Sayfalar

challenge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
challenge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2017 Perşembe

Apartman Sohbetleri #16 #17 #18 # 19 #20 Ve Challenge biter..

Challenge başladık madem bitirelim değil mi? Zaten 20 soruydu. Ve bugün bitmesi gerekiyordu. Hafta sonu iki soruya yazdığım uzun cevaplar bloğa aktarırken kaybolunca hevesim kaçtı bi daha yazamamıştım. O zaman şimdi 5 soruya birden kısaca yazıp bari aynı günde bitireyim:)

16-Kendini çok değerli hissettiğin an var mı?

Ben, ne kendimi çok hor görürüm, nede çok beğenirim. Ortasında dengede tutmaya çalışırım. O çok hassas bir denge. Önce kendime değer veririm ben. Ama ukalaca değil, dediğim gibi hassas terazimde ölçerim. Bunu, yaptıklarımın, yaşadıklarımın düşüncelerimin, ilişkilerimin yansıması ile ölçebiliyorum. Yapmacık sevgi gösterileri değil bu.

İçten gelen, samimice söylenen güzel sözler ve davranışlar bana değerli olduğumu hissettirir.

Mesela;
-mesela, eline sağlık anne, dendiğinde..

-canım, çok güzel olmuş.. sen bunu çok iyi yapıyorsun.. dendiğinde..

-abla seni çok özledim.. seni çok seviyorum.. diye mesaj geldiğinde..

Arkadaşımın -canımıniçi, diye başlayan sabah maillerinde..

30 yılı aşmış bir arkadaşımdan "benim vefalı arkadaşım" diye başlayıp... "yaşamımın en iyi arkadaşı" diye biten bir cümlesinde..

Perşembe'leri buluşmadan önce "bu hafta çok uzun geldi, birazdan görüşeceğimiz için çok sevinçliyim" diye gelen bir mesajda..

Veya blogda yazılarımın altına espirili bir yorum geldiğinde. Ama bende mutlaka geri yazarım. Çünkü karşımdaki zaman ayırıp bir şey yazmış, en azından kısa bir cevap veya bir teşekkür etmek zor olmamalı. Bana değer verenin değerli  olduğunu düşünürüm.

17- Annenden babandan ne öğrendin? 

Maalesef anne ve babamdan bir şey öğrenecek kadar uzunca bir yaşamı paylaşamadık.

18-Hangisi daha olası; Cadı, vampir, kurt adam? Ve Tabiki neden? 

Cadı daha bir olası gibime geliyor. Cadı, hani şu masallardaki gibi süpürgesinin sapına binmiş, sivri uzun burunlu, tek dişli, kocaman benli biri değil sözünü ettiğim. Eski çağlarda, akıllı kadınları, baş kaldıran kadınları, din alemi cadı diye diyerek negatif hale getirmişler. Yakmışlar, öldürmüşler.. Günümüzdede halen aynı değil mi? Baş kaldıran kadını keserler, öldürürler. Kısaca böyle yani.

19- Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı daire mi? 
Manzarası müthiş bir daire olabilirdi. Ama seçenekte yok. O zaman hiç biri. Şöyle bahçeli bir dört duvar, üstünde çatısı ve yanında kümesi olursa daha iyi olur.

20- Hayat sana ne öğretti? 
İşte annemden babamdan öğrenemediğim her şeyi bana hayat öğretti. Bu doğrultuda, herkesten herşeyi beklemeyi öğretti.
Böylece hayal kırıklığım daha az oluyor.

Böylece ilham perisinin başlattığı bir meydan okumanın (challenge) sonuna geldik. Teşekkürler. 

Birde son olarak henüz 8 Mart bitmeden, dünya emekçi kadınlarımızın gününü kutlayayım. 

instagramda paylaştığım fotoğraf ve yazıyla.. 


İnsansız bir dünya olurda, kadınsız bir dünya olmaz. Dünyanın sevgi gücüne ihtiyacı var, o da kadında var. Çünkü kadın, gücünü sevgiden alır, erkekler gibi kaba kuvvetten değil!! 

4 Mart 2017 Cumartesi

Apartman Sohbetleri #14 #15 Fiziksel acılar, saçma teklifler..

14)En sevdiğin fiziksel acı? 

Challenge sorusu bu! Soruya bak hizaya gel diyesim geliyor. Ben mi farklı düşünüyorum? Fiziksel bir acı sevilir mi? Sevilir tabi yaaa. Bak şimdi geldi aklıma. Mesela acı biber 🌶.. Tarhana çorabısının yanında, kütür kütür bir aci biber turşusu. Dilin yanar alev alev 🔥 ama çok zevk alırsın. Ama bu tat olarak alınan acı. 

Aslında ilk aklıma gelen başkaydı. O'da şu, sevgi ile yapılan fiziksel aktiviteler.. Spor gibi diyelim.. spor güzeldir😀 konuyu fazla dağlatmadan keseyim en iyisi.  

15) Almış olduğun en saçma teklif? 

Çok ayıppp!!
Indecent Proposal filmi geldi aklıma😀 hayır, böyle bir teklif almadım. Almamda zaten. Öyle bir potansiyel yok. İyiki..

Ama söyle saçma bir teklif aldım, daha yenice hemde.

Bizim evdeki modem yada wi-fi, mi her ne zıkkımsa bozuldu. Bu bozulma evdeki bütün iletişim araçlarını engelledi. Tv, radyo, internet gibi. Sap gibi kalıyorsunuz bunlar yok olduğunda. Acı ama gerçek. Alışmışız bi kere. Hemde iliklerimize kadar. Neyse işte, bunlar bozulunca ertesi gün hemen yetkili servisi aradım. Eve geldi bir tekniker, baktı etti, bana dediki, modem bozulmuş. Yapılamaz. Size şöyle bir teklif sunuyorum, ben buraya geldim, ve bunun bozuk olduğunu tespit ettim. Benim ücretim 200 fr. Ya bu ücretimi ödersiniz, yada ben şimdi yeni bir modem bağlarım, burnunda ücreti 200 fr. Karar sizin demez mi?
Yani hiç getirisi olmayan hizmet için 200, ve hemen getirisi olan hizmet artı yeni bir ürün için yine 200 ödeyeceğim. Bu ne saçma bir teklif? İlk seçeneği kim seçer? Bunu kendisinede söyledim zaten alaycı bir mimikle. Bunu size söylemem gerek dedi. İyi ettiniz dedim.  Hala unutamıyorum. Yeri geldi anlattım. Apartman Sohbetleri işte.

