Sayfalar

resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2026 Çarşamba

Biraz Hayat, Biraz Sanat

Geçen yıl blogda sadece bir yazıyla var olmuşum. Koskoca bir yıl, tek yazı. Bu yıl Şubat ayındayız ve ikinci yazı geldi. Hadi bakalım… hızlandım mı ne? Şubat zaten cüce bir ay. Ama bana göre daha da hızlı geçiyor. Çok şey yaşamıyorum belki. Rutini yaşıyorum. Ama yine de akıp gidiyor.

Hafta sonu ben de birçoğu gibi Masumiyet Müzesi’ni izledim. Hafta sonuna yaydım, üç günde, sindire sindire. Kitabı okumuş, müzesini gezmiş biri olarak diziyi başarılı buldum. Gerçi kitapla hikayem biraz karışıktı. İlk başladığımda yarıda bırakmıştım. Ben öyleyimdir, sarmıyorsa bırakıveririm. Sonra bir ara İstanbul’dayken müzesine gitmiştik. İsviçreli arkadaşım kitabı önceden okuduğu için müze ona çok daha anlamlı gelmişti. Müzeden sonra kitaba yeniden başladım. Yani bende sıra biraz ters işledi, önce yarim kitap, sonra müze, sonra yeniden kitap, şimdi de dizi. İsviçreli arkadaşım izler mi bilmiyorum. Kendisi kitapların filme uyarlanmasını pek sevmez. Ama ben diziyi beğendim. Dönemi iyi yansıtmışlar.

Görüntüler özellikle çok güzeldi. Zaten film izlerken benim için konu kadar görüntü de önemlidir. Hele o son bölümlerdeki ayçiçeği tarlaları, o Şevrole araba ve kırmızı elbiseli Füsun, tablo gibiydi.  Izlerken  tuvale nasıl aktarırım diye düşünüyordum. Bir şeye bakarken ister istemez “buradan sanatsal ne çıkar?” diye düşünüyorum. Ekrandan fotoğraflarını çektim o görüntülerin. Başarabilirsem tuvale aktaracağim bakalım. Olmazsa bozar başka bir şey yaparım :)

Geçen yıl, taşınma zamanları yani Nisan ayından itibaren hiç resim yapmamıştım. Bu sene Ocak ayında başladım nihayet. Yine salonun orta yeri bir atölye gibi. Ellerim bomboş oturamıyorum. Ya tığ işi yapıyorum, ya örgü, ya resim. Taşındığım evin bütün pencerelerine dantel yaptım. Öyle güzeller ki baktıkça mutlu oluyorum. Pencerelere de cuk oturdu bence:)

 

Bitirdiğim sadece bir resim var bu sene. Ama var ya, o da içime acayip sindi. Çok sevdim. Bu resme başlarken uzun uzun düşünmedim. İçinde biriken ne varsa, el bir şekilde yolunu buluyor sanki.

Bu tabloya bakan herkes başka bir şey görüyor. Kimi bir akşamüstü diyor. Kimi bir yolculuk. Kimi yalnızlık. Kimi umut. Ben hiç birini düzeltmiyorum. Çünkü sanat galiba tam da bu. Anlatmadan anlatmak. Açıklamadan bırakmak.

Benim için özel bir tablo bu. Ama nedenini söylemek istemiyorum. Bazı şeyler kelimeye dökülünce basitleşiyor.

1 Kasım 2019 Cuma

Jealousy..

Bir çok blog yazarında gördüğüm şu. “Uzun zamandır yazamıyorum ama burası benim ilk göz ağrım, çok ihmal ettim vs.” Bunlardan biride benim. Demekki oluyor böyle şeyler. Kimsede neden yazmıyorsun diye merak etmiyor açıkçası. Burası sadece bize ait, ister yazarız ister yazmayız. Böyle bir zorunluluğumuzun olmaması güzel. Sadece içten içe keşke daha fazla yazsam diye geçiriyor insan. Kendi için en azından. Ama işte olmayınca olmuyor. Son zamanlarda çok sevdiğim bir söz var, “çokta şeyetmemek lazım” her şeye o kadar uyuyor ki. O yüzden tekrar ediyorum, her şeyi çokta şey etmemek lazım😀

