Sayfalar

Antalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antalya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2026 Pazar

Suzi 93 yasinda... 

(Bu yazıyı Aralık ayında yazmaya başladım. Sene bitmeden bitecekti ama olmadı. Bugün, Suzi’yi ziyaret ettikten sonra son kez dönüp ekledim.)

Şu can çekişen bloğuma bir can suyu vererek kapatayım bu seneyi. Ne yardan ne serden misali ne tam kapatabiliyor insan burayı ne de ilk dönemlerdeki gibi sürekli yazabiliyor. Olsun varsın. Dursun bi kenarda. Niye aramadın, niye yazmadın diye sitem etmiyor.

Neyse gelelim senenin özetine. En son Suzi ile ilgili yazmışım. O zaman önce onunla başlayalım. İki ay önce kadar önceydi. Bir gece elinde bahçe makası ile balkona çıkıp, balkonuna uzanan asma yapraklarını budamak istemiş. Gece gece... Hem de ayaz bir gecede düşmüş. Bir daha kalkamamış. Yaşlı insanlar bebek gibi oluyor, düştüğünde kalkamıyorlarmış. Başını da bir yere çarpmış ve kanamış. Sabah yardımcısı gelene kadar orada öylece kalakalmış. Yardımcısı aradı bu durumdan haberdar etti, işte bu şekilde bulduğunu, ambulans çağırıp hastaneye gittiklerini, ve şu anda yoğun bakımda olduğunu ve gelişmelerden haberdar edeceğini söyledi. Hastaneye gittim, eli yüzü şişmiş, kaşında bandaj, konuşma zorluğu çekiyor, beni tanımıyor. Başında sürekli hemşire, 7/24 nöbet tutuyor. Ve yatağa bağlı. Çünkü serumları falan çıkarıp atıyormuş. Bırakın beni eve gideceğim diyormuş. Onu öyle görmek üzdü beni. 1 hafta sonra yardımcısı yine aradı, artık evine dönemeyeceğini, evine üç yüz metre uzaklıkta olan huzur evine yerleşeceğini söyledi. Ben evimi çok seviyorum, ve burada ölmek istiyorum derdi hep. Ama bu mümkün olmadı. Huzur evinde ziyaret ettim onu, aynı eski Suzi sağlığına kavuşmuş, şişkinlikler inmiş, yine o ince uzun damarlı ve buruşuk elleri çok güzel görünüyordu. Bir de nar kırmızısı oje sürmüşler tırnaklarına. Beni de tanıdı üstelik. Huzurevinin kafeteryasına gittik. Sadece öğle yemeklerinde ve akşam yemeklerinde küçük bir kadeh şaraba izin veriyorlarmış. Kahve içtik biz de. Odasını evinden getirdikleri tablolarla, masa, ve şifoniyer ile döşemişler. Kendini evinde gibi hissediyor. Ama Suzi ile eskisi gibi sohbet etmek mümkün değil. Mesela beni gördü, ismimi söylüyor, sen ski mi yaptın, oradan mı geliyorsun? Sen ski yapabiliyor muydun falan diyor. Evinden gelen tabloları tanımıyor, bana bunları Robin (Yardımcısı) hediye etti diyor. Kısaca nefes alıyor, ama hissedemeden yaşıyor. Kendine ait bir dünyası var artık. 31 Ocakta 93 yaşına girecek.

Bu sene çok fazla gezememişim. Haziran ayında her yıl yaptığımız iki günlük dağ kampı vardı. Bu sefer daha az kişiydik. Doğa muhteşemdi. Hava da mis gibiydi.

Eylül ayında, aylar öncesinden planladığımız ve Bozburun’dan başlayıp yine Bozburun’da sona eren 7 günlük bir tekne turu yaptık. Üç kadındık; bir de işini sessizce, ustalıkla yapan üç kişilik mürettebat… İtiraf edeyim, hazır sofraya oturmanın keyfi bambaşkaymış. Yemek bitiyor, sen daha masadan kalkmadan güvertede kahven beliriyor. Sonra uzanıp güneşleniyorsun, canın isteyince kendini serin sulara bırakıyorsun. Herkes kendi küçük mutluluğunun peşinde: biri kitabına dalıyor, biri müziğini dinliyor, biri sadece güneşe teslim oluyor. Bir kez daha denize gir, ardından soğuk bir bira… Kızlarla kahkahalı sohbetler, hiçbir yere yetişme telaşı olmadan akan saatler… Ve her gün, insanın “iyi ki buradayım” demeden edemediği o birbirinden güzel koylara demir atmak. 7 Eylül’de bir de ay tutulması vardı. Denizin ortasında, gökyüzüne uzanıp ayın yavaş yavaş değişimini izlemek… Ayın ışığı tam da rakı masamıza vuruyordu. Hafızamdan silinmeyecek büyüleyici bir ortamdı.