O değilde fotoğraf arşivime baktım bu akşam. Baharı bekliyorum deli gibi. Şu altta görünen fotoğrafa takıldı gözüm. İnstaramdada paylaştım zaten. Sanki baharla birlikte gelen bir #hayır var. Çiçekler bile hayır yazmış sanki? Ne dersiniz? 


ilk sari ciceklerin H Harfi oldugunu düsünün.. gerisi gelir.

21 Şubat 2017 Salı

Apartman Sohbetleri #3 #4 #5

3. Challenge Sorusu şu: 7 yaşındaki pantolonun cebinden ne çıkardı? 

Köy yerinde pantolonum var mıydı acaba? Neyse bir giysimin cebi mutlaka vardı. Onun cebinden ne çıkabilir? Sakız çıkabilir, leblebi, çekirdek çıkabilir. Ama asla şeker 🍭 çıkmazdı. Şekeri oldu bitti pek sevmedim. Erik, kızılcık çıkardı cebimden. Sadece cebimden değil, cebim olmadığında atletimin içine atardım kızılcıkları. Bir bitki vardı, adını hatırlamıyorum, yerde biter büyümez, C harfi gibi, yada küçük boynuz gibi, işte onlardan toplardık, cebimiz yoksa pijamanızın lastikli belinden içini dışına çıkarak bir cep yapardık.. Bu boynuzlarla oyun oynardık. Kanca gibi birbirine takar ve çekerdik, boynuzu kırılan oyunu kaybederdi. 

4. Challenge sorusu; Çocukluk Kahraman'ın kimdi? 

Televizyonsuz ev olunca tanımazdık ki kahramanları. Çok sonraları "Küçük Ev" dizisindeki babayı çok severdim. Bende Laura olurdum. Çizgi film ise klasiktir, Heidi. Heidi gibi olmak isterdim hep. Sonunda oldum gibi😀

4. Gereksiz bir yeteneğin var mı? 

Foto alinti.
Esnektim ben. Yere bir nesne koyup Sırtüstü yatar ağzımla o nesneyi alabilirdim. Yere para koyarlardı, bunu ters dönüp ağzınla alabilirsen senin olsun derlerdi. Alırdım ve parayı kapardım. Pekte gereksiz değilmiş bu yeteneğim, baksana para kazanıyormuşum😀 Ah ah kimsede bu yeteneğimi görüpte bir atletizme yada, bir akrobasi gibi yerlere teşvik eden olmamış. Belki ne madalyalar getirecektim ülkeme olimpiyatlarda.. 😀
İşte bütün bunlar hep, yanlış yerde, yanlış zamanda yanlış insanlarla olmaktan.. 
Ben hala yapabiliyorum ben bu gereksiz yeteneğimi. Ama parayı alamıyorum artık. Nesne biraz yüksek olmalı. 
Başka,  dilimi burnuma değdiremiyorum ama, burnumu dizime değdirebiliyorum. Koltukta oturarak değil tabiki, dikildiğin yerde başını dizine değdiriyorsun. Deneyebilirsiniz, kolay değil o kadar. 

19 Şubat 2017 Pazar

Challenge, Balkon Sohbetleri, Çocukluk Eğlenceleri #2



Bu Challenge bi acaip dostum. Samimi olmak adına ne var ne yok dökülüyor ortaya. 

#2. Challenge sorusu, çocukluk eğlencen neydi? Diye soruyor?  

Benim çocukluğum hem köyde, hem bir kasabada geçti. İki taraftada eğlendiğim şeylerden söz edeceğim. 

Yıllarca Almanya'dan (anne baba Almanya'da olduğu için sarı saçlı, ağlayan oyuncak bekledim. Hiç gelmedi. Oralıda olmadım. Çünkü ben bu isteğimi hiç dile getirmedim, sadece bekledim. Bir önceki yazımda zaten evde hiç oyuncağımızın olmadığını söylemiştim. Bu bütün köydeki çocuklar için geçerliydi. 

Köydeki eğlencemiz gündüz saklambaç, tombik, (9 kiremit), yakartop, birdirbir, istop oynamaktı. Ama en çok tombiği severdim. 

Gelincik çiçeklerinden bebek yapardık biz. Henüz açılmamış gelincikleri koparır, içinden hangi renk çıkacağını bilmediğimiz gelincik bebekleri yapardık. Kırmızı çıkarsa çok sevinirdik. Bazen pembe veya beyaz çıkardı. Onlar olmamış gelin bebeklerdi. 
Boncuk diye bir kedimiz vardı. Ninem o kedinin eve girmesine müsade ederdi. Kamplumbağaların üzerinde a noktasından b noktasına gitmeyi severdik. Ağırdı evet, e bizimde zamanımız çoktu. 

Köyde hiç canımız sıkılmazdı. Sıkılsa bile, "sıkı can iyidir, çıkıp gidivermez" diyerek bizi ciddiye bile almazlardı. 

Kışları ise köyde akşam oturmalarına gidilirdi. Büyükler, tarladan tonçtan, bağdan bostandan konuşurken biz çocuklar ayrı odada toplaşır, hayvan-bitki, yüzük, nesivar,  beştaş, gibi şeyler oynardık. 
Birde kibritle oynanan bir oyun vardı. "Hakim-avukat" olabilir mi acaba? 
Şimdi adını tam hatırlamıyorum. Ama bir hakim geçiyordu oyunun adında.  Oyun için sadece bir kibrit kutusu, birde ıslak ve ucuna düğüm atılmış bir elbezi yada havlu gerekliydi.  Kibritin dik tarafına hakim, diğer tarafına başka bir sıfat yazılırdı. 
Bütün çocuklar daire şeklinde otururduk. Sırayla kibriti yere takla attırarak dik durması için atardık. Dik gelmesi zordu biraz. Birde gelsede hakim yazan dik taraf gelmeliydi. Hakim yazısını getiren hakim olur, yan atan veya boş atan birine istediği cezayı verirdi. Ceza, ıslak havlu topuzunu avuca vurmak. Üç kez, beş kez, on kez artık hakimin insafına kalmış. İlk başlarda insaflı vurulan havlu darbeleri oyun kızıştıkça darbelerin şiddetide artardı. Gündüzden kızdığın biri varsa ve sen hakimsen hiç gözünün yaşına bakmazsın vurursun kırbacı, vurursun kırbacı😀 Birde korudukların olurdu. 
Avuçlarımız kıpkırmızı olur, gözlerde yaş döküldü dökülecek, ama yinede direnirdik. Yani hem acı duyar, hem oynamaktan geri kalmazdık. 