Gelelim bana. Ne yaptım Ağustostan beri. Eylül’de üç haftalık bir Türkiye tatilimde gezdiğim yerler sırasıyla, Antalya, Uşak, Gebze, Marmaris-Selimiye ve İstanbul olarak tamamladım. Üç hafta boyunca nereye gittiysem çok çok güzel geçti. Yani tatil gibi tatil işte. Ye, iç, sıç, gez. Siesta!! Sonuç 4 kilo alarak geri dönüş. Olsun. Pekte koymadı açıkçası. Evet iki yıldır yürüyüş ve spor yapıyorum. Yiyecekler konusunda biraz daha dikkatliyim. Ama bedenimi seviyorum, ne istiyorsam o şekle giriyor. Tabiki çalışarak😀. Yok öyle şimdi yürüdüm şunu yiyebilirim, şu kadar spor yaptım bunu yiyebilirim? Çok hareket, az yemek ama ne yediğini bilmek. Ekmek, makarna, pilav, tatlı, alkol çıkacak hayattan. İşin sırrı bu. Ve bol bol su. Öyle su ki, her iki saatte bir çişe gideceksin. Bende böyle oluyor en azından. Yıllarca 67 kilo idim. (Yani cocuklardan sonra. Yoksa hep 49 dum) Sonra 64 te takılı kaldım. Sonra yürüyüşlerimi artırdım. 15 bin Adım gibi günlük. Sonra evde egzersiz. Dambıllar falan her türlü ekipmanı aldım eve. Çünkü spor salonunu sevemedim. Yazıldım yazıldım gitmedim. Ben özgür alanlarda, ormanlarda yürüyüşleri seviyorum. 64 den 58 indim. Türkiye dönüşünde tartıya çıktım 61 gösteriyordu. Olsun dedim. Hareketsiz, bol yemeli içmeli başka ne olacaktı ki. İki ay oldu döneli, eski rutinime döndüm ve şu an 57 yim. Seviyorum bedenimi. Ne istersem o oluyor. Bazen 56 yı görüyorum. Hedefim 55..

Resime merak saldığımı söylemiştim daha önce. Hatta geçen sezon bi kursa gitmiştim. Yaptım bazı resimler kendimce. Ama hiç bir zaman “işte bu” diyemedim. Hep bir başka resimlerden esinlenerek yaptığım şeylerdi. Evet, bi şeye benziyordu hatta aynısı oluyordu. Cin Ali resimlerinden öteye gitmeyen resimlerimin bu hale gelmesi bile beni mutlu ediyordu başta. Ama bana özgü bi şey yapamadim, yaptığım resimlere baktığımda hiç bir zaman “işte bu” diyemedim. Sadece evet yapabiliyormuşum ya, dememe neden oldu. Birde bir resim yapıyorsun, ne zaman bitti, bilemiyorsun. Hep bi eksik oluyor. 

İşte bir 29 kim günüydü. Öyle duygu yoğunluğu yaşadım ki; ne yapsam bilemedim. Havalar erken karardığı için ve bu hafta uzun çalıştığım için  ormanda yürüyüşede gidemedim. Resim yapmak istedim. Evin ortasında duran resim masamda başladım tuvale boya döküp fırçalamaya. Olmadı. Kuruttum. Tekrar döktüm boyayı. Cam sileceği ile yavaş yavaş boyaları tuvalin üzerinden geçirdim. Yavaş yavaş bi şeyler oluşmaya başladı. Biraz daha, biraz daha derken neden sonra“tamam, işte bu” dedim. Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Benim duygu yoğunluğumu resmettim bana göre. 

Sonra bizim kardeşler grubuna gönderdim bi hevesle bu resmin fotosunu. Abim yazdı, derin bi his var ama çıkaramadım dedi. Ne görüyorsan o dedim. Sonra kızkardeşim ARTE kanalında gece yarısına kadar Türkiye belgeseli var izlerseniz, dedi. 
Sonra bi süre bu belgesel hakkında yazıştılar. Benim büyük hevesle yaptığım resmin hiç bir önemi yoktu. Dahil olmadım artık yazılara. Belliki ben başka alemdeydim, onlar başka alemde. Yazışmanın sonunda, kız kardeşimden “ama güzel olmuş resmin” diye bi yorum geldi. 

