Sayfalar

Bern etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bern etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2024 Perşembe

Küçük Bir Şehirde Büyük Buluşmalar: Orientexpress Film Festivali

Ah, Bern… İsviçre’nin başkentisin ama bazen o kadar sessizsin ki, büyük şehir havasından çok, sakin bir kasaba gibi duruyorsun. Etkinlikler, festivaller dendi mi, herkes soluğu Zürih’te alıyor. Biz burada bir kuş uçsa ekinlik var saniyoruz😀 Bern değil de, sanki Bitlis gibisin Kemal Burkay’ın şu dizeleri tam da bize yazılmış sanki  "Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur, iklim değişir…" Ve gerçekten, bu sefer Bern’e yine bir film festivali geldi, bir anda havamız değişti.

Geçen yıl, bu zamanlar Orientexpress Film Festivalinden haberdar olmuştum.  Şehrimize yılda bir gelen nadir güzel sürprizlerden biriymiş meğer. Beş yıldır düzenleniyormuş ama tesadüf bu ya, ben geçen yıl öğrendim. İlk kez o yıl katılmıştım ve tadı damağımda kalmış olacak ki bu sene yine katildim. Tüm gösterimlere yetişemesem de, açılış filmi "My Stolen Planet" ve kapanış filmi "Yurt" izlediklerim arasındaydı. Üstelik yönetmenler ve oyuncular da vardi, bu da festivalin tadını başka bir seviyeye taşıdı.

İlk film, İranlı Farahnaz Sharifi’nin gözünden hayata dair dokunaklı bir belgeseldi. 1979’a kadar İran’la aslında ne kadar benzer olduğumuzu hatırlattı. Giyimlerimiz, eğlencelerimiz, hatta gülüşlerimiz… Ama belgeselin bir anında, Farahnaz iç burkan bir sesle, ‘Humeyni rejiminden sonra başımız açık gezmemiz yasaklandı, gülüşlerimiz yasaklandı,  sokaklarda kadınlar öldürülmeye başlandı, dedi. İşte o anda söyle düşündüm; Eskiden İran bize çok benziyormuş, şimdi ise gitgide biz onlara benzemeye başladık.

Son film ise senaryosunu ve yönetmenliğini kendi yapan Nehir Tuna'nın Yurt isimli filmini izlemeye gittik. Aynı zamanda filmin yapımcısı ve oyuncusu Didem Ellialtı da oradaydı. Gösterim, konumu çok güzel olan Cinematte'deydi. Aare Nehri'nin kıyısında, bir otel lobisini andıran salonda, elinde şarabınla, biranla rahat rahat film izlemenin keyfi de bambaşka oluyor.

Salonda yerimizi aldık, ışıklar karartıldı, film öncesi diğer filmlerin reklamları dönerken tuvalete gitme ihtiyacı duydum. Film uzun, neredeyse 2 saate yakın. Neyse, bir koşu gidip geleyim dedim. Bir de ne göreyim, filmin yönetmeni Nehir Tuna tam kapının önünde gümrük memuru gibi dikiliyor! Pardon, dedim utanarak, film başlamadan bir tuvalete gidip geleceğim. Tabi, dedi gülümseyerek. Koskoca bir yönetmenle ilk diyaloğumuz bu şekilde oldu 😀.

İtiraf edeyim, Nehir Tuna ve Didem Ellialtı hakkında pek bir şey bilmiyordum. Filme gitmeden önce internetten bir araştırma yaptım, kimdir, necidir  bu insanlar diye 😀. Genç bir yönetmen Nehir Tuna, sanıyorum bu ilk uzun metrajlı filmi. Birkaç yerde de ödül almış bir film.  Buna bir gençlik filmi de diyebiliriz. Film, 1990’ların sonlarına dogru, Türkiye’deki siyasi kutuplaşma ortamında geçiyor ve Ahmet adlı 14-15 yaşlarında bir gencin gözünden, babasının zorlamasıyla bir erkek yurduna yerleştirilen Ahmet, sıcak aile ortamından kopmanın verdiği çaresizlikle yüzleşmek zorunda kalıyor. Yönetmenin kendi yaşamından esinlendiği bu hikaye, büyümenin zorluklarını ve aidiyet arayışını derinlemesine hissettirdi.

Film bittikten sonra, soru-cevap şeklinde bir söyleşi yapıldı. Ama söyleşi bitti, muhabbet bitmedi. Ortam öyle samimiydiki, sanki eskiden beri tanışıyoruz. Derken, Didem Ellialtı, ‘Yarın Bern’deyiz, ne yapalım, nereye gidelim? Alpler yakın mı diye sordu. Bende şaka yollu, Dağları, gölleri görmek ister misiniz? dedim, hani bizimle ne yapsınlar diye düşünüyorum. Hani onlar yönetmen, oyuncu, sanatçı ya. Ama, Didem öyle bir "Bayılırım" dedi ki şaşırdım. Peki nasıl gideceğiz, diye sordu. Arabayla, dedim. Harikasınız, dedi gülerek. Bir anda, o spontane kararla ertesi gün için plan yapmış olduk. Telefon numaralarımızı aldık verdik, el sıkışıp vedalaştık. Onlar otellerine, biz de evlerimize dağıldık. 

Ertesi gün sabah tam 10:15’te onları otelden aldık, Yanımda arkadaşım Melek de vardı. Başladık Berner Oberland’a doğru yol almaya. Öncesinde birkaç rota hazırlamıştım ama ilk durağı ben seçtim. Blausee.  Hedefim, göl kenarında kahvaltı keyfi yapmak, ardından da onlara birkaç güzel rota gösterip seçtikleri yerlere gitmekti. Melek, sanki dağda beş yıldızlı otel işletiyor gibi hazırlanmış; termoslarda çay, kahvaltılıklar, porselen tabaklar, masa örtüsüne kadar her şeyi düşünmüş. Ben de klasik iste Türk bakkalından çıtır simit, kol böreği, yanına da iki şişe soğuk beyaz şarap aldım, olmazsa olmazımız.

Blausee’ye vardık, arabada sohbet ede ede… Aslında sohbet eden Melek ve diğerleri ben direksiyon başında, dinlemedeyim. Hava ise mis gibi bir sonbahar günü: masmavi gökyüzü, güneşten gözlerimiz kamaşıyor, elimizi gözlerimize siper ediyoruz. Didem günes gözlüğünü otelde unutmuş, biraz mutsuz. Aslında sadece gözlüğünü değil, ne var ne yoksa unutmuş: sigara, çakmak, cüzdan… Alplere çıkma heyecanından mı yoksa sabahın köründe alelacele çıktıklarından mı bilinmez ama neredeyse kendilerini de unutacaklarmış. Neyse ki şans eseri bir tek kendilerini almayı başarmışlar, ona da şükür😂

Daha sonra Brienz köyüne ve göl kıyısına doğru yola çıktık. Etrafta biraz dolaştıktan sonra göl kenarında bir yere yerleştik, şaraplarımızı açtık ve kadehleri sanata, hayata kaldırdık. O an, işte tam da o kadehler tokuşurken ‘siz-biz’ aramızdan kalktı; ‘sen-ben’ oluverdik. Sohbet derinleştikçe, özel hayatlarımızdan hikayeler dökülmeye başladı; kimi zaman gözlerimize sinek kaçar gibi oldu, ama çoğunlukla kahkahalarımız yankılandı Brienz Gölü’nün sakin sularında. Öyle güzel, öyle içten bir gündü ki, başka yerlere gitmekten vazgeçtik. Buradayız, dedik, anın tadını çıkaralım. İşte o an, orada hep birlikte yaşadıklarımız çok daha anlamlı hale geldi.