Gelelim kasaba hayatındaki oyunlara. İlkokul dönemi başlayınca ananemlere geldim. Çok kalabalıktık orada. Herkes kafasına göre takılıyordu. Benden 5-6 yaş büyük muzip bir teyzem vardı. Aklı başka şeylere çalışırdı.  İlkokulda ben 1. Sınıfa giderken o 3. Sınıfa gidiyordu. Artık kaç dikiş gidiyorduysa😀 ama çok eğlenceli biriydi. İnsanlarla eğlenmeyi çok severdi. 

Hendek'te E5 karayolunun tam kenarında dış briketlerinin sıvası mor bir eve kiracı olarak taşınmıştık. O evi çok severdim. Hala duruyor o ev ama başkaları oturuyor. Kocaman balkonu vardı. Orada türlü türlü muziplikler gelirdi teyzemin aklına.  Bizide alet ederdi. Bizde eğlenirdik o başka😀 

Mesela şöyle; 
Dedim ya E5 karayolu üzeri. Dabılyol ve otobanlar yok o dönem. Bütün şehirlerarası otobüsler oradan geçiyor. Balkonda çekirdek çitleyip yoldan geçen arabalara, otobüslere bakıyoruz. Can sıkıntısından olsa gerek, Teyzem bir gün dediki, bir hediye paketi yapalım, ve yolda düşürmüş gibi yapalım. Bak çok eğlenicez dedi. Peki. Bir şekerleme paketinin içine taş, toprak koyduk, paketi yeniden paketledik, E5 te yolun kenarından giderken tam evden görülebilecek bir yere düşürüverdik. Sonra balkona gelip izledik, o paketi alanı. Bu yetmedi, paketin içini zenginleştirmek istedik. Bu sefer bir paketin içine inek boku, keçi boku gibi şeyler koyduk, güzelce paketledik. Kurdale ile süsledik. Yol kenarında yine düşürüverdik. Sonra balkona gelip beklemeye başladık. Biri geldi, paketi aldı, sağa sola baktı, sonra koynuna koyup gitti. Evde açınca ne hissetti bilmiyorum. Ama böyle muziplikler yapıp güya eğleniyorduk çocukken.  Evde Lego, duplo, masal anlatan, kitap okuyan, Nintendo, PlayStation gibi şeyler olmayınca demekki saçma sapan şeyler geliyor akla:) Çocuktuk ve eğlenmek istiyorduk. Köyde çok eğlenirken, kasabada bir çay bahçesinde Elvan, fruko  veya cola içmek, o zamanlar çok lüks bir şey yapıyor gibi gelsede, demekki boş işlerle uğraşıyormuşuz. Zaten ben o şişeleri köye getirip içine ayran dolduruyordum😀



18 Şubat 2017 Cumartesi

Challenge, Balkon Sohbetleri #1

Balkon sohbetleri adı altında yeni bir challenge başlatmış lham perisi. Ben Fermina'dan ulaştım kendisine. Zaten İlker Gümüşoluk'un "balkon sohbetleri" diye bir YouTube kanalı varmış.. Yeni öğrendim bende. Keyifli bir kanal. İ. Gümüşoluktan izin alarak bu soruları hazırlamış. Sorular hakkaten iç okşayan, gıdıklayan türde. Hem yazmak için bir neden oluyor, hemde ne bilim bir hareketlilik oluyor, hemde blog arkadaşlarını samimi sorularla tanıma fırsatı buluyorsun. İsteyen herkese açık. Hatta isteyen istedigi soruya yazabilir. Blogu olmayanlar bile yorum kısmına kendi hikayesini anlatabilirmis. Ögürlükte sınır tanımayan challenge bu.. 

Gelelim ilk meydan okuma/ challenge sorusuna:


#1 Nasıl bir apartmanda büyüdün? 


Sagdaki ev, bizim ev..
Apartmanda büyümedim ben. Doğduğum bu fotoğraftaki evde geçti çocukluğumun bir bölümü. Apartmanla Almanya'da tanıştım 15 yaşımdan sonra. 16 katlı bir apartmanın 8. Katına taşınmıştık. Heryere tepeden bakmak ferahlatıcıydı. Abimler hala aynı apartmanın 13. katında otururlar. Onları ziyaret ettikçe gençliğimede yolculuk yaparım. Ama madem çocukluğumuzun geçtiği ev veya apartmandan söz edeceğiz, bende bu fotoğraflarda görülen bu evde nasıl yaşadım onları yazacağım.

Burası 10 hanelik bir köy. Hala öyle. Tepeden bakıldığında böyle görünüyor. 



Esenkaya Köyü, Mudurnu..
Üç katlı kocaman ahşap bir ev! Öyle gelirdi bana çocukken. Tam köy meydanında. İki koldan sürekli akan pınarın karşısında. Evin önünde kocaman bir dut ağacı. İlkyaz denilen zamanda, yani Haziran ayında olurdu dutlar. Yapraklarını ipek böcekleri için toplardık. Meyvesini, altına dört bir yanından tutulan çarşafa silkelerdik, patır patır dut yağardı gökten. Sonra çarşafın etrafına toplanır, arılarla birlikte paylaşırdık o dutları. Bazen arı sokardı. Üç beş tane yerdim ben. Pek sevdiğim bir şey değildi. Şimdi özlüyorum ama. Düşünüyorumda, bizim gençler sanırım hiç dut yemedi, ve bilmiyorlar. Almanca adı var ama kendini hiç görmedik buralarda.

Evimizin küçük ön bahçesi tekdüze olmayan uçları sivri daraba ile çevriliydi. Üzüm bağı vardı ama hiç meyve vermeyen bir bağdı bu, maksat yeşillik olsun modunda yaşıyordu. Yani, o bağın üzümünü yediğimi hiç hatırlamam. Birde kiraz ağacı vardı. Fakat öyle yüksekti ki, ağacın kirazına ulaşamadan kuşlar yer bitirirdi. 


Gulluk..
Evin arka bahçesine gitmek için "gulluk" denen bir yer vardı. Burası üstü kapalı, iki ucu açık koridor gibi bir yerdi. Altında 
odun yığınları ve çam kozalakları vardı. Çıra ve odun kokardı oradan geçerken. Yağmurlu günlerde bizim "gulluk" köyün çocukları için oyun alanı olurdu. Oğlanlı, kızlı milye (misket, bilye) oynardık, saklambaç oynardık.  Gulluğu geçince evin arkasında kocaman bir erik ağacı vardı. Erikleri öyle ekşiydi ki, yüzümüz şekilden şekile girerdi. 