Ertesi gün, sakin kafa ile düşündüğümde herkesi anlamaya çalıştım. O gün ben çok heyecanıydım, onlar rutin hayatlarına devam ediyorlardı, benim heyecanımı anlayamazlardı ki. Ben abartmıştım biliyorum. 

O resim bu resim. Hala çok seviyorum bu resimi. Bir sergi açarsam eğer bu ilk başta olacak. Adı "jealousy"




31 Mart 2019 Pazar

Selam..

Selam Blog. 

Eskiden daha içli dışlıydık seninle.. severdim seninle senile sohbeti. Çünkü hep ben konuşur, sen sadece dinlerdin. Belkide normal yaşantımda hep dinleyen ben olduğum içindi bu. Sana döküyordum içimi. Şimdilerde ise ne konuşanım, ne dinleyen. Çok şey değişti be blog. 

Ritüellerim değişti, akışkanlıklarım değişti, hobilerim değişti, yaşam biçimim değişti. 

Eskiden gece olsa yatmasam, sabah olsa kalkmasam modundaydım, gece 2 gibi yatar sabah yataktan spatula ile kazınmam gerekirdi. Çalar saati 15 kez ertelerdim. Şimdi öyle değil. Gece en geç 11 de yatağa gidiyorum. Sabah saat 8 e kurduğum saatten önce uyanıyorum. Kedim yüzümü okşayarak uyandırıyor gerçi. Sonra yan dönüyorum, anlıyor beni. Ayak ucuma kıvrılıp saatin çalmasını bekliyor. 

Eskiden iş çıkışı eve gelip balkonda bir saat bir kadeh beyaz şarapla keyif yapma ritüelim vardı, bu olmazsa olmazımdı. Şimdi öyle değil, işten gelir gelmez, üzerimi değiştirip doğru ormana yürüyüşe çıkıyorum. Kulaklıklarım ve telefonum olmazsa olmaz. Kafa radyo, ve Best Fm dinliyorum. Saat 16-18 arası Perşembe hariç her gün. İki yıla yakındır yapıyorum bunu. O kadar alıştım ki buna, yürüyemediğim zamanlarda kendimi çok kötü hissediyorum. 

Eskiden akşamları yemek sonrası çay, içmeden yapamazdım. Artık içmiyorum. Hiç çay içmiyorum. En son çayı ne zaman içtim hatırlamıyorum. Onun yerine bitki çayı yapıyorum, şekersiz bir litre kadar içebiliyorum. Veya bir sürahi suyun içine salatalık, limon ve nane koyup bütün akşam onu içiyorum.  Ha birde eskiden çay sonrası 3-4 kadeh şarap içerdik. Artık o da yok. Çok canım çekerse bi kadeh içiyorum onuda şaraba su ekleyip öyle. Evet piç ediyorum şarabı. Olsun, o beni piç edeceğine ben onu edeyim:) 

Eskiden ben hiç resim yapamam diyordum. Hala yaptığımı iddia edemem. Geçenlerde bir kursa gittim. Bi kerelik gidebiliyorsun, bana göre mi değil mi diye. Eğer devam edeceksen kaydoluyorsun. Gittim, gördüm.. Bi şeyler yapmaya çalıştım. Ama yaptığım şey hiç bi boka benzemedi. Sonra hoca geldi, adımı sordu. Selva dedim. Almanlar bana Selva der. Ne kadar sanatsal bi isim dedi. Selva, vahşi orman demek bunu biliyorsun dimi, dedi. Evet biliyorum, dedim. Hakkaten biliyordum, çünkü bunu yakın bi zamanda öğrenmiştim allahtan:)

acemice calismalarim.. 
Nasıl resimler yapmak istiyorsun dedi? Dedim, ağaç, çiçek böcek doğa resimleri benim hiç ilgimi çekmiyor, daha çok soyut resimler, yada kadın resimleri yüzü olmasada bedeninin belli olduğu, renklerle oynamak dedim.  Sen bunu yapabilirsin, sana inanıyorum dedi ve gitti. Ertesi gün iş çıkışı Bauhausa gidip, tuval aldım, boyalar aldım, fırça aldım, spatula aldım, yürüyüş ve yemek sonrası başladım resim yapmaya. Ne yaptığımı bilmeden, yapa yapa, renkleri tanıya tanıya bi şeyler çıkıyor ortaya. Yani eskiden yazmayı severdim şimdi resim yapmayı. Yazmayı özlüyorum o başka.. 
Yazmayı özleyip yazamamakta bambaşka. 

