot giyip hippi gibi dolaşacaktım.. 

Dördüncü çocuğu olacağı için daha büyük bir eve taşınalı iki hafta ya olmuştu, ya olmamıştı.. Annem akşama sabaha doğurabilirdi. Köşeli koltuk, ikinci elden bir yemek masası vardı. Kırmızı deri miydi, yeşil deri miydi pek hatırlamıyorum.. Hiç sevmiyordum o köşeyi.. Belki o yüzden unuttum.. İşte o masada o günde kahvaltı etmiştik.. Sıradan bir kahvaltı.. Akşam saatlerinde apar topar hastaneye gitti annem..

Hastane evimizin penceresinden görülecek uzaklıktaydı. 4. çocuğunuda diğerleri gibi 3-4 saatte doğurmuştu.. Ama biz nedense gitmemiştik. Gece bi ara kalkıp pencereden hastaneye baktım.. Her zaman ki ışıkları yanıyordu..Sonra annemlerin yatak odasının kapısını araladım, baktım baba yatıyor.. Kapyı aralayınca bana doğru baktı, demekki yenice gelmiş ve henüz uyumamış.. "Kardeşim doğdu mu" dedim.. Evet, dedi.. Kız mı, erkek mi, dedim.. Erkek, erkek dedi.. Kapyı kapattım, yatmaya gittim. Ertesi gün hep birlikte ziyarete gittik.. Annemin güğsünde bir big baby.. 4,3 kilo doğmuş. Doktoru rapora "big baby" diye not etmiş.. Nasıl güzel bir çocuk.. Anne çok mutlu.. 5 yaşında bir kızı daha vardı annemin, eteğinden ayrılmayan. O gün o küçük kızının başını okşarken, yeni doğan bebeğini emziriyordu. 14 ve 15 yaşında olan ben ve abim yatağın alt tarafında onları izliyor, yatağın ayak ucunda yazan isme bakıyorduk. Anne ve çocuğun ismi vardı.. Sabiha+Serdar.. Serdar koymuşlardı adını. 

21 Aralık'ta doğmuştu Serdar. 22 Aralık'ta biz ziyaretine gitmiştik.. Annem gayet sağlıklı bir şekilde, bize dedi ki, yarın ameliyat olucam. Niye, ne ameliyatı diye soramadık.. Lal olduk sanki.. O gün onu son kez göreceğimiz aklımızın ucundan bile geçmiyordu.. Neyse o konuya girmeyceğim... Bu gün 21 Aralık. Ve yine bir pazar.. Üzerinden onlarca yıl, yüzlerce ay, binlerce pazar geçti.. Ama bazı günler unutulmuyor, hele o gün hiç unutulmuyor. Annemin bütün elbiselerini dağıtmıştık, ama o mor elbiseyi ben yıllarca giydim.. Söküldü, yırtıldı, ama ben diktim yine giydim. Olsa hala giyerim.. 

Evet bugün 21 Aralık.. Kardeşimin doğum günü.. Annemin son eseri.. 
Ona ne yapsam hep eksik gibi. Uzaktan sadece sevdiğimi söylemekten başka bir şey gelmiyor.. 
Geçen yıl "imza ben" kitabinda ona bir mektup yazmıştım. Oğullarımada yazmak istiyordum.. Kime yazsam diğerine haksızlık olur diye düşündüm.. O zaman bende hem Serdar'a hem oğullarıma yazdım. Elbette edebiyat tarihinde çokta önemi yok.. Ama bizim edebiyatımızda yeri büyük.. Serdar çok mutlu oldu mesela.. Amaçta buydu.. 
Kardesime yazdigim mektup.. "Imza Ben"
Ondan önceki bir senede herkesten Serdar'a mesajlar topladım.. Herkes kısa kısa yazdı, ve bende buradan yayınlamıştım.. Onada çok mutlu olmuştu mesela. 

Habu yaptığım kurabiyelerden daha yumuşak ve çok daha güzel yaşların olsun, güzel kardeşim.. 

evet, utanmadan bu fotoyuda ekleyim.. Kitir kurabiyeler:))