Buyruuuun..
Evin çevresi böyleydi. Şimdi içine girelim. Apartmanlarda olduğu gibi zile basılmaz, ahşap kapının dışına sarkan bir ipi vardı, ipi aşağıya doğru çekince kapı açılır, açıldığında kapının arkasında asılı olan çan'a  çarpar ve çan çalardı. Yani eve girmeden değil girdikten sonra çalardı çan yada zil. Güven duygusu, evlerin tavanı gibi yükselti. Her evin çan sesi farklıydı. Gözüm kapalı köyde herhangi bir eve girsem hem çan'dan hemde evlerin kendine has kokusundan tanırdım. 

Kapıdan girişte "hayat" denilen taşlık bir yer vardı. Yaz, kış serin olan bir yer. Elektrik yoktu o zamanlar, süt, yağ, yoğurt ve et orada korunurdu. Yani bu hayat denilen yer buzdolabı gibiydi. Hemen arkası depo gibi bir yerdi, sonbaharda toplanan elmalar, ayvalar, armutlar oradaki geniş raflarda saklanırdı. Elma kokusu hayata kadar gelirdi kış boyunca. Giriş kapısının hemen sağında fırın evi vardı. Haftada bir koca teknelerledeki yoğrulan hamurla köy ekmeği (somun) yapılırdı. Mis gibi ekmek kokusu yayılırdı etrafa. Bir uğrayan olursa, "kokmuştur" diyerek koltuğunun altına bir somun sıkıştırılırdı. 

Yine ilk giriş kapısının tam karşısında üç basamaklı minik merdivenle oturma odasına çıkılırdı. Küçük şirin bir odaydı burası. Kışın soba kurulunca dahada küçülürdü. İki penceresinden biri köy meydanına bakar, diğeri ise çocukluk arkadaşımın penceresine bakardı. Ninem namaz kılarken biz camdan cama  işaret dili ile konuşurduk. Oturduğumuz sedir o iki pencerenin önündeydi. Minderlerin deseni ile ocakbaşının örtüsünün deseni aynıydı. İçindeki motifleri bir bir şeylere benzetmeye çalışırdım. Hala köye gittiğimde o desenlere gider gözüm, sonrada çocukluğum. 

O iki pencereyi ayıran köşede masa gibi bir şey vardı. Üzerinde gaz lambası, tik tak, tik tak çalışan kurmalı bir saat ve kırmızı, pille çalışan, küçük bir radyo vardı. Duvarda ise asılı saatli maarif takvimi. Her akşam tek tek yapraklarını koparır, okuturdu ninem bana. Cemreler ne zaman düşer, Zemheri ne zaman, kocakarı soğukları ne zaman, namaz saatlerini ve imsağı takvim yapraklarından öğrenirdik. Köyümüz minicik olduğu için cami yoktu o zamanlar. Okulda yoktu. Yukarıköy daha kalabalık olduğu için camide, okulda oradaydı. İhtiyaç halinde oraya gidilirdi. 

Üç katlı evin ikinci katına çıkamadım daha:) Hadi ikinci kata çıkalım. 

İkinci kata işte yine bu "hayat" denilen yerden çok dik basamakları olan merdivenden çıkılırdı. Bu katta misafir odası, yatak odası, kullanılmayan iki karanlık oda, ve abdestlik denilen yer yani tuvalet vardı. Musluğu pencerenin önündeydi. Pencereden erik toplamak mümkündü. Pencerede kırık bir ayna vardı. Yüzümün yarısını göremezdim. İbriklerdeki sular kışın buz gibi olurdu. Elimi, yüzümü yıkarken tir tir titrerdim. Sabunlukta Almanya'dan gelme, yeşil-beyaz FA sabunu olurdu. Bitmesine yakın iyice yamulurdu, ama her sene yenisi gelirdi. Musluğun yanında kapalı alaturka hela vardı. Geceleri ışık içeri girsin diye lambalık yapmışlardı. 
Orjinal foto, lambanin kondugu yer..
Gaz lambasını oraya koyardı ninem ve beni beklerdi. Korkardım yalnız tuvalete gitmeye. Abdestliğin ilk giriş kapısı yaylı idi, iterek girersin ama o kendi kendine kapanırdı. Yayları yağsız mıydı bilmem ama kapı kapanırken bir acayip ses çıkarırdı. Yağlamayı hiç düşünmedik, çünkü böylece bir kere ses çıkınca tuvalette birinin olduğunu, ikinci seste boşaldığını anlardık. Hala aynı ses mevcuttur, köye gittiğimde o sesi duymak için tekrar tekrar açıp kapadığım olmuştur. Hatta sesini telefonuma zil sesi olarak kaydetmeyi düşündüğümde oldu, çok ciddiyim. 

İkinci katın odalara ayrılan geniş alana, çardak derdik. Çardağın bi kenarından tavan katına yine merdivenle çıkardık. Orada bir dokuma tezgahı vardı. Ninem (babaannem) orada bez ve kilim dokurdu. Gözümün önüne geldi şimdi, başörtüsünün iki ucunu kafasına atar, güneş görmemiş akçacık döşüne alnının teri damlardı. Ayaklarının altında iki pedal, birini indirir, diğerini kaldırırdı. Bu arada elindeki mekiği bir sağa sallar, tarağı çekerdi, bir sola çeker yine tarağı çekerdi. Hem ayakları, hem elleri, hem beyni çalışırdı. Onu izlemeyi ve tezgahın çıkardığı ritmik sesi çok severdim. Birde fare kapanları ve mavi zehir tozları vardı o katta. Örümcek ağları kocamandı.  Yalnız başıma yine çıkamazdım o kata, korkardım. 
çardaktaki gaz lambasi ve lüküs..Fernüsün üzerindeki
mavi örgü benim emegim:)
Akşam karanlık çöktüğünde aşağıki odanın, çardağın ve tuvaletin gaz lambalarını yakar, fitillerini kısardık. Bulunduğumuz yerdeki lambaların fitilini yükselterek daha bir aydınlık hale getirirdik. Akşamları radyoda arkası yarın, Perşembe günleri radyo tiyatrosu dinlerdik. Evde hiç oyuncağımız yoktu. Hiç kimsenin yoktu. Doğa ile oynuyorduk biz. Kuşlara tuzak kurar evcilleştirmek istedik. Kuşlar özgürlüğünden ödün vermez, ölürlerdi ama yinede evcilleşmezlerdi. Büyük kaplumbağalar olurdu. Üzerine binerdik, önce başını içine çekerdi, sabırla beklerdik, sonra kafasını çıkarırdı ve yavaş yavaş yol alırdı. Taşırdı bizi. Şimdi çok saçma geliyor tabi. Ben bunu bizim oğlanlara anlatsam ne kadar barbarmışsınız derler herhalde. Ama hiç bir hayvana zarar vermezdik. Sadece sineklerin kanatlarını koparır kibrit kutusunun içine koyardık:) evet bunu yapardık. Birde iyi niyetle yaklaştığımız, ama evcilleştiremediğimiz serçeler var:(