Hava kararmaya başladığında Bern’e dönme vakti gelmişti. Ama mutlaka Rosengarten’e uğramalarını istiyordum. Bern’in o meşhur kiremit çatılı evlerini, eski zamanlardan kalma ince uzun bacalarını, ihtişamlı Münster Kilisesi’ni, sokaklara yansıyan sarı ışıkları görmeden olmazdı. Şehre son bir bakış atmak için kadehlerimizi yine kaldırdık, bu defa Bern’e.

Gece çökmüş, hava da iyice soğumuştu. Neyse ki oradaki restoranın bahçesinde ısınmak için odun ateşi yanıyordu; ateşin etrafında biraz ısınıp şehre iyice doygun bir şekilde bakındık. Sonrasında, Bern’in klasiği olan Rösti ve fondü yemek için Anker Restoranina gittik. Bu kez onlar bizi davet etti. Böylelikle, anılarımızda özel bir yere sahip olacak bu günü beraberce sonlandırdık.

Nehir ve Didem’i tanımak benim için çok güzeldi. Belki bir gün, onların başarılarını sahnelerde izlerken "Birlikte Brienz Gölü kenarında kadeh tokuşturduğumuz günü unutmadim" diyeceğim. Kim bilir, belki o başarıları Oscar’a kadar uzanır… Hayat sürprizlerle dolu. 

Geçen yıl Zeki Demirkubuz, bu sene Nehir Tuna ve Didem Ellialtı… Böyle giderse önümüzdeki yıl Cannes jürisine selam çakıyor olacağım😊 Bu festivali düzenleyen Orientexpress ekibine kocaman teşekkürler. Bern’de sinemaya bir "iklim değişikliği’"yaşattığınız için sağ olun, var olun...

şimdi bir kac fotoğrafla o anları durduralım. Fotolar için izin aldım.









31 Ekim 2023 Salı

Hayat...

Orient Express Film Festivali etkinlikleri başladı. Bu festival Bern, Zürich, Basel ve St. Gallen şehirlerinde olacak. İlk Bern'den başlamışlar. O nedenle son bir haftadır şehri sinema rüzgarı sarmış durumda. Festival programını incelediğimde, kısa metrajlılardan uzun metrajlılara, belgesellerden dramalara kadar birçok film olduğunu gördüm. Özellikle Türk, İran ve Suriye yapımı eserler vardı. Hepsine gitmeme ne zamanım vardı ne bütçem. Toplam, 6 film, 7 belgesel, 5 kısa film olmak üzere, 18 yapıt vardı. Bu zengin seçkiden iki Türk filmi izlemeye karar verdim: "Kar ve Ayı" ve Zeki Demirkubuz'un son filmi "Hayat".

"Kar ve Ayı" Merve Dizdar'ın başrolünü oynadığı bir film. Film Artvin'de çekildiği için görselleri kadar Merve Dizdar'ın oyunculuğu da şüphesiz mükemmel.

"Hayat" filmi, Türkiye'de 1 Aralık 2023'te vizyona girecekmiş. İlk gösterim Bern'deki bu festivalde olacağı için, herkesten önce izleyenler arasında yer almak beni de heyecanlandırdı. Ha noluyor herkesten önce izleyince, başın göğe mi eriyor derseniz, yo başım göğe ermiyor da, kimsenin yorumunu okumadan, etkilenmeden bir filme girmek heyecanlı oluyor bence. Hele hele filmin yönetmeniyle aynı sinemadaysan. İşte bu bir ayrıcalık. Zeki Demirkubuz'un filmlerine olan hayranlığımı saklayamam. Onun filmlerinde aksiyon, kovalamaca, kulağı tırmalayan yüksek sesler yoktur. Gözü ve kulağı yormaz. Bunun yerine, derin sosyolojik ve psikolojik analizlerle bezeli, yalın, buhranlı ve etkileyici insan ilişkileri vardır. Filmlerinde usul usul insana dokunan yaraları işler ve genellikle sonunu izleyicinin hayal gücüne bırakarak sizi kabız eder. Bu, adeta bir Zeki Demirkubuz imzasıdır sanki. Belki de tam bu yüzden çekici bulurum onun filmlerini.

Film tam 3 saat 12 dakika sürdü. Buradaki sinemalarda ara verilmiyor, bu da beni biraz endişelendirdi. Ancak yağmurlu bir havada, 3 saati aşan sürede kıpırdamadan Zeki Demirkubuz'un bu filmi su gibi aktı. Üstelik bu sefer film, alışılagelmişin aksine daha net bir sonla bitti sanki? "Sanki" diyorum, çünkü yine yapmış yapacağını.

Film sonrası yönetmenle yapılan söyleşi, soru-cevap şeklindeydi. İzleyicilerin bazıları sahnelerin anlamlarını sordu, sunu mu demek istediniz, yoksa bunu mu demek istediniz, gibi.  Ancak Demirkubuz, "Özel bir şey demek istemedim, hayatta olan şeyleri filmlerime yansıtıyorum," dedi. Belki de biz, izleyiciler olarak, her şeye bir anlam yüklemeye çalışıyoruz. Oysa bazı şeyler sadece oldukları gibidir, ne eksik ne fazla.

Gecenin sonunda, tesadüfen yönetmenle yan yana sinemadan çıkarken kısa bir sohbet etme şansı buldum. Ona, "ilk kez bir filminizde sonunu açık bırakmadınız, bizi şaşkına çevirmediniz, ama yine de bizi bir tünele soktunuz, çık çıkabilirsen" dedim! Bu esprili yorumuma çok güldük. Bu anı, bir arkadaşımın hızla çektiği fotoğrafa böyle yansımış. Sanarsın kırk yıllık cocukluk arkadasıyız yönetmen Zeki Demirkubuz ile :) Gecenin yıldızları kesinlikle Zeki Demirkubuz ve benim fıstık yeşili şalımdı.

Sonuç olarak bu harika geceyi asla unutmayacağım. Zeki Demirkubuz'u tanımak da ayrı bir mutluluktu.

Link: Orient Express Film Programi 




10 Temmuz 2018 Salı

Pelinpembesi ile Yanginli bir Bern..

Hafiften dumanlar arkamizdan
yükseliyor.
Şöyle başladı.. “Merhaba seryal hanım,  temmuz başı Bern ilk önce olmak üzere İsviçreye geleceğiz kısmetse.sizden yardımınızı isteyecegim.  Kasabalar arası tren saatleri ve fiyatlarını gösteren bir site var mı,  turistler için 8 günlük kartlar var onları mı alsak diye.  Bize yol gösterirseniz çok sevinirim.”
Her şey bi dokunmaya bakıyor aslında. Birbirimizi uzaktan uzağa takip ettiğimiz bir blog ve instagram arkadaşlığı. 
Böyle bi mesaj gelince hemen atladım üstüne. Çünkü benim burada türkçe konuşabildiğim hiç arkadaşım yok. Çok garip değil mi? Ama öyle. Anadilimde konuşabildiğim arkadaşlarım ve yakınlarım hep uzaklarda. Evde günlük konuştuğum kadar ve birde bu bloğa yazarak anadilim olan türkçeyi diri tutuyorum belkide. 
İşte böyle bi mesaj gelince çok seviniyorum. Bunu daha önce Macerakitabim Özlem’le yaşamıştık. Cenevreye bir konsere gelmişlerdi, konser iptal olunca onları Berne davet etmiştim. “Lizbon’a Gece Treni” adlı kitabı okumuştu ve çok beğenmişti. Hikaye Bern’de başlıyordu. Kirchenfeld köprüsünde.. “Kirchenfeld köprüsüne doğru bi şarap içer miyiz?” Demiştim galiba. O yazının linkini eklerim. Hatta Özlem’in Bern gezi linkinide. 