Türkçeyi unutuyor muyum acaba? Bak ne diycem blog? Biliyor musun benim burada hiç Türkçe konuşabildiğim bi arkadaşım bile yok? Çok ince düşündüğünde bu aslında büyük eksiklik değil mi? Ha buna ihtiyaç duymadım bu güne kadar, evde konuşabildiğim kadarı ile yetiyor sanıyordum. Hayır, yetmiyor. Evde konuşmakla, arkadaşlarla konuşmak bambaşka. Benim arkadaşlarım İsviçreli, ve hiç Türkiye’li arkadaşım yok. Bu iyi bir şey mi, değil mi hiç bilmedim ama, son zamanlarda çok ihtiyaç duyuyorum buna. Türkçe deyimler kullanmayı, Türkçe atasözleri ile konuşmayı, Türkçe fıkralar anlatmayı, Türkçe şarkılar/türküler dinlemeyi.  Ve sanırım bu yüzdendir ki, üç, dört ayda bir bi hafta sonu Türkiye’deki arkadaşlarımı ziyaret ediyorum. Soranlara kuaföre geldim diyorum ama gerçek bambaşka. 

Geçen Facebook’ta bi paylaşımımın altına, Özlem şöyle yazmış;  „Ne güzel. Ne gizli saklı yeteneklerin varmış. Bence hayatı güzelleştirme işini nasıl böyle başarı ile yaptığın konusunda bir ders vermelisin bize  :)” demiş. 

Ne kadar iddialı motive edici bir yorum, oradan öyle mi görünüyorum, dedim? „vallahi öyle gözüküyor ve yanılmadığımı biliyorum. Sende bu konuda içten gelen bir yetenek var. senin yanındayken ben de öyle hissediyorum üstelik.“ diye cevap verdi. 

Ben eksiklerimle yaşarken biri çıkıyor bana benim farklı bakmam yönünde yorum yapıyor. Demekki dışardan farklı görünüyorum. Bunun farkına varmalıyım sanıyorum. 

Bugün farkına vardığım bir şey oldu. Hani bacağı kesilmiş bi Martin amca vardı. Ona yine yemek götürmeye gittim. Zile bastım ve uzunca bekledim. Kapı açılmadı. Sonra kapıda isminin yazılmadığını gördüm. Dışarıdan baktım bomboştu ev. Belliki taşınmış. Umarım başka bi evrene değil, başka eve taşınmıştır. 

Sonra aklıma bayan Suzi geldi. En son Noelde görüşmüştük. Hemen bayan Suziyi aradım. Seni çok merak ettim, dedi kendimi tanıtır tanıtmaz. Bende seni merak ettim dedim. Ama aradan geçmiş üç ay. Bazen çok kızıyorum kendime. En kısa zamanda Bayan Suziyi ziyaret etmeliyim. 

Böyle işte blog. Yarın 31 Mart. Yerel seçimler var. Ben en son 24 Haziran’dan sonra o seçim heyecanını kaybettim. Hiç heyecanlanmıyorum, hiç umutlanmıyorum, hiç inanmıyorum artık seçimlere. Ne bir haber, ne seçim propagandası, ne başka bi şey. O saatlerde zaten hep yürüyüşlerdeydim. Evet yarın seçim sonuçlarını izleyeceğim, beklentimin üzeri çıkarsa sürpriz olacak, olmazsa zaten beklediğim olacak şaşırmayacağım. Artık böyle.. 