Yolculuklarda içtiğim Elvan gazoz şişelerini yanımda köye getirir, içine ayran doldurur gider köyün tepesinden Mudurnu'ya uzanan kıvrım kıvrım yolların kenarında sapsarı buğday tarlalarını izleyerek içerdik arkadaşlarımla. Benim keyifle içmem demekki o zamanlardan geliyor:) ayranda olsa aynı, şarapta olsa aynı😂 
Sonra kızılcık toplar, atletimizin içine atardık. Atletimiz kan kırmızı olurdu. 

Köyde, çayır denen kocaman bir alan vardı. Yazın harman kurulurdu. Harman yığınları arasında saklambaç oynamaya bayılırdık. Harman dışında o çayır sadece çocukların ve hayvanların alanıydı. Orada istop, yakantop, tombik, çelik+çomak oynamak dünyanın en güzel şeyiydi. Keşke akşam olmasa, derdik. Hava kararırdı, bizi toplamaya gelirlerdi evin büyükleri, kızarak. O azarlanmayı göze alırdık, ama yinede her akşam o oyundan vazgeçmezdik. 

Kışın dedemin yaptığı kızakla kayardık. Ayaklarda Ankara lastiği, üstümüzde hırka, altınızda pazen pijama. Öyle zevkliydi ki, üşüdüğümüzü bile hissetmezdik. Eve her yerimiz ıslamış, ellerimiz, ayaklarımız buruşmuş dönerdik. Ninem sıcak suyla değilde kar ile ovuştururdu elimizi ayağımızı, söylene söylene. Sobabın üzerindeki sıcak suyla niye yıkamaz diye çok kızardım, ama bir şey diyemezdim, ninem biraz otoriter bir kadındı. Ama doğrusunu yapıyormuş. Sonradan öğrendim. Zaten ben ninemide sonradan anladım. Harika bir kadındı. Çalışkandı, üretkendi, disiplinliydi, akıllıydı, temizdi. Hiç ona çekmemişim ben! 

Ağaçların adını, yaprakların şeklini, otları, çiçekleri, hayvanları, çam sakızını, çırayı, yoncayı yaşken yiyen hayvanın öleceğini, İpek böceklerinin dut yaprağı ile beslendiğini, çarşaf, yorgan yüzü ve peşkir yapmak için dokunan bezin ilk olarak mayıs ile, yani inek boku ile yıkandığını, maydonozun kokusunu, nanenin kokusunu, Tarhan'ın yapılışını, küplerde turşu kurmayı, yoğurt uyutmayı, kaymaktan tere yağı yapmayı, kışlık hoşaf için meyve kurutmayı, erişte kesmeyi, komşuluğu, anlayışı, hoşgörüyü, sabrı, eğlenceyi, insanlığı, bu köyde bu evde öğrendim. 

Ev hala duruyor. Kışın bacası tütmez, pencereden ışığı dışarıya vurmaz. Karanlıktır. Boştur. Yaz"ları amcam gidiyor ve yapılması gerekeni yapıyor. Amcam hep yaşasa keşke diyorum. Amcamı biliyorsunuz dimi, hani Adapazarı'nda kaybolmuştum, hani beni bulduğuna sevinmemiştim:) işte o amcam. Glu glu amcam. 

Böyle işte. Ne yazasım varmış arkadaş? Buraya kadar okuyan var mı hakkaten? Tebrik ediyorum seni okuyucu👏 En sevdiğim şey geçmişimi yazmak zaten. Bundan sonraki yazılarım kısa olur söz. 

Daha ne detaylar var yazamadım bile. Akşamları bahçedeki ateş böceklerinin uçuşunu, kurulan sofra bezinin üzerindeki sofranın üzerindeki ağaç koğuğunun 
şekli, bakır, kalaylı sahanlar, içinde tarhana çorbası pişen gurşaneler, misafirlere dökülen cam kolonya şişesi, yine misafirlere "buyrun" diyerek tutulan gümüş şekerlik, sedirin altındaki iğne iplik kutusu, içinde tırnak makası, bir rafta saray helvası kutusu içinde Almanya'dan gelen fotoğraflar, bayram kartları, hani şu 3D gibi, Kartı oynatınca başka görüntüsü olan, ve tırnakla üzerinden geçince ses çıkartan, geceleri uyurken odaya sızan ay ışığı ve pınardan akan suyun sesi, ve uzaktan gelen köpek havlamaları. Ah ah. Bu anlattıklarım hala var. Her köye gidişimde  neden mutlu olurum? Anlayabildiniz mi?  Köyde bir başka olurum ben. 

Çocukluğumun geçtiği bu köyü bu evi çok seviyorum, çok özlüyorum. 

Peki sizi, bu yazılarımla gezdirebildim mi bu evde? 


Dokuma tezgahinin bulunugu en üst kat, iki pencereli olan..
Gullugun altindan bakis acisi..

Cardaktan tavankata cikan merdivende,
bunlarin keyfine varan ben..

30 Ocak 2017 Pazartesi

Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim, diyor Challenge #14

Günün challenge sorusu;
14 Keşke Arkadaşım olsa dediğin ünlü kim?

Yakınlarım bilir, ben hep Sezen Aksu ile arkadaş olsam keşke diye hayal ederdim. İlk gittiğim konser sanırım Sezen Aksu idi. Konserinde daha çok aradaki konuşmalarını çok seviyordum. Kafa kadın ha, falan diye düşünüyordum. Çok güzel şarkıları var, ama öyle sırf Sezen şarkısı diye her şarkısınıda sevmezdim. Espiri anlayışını severdim.

Tabiki Sezenle tanışmak, arkadaş olmak  sadece bir hayaldi ve hayal olarak kalacaktı.

Ama öyle olmadı. Tanışmaya ramak kala büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. O dönem taze duygularımın, o ağlamaktan gözlerimin nasıl tavuk götüne benzediğinin yazılmış olanı var.. Buyrun burdan yakin..