Bu sefer gelen Pelinpembesi blogger sahibesi Buket, eşi ve kızı. 1 haftalık tatillerini İsviçre’nin Berneroberland bölgesine ayırmışlar. İnterlaken ve çevresi. Dağlar, göller.. Gezmişler oraları bi güzel. Hatta benim burnumun dibinde olupta gitmediğim yerlere bile gitmişler. Son günlerinide Bern’e ayırmışlar. Şehirlere daha az zaman, doğaya daha fazla ayırarak. Gayet mantıklı. Bern’e bir gün yeterli. Bazı şehirler vardır, yaşamak boğar ama gezmesi güzeldir. Birde bazı şehirler vardır gezmesi değil ama yaşamı güzeldir. Bern öyle bir kent işte. Sakindir, huzurludur, tarihidir. Ben çok seviyorum burada yaşamayı. Aslinda gezmeside güzeldir.

Neyse, biz bugün saat 15.30 da ünlü saat kulesinin önünde sözleştik. 10 dakika öncesinden geldim. Saat kulesinin altında Bern simgelerinin magnetleri satılıyor. Orada Bern Saatkulesinin bir magnetini görünce ben, küçük bir anı olsun diye Buket’e hediye alıp sırt çantama attım. Sonra bi yerde merdivenlere oturarak onları beklemeye başladım. Acaba diyorum, biz nasıl tanıyacağız ki birbirimizi? Birbirimizin resmini bile görmemişiz? Ben onları nedense 4 kişi hayal ediyorum. Diyorum ki kendi kendime anne-baba ve iki ergen birlikteyse ve Türkçe konuşuyorlarsa direk dal. Çünkü o saatte orada ya Japon’lar olur. Yada başka bir turist topluluğu. Rehbersiz gezenler daha bi kenarda olur. Uzaktan gördüm ben bunları. Ama kafamdaki aileye uymuyor. Onlar 4 kişiydi ya bana göre? Bunlar üç kişi. Biraz yanlarına yaklaştım. Baktım Türkçe konuşuyorlar. Sonra baya bi yaklaştım. Buket’in gözlerine bakarak “merhaba” dedim. Onlarda beklediği için zaten bu buluşmayı direk gülümseyerek merhaba diye cevap verdiler. O kadar kolay oldu ki tanışmamız. Dedim, ben sizi dört kişi biliyordum. Ebeveyn ve iki çocuk! Yok dediler, bir kızımız var. 

Kızları Pelin Einstein müzesine gitmek istiyordu. Fakat heryerde olduğu gibi Bern’de de müzeler pazartesi kapalıydı. Sonra şehir merkezindeki Einstein’ın yaşadığı evi gezmekle yetindi. Bu arada Bern’de belli başlı gezilmesi, görülmesi ne kadar yer varsa gezmişlerdi. O zaman Rosengarten’e gidelim Bern’e tepeden bakalım, dedim. Hava mis gibi güzel yine. Öğleden sonra güneş tam karşıda olunca Rosengarten’dan Bern, fotoğraflar gözle göründüğü gibi çıkmıyor. Neyse güneşin biraz daha kaymasını beklerken biz bir şeyler içtik, sohbet ettik, eğitim sistemini karşılaştırdık, Doların vs Euro nun yükselişinden, biraz politikaya girip çıktık, birazda  blogger dedikodusu derken zaman geçiverdi. Akşam güneşi nispeten fotoğraflara etki yapmayınca Bern’i arkamıza alarak fotoğraf çekmeye başladık. Fakat oda ne? Arkamızda bir evin çatısından dumanlar yükseliyor. Yangın mı var acaba diye beklerken bir anda alevler ve kara dumanlar yükselmeye başladı. Yanan yer, Bern’in göbeği, unesco dünya mirası korumasında olan yer. İtfaiye geldi 15 dakikaya ve bir saatte söndürdüler. Sonra arkadaşlarımı otellerine bıraktım ve eve geldim. Evde henüz kimse yoktu. Balkona geçtim, çantamdaki sigaramı ararken o saat kulesi magnetini gördüm. O hengamede vermeyi unutmuşum. Belki yarın otellerine gidip ulaştırırım. Bilemiyorum. 

Yanginli bir Bern kalacak
hatiralarinda.
Sonra instgrama ekleyince yangın fotosunu, yakınlarım içerden yazmaya başladı. Bugün mü bu, çok üzüldüm diyenler. Kızkardeşime bi foto gönderdim Buketle ikimizin. Dedi ki; “Dünya yansa içinde yorganım yok der gibi çek kanka😂”  gibi olmus. Dedim bu daha ne ki, hemen arkamızda çimenlerin üzerinde 30 kişilik bi yoga grubu vardı, hiç istiflerini bile bozmadılar, hatta farkında bile olamadılar yangının. Hakkaten ateş düştüğü yeri yakıyormuş, dedim. 

Biraz önce yangın haberlerine baktım. Can kaybı yok, iki kişi hafif yaralı hastaneden taburcu olmuşlar bile. Yangın nedeni henüz belli değil. 

Böyle bi gündü bugünde. Bilmiyorum Buket Bern hakkında ne düşünüyor? Nasıl geçti tatilleri? Sanırım döndüğünde detaylı yazacaktır. Bana dedi ki, son zamanlarda yazmıyorsun. Daha sık yaz. Burada gezdiğin dağı taşı taş. Tamam dedim bu akşam yazarım. 

Ben kendi adıma çok mutlu oldum bu aileyi tanımaktan. 

Gene gelin, gene buyrun. 


Yanan Bern Görüntüsü


Ilgilenenler icin Bern yazilarimizin linkleri:

Macera Kitabim, Özlemin kaleminden Bern

Macera Kitabimla Bern bulusmamiz..

10 Aralık 2017 Pazar

Bavul pazarı.. Koffermarkt..

Her şey yaz aylarında bir perşembe, arkadaşımın “Sen çok güzel fotoğraflar çekiyorsun, neden onları kartpostal olarak satmıyorsun Koffermarkt’ta (bavul pazarı)” sözleriyle başladı. Ne ola ki, bu bavul pazarı dedim. İnternet sayfalarından araştırdım. Senede bir kez kurulan, sadece el emeği ürünlerin satıldığı bir sanatsal pazar. Adının “bavul pazarı” olmasının nedeni ise, ürünlerin bavul içinde sunulması şartı. Bir yığında başka şartları var. Bu sene 9 Aralık’ta, yani bugün kurulacak pazara, katılacak olanların  31 Temmuza kadar başvuru şartı ve ne satacaksan onun fotoğrafı, çünkü, aynı üründen bir stand olma şartı olduğu için seçiyorlar. Sonra efendime söyliyeyim, beyaz bir masa örtüsü getirme şartı, bavulun ebatlarının onların istediği ölçüde olma şartı, gibi gibi.. 

İyi, güzel. Başvurumu yaptım vaktinden önce ve Eylül ayında onay maili geldi. 
Yine bir perşembe buluşmamızda, arkadaşıma söyledim başvurumun kabul edildiğini. Sanırım benden daha fazla sevindi. Dedim, iyi güzel de, bende ne beyaz bir masa örtüsü var, nede onların istediği ebatlarda bavul. Şöyle antika bir bavul istiyorlar. Hani 60 lı yıllarda Almanya’ya iş gücü için giden türkiyelilerin bavulları vardı, dört köşe. İşte ona benzer bir şey olmalı. Şimdi kimde var o bavullardan? Bendekiler saplı, tekerlekli falan. Dedi, sorun değil, bende var ikiside, demişti.

İşte o gün geldi çattı bugün. Geçen haftalarda 60 kadar fotoğraf hazırlamıştım. Ama az geldi bana. Hem Noel öncesi, hem İsviçreliler hala kart yazmayı seviyorlar, üstelik şehir merkezinde, kalabalık olur diye dün gece bir 60 fotoğraf daha hazırladım. Bavula yerleştirdim özenle. Birde mum koydum bavula, masamda yakarım diye. 