Bu söyleceklerim okura;
Seçimlere güven olmasada, yinede herkes oy kullanmalı. Bu yerel seçimler genel seçimlerden daha önemli gibi sanki. Genel seçimlerde o üste ulaşman zor, ama yerel seçimde sadece kendi bölgeni kimin yöneteceği önemli. Ona ulaşmak daha kolay çünkü. Oy senin sesin demek. O yüzden gidip oy verin lütfen. Bu sizin hakkınız, aynı zamanda göreviniz. 

Hiç bir şey sürekli değil çünkü. Mutlulukta sürekli değil, acıda.. Saltanat keza öyle. Her şeyin bi sonu var. Bu neden bu sefer olmasın? 

23 Şubat 2019 Cumartesi

İstanbul Gezimle Toz Almaya Geldim.

Blog sayfama giden yoldaki otlar boyumu geçmiş, kapısında örümcek ağları oluşmuş. Otları biçmeye, örümcek ağlarını temizlemeye geldim. Bahar temizliği gibi olmasada şöyle bi tozunu almalı. Yazmayı çok sevsemde, her zaman yazamıyorum ben. Onu mu yazsam? Bunu mu yazsam? Bu düşünce hakim olunca yazamıyorum. Yazmaya başladığımda şelale gibi olmasada nehir gibi akmalı yazdıklarım. Zorla yapılan şeyler değersizdir gözümde. Yoksa şu Şubat chellenci dikkatimi çekmedi mi? Çekti elbet, ama totom yemedi her gün yazmaya. 

Son zamanlarda resime ilgi duymaya başladım. Amatör fotoğrafçılık hep vardı zaten, ama resim?? Hiç düşünmedim. Cin Ali resimlerinden öteye gitmez. Di. Hala gitmiyor gerçi de, neden olmasın noktasına geldim. Denemeden nerden biliyorsun ne yapabileceğini diye sordum kendime? Cevap gelmedi. Tabi bu düşünceler durup dururken gelmiyor. Resim yapan bi arkadaşım var. Sergi bile açmıştı geçen yıl. O bana derdi ki hep, senin fotoğraflarını çok seviyorum, bakış açını seviyorum, eminim sen çok güzel resimlerde yaparsın.. O böyle dedikçe, yüzümü aşağıya eğer, elimlede yüzümü kapatır utanırdım, içimdende bu ne diyor ya, derdim. Bu bir değil, üç değil, beş değil, hep aynı şeyleri duyunca acaba ben kendi yeteneğimin farkında mı değilim falan oldum. Sonra bir Perşembe, onun atölyesinde buluştuk. Aldım elime fırçayı, öyle yaptım olmadı, böyle yaptım olmadı. Korkma dedi, beğenmiyorsan deli deli geç üstünden. Boya, tekrar dene. Fırçayı korkmadan savur dedi. Yanlış bi şey yapamazsın. Bilmiyorum kaç kez bozdum yaptığım resimleri. Sonra bi teknik tutturdum ve oldu sanki. Olmadıysada onlar benim ilk çalışmalarım olduğu için çok değerli olacak benim için. Onlar bunlar:





Eskiden her mevsimi çok severdim ben. Kışı bile. Kar’ın sessiz yağışını izlemek çok romantik gelirdi. İzledim, kar üstünde yürüdüm, yürüdüm. Eee yeter da. Her şey kararında güzel. Soğuk ve güneşsiz günlerden sıkıldım. Adı üstünde soğuk. İşte böyle soğuk günlerden birinde esti öyle.. İstanbul’a bilet bakıyordum. İstanbulda burası gibi sıcak olmasada en azından hava değişikliği olur, arkadaşlarımla sıcak sohbetlerimiz olur, birbirimize iyi geliriz düşüncesi ile aradığım bileti buldum. Su’dan ucuzdu. Ama alamadım bi türlü teknik sorunlardan dolayı. Aradan bi bi kaç gün geçti, ben yine baktım biletlere. Öylece bakışıyorduk. Üstelik dahada ucuzlamıştı. Evren yine bana çalışıyor “Eee daha ne yapayım” der gibiydi. Anladım ben o mesajı. Alıverdim bileti. Üstelik sorunsuz oldu bu sefer. “Bi şey olmuyorsa daha iyisi olacağı içindir” anlayışım buradada devreye girmişti. 15-18 Şubat tarihleri arasında, evet sadece üç güncük İstanbul’a uçuverdim. 