Şimdi hiç bir ünlü ile arkadaş olasım yok. Onlar benimle arkadaş olamadığına üzülsün😀

Bu fotosunuda ben cekmistim..

29 Ocak 2017 Pazar

On yıl sonraki hayatım.. challenge #13

10 yıl sonra nerede ve nasıl yaşamak istiyorsun, diye soruyor challenge bugün.

Hep aynıdır benim gelecekle hayalim, isteğim. Hiç değişmedi.. Şayet önümüzdeki referandumun bi hayırı olmazsa, işte o zaman değişebilir belki gelecekle ilgili planlarım, hayallerim isteklerim. O yüzden geleceğinizi/geleceğimizi söndürmeyelim, vatandaşlık hakkımız olan sesimizi  oylarımızla haykıralım. Boykot etme gibi lüksümüz yok bu sefer.  Bu parti seçimi değil biliyorsunuz. Ve belkide bu halka sunulan son referandum ve bizim son seçimimiz.
Günlük yaşamınıza müdahele edilerek hayattan bezdirirdik ama gelecekle ilgili umutlarım ve hayallerim hala var benim.

Şöyle mesela bir 10 yıl sonraki yaşamak istediğim yer ve şekil.

Batı Karadenizliyim ben. Ülkenin her bölgesini severim. Ege'ye gelin gittim. Oraları çok sevdim. Ege'yi sevmeyen var mıdır? İşte ilerki yaşamımda, 10 veya 15 yıl sonra şöyle bir hayat sürmek istiyorum. 3-4 yıl önce "olur mu olur" diye bir yazı yazmıştım. Hiç değişmemiş o düşüncelerim. İşte o yazımdan alıntılarla yeniden..

Ege'nin bir yerleşim biriminde. Sesiz sakin bir yer. İzmir-Çanakkale arasında adı hiç duyulmamış bir köyde. Yaz mevsimi uzun.   Üzerimde ifil ifil bir elbise, başımda güneş geçmesin diye ninemden kalma iğne oyalı bir yazma.

Uzakta olsa ön tarafı deniz, arka tarafı dağlık, bahçe içinde bir dört duvar.. Bahçede, kiraz, erik, elma ve armut ağaçları var. Arka tarafta zeytin ağaçları.. Renkli tavuklar her gün yumurtluyor.. Onları yemliyorum her sabah ve akşam. Bazen torunlarım geliyor, sepetle yumurta toplamaya çıkıyoruz kahvaltı için.. Evimizde saat yok. Zamanı artık iplemiyorum. Çilli ve paçalı horozumuz belirliyor zamanı. Onun örtüşüyle uyanıyoruz..
Bahçe kapısı girişinde kırmızı yedi veren gülleri karşılıyor  gelenleri.. laleler, sümbüller, zambaklar ve diğer mevsim çiçekleri. Biri solunca diğeri açıyor. .. Üzüm bağımız aynı zamanda tente oluyor . Üzüm salkımları ağzımıza düşecek gibi sarkıyorlar sonbaharda. Üzerinde arılar uçuşuyor.. Torunlar korkuyor arılardan.. Onlara arıların ne güzel ve ne kadar yaralı canlılar olduğunu anlatıyorum.. İyiki varlar diyorum.. İkna oluyorlar ve korkmuyorlar ne arıdan nede başka hayvanlardan.. Kedimiz ve köpeğimiz arladaşlar zaten.. Evin ön tarafı renga renk çiçekler.. arka tarafta zeytinlerin berisindeki bahçeye domates, patates, biber, maydonoz, nane, soğan, sarımsak hatta barbunya ekiyorum.  Akşam üzeri suluyoruz onları yine torunlarla.. Hatta uçuk bir babanne olduğum için su hortumunu onların üzerinede tutuyorum.. Sonra onlarda beni ıslatıyor.. Hatta kiraz dalına kurduğumuz salıncağa önce ben biniyorum.. Tıpkı "Çınar ağacı"  filmindeki gibi. ben salıncağa biniyorum, onlar beni sallıyor.. Hadi ama babanne sıra bizde diyorlar.. 100 e kadar sayın  sonra sıra sizde diyorum. Ama biz 100 e kadar sayanıyoruzki  diyorlar. O zaman 200 e kadar sayın evladım diyorum:)) Muzur bir büyükanne oluyorum.

Sonra tavuklar ön bahçeye dalıyor. Kış kış onları kovalıyoruz günde üç kez. Bir şeylere sinirlenmek gerekiyor tabi.. Öyle herşey güllük gülistanlık değil.. Ama siyasi ve politıkacılara kızmıyoruz artık.. Gerçek bir demokrasi partisi iktidarda. Artık her kimse? Herkes memnun hayatından.. Eski siyasiler  akşamları sohbette gülme nedenimiz oluyor.. O neydi diyoruz, 2010 lu yıllarda, ayaklar baş oldu, başlar kıl oldu, kıllar adam oldu diyerek.. Biz sadece tavuklara sinir oluyoruz, yada bağrış çığrış saklanbaç oynayan torunlara az biraz susun artık diyoruz. Sonra iç çekerek şükrediyoruz halimize gülümseyerek...

Kışlık biber ve patlıcan kurutuyoruz. Erişte kesiyoruz..  Tarhana yapıyoruz. Turşuda kuruyoruz.. Acılı turşu hemde. Plastik şişede değil, eskiden olduğu gibi küplerde yapıyoruz turşuları.. Üzerinede bir demet maydonoz küflenmesin diye.. Kekikli zeytinler, sarımsaklı zeytinyağlı kurutulmış domatesler..
Mutfak penceresinin pervazındaki felseğen mis  gibi kokuyor pencereden dışarıya baktığımda ellerimle dokunduğumda.  Sürahide limonata, içinde nane yaprakları ve limon dilimleri.. Yoğurda bakıyorum tutmuşmu diye... O da ne? Kerpiç gibi.. Kaşık zor giriyor..

Tel dolaptaki  renk renk reçel kavanozlarına iyiki hayatımın tek rengi değilsiniz  diyerek Oskar Wilde'ye selam gönderiyorum..

TRT'den kazandığım nostaljk radyom gündüz Türk halk müziği, akşamları Türk sanat müziği çalıyor.. Yan komşumla didişiyoruz bizim tavuklar onun bahçesine dadandığı için.. sonra kahkaha ile gülüyoruz.. Akşamları mangal yapıyoruz, kavun, karpuz kesiyoruz, rakı, yada şarap içiyoruz.. Ellerimle ördüğüm dantel perdeler loş sarı ışık önünde çok güzel görünüyorlar.. Masada rüzgara korunaklı mumlar söndü sönecek. . Radyoda  "ömrümüzün son demi, sonbaharıdır artık, maziye bir bakıver, neler neler yaşadık"" şarkısını dinlerken rakı kadehlerini tokuşturuyoruz ve şarkıya eşlik ediyoruz... Herkes öyle mutlu ki...