Sabah 8 de uyandım. Pencereden dışarı baktığımda bembeyazdı ağaç dalları, evlerin çatıları, ve yollar. Noel ruhuna yakışır bir pazar olacak bugün deyip gerindim pencere önünde esneyerek.Sonra giyindim kuşandım yavaş yavaş. Nasıl yavaştan aldıysam artık, saate bakınca gözlerim fal taşı gibi açıldı. Dokuza çeyrek var. Dokuza on kala arkadaşımla sözleşmişim. Park sorunu yaşayacağım için, Taylan götürecekti beni. Hemen Taylanın odasına koştum, çok geç kaldım Taylan diye sızlandım. Gözlerini kırpıştırarak “n’oluyo ya, ne zaman sabah oldu?” Der gibi bakıyordu. Neyse bi hışımla çıktık evden, ikide sıcak simit aldım bakkaldan. 
10 dakika gecikmeyle vardım arkadaşımla buluşma noktamıza. Birer kahve içtik, bir simiti bölüştük. (Kahve ile simit hiç yakışmıyor) 

Pazarın kurulacağı binaya gidiyoruz. U şeklinde tarihi bir yapı. Herşey çok şık. Girişte ismini söylüyorsun, listeye bakıyor, ve stand numaranı söylüyor. Benim numaram 13 tü. 30 Frank ödeyip standımıza gidiyoruz. Saat 10 da başlayacak pazar için, insanlar standlarını kurmaya başlamış. 
Masada benim adımın yazılı olduğu bir kağıt, küçük bir yılbaşı çiçeği, (Atatürk çiçeğide deniyor galiba) “iyiki buradasın” yazan bir not. Ne güzel organize etmişler diyorum. Arkadaşım, getirdiği beyaz masa örtüsünü seriyor bana ayrılan standa. Birde kurabiye kutusu çıkarıyor. Süs olsun diye getirdiğini düşünüyorum. O da ne? Dün gece kurabiye yapmış, gelene gidene sunmak için. Bu benim aklımın ucundan bile geçmemişti. Sonra aniden, benim küçük bi işim vardı, onu halledip geleyim, sen çantayı aç, ve masaya kartlarını diz, deyip ayrılıyor. Zaman sonra elinde çam dalları, beyaz güller, ve pille yanan mum getiriyor, masayı süslemek için. Meğer benim getirdiğim mum, güvenlik açısından yasakmış. Bu davranışı karşısında mahçup oluyorum.  Bu stand benim mi, yoksa onun mu karıştırıyorum. O hep benden daha hevesli oldu. Masamız sade ve güzel deyip, oturuyoruz. Yavaş yavaş insanlar gelmeye başlıyor. Arkadaşım daha konuşkan, mutlaka herkesle konuşacak bir şeyler buluyor, ve diyalekt konuşuyor. Sadece diyalekt mi, fransızca ve İtalyancada konuşuyor. Bilmediği sadece Türkçe galiba, işte onuda ben idare ediyorum😀 gerçi hiç Türkiyeli biri gelmedi ya. 

Bazen insanlar birden üşüşüyor, bazen kimse olmuyor. Kimi bakıp geçiyor, kimi topluca alıyor. Bunlar genelde hala kartpostal yazmayı ve almayı seven, orta yaş üzeri insanlar oluyor. 

Gelelim bilançoya. Ne kârdayım, ne zararda. Sadece giderimi aldım. Bir günlük bir satışın elbette kârı olamaz. Süreklilik gerekir. Ama her gün böyle bir pazar olsa kazançlı olabilir. Şöyle söyleyim. 250 Frank maddi harcamam oldu. Cirom ise 270 Frank.  Eğer kartlarımın hepsi satılsaydı 700 Frank ciro olacaktı. Şimdi sadece 20 Frank kâr’ım var. Zamanımı saymıyorum bile. 

Sonuç şu; maddi olarak düşünürsem, senede bir gün bunu yapmaya değmez. Her gün olsa olur. 

Manevi olarak düşünürsem, daha derin. İnsanlar o kartları gönderecekleri insanları sesli düşünüyorlardı, “evet, işte bu tam onluk bi fotoğraf” demeleri farklı bi duyguydu benim için.

Farklı bir tecrübeydi. Güzel bir tecrübeydi. Arkadaşımın bir kez daha desteğini çok güçlü hissettim mesela. Sonra fotoğrafçılar tanıdım, fotoğraflarımı değerlendiren. 

Bir sürü kartpostalım var. Ha, yılbaşı kartı almayacağım, kendi üretimimi göndereceğim eşe dosta. Onuda kâr hanesine yazabilirim😀

Var mı aranızda yılbaşı kartı göndermemi isteyen. Çekinmeyin yazın valla bak. Seve seve gönderirim. 




27 Mart 2017 Pazartesi

Sadece Bir Simit..


İlkokul yıllarıydı. Simit alabilmemiz için elimize 1 lira verilirdi. Ya da 50 kuruşa satılan bir keski un helvası için. Hademe teneffüs zilini eliyle çalardı. Hani şu Hababam sınıfındaki Adile Naşit gibi. Bizim hademe erkekti. Sevimliydi. Bütün hademeler sevimliymiş gibi gelir bana. 

Hademe ilk teneffüs zilini çalar çalmaz hurraaaaa, bütün çocuklar aynı yöne koşardık. Okul bahçesine gelen simitçinin yanına. Bol susamlı, çıtır çıtır, sıcacık, gevrek simitlerin hem görüntüsü hem kokusu beynimin bir köşesine hiç çıkmayacağı bir yere o zaman yerleşmişti. Simitçi sırtındaki sepetle taşırdı simitlerini. Bazen param yetmez 50 kuruşluk un helvası alırdım. Pek sevdiğim bir şey değildi. Tatlı besinler eskiden beri çok tercih ettiğim şeyler değil. Param ona yettiği için tercih sebebim olurdu. 

Yine bir gün teneffüs zili çaldı. Koşarak yine simitçinin yanında aldık soluğu. Simitçiyi gördüğümde gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Çünkü karşımda duran simitçi dayımdı. Bana göz kırptı, pssst der gibi işaret etti. Aylarca çalıştığı bu okulda, hiç kimse bilmedi simitçinin dayım olduğunu. Sepetteki simitler bitmeye yakın, en son ben ve abim giderdik. Sepetin dibinde kalan kırılmış, ezilmiş simitleri biz yerdik.  Bunlar bir simitten daha fazla olurdu bazen. Hele sepetin dibinde biriken susamları avuçlayıp ağzımıza atışımız! Nasıl bir lezzetti o? Hendek simidiydi. 

Bir daha öyle bir simit yemedim ben. 
Öyle her simidi yiyemem,  çocukluğumdaki simidi ararım hep. O kokuyu, o sıcaklığı, o gevrekliği. Ne çok şey istemişim meğer? Sonra yıllarca simit yiyemeyeceğim bir ülkeye göç ettim. 
Türk bakkallarında simitler vardı, ama çocukluğumun simidinin yanından bile geçmeyen, kalın, ağızda çiğnedikçe büyüyen bir hamurdan öteye gidemedi. Hiç simit almadım sonra. Türkiye ziyaretlerimde bazen denk gelirdim, ama her zaman değil. Hele simit sarayları hiç değil.  

Dün hiç beklemediğim bir şey oldu. Cumartesiydi. İki yüz metre ötede bir Türk bakkalı var. Oraya peynir, zeytin çay, sebze falan almaya giderim. Ekmek bölümünde sadece bir simit duruyordu. Tek başına. Görüntüsü çocukluğumun simidi gibiydi. Kokusuda öyle. Elimle dokundum, bastırınca pörsmüyordu, zaten bastıramıyordum, çıtır çıtırdı. Hemen attım sepete. Zaten o anda ağzımın suyu akmaya başlamıştı. Hemen eve gidip ortadan bölüp yarım ay şeklinde elimde tutarak yemek için çok sabırsızlandım. Düşündükçe ağzımın suyu akıyordu gerçekten. Birde beyaz peynir ekledim yanına. İşte bu! Bu simit beni Hendek'teki ilkokula, ordan teneffüsse, sonra dayıma, bilimum çocukluğuma götürdü işte. Diğer yarısını bizim gençler paylaştı. Baya iyiymiş dediler. Eşime ise sadece anlatımlarım kaldı. Dedim 40 yıldır nihayet birinin aklına gelmiş böyle bir simidi yapmak. Kim yaptıysa çok iyi yapmış. Aynı Hendek simidi. Bu arada Hendek simidi tanınmış bir simit midir bilmiyorum? Ama dayım bu işi ilerletti, ve Çanakkale'de simitçi fırını açıp, ekmeğini kazanmıştı. Çokta iyi kazanmıştı. 
Ankara simidi varmış galiba, ama hiç yemedim. Ben Ankara'yada hiç gitmedim zaten. Birde İzmir'de denk gelmiştim, gevrek diyorlar, oda çok çocukluğumdaki simide çok benziyordu. 