Kısa tatiller çok daha verimli. Buna kanaat getirdim. Kısa olduğu için dolu dolu geçiyor. Onuda yapmak istiyorsun, bunuda yapmak istiyorsun, yapıyorsunda. Sağolsun arkadaşlarım benim yerime plan yapmışlar. Ne zaman İstanbul’a gitsem ilk plan kuaför olduğu için arkadaşım randevuyu Cumartesi sabahına yapmış bile. Zaten, “neden bu kadar kısa süreliğine geldin” diyene kuaförüm istanbulda diyorum:) Bunun şaka tarafı başka ama gerçeklik payı şöyle var. Avrupa’da kuaförler gerçekten pahalı. Ben kesim ve boya yaptırsam mesela 150-170 Frank. E ben gidiş geliş 180 Franka bilet buluyorum, hem kısa bir tatil, hem kuaför, hem arkadaşlarımla güzel zaman geçirmiş oluyorum. Bu kadar basit yani. 
Üç gün nasıl mı geçti? Harika geçti. 

Hani en son Ankara’ya bi düğüne gitmiştim ya, işte o kardeşlerimiz, bizi Cumartesi kahvaltıya, Pazar öğleden sonra şarap içmeye davet ettiler. Cumartesi kuaförden sonra onlara gittik kahvaltıya. Saatlerce ve konuşa konuşa kahvaltı yapmanın keyfi bambaşka. Oradada ressamlardan söz açıldı. Hatta o gün öğleden sonra Sabancı müzesinde Osman Hamdi beyin sergisine gideceğimizi söylediler. Ben, kim bu Osman Hamdi, yaşıyor mu hala” diye garip bi soru sordum. Gülmediler benim bu soruma, ciddi ciddi cevap verdiler. İlgisi olmayanın bilgiside olmuyor tabi. En son benim resime ilgimin olduğunu duyunca oraya götürmeye karar vermişler:) Ama ben tabi dünyadan bi haber:) 
Neyse kahvaltıdan sonra kalktık Emirgan’daki 
Sabancı müzesine gittik. Sadece ve sadece 6 tane resim sergiye konulmuş. Ve daha çok tekniğini analiz etmişler. Yani bana pek hitap etmedi, ama en azından Türk bir ressam tanımış oldum. Sonra hem kendime hem arkadaşlarıma dedim ki; ben hiç Türk ressam
tanımıyorum. Örneğin hiç ilgisi ve bilgisi olmamasına rağmen, herkes bi Picasso, bi Van Goch, bi Claude Monet, duymuştur. Herkesin tanıdığı bir Türk ressam tanımıyorum dedim. Bu benim ayıbım mı? Evet, belki.
Nazım Hikmet’in Abidin Dino’ya “bana mutluğun resmini yapabilir misin Abidin” sorusunu bildiğim halde, Abidin Dino’nun bir resmini bile tanımamam? Belliki bi ressam işte. Kendimden utandım☺️

Sonra aynı müzede Rus Avangardı sergisi vardı. Biz daha çok Osman Hamdi ye odaklı gittiğimiz için Rus avangardını görerek değil bakarak geçtik. Rus avangardında daha çok yazılar, küçük resimler vardı. Ekim devrimiyle başlanmış Stalin dönemine giden bir sergiydi resimlerden anlayabildiğim kadarı ile. 