İşte böyle 10 yıl sonra veya daha sonra kalıcı hayatımın hayallerini kuruyorum.. Bir şeyi önce çok istemek lazım.. İnanmak lazım.. belli mi olur.. olur mu olur!!! 

Ömür defterimde bu hayallerim yerini alır mı? Bilinmez? Sağlığım, ömrüm ve gidişat el verirse??? Belki!!! 

Sadece iki domates var diye sinirleniyorum mesela:))
Baskada hic derdim tasam yok:))

28 Ocak 2017 Cumartesi

Challenge 11 ve 12..Degerli kiyafetim.. degisi


11. Dolabındaki en eski kıyafet. (Anlamı, fotoğrafı)

İki ay önce bütün en eski ve değerli eşyalarımı yakın arkadaşımın kızına sundum, beğendiğini al dedim. Çoğunu aldı, almadığını yardım kuruluşlarına verdim. Bugün dolaba baktım, baktım. En eskisi çocuklarımın sünnetinde giydiğim elbiseyi şaklamışım. Beni anlatmıyor elbise, ama özel bir gün için severek giydiğim elbiseydi. Benim için özel olması, hiç gelinlik giymediğim için çocukların özel gününde beyaz bir elbise giymem olabilir. Bilemiyorum. Geçen yıl elbiseyi özel bir günde yine giymek istediğimde fermuarı patladı:) ama hala atamıyorum. 

Fotoda görülmesede eteklerinde güller var. Ve bana cok yakismisti..
Birde çok daha eski olan, belki yüz yıllık bir çatkı var, ninemin çeyizinden bana yadigar. Hiç kullanmayacağım belki, ama manevi değeri çok ağır. Bende çocuklarıma bırakacağım büyük olasılık. Sadece bir bez parçası değil işte bu. Ninem, annem, ben. Üç kuşağı içinde barındıran, hepsinin eli değmiş bir çatkı.
Çatkı bizim yörelerde bindallının üstüne başa örtülen kırmızı bir başörtüsü, papatya iğne oyalı. Dolabımın en değerlisi.. 

Papatya igne oyali çatki.. Ninemden yadigar..
12. Son 10 yılda hayatında ne değişti?

Saçlarım ağardı desem, değil, onlar hep ağarıktı. "Ak'tı" demek içimden gelmedi.
Yaşıma bir 10 yıl daha eklendi. Hayatın elinde bir fırça olsaydı yüzüme çizgiler atabilirdi, ama genetik yapım buna pek izin vermiyor henüz. Ve galiba menapozada girdim. Fakat farkında değilim. Zaten hiç böyle korkular taşımadım. Hayatın bir evresine daha merhaba dedim.. Almancada bir deyim yada atasözü var, "Alt werden ist nicht für Feiglinge" yani "yaşlanmak korkaklar için değildir" der.
Özel hayatımı altüst eden, aman aman dediğim bir şey değişmedi, şükür.. Genel anlamda, korkularım çoğaldı, endişelerim arttı. Kendim için değil, gelecek, çocuklar, çevre için. 

25 Ocak 2017 Çarşamba

Challenge #7 #8 #9 Hayvan, Kişi, Ülke



#7 Eğer bir hayvan olsaydın, hangisi olurdun? 

Çok önceleri kuş olmayı çok istedim. Özgürce, çok çok uzaklara uçmak isterdim. Ama eskidendi bu isteğim. Şimdi ise kedi olmayı isterim. Bu soğuk günlerde mışıl mışıl uyuyayım, yiyeyim, içeyim, gerineyim, sonra tekrar uyuyayım, sevileyim, ama ben istedikçe 😻


#8 Bir dahaki hayatında kim olmak isterdin? 

Geçmişe iz bırakacak güçlü bir insan, bir kadın olmak isterdim. Örneğin bir Türkan Saylan olmak isterdim. 
#9 Göç etmek zorunda kalsan yaşamak için seçeceğin Ülke?
  
Göç etmiş biri olarak, seçmek zorunda bırakılsamda, yaşamayı sevdiğim bir ülkedeyim. İsviçre yani. Hayat işte, sürprizler yapıyor bazen😜

Konuyla alakası olmasada, şu dipnotu yazmadan edemeyeceğim. 
Her oylama öncesi aynı senaryo, aynı terane. Verin "evet" oyunuzu, bitsin terör! Ya bu ülkeyi 14 yıldır ebem mi yönetiyor? Bitiremezsiniz, çünkü bundan besleniyorsunuz yıllardır. HAYIR ulan HAYIR!! 

21 Ocak 2017 Cumartesi

Özlemlerim.. Challenge #5


Her zaman ve bazen özlediğin iki şey? 

5. Günün challenge sorusu bu. 

Ben hep özlemle yaşadığım için nasıl sınırlayayım iki şeyle? Çok zor. O zaman bende iki başlık altında toplayayım. 

Geçmişi çok özlüyorum. 

İçinde çok şey barındıran geçmiş. Annemi sürekli özlüyorum. Ninemi özlüyorum. Çocukluğumu özlüyorum. Ananemin tütün fabrikasından çıkış saati bize leblebi tozu ile gelişini özlüyorum. Köyümü özlüyorum. Kardeşlerimi özlüyorum, arkadaşlarımı özlüyorum, Ülkeden uzak olduğum için ülkeyi özlüyorum. Ama YENİ olanını değil!!!!

Anadilimde konuşmayı

Bazen çok özlediğim ise, kahvaltıya gidebilecek veya gelebilecek yakınlıkta olmasını istediğim,  bir arkadaşımın bir yakınımın olması. Anadilimde konuşabilmeyi özlüyorum. Bir telefon açıp, çayı koy, ben simitleri getiriyorum diyebilmeyi özlüyorum. Bak simit deyince aklıma geldi, o eski gevrek, sıcak Hendek simitlerini özlüyorum. 

Böyle işte. Yıllar sonra buralardan göç edersek, buraları çok özlerim. İnsanın her zaman özleyeceği şeyleri oluyor.. 


19 Ocak 2017 Perşembe

Yeni Kitabım, Challenge #3

Bugünkü soruda pek bi eğlendim ben. Şakası bile güzeldi. Ay birde gerçek olsa yerlere göklere sığamam herhalde😀

Sonik Hanimin hazırlayıp sunduğu challenge sorularından üçüncüsü; 

Hayatın bir kitap/Film olsa türü ve adı ne olurdu?