Yarın işe giderken yine uğrayacağım, bakalım simit her gün geliyor mu? O simit geliyor mu? Yoksa simit hep vardı, şu tatsız tuzsuz olanından. 

Fiyatı 1.90 Fr. bu arada. Türkiye ile kıyaslarsan çok çok pahalı. Nerdeyse tanesi 7.50 tl gibi bir şey. 
Ama burada yaşarken kıyaslama yapmak çok saçma oluyor. 
Çünkü burada emeğin bir değeri var. Diğer yüzüne bakmadığım simitler, 1.20 idi. Ama bu başka. Evet, daha pahalı, ama bana yaşattığı çocukluğumun tadını veriyor. Kim yapmışsa çok güzel yapmış. Neden benim aklıma gelmedi ki? Çok pasifim çooook. 

Bir simit deyip geçme. Bir simit beni allak bullak etti dün. Simit demek, özlem demek. Memleket demek. Çocukluğum demek. Ama simit gibi simit olacak!!!

İşte bu hafta ben sadece bir simitle duygusal bir ilişki yaşarken, yaşadığım şehirde, Bernde protesto gösterileri varmış. Bugün haberlerde gördüm. Sıra ne zaman İsviçre'ye gelecek diye bekliyordum zaten. Eeeey İsviçre, kıçımın kenarı, sen kimsin demesini.. İşte oldu. 





3 Aralık 2016 Cumartesi

Kısa Kısa Her Telden Nağmeler..

Her yıl olduğu gibi kasımın son pazartesi günü Bern'in meşhur Soğan pazarı vardı yine. Çok eski bir gelenek. Gelin çiçeği gibi süslü soğan ve sarımsağa dair her şey, görsel bir şölen. "Alt tarafı soğan işte hanııım" diyemiyorsun. Allayıp pullayıp 3 kuruşluk soğanı 15 kuruşa satıyorlar. Hiç almadım. Alsam kıyamam o soğanları yemeye, çürür giderler. Sadece bakıyorum ben.  O gün göz doktoru randevum olmasaydı belkide gitmezdim. Ne zaman gitsem zehir gibi soğuk öper yüzümü. Sabahın 5 inde gidilirmiş asıl, en romantik hali öyle imiş. Sanırım bunu hiç bir zaman başaramayacağım. Sabahın köründe sıcacık yatağımı terkedip niye buz gibi havada soğan görmeye gideyim ayol? Aklımı soğan ekmekle yemedim henüz. 
Göz doktorundan randevu aldığımda bana hatırlatmıştı asistan kız, isterseniz başka güne vereyim, park sorunu yaşamak istemiyorsanız, demişti. Aaa evet, dedim önce sonra vazgeçtim, özellikle o gün istedim. Göz doktoruna gittimde nooldu sanki? Sağ gözüm uzun zamandır sürekli sulanıyor. Elimde bir mendil sürekli göz pınarımı kurulama halindeydim İngiliz kraliyet ailesinin hüzünlü kızı gibi.  Doktor baktı etti, sizi gözyaşı spesyalistine havale edeceğim, dedi. Göz doktoru ayrı, gözyaşına bakan ayrı, göz bebeğine bakan ayrı. 
Elimden gitseydim, başparmak, işaret, orta, yüzük ve serçe parmak olmak üzere beş ayrı spesyaliste gönderecekti herhalde. İyiki dişimden gitmedim, 32 ayrı doktor:) olur mu olur! İşte bütün bunlar dünya ülkesi olma şımarıklıklarından. Taaa Ocak ayına randevu aldım, gözyaşına bakan doktordan. 

Sogan pazarindan fotograflar..



**************

Yine pazartesi akşamı Arte kanalında "Kış Uykusu" filmi vardı. Kız kardeşim haber etti. Daha önce Türkçe izlemiştim. Ve çok sevmiştim, ne güzel dialoglardı. Ve o bazı soyut kavramları öyle uzun ama sıkmayan bir filme nasıl aktarmıştı Nuri Bilge Ceylan.  Hemen İsviçreli arkadaşıma söyledim bende, akşam ne yapacağını bilmiyorsan Arte kanalında Türk filmi var, tavsiye ederim dedim. Hiç abartmadım, uzun bir film falan hiç bir şey demedim. Çünkü bilirim ki, bir filmi çok översen farklı beklentilere giriyor insanlar. Yani en azından ben öyleyim. Perşembe buluşmamızda, bu filmden bahsetti. Harika bir filmdi dedi. Tek tek dialogları anlattı. Haluk Bilginer'in oyunculuğunu ve diğerlerinide alkışladı. Haluk Bilginer için "schöner Mann" dedi. Film için " Ein film mit Hüzün" dedi. Hüznün ne anlama geldiğini Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabından okumuş. Öyle güzel bir kelime ki, Türkçe ile ifadesi Almancada uzunca bir paragrafa anca sığıyor, dedi. Hüzün kelimesini çok seviyor. Doğru söylüyor, Türkçe çok kısır bir dil olmasına rağmen bazı kelimeler çok anlamlı ve Almancada karşılığı yok. Hüzün mesela.  Örneğin, Gönül. Almanca karşılığı sadece kalp. Yani "Herz" bu değil ki. Gönül var, yürek var, kalp var. Gönül ile kalp aynı şeymiş görünsede bir hüzün var arasında:) birde dedi ki; Türkler böyle hüzünlü filmleri çok güzel işliyorlar, örneğin bir Amerikan filmi dramada olsa aynı hissi asla vermiyor, genelde bu var Türkiyelilerde, sendede var dedi. Doğrudur, hüzünlü bir kültürümüz olduğundandır, dedim. 

**************

Bu yıl şirketin yılbaşı kartlarını benim çektiğim bir fotoğraftan tasarladığımı söylemiştim. İş arkadaşlarım tarafındanda çok beğenilince sipariş vermiştim. İşte onlar geldi bu hafta içinde. Basılı halide güzel. Lakin çok fazla sipariş etmişim. Akıllı davranıp yıl belirtmemişim. Yani seneye bile göndersek 2016 ya ait değil. Zamansız. E her yılda aynı kart olmaz. Sanırım yakınlarıma göndereceğim kartta bu olacak. Firma logolu ama olsun. İçine özel şeyler yazarsam özel karta dönüşür. Blogcu arkadaşlarım, posta kutunuzda böyle bir kart görürseniz, "bu ne be" demeyin olur mu? Fotograf sag üstte görünen Günün Fotografi altinda..

***************

Advent zamanı geçen pazar başladı. Advent çelenkinin dört mumundan biri yanıyor.. bu pazar ikincisi yanacak. Yani noele geri sayım başladı. Tatlı ve huzurlu bir telaş var sokaklarda. Birde evlerden dışarıya taşan Noel kurabiyeleri ve çöreklerin kokusu. Noel pazarları kuruldu. Henüz gitmedim. Kar yağmasını bekliyorum, klasik olması adına. Meteoroloji hala kardan haber vermiyor. Ama çok soğuk. Ayaz var. Geçen pazar Almanların "Lebkuchen" dedikleri, Türkçesinin "zencefilli çörek" olduğunu Google'dan öğrendiğim o çöreği yaptım. Çok güzel oldu. Zor bir şey bilirdim, öyle basit bir tarifi varmışki. Çok güzel kokularını bende hem eve, hem balkondan sokaklara saldım. Hemen bir tabak Martin amcaya götürdüm. Yine ışıl ışıl gülen gözleriyle karşıladı beni kapıda. Bir kutu ofise götürdüm. Bitti bile. Yarın yine yaparım belki. 





