Aynı gün Emirgan’dan Beşiktaş’a kadar bi bölümü otobüsle bi bölümü yürüyerek geldik. Beşiktaş Ahmet kokoreçte bi İzmir usulü kokereç yedik. Sıra sokaklara taşmıştı. Ne kadar ünlüymüş meğer. Ressam Osman Hamdi bey ile kokoreççi Ahmet beyi aynı gün tanımam biraz ironik oldu. Ama oldu işte. O kalabalık sırada biz bi şekilde yer bulduk. Şansımız yaver gitti. Bi şey söyleyim mi? Hakkaten güzeldi hem midyeler, hem kokoreçler. Tadı damağımda kaldı. Beşiktaştan Bomontiye yürüdük. O gün neredeyse 19 bin adım atmışız. Bomonti adada bütün kafebarlar ful dolu. Oradada şans bizden yanaydı, boş bir masaya aldılar bizi. Ne gariptir ki; bomontide bomonti bira yok. Alman biraları ve başka ülke biraları var. Bizde Alman birası pilsener aldık artık. İstanbulda Alman birası içmekte keyifliydi biz eski alamancılar olarak. 
Sonra 500 yüz metredeki eve yürüdük yine. 
Evdede devam ettik sohbete. Hiç bitmiyordu konuşacaklarımız. Zorla uyuduk. 
Pazar, öğlen kahvaltı, öğleden sonra İsviçre peynirleri eşliğinde şarap seansı. Ve sohbetler. Fıkra gibi yaşanmışlıkları anlatıp gülmeler. Çok keyifliydi çok. Bunlardan birini anlatayımda neye ne kadar güldüğümüzün farkına varsın okur. 

Geçmişimizin değil ama, yaşamımızın büyük bi bölümü Almanya’da geçtiği için, ve orada doğup yetişen kardeşlerimiz bazı deyim ve ata/ana sözlerini anlamadığından şöyle bi anımı anlattım. 

Almanya’da doğup ve orada büyüyen kardeşim Serdar’ı bilenleriniz bilir. İşte bu Serdar o zamanlar 16-17 yaşında. Yani 20 yıl önce. İzmirde görümcem gildeyiz:) elektrikler kesildi bi akşam üzeri tam yemek yiyecekken. Üst katta oturan kayınvalidesine Serdar’ı gönderdik mum alması için. Neyse gitti Serdar yukarı, biz sofrada bekliyoruz, elinde iki mumla geldi. Sofraya oturmadan ben yine yukarı gidiyorum dedi. Neden diye sorduk? Çünkü kayınvalidesini tanımaz etmez. İlk kez görmüş. 16 yaşındaki bi ergen ile 70 yaşındaki bir teyzenin ne gibi bi diyaloğu olabilir?  Bize şunu dedi; yukardaki teyze bana gene gel, gene buyur dedi, oraya gidiyorum. 😂
Bunu yazarak ne kadar komik oldu bilmiyorum ama, anlatması çok daha komik oluyor. Bu bi efsane bizde yıllardır. Ve buna benzer daha nice efsaneler var. Mesela bi reçel dökülmesi var kahvaltı masasında tam göğsüne yada göbeğine pıt diye düşen. Ve bunu çok daha sonra farkedip annaneden gelen lazca ayıp bi değimle tamamlayıp kahkahalara boğulmak. Gibi gibi. Dolu dolu bir Pazar sonrası, Pazartesi yine İsviçre’ye dönüş. Sanki hiç gitmemişim gibi, ama enerji depolanmış gibide. Her buluşmamızda bir sonraki buluşmanın tohumlarını ekiyoruz. Besleyebilirsek oluyor genelde. Bi sonraki buluşmamız iki ay sonra Likya yürüyüşü güya. Du bakalım 🤔 belki olur. 

Bugün yine bir resim sergisi vardı. Vernizaj daha doğrusu. Seviyorum vernizajları. Yani ilk gösterim, prömiyer gibi. Ressamlarında bulunduğu, aparatifler, şaraplar, şampanyalar ellerde resimleri incelemek, ellerde listeler, resim kenarındaki numaralara bakıp eldeki listeden resim isimleri falan. Bu üçüncü resim sergisine gidişim. Şunu farkettim. O kadar mütevaziler ki, arkadaşım beni hep tanıştırıyor onlarla, çok güzel fotoğraf çeker diyor, (tabiki abartıyor bence) resimede ilgili diyor. Onlarda ne güzel, gelsene bizim kursa diyorlar. Yine aynı pozisyonu alıyorum, elimi yüzüme götürüp yapamam diyorum. O zaman en doğru kişisin diyorlar. Bende senin gibiydim, utanıyordum, bak şimdi bu galeride sergi açtım, 70 yaşındayım, keşke daha önce yapsaydım diyerek beni iyice motive ediyorlar. 

Son zamanlarda sürekli bu resim olayı üzerime üzerime gelmesi hayra alamet mi bilemedim. Onada du bakalım 🤔 diyorum.