Ekim ayında beş günlüğüne Karadağ’a, nam-ı diğer Montenegro’ya kaçtım. Budva, Kotor ve Perast… Üçü de kartpostal güzelliğinde. Hava desen, Ekim ayına yakışmayacak kadar muhteşemdi; güneş sanki “mevsim umurumda değil” demeye gelmişti. Her köşe başında bir Türkiyeli işletmeciye, her kafede bir Türk turiste rastlamak mümkün. Bir yanıyla Türkiye havası, bir yanıyla Avrupa’da olma hissi… Tanıdık ama yine de farklı, yabancı ama hiç yabancı değil. Abimlerle ve kuzenimle orada buluşmak işin en güzel tarafıydı. Old Town sokaklarında dolaşmak, denize karşı kahve içmek, akşamları balık restoranları, masada rakı, sanarsın Türkiye’de bir sahil kasabası. 2025’te geçirdiğim güzel zamanlardan biriydi Karadağ.

Mayıs ayında taşındık. Oğlanlar artık kendi evlerinde, kendi işlerinde ve güçlerindeler. Onlar adına acayip mutluyum. Yuvadan uçup kendi dünyalarını kurdular. Bu arada kişisel hayatımda bir sürü şeyler yaşandı, ama yazmaya bile değer görmüyorum. Sadece değersiz insanlar varmış hayatımda, ve silindiler.

..............

Buraya kadar Aralık ayının son günlerinde yazmıştım. Ama bitirememişim ve yayınlamamışım. İlk paragrafta yazdığım gibi ne yardan ne serden vazgeçememek gibi, buradan devam etmek istiyorum.

Bugün 31 Ocak 2026. Suzi’nin doğum günü. O son kazadan sonra huzur evinde yaşıyor. Doğum gününde onu bir arkadaşımla ziyaret ettik. Odasında bulamadık. Kafeteryada da yoktu. Sanki saklambaç oynuyoruz gibi hissettim. Sonra bir görevliye sordum. Görevli, 3. katta paylaşımlı evde olduğunu, artık yürüteçle sandalye ile değil, tekerlekli sandalye ile yaşamını sürdürdüğünü söylediler. Oysa aradan sadece 4 hafta geçmişti son ziyaretimizden. Bu Ocak ayı içinde, 5 günlük bir Antalya tatili hediye ettim kendime. 15 Ocak oğlanların doğum günüydü. Artık çocukça bir doğum günü değil de, yetişkin bir doğum gününü Bern’in en güzel manzaralı yerinde, kakao süt yerine, şarap tokuşturduk. Gerçi bunu son 10 yıldır yapıyoruz da, çocuklar hep çocuk kalıyor ya annenin gözünde o yüzden seyrettim. Yoksa onlar artık yetişkin, ve benim çok önümdeler. Farkındayım.

Neyse, hemen ertesi gün Antalya’ya uçtum. Sadece 5 günlüğüne, ve sırt çantasıyla. Çünkü havaalanında beklemeler, hele ki dış hatlarsa, çekilmez bir hal aldı. Sanki bütün uçuşları aynı saate alıyorlar, ve aynı saatlerde bir insan birikimi… Hele bagaj veriyorsan, bu bekleme saatleri çekilmez oluyor. En son Karadağ’a böyle uçmuştum, sadece sırt çantası ile, hiç beklemeden direkt gate’e gidiyorsun, online check-in ile. (Her ne kadar Türkçe kelimeler kullanmayı sevsem de, son paragrafta bazı İngilizce kelimeleri seçtiğim için özür, sanki bu kelimelerin enternasyonal olduğunu düşündüm.)

Ya Antalya gezim ile ilgili bi iki kelam edeyim. 16–21 Ocak 2026 tarihleriydi. Sadece havanın sıcak değil de güzel olmasını dilemiştim. Şükürler olsun ki bu oldu. Bir cuma ve cumartesi harika bir hava vardı. İlkbahar gibi. Günlük güneşlik, 15–18 derecelerde. Masmavi gökyüzü, parlak bir güneş. Ay “parlak” deyince aklıma bir şey geldi, neyse bunu biraz sonraya bırakayım. Ama biz döndükten hemen sonra gökyüzü adeta kopmuş, yağmur hic dinmemis,  fırtına ortalığı savurmus,  gökler gürlemis, , şimşekler cakmis, 

Ama pazar gününden sonra hava yine güzeldi, ama rahatsız edici bir rüzgâr vardı. Razıydık buna da. Önce çocukluk arkadaşımla buluştum. İki gün sonra İstanbul’dan arkadaşlarım geldi. Perge, Aspendos, Side Antik Kent, Kurşunlu Şelalesi, Düden Şelalesi, hem aşağısı hem yukarısı, Antalya Kaleiçi gezdik, güldük, eğlendik. Her şey çok güzeldi de, en unutamadığım gün Perge, Aspendos ve Side Antik Kent günüydü… Anlatılamaz, sadece yaşandı…