***************

Dün 1 Aralıktı. Benim için özel bir gün. Bu günün özelliğini daha önceki yıllarda yazdım. Ja, ich will, Evet istiyorum yazim burada.. Tekrar tekrar aynı şeyleri yazmak istemiyorum. 
1 Aralık günü "Evet" dediğimizin devlet tarafından onaylandığı gündü. Yoksa biz daha önce o "evet" i birbirimize çoktan söylemiştik. O yüzden unuttuğumuz oluyor bu günü. Çok günlerimiz var. Bu şu anlamda iyi oluyor, birimiz unutursa ve diğerimiz hatırlatırsa, "biz o gün mü evlendik, 1 Aralık'ta sadece onaylattık" diye kolayca kıvırabiliyoruz. Neyseki bu konuda ikimizde aynı düşünüyoruz, ve aynı pencereden bakıyoruz. Tıpkı şu fotoğrafta ki gibiyiz biz. Bazen güle oynaya, bazen itiş tepiş bakıyoruz aynı pencereden. Bu fotoğrafı bizim Deniz çekmişti geçen yıl Avusturya'da. Seviyorum bu fotoğrafı. Aynı biz😀 

Ayni pencereden bakiyoruz 21 yildir..

*******************
Elbette ülkeden ve dünyadan haberdarım. 
Elbette yine hüzünlü bir haftayı daha geride bıraktık ülke olarak. Birde uçak kazası var Kolombiya'dan. Fidel'in külleri ülkeyi bi baştan bir başa geziyor. Mine Söğüt'ün şu yazısını çok sevdim. 
O yıkık ama dirençli yoksul hayatı küçümsemekte istedikleri kadar ısrar etsinler... 
Artılarla eksiler birbirinden çıkarıldığında elde kalanın değerini; 
Bu değerin, eksileri artıya çevirebilmek için sistemin kendini geliştirmesinde nasıl pozitif bir rol oynayabileceğini hiç hesaba katmasınlar; 
Sağın yıkıcı ve mutlak galibiyetine inatla direnen küçücük bir adaya burun kıvırarak baksınlar ve Fidel ölünce sosyalizm de ölür sansınlar; 
Ölünün arkasından istedikleri kadar sövüp saysınlar. 
Boş ver. 
Fidel ölür; sen uçuşu hatırla.
Yazı Mine Söğüt'ün sayfasında mevcut. İsteyen oradan okuyabilir. Birde şu cümlesi çok hoşuma gitti.. "Allanıp pullanmış bir yoksulluğun zenginlik diye pazarlandığı bu koca kapitalist dünyada;.... diye girizgahından sonra yazdıkları var..  

Sonra Adana'daki kız öğrenci yurdunda olanlar var. Hüzünden öleceğiz artık. Bi keyiften ölmek var, birde hüzünden. İkiside öldürmüyor insanı. Biri pozitif, diğeri negatif etkiliyor sadece. Artık negatif etkilediğindende şüpheliyim. 
"ülkemde her gün başka başka dertler yaşanıyor. Ve üzülmekten bir tuhaflaştık aslında. Duyarlılıklarımızı da kaybettik" diye yazmış arkadaşım bana. Haklıda üstelik. Ve artık hazırız yarına kötü bir habere uyanmaya demiş "Günün Çorbası" blogçusu. Çok doğru, yarına acaba hangi kötü habere uyanacağız diye yatıyoruz. Uyuyoruz yani. O kadar alıştırılmışız. Kösele gibi olmuş yüreklerimiz. Bugün üzüldüğümüz şey yarına başka kötü şeylere bırakıyor kendini. Neye üzüleceğimizi şaşırmış durumdayız. Küçükte olsa mutluluklarınızı yaşamaktan utanır hale gelmişiz. Sanki utanması gereken bizmişiz gibi? 

Birde herkesin kendine göre küçük büyük sıkıntiları oluyor. Olmuyor mu? Kiminin çocuğu, kiminin okulu, kiminin işi, kiminin ilişkisi, kiminin maddi, kiminin manevi.. herkesin bir derdi mutlaka var. Hep dert, hep hüzün. Hüzünden beslenen milletiz vesselam. Bu türkülerimize, filmlerimize, yaşamımıza, kültürümüze işlemiş. 

Böyle işte.. 

26 Ekim 2016 Çarşamba

Sonbahar, Pazar, Celile.. Pazar Gününe ait bir yazı..

Buralarda havalar bi öyle bi böyle. Bir gün güneş gözümün içine içine işliyor, diğer gün ise, sisten perde oluyor. Mevsim ne kış, ne yaz, nede bahar. Mevsim sonbahar. Böyle zamanlarda evin sıcaklığını yaz sanan salak sinekler giriyor balkon kapısından. Sesleri yazı hatırlatıyor diye affetmiyorum tabi. Vurdum mu yapıştırıyorum alimallah. Hiç vicdan azabı çekmediğim tek canlılar bunlar, sinekler ve sivrisinekler.

Bugün pazar. Sisli havada balkondan baktım şöyle uzaklara. 30 metre görüşüm uzak olmuştu. Belli belirsiz ağaçları görüyordum. Kışa soyundukları için doğanın onları gizlediğini düşündüm gülümseyerek. Niye utanıyorsunuz ki? dedim içimden. Hep içimdem konuşurum doğa ile. Doğal olmayan şeyler utanç vericidir, düşüncemi yaydım sis aralığından. Ama o bildiğini okudu. Bütün gün sis hiç kalkmadı yaşadığım bu şehirde. Pazar kasveti ile daha ağır gelmedi. Bilakis, doğa gibi bende kozama çekilip pazar bitmesin istedim.

Bizde öyle değil miyiz? Gün gelir üzülür ağlarız, gün gelir coşar güleriz.. Ağlayışımızı saklarızda, gülüşümüzü anlatmak, göstermek, paylaşmak isteriz hep. Ama gülüşümüzü bile çok görürler. Susarız, eğer kendimizi biliyorsak. Biz kendimizi bildikçe onlar daha fazla sustururlar.

Hepimiz bir bedeninin içine sığdırıldığımız kişilikleriz. Kimimiz sığıyoruz bu bedene, kimimiz sığamıyoruz. Biz daha bedenimize sığamazken, biri geliyor üzerimize bir elbise giydiriyor. Bu sefer bedenimin içi başka, dışı başka oluyor. Ya giysim bana dar geliyor yada bol. Oysa ben içimide yaşamak istiyorum, dışımıda. Yaşayamıyorum tabi. Yaşadığım kadarı ile mutlu olmaya çalışıyorum bu sefer.

Küçük şeyler yapıyorum ben mutlu olabilmek için. Üç haftadır evde yoğurt yapıyorum mesela. Bir haftada bir tencere yoğurdu tüketiyoruz. Her öğün yoğurt yiyebilirim. O kadar çok severim. Kocam ve ben yiyoruz sadece. Bizim gençler ezelden beri süt, yoğurt ve peynir yemezler. Oysa beslenmelerine düşkünler. Bugün, peki siz kalsiyumu nerden alıyorsunuz, diye sordum. Su'dan alıyorum dedi Taylan. Sonra benim yaptığım yoğurdu tatmadığı için benim üzüleceğimi düşünmüş olmalı ki, bir kaşık yoğurt aldı, mhhh güzelmiş, dedi. Ama ikinci kaşığı almadı. Bende görmemizlikten geldim. Zorla yenmez hiç bir şey. Zorla ne olmuş ki? 