"Hayatımı anlatsam roman olur" deriz ya., aha işte fırsat. Koy bakalım adını/türünü, şakacıktanda olsa? Çok kolay gibi görünsede sorular, düşündürmüyor değil hani?

Düşünüyor gibi yapsamda aslında biliyorum, daha janjanlı bir şey bulabilir miyim diye pek düşündüm. Düşündüklerimin hiç biri aklımdakinin önüne geçemedi. Zaten ilk akla gelen her zaman en doğru olanı değil midir?

O da şudur;

"Bereli Heidi"

Her iki anlamda bereli olabilir? Onuda okuyarak veya izleyerek öğrenecekler artık. Türü, kitapsa "roman", film ise sosyal içerikli, komedi/drama olurdu.

Afiş/Kapak bile tasarladım bugün, baaaaaaak😀

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Challenge 26,27,28,29 ve 30..


26. Ziyaret etmek istediğiniz 10 yeri sıralayabilir misiniz?


    1- Cuba 
    2- Venedig 
    3- Mardin, Urfa, Hatay
    4- Bosna-Hersek 
    5- Cezayir, Fas 
    6- Güney Afrika ülkeleri 
    7- Güney Amerika ülkeleri
    8- Matterhorn, Zermat

    Ay yeter, şiştim. Zaten bunların bir çoğu gitmek istediğim yer olarak kalacak, onuda biliyorum.  Bu yazdıklarımdan en uzak olan Cuba belki gerçekleşir. Diğer yakın yerler daha mümkün gibi görünüyor. 2 ve 8 en yakın plan olabilir. Ben gezerken keyif almalıyım. Yalnız gitmek istemem bu saydığım yerlere. "Aslında kafa nereye biz oraya" modunda arkadaşlarla olursa cehennemin dibi bile olur.. 

    27. Dağınık mısınızdır yoksa düzenli mi?

    Çok derli topluyum, "yerlere bal dök yala" derler ya, işte ben o türdenim demeyi isterdim. Yok o ben değilim! O benim kardeşim. Ben bildiğin dağınığım, sadece o geleceği zaman ve misafir gelecekse derler toplarım biraz. Ben sadece  mutfağı, wc ve banyoyu temiz tutarım. Birde çamaşırlar temiz ve ütülü olmalı. Havlularla yüzümü silerken güzel kokmalı. Nevresimler temiz kokmalı. Ama yatak odasında üç gün önce çıkardığım etek, pantolon, bluz, sağda solda durabilir, bundan rahatsız olmam. Çamaşır ve çorapları hemen kaldırır çamaşır sepetine atarım. Ama çocukların odası dağınıksa kükrerim. Ben kükrerim, onlar yine yapmaz. Bu Çelınc ne var ne yok döktü ortaya:)  

    28. En sevdiğiniz 3 müzik grubu hangisi?

    Öyle ahım şahım sevdiğim bir müzik grubu yok. Grup sevmiyorum ben.. (Pisliğin alemi yok, ne düşündüğünü biliyorum:) ) ben solo müzik seviyorum. Kardeş Türküler konserine gitmiştim. Onlara hayran kalmıştım. Hakkaten isimlerinin hakkının vermişler. Bütün grubun güçlü sesi var, ve her dilden türküler.. Sezen'den bile iyiydiler.. Bu arada Sezen sendromu çoktan geçti. Hala soranlar var, onlara cevaben. Sezen de kim? :)) 


    29. Korkularınızdan bahseder misiniz?

    Korkular.. Gökgürültüsü ve şimşek çakmasından çok korkarım. Balkonda oturamam. Güçlü bir şimşek çıktığında bedenim ani bir refleksle kendini tırsarak ve pusarsak geri çeker. 

    Hayvanlardan korkmam, sadece bazılarından tiksinirim. 

    Doğayı çok severim, ama gücünden korkarım. Doğal afetlerden korkarım. Hani deniz ve orman çok güzel görünür ya gündüz, gece karanlığında bi kadar ürkütücü gelir. 

    Silahtan korkarım. Elimde bile tutamam. Çok soğuk gelir. 


    30. Neden blog yazmaya başladınız? Blog isminiz bir hikayesi var mi?

    Yazmayı çok seviyorum. Günlüklerim var benim 1988 lerden 1998 lere kadar. Sonra Facebook ta, notlarım diye bir şey vardı. Oralara yazardım. Yakın çevrem bana yazmam konusunda ısrar etti. Yazılarımın ruhu olduğunu söylediler. Kimi dedi, kısa hikayeler yazmalısın, kimi dedi blog açmalısın. Blog ne olaki dedim. Anooo, bir bakarım ki, blog yazarları zaten almış başını gitmiş. Ben 2012 yılında başladım yazmaya. Kendi kendime yazıyorum işte bir şeyler. Orada kalıcı olması belki torunlarımın torunlarıda okur diye. Örneğin ben, ninemin günlüğü'nü çok okumak isterdim. Tamamen kişisel bir blog. Ha o bana yazmalısın diyenler var ya, hiiiiç yorum bile yazmazlar yazılarıma. Yorumlar aslında motive ediyor, yalan yok. O bir ölçek gibi. Çünkü,ben artık çekmeceme koyduğum deftere yazmıyorum. Açıktan yazıyorum. Sonra dedim ki kendi kendime, sen bunları kendin için yazmıyor musun? Evet! Ee o zaman?  O yüzden rahatım. 

    Blog ismimin hikayesi yok,ama beni yansıtan bir şey olsun istedim. Ben gece aktifim. Bütün güzel fikirlerim gece çıkar meydana. Yazılarımı gece yazarım.. Daha üretkenimdir. Gece çok daha özgür hissederim kendimi. Önce "gece kuşu" olsun istedim blog adımın. Sonra bana "akşam sefası" da derlerdi. Akşam sefası çiçeğinide çok severim. Ben gibi akşam açarlar.. Sanki cuk oturdu bu blog adı bana. Seviyorum. 

    Böylece, ilk kez bir challenge yaptım. Bazen günlük, çoğu zaman topluca. Güzeldi. Bir hareket geldi blog alemine. Bazı yakın hissettiğim bloggerleri tanıdım ve takibe aldım. Teşekkür ediyorum Saçakli'ya 


    Teşekkürler Blog arkadaşlarima,
    ve bu challenge ba
    şlatan Saçakliya..