Eğer yaşasaydı, yoğurt mayalamaktan mutlu olduğumu  nineme anlatsaydım eğer, ağzıyla değil burnuyla gülerdi. Benim ninem, evet kıçı ile değil, böyle durumlara burnu ile gülerdi. Burnu ve genzi ile. Birde başını ya sağa ya sola çevirirdi alaycı bir şekilde. Genetik bir şey herhalde, ben ve kardeşlerimde böyle acayip şekilde güleriz bazen. Peki ninem neden gülerdi? Çünkü onun için yoğurt, peynir, tereyağı yapmak günlük yapılması gerekendi. Bunu lafı bile olmazdı. Ama günümüzde öyle mi? Teknoloji çağında yoğurt yapmak mutlu ediyor işte beni. 

Fotoğraf çekmek çok mutlu ediyor birde. Gördüklerimi herkes görsün diye instagrama yöneliyorum. Hergün bir bir fotoğraf yüklemezsem fotoğraflarıma ayıp etmiş gibi hissediyorum. 

Ben çok kitap okuyan biri değilim. Utanarak yazıyorum. Ama hiç okumayan biride değilim. Bir yılda yüz küsür kitap okumam mesela. Bu çok daha azdır. Dolayısı ile kitaplardan söz etmem mesela.. Bir kitap oluyorsam doya doya, hissede hissede okumak isterim. Okurken, kitapta adı geçen insanların, ne hissettikleri, nasıl yaşadıkları, akşam yemeğinde nasıl bir masada oturdukları, ne içtikleri, radyoda ne dinlediklerini hissedebiliyorsam, işte o kitap benim için bir dünya oluyor. Bu hissi "Ela Gözlü Pars Celile" Kitab'ında yaşıyorum. Nazım Hikmet'in bebekliğini, annesini babasını, yaşadığı dönemlerini bu sonbahar günlerinde okumak beni yaşadığım kentin dışına taşıyor. Bitmesin diye ağır ağır okur musunuz sizde bir kitabı? Bitmesin istiyorum. Celile'yi çok sevdim ben. 1902 lerde üstelik. Nazım Hikmet'in bebekliğini okumak hoşuma gidiyor. Nazım Hikmet boşuna Nazım Hikmet olmamış. Yada Tesadüfen olmamış. Bence öyle olması gerekmiş zaten. Etrafında hep, ressamlar, şairler.. Ama azda acılar yaşamamış hani? Işte bugün benim bedenim Bern'deydi ama ruhum Selanik'teydi. Sonra İstanbul'a gitti Celile ile birlikte. En son bilinçsizce yürüdüğüm Beşiktaş, Akaretler yokuşunda, yeniden dolaştığım bugün bu kitapla. Ama bilinçli oldu bu sefer. Akaret ne demek onu öğrendim. Akaret, kiraya verilerek gelir kazanılan ev, dükkan gibi konutlara denirmiş. Ben bir kitap okurken öğrenmeyi seviyorum. Örneğin, Serenad Kitab'ında Struma gemisini öğrenmiştim. Kristal gece yi keza o kitapta öğrendim. Oysa kristal geceyi bilmeyen yokmuş. Ama Struma gemisini bilmeyen çokmuş. 

Sonbahar benimde doğa gibi içime gömülme mevsimim. Güzel bir kitap yakaladım. Mutluyum. Yoğurt mayalar gibi mutluluyum. Beynimi mayalıyorum az mı? Birde kedim olsaydı ayak ucumda horlayarak uyusaydı tam bir sonbahar olurdu. Du bakalım!! :))

28 Şubat 2016 Pazar

İstanbul'dan Konuklarım Vardı..

Çok değil daha geçen haftaydı, 18 Şubat yani. 5 günlüğüne İstanbuldan iki arkadaşım geldi. Üç aydır bekliyorduk bu tarihi. Garip bi şekilde çabuk geçti bu bekleme zamanı. Ben sürekli plan program yapıyordum kafamda.. Sürekli telefonun aplikasyonundan hava durumunu takip ediyordum.. Şubat ayında 20 dereceleri beklemiyordum tabi, helede İsviçre'de. Ama şöyle 8-10 derecelerde ve güneşli olabilirdi. Sürekli karlı ve soğuk gösteriyordu havanın durumu. Sadece pazar ve pazartesi güneşli üstelik 16 derece!! Pek inanasım gelmiyordu tabi. Aslında bir dağ evinde kalmayı istiyorduk ama en az bir hafta süreliğine kiralandığı için, ve kayak sezonu yoğunluğu olduğu için o plan buharlaştı. Günlük geziler yapmaktan başka seçenek kalmamıştı.. Öyle yaptık bizde.  Bu gezi notlarını unutmamak adına fotoğraflarla kaydetmek niyetim.. 

18 şubat bir perşembeye denk geliyordu. Bizim perşembe kadınlarının durumunu bilenler bilir, Dünya dursa, iki elimiz kandada olda o perşembe buluşulacak. Kadınlardan biri özel durumlardan dolayı son zamanlarda katılamasada kaide değişmiyor. Genel anlayış mutlaka sevgi ve istekle buluşulacak o perşembe balkonunda veya bahçesinde. Zaten perşembe kadınlarıyla İstanbul'a ve Marmaris-Selimiye'ye yaptığımız tatillerde gelecek olan arkadaşlarımlada tanıştıkları için özellikle davet edildik. Lisan sorunuda yoktu. Neyse efendim, işte o gün geldi çattı. 
Taylan aldı arkadaşlarımı Zürich havaalanıdan. Öğle sonrası saa 4 gibi geldiler. İlk balkondan gördüm onları arabanın içinde.. İçim pır pır. Küçük kabin bagajlarını evde bırakıp daha ayakkabılarını bile çıkarmadan doğru perşembeye gittik.. Akşam 20-21 saatlerinde eve gelmeyi planlıyorduk. Balkonda battaniyelerle oturduk, çok soğuk değildi. Antonella turuncu renkte çok özel bir içecek ve atıştırmalıklar hazırlamıştı. Sohbet tadından löp löp yutuluyordu, tıpkı yiyecek ve içecekler gibi. Mumlar aydınlatıyordu masayı, birde balkonu çevreleyen sarı, kırmızı, yeşil, mavi loş ampüller. Bi ara Antonellanın kızı gitar çalmaya ve şarkı söylemeye başladı. Atmosfer daha bi değişti, sanki evde değil bir kafe-bardaydık. Şarapların ikişer ikişer geldiğini görüyordumda bittiğini görmüyordum. Saat akşam 9 olmuştur artık eve gidelim derken, saat gece 12 ye gelmek üzereymiş meğer. Ve Antonella daha akşam yemeği hazırlayacakmış, oda saati daha çok erken sanmış. Artık o zaman nasıl güzel geçtiyse hiç kimse farkında değil.  Eve döneceğiz, evde bekleyenler var. Ben arabanın anahtarını arıyorum falan. Antonella ve ailesi yalvarıyor bana, lütfen araba ile gitme. Ben hala kendimdeyim ama, kendimce! Yürürken hafif sendeliyorum, bu hoşuma gitmiyor. Çünkü ben sarhoş olmam, olamam.. Bu arada taksi çağırmışlar. Ben hala arabamla gitmek istiyorum, Antonellanın kocası yukarı kattan pencereyi açmış, araba ile gidersen bu hafta sonu yapılacak halk oylamasında "evet" derim bak diyordu. ( bu hafta sonu yabancılarla ilgili bir halk oylaması var, yabancıların aleyhine, oda başka bir yazı konusu aslında, berbat bi oylama, sağcı, ırkçı, faşist bir partinin (yönetimde olan) faşistçe bir önerisi, özetle şu; hata yapan bir yabancıyı sınır dışı edilsin mi, edilmemesin mi? Bu bi kere insan haklarına aykırı. Hukuk o zaman insana göre değil ırka göre mi işleyecek? Dedim ya bu ayrıca bi yazı konusu, kapatıyorum parantezi) neyse taksi geldi, bindik taksiye. Taksici ilede bu oylama konusunu konuştum. İkna ettim onu "hayır" oyu versin diye. Belkide bu sarhoşla mı uğraşacağım, "yau he he" dedi. İsviçre iyidir güzeldirde insanları genelde konservatif ve gizli ırkçıdırlar. Ben iyi insanları ile tanışıyorum. Ve beni tanısalardı her İsviçreli, eminim bu oylamaya evet değil "hayır" derdi:) evet bu kadarda eminim.. Bak yine girdim bu oylamaya. Beni çok ilgilendiriyorsa demekki? Ya, bi isviçrelinin evindeyiz, mükemmel zaman geçiriyoruz, ırkımızın önemi yok, sadece insanlığımız, ve bir politikacı çıkıyor götünden bir şey uyduruyor, ve insanlar bölünüyor!! Bunu sadece İsviçre değil, bütün dünya artık ırkçılıktan yola çıkıyor yola. Avrupa'da Türk'ler, eski yugolar, yada diğer uyruklar, Türkiye'de Kürtler, Ermeniler, vs. ABD de hala siyahiler. Irk tutmazsa renk, renk tutmazsa din, din tutmazsa mezhep.. Mezhep tutmazsa neden sarı sıçıyorsun diye sorun çıkar. Sistem öyle bir sistem çünkü.. 

Ben konuma geri dönüyorum, işte biz eve geldik gece 12 den önce, her ne kadar ev ahalisi 12 yi geçtiğini iddia etsede:) evdede devam edince akşamdan kalma herseye, ertesi gün erken kalkmak ne mümkün? Gerçi konuklarım olduğu sürece özel izin aldım patronumdan:) 

Cuma sabahı biz geç saatte kahvaltıyı yaptıktan sonra yakın olan Schwarzsee'ye gittik. Güneş bize eşlik etmedi, gri ve soğuktu hava. Gölün etrafından şelaleye yürüdük. Güneş'in olmadığından sürekli yakınan ben, günün en güzel an'ını yakalamıştık orada. Hafif ve ağırdan yağan kar başladı tam orada. Şelale sesi vardı sadece, birde kar'ın sessiz ve ahenkli yağışı. Sadece biz vardık. Karlı bankın üzerine o kalp şeklindeki piknik sepetimi açtım, içinden peynir, zeytin, kraker ve pembe çıktı. Nereye dönsek doğal bir güzellik vardı. Orada neler konuştuk hiç hatırlamıyorum, hatırladığım tek şey hepimizin o andan çok mutlu olduğumuzdu. Ve sanki orada bir şeye çok güldük, ama hatırlamıyorum. Bizim nevaleler bitince gölün diğer tarafından ve güzel bir güzergahtan yürüyerek başladığımız noktaya geldik. Sonra tabiki eve. Benim akşam saatlerinde daha doğrusu akşam yemeğinde evde olmam gerektiği gibi bir misyonum var. Ben artık bunu yaşam biçimi gibi kabullenmişim. 
Gerçi o akşam diğer aile fertleri yoktu, hepsinin bir programı vardı, ama ona rağmen dedim ya, bu alışkanlık ruhuma işlemiş herhalde. Biz üç kadın hemen bir şeyler yapıp yedik. Bizbize oturduk. İki gün geçmişti bile. Ertesi gün cumartesiydi. 
Schwarzsee
Cumartesi Solothurna, benimde henüz gitmediğim yerlere gitmek istiyordum. Gittikte. Evet, güzel küçük tarihi bir ruhu var merkezinin. Yanıbaşındanda akan bir nehri. Ama o ne soğuk bir gündü? Sadece soğuk mu? Yağmur, rüzgar, fırtına. Etraf güzeldide kısıtlı yaşadık. Yine sıcak bir yerler aradık. Aslında güzeldi o kafe, ama ben içerde değil dışarda oturmayı seviyorum. Akşama evde çilingir sofrası kuruldu. Müzik dinlendi, rakı yetmedi, Antonella gitti evinden iki yetmişlik daha getirdi. Geçmişten konuştuk. Güzel bir akşamdı sanki? 

Pazar.. Hakkaten gökyüzü masmavi ve 15 derece. Süper. Bu sefer plan Luzern'e gitmekti. Bende henüz görmemiştim o şehri. Gittik. Sanki herkes Luzern'e akın etmişti o gün. "Vierwaldstättersee" gölü pek yakışmış Luzern'e. Kapellbrücke ve hemen yanındaki Su kuleside öyle. Nehrin kenarlarındaki restoranlar, kafeler, dondurmacılar bıcır bıcır. Orada yemek, içmek için bir yer bulmak çok zor olsada başardık. Hep güneş isteyen ben gözümün içine içine giriyordu.. Mümkün olsa Güneş'i elimle biraz sola kaydırmayı bile planladım:) işte yedik içtik orada, dahada kalkmadık ordan. Güneş batmaya yeltenince bir kızıllık vurdu karlı dağlarına. Çok bi güzel göründü Luzern gözüme.. Elimde fotoğraf makinası çılgınlar gibi fotoğraf çekiyordum.. Luzern'de Bern gibi uzaklardan adı sanı pek duyulmamış bir kent. Varsa yoksa Cenevre ve Zürich milletin dilinde. Ama ben illede Bern diyorum:) 
Güzel bir günü daha bitirmiştik o  pazar. 

Oldu pazartesi.. Sabah 8 de kalktık, kahvaltı bizi çok oyalıyor diye, aldık kahvaltılıklarımızı düştük Blausee yollarına. Günler bitiyor, daha Bern'i gezmemişiz. En güzelini en sona bıraktık. İşte o sabah Blausee'de kahvaltımızı yaptık, güneş oradada gözüme giriyordu. Öğle saatlerinde Berne döndük, Rosengarten' de açtık yine piknik sepetimizi. İçimden neler çıktığını artık hepimiz biliyoruz değil mi? Güzel geçen zamanın ardından Bern'e indik. Buradada hiç yapmadığım bir şeyi yapmayı planlamıştık. Münster kulesine çıkmak ve oradan Bern çatılarını fotoğraflamak. Meğer gözümde ne kadar büyütmüşüm o kuleyi. 20 dakikada çıkıp iniyorsun. Münsterplatformda yeniden mola, ardından Türkiye için alışveriş. Çikolata, peynir, çakı vs. Akşam yemek saati yine eve yetişme telaşı:) 

Salı olmuştu bile. Dönüş günü. Sabah 7 de kalktık. Sabahın köründe bizde bir enerji patlaması. O espiriler, danslar, o gülmeler, ocakta kaynayan yumurtalarla yarışıyorduk fokurdamakta.. Dedim, şimdi bizim Serpil olaydı derdi ki; " neydi ben gidiyom diye mi bu kada seviniyon!" Haydii  bunada bi gülme krizi. Ota boka gülüyorduk o sabah. Ayrılık fikrini uzaklaştırmak için deliliğe vuruyorduk belkide işi. Bilemiyorum.. Keyiflice yaptık kahvaltımızı, ve vakitlice hiç koşuşturmadan gittik Bern gar'ına. Gar'a yaklaştıkça biz, o sabah enerjisi bizden uzaklaşıyordu. 09.34 treni, yine dakik hareket etti, ardında beni bırakarak.. Perondakilerin hepsi yolcuymuş benden gayrı. Onlar gitti, ben kalakaldım orda.. Bi sigaram olaydı o an ne iyi gelecekti. Ama yoktu.. 


Schwarzsee, Karda yürüyüs


Karda piknik..



Schwarzsee / mini kilise

Luzern

Luzern, Kapellbrücke-ve Sukulesi

Luzern

Luzern

Blausee

Blausee

Bern/ Rosengarten

Münster kulesinden Saat kulesi

Münsterkulesinden Kirchenfeld köprüsü.