Gelelim “Parlak” konusuna. Otelimize yerleştik. Saat kulesine yakın bir oteldi. Yani bayağı yakın, Kaleiçi’ne falan yayan gidilecek yakınlıkta. Neyse oteldeki görevliye sorduk, nerede piyaz ve köfte yiyebiliriz. Köfteci Cafer’i önerdi. Antalya piyazı meşhurmuş, tahinli falan. Bir de otele de yakınmış güya. Navigasyondan bulamadık. Sokakta birine sorduk. Madem bu kadar ünlü, herkes bilir diye düşündük. Ama sorduğumuz kişi, sakallarını kaşıyarak, “Faruk eczanesiii” der gibi düşündü düşündü… Bu bir bok bilmiyor dedim içimden. Ama bize başka bir yer önerdi. “Onu bilmiyorum ama şu ilerde Parlak Restoran var” dedi. Biz de he he deyip geçiştirdik. Görüntüsü ile bir ön yargıya kapılmıştık. Bu adamın önerdiği yer ne kadar iyi olabilir ki dedik. Hiç dinlemedik ve aramadık bile… Bir baktık karşımıza çıktı “Parlak” levhası. Neredeyse saat kulesinin oradayız. Ama içeride bir yerde restoran, sokaktan görünmüyor. Bir girelim dedik. İlk izlenim tarihi bir yer, avizeleri ile, ve yapısı ile. Girdik, bir deneyelim dedik. Orada olduğumuz her gün oraya gittik. O sokakta sorduğumuz adam hakkında düşündüklerimiz bizi utandırdı. Yemek lezzeti, tarihi, fiyatları ve en önemlisi zarif hizmeti ile, bizi her gün kendilerine gitmeye mahkûm ettiler. Muhteşemdi. Ben normalde Google’da her şeye yorum yapmam. Sanırım hayatımda 3 kez yorum yaptım, bunlardan biri de “Parlak” restorandı.

21 Ocak’ta ben Zürih’e, arkadaşlarım İstanbul’a uçacaktık. Hem de aynı saatlerde. Antalya’da en saçma şey, iç hatlarla dış hatların arasında 2–3 km olması. Yani yürüyerek geçilmiyor. Bir de tramvayın sadece iç hatlardan geçişi. Giderken tramvayla gitmek istedim, sordum birine, tramvay durağı nerede diye. Buradan iç hatlar terminaline gideceksiniz hanımefendi, burada geçmez dedi. Dedim oraya nasıl gideceğim? Orası uzak, şu ilerde Starbucks’ın yanında shuttle bus’a binip iç hatlara gideceksiniz dediler. Çok saçma gelse de hepsini yaptım. Çünkü bu gittiğin yeri tanımak için en iyi sistem. Fatih yönüne giden, zaten tek hat var havaalanından, ona bindim. Antalya kartım yok, ama kredi kartı ile ödeniyor. Sadece 5 lira fazla kesiyor. Yani 41 liraya geçtim perona. Sigorta durağında ineceğim. 30 dakikada vardım. Ama dış hatlardan geçmemesi çok saçma geldi. Artık buna kim bakıyorsa bir el atsa iyi olur. Muhittin Böcek içeride, bunu okuyamaz :)) Büyükşehir Belediyesi mi bakıyor bu işlere onu da bilmiyorum. Ama çok saçma buldum.

Neyse bugün 31 Ocak 2026. Bugün 3 kişinin doğum günü. Bu 3 kişi de bir şekilde hayatıma dokundu. Bunlardan biri Suzi, biri Leylak Dalı, biri de Lewis.

Yukarıda dedim ya, oysa aradan sadece 4 hafta geçmişti Suzi’yi ziyaret edişimin, ne çok şey değişmiş bu son 4 haftada. Bugün doğum günü olduğunu hatırlamadı, ve sanki beni de hatırlamadı. Normalde ismimle hitap eder. Etmedi. “Sizi kim gönderdi?” dedi. Şarap içmeyi çok seven Suzi ile bir kadeh şarap istedik. Görevlilere sorduk, bunu yapabilir miyiz diye, onlar da doktorlara sordular ve izin çıkmadı. Çok ağır ilaçlar alıyormuş. Tamam dedik. Kahve içtik. Çok isteyerek ve zevkle içti kahvesini. Ama eskisi gibi konuşmuyor, yürüyemiyor ve hatırlamıyor. Ama her şeye rağmen teşekkür etti geldiğimize. Ve vedalaştık. İlk kez anlamsız baktı gözleri… İlk kez adımı söylemedi… Bilmiyorum hatırladı mı…? Hatırlamasa da, ziyaret etmeye devam edeceğim.

Benden haberler böyle… Bilmiyorum bir daha ne zaman uğrarım. Ama biliyorum ki burası hep burada, beni bekler.

Metni fotoğraflarla destekleyeyim:)



Dogum gününden, onlar tam 30 oldu...
Ayni yasta olduk:)

Apollon Tapinagi Side


Aspendos


Lara, Düden selalesi
Perge

Kursunlu Selalesi

Kaleici Teras

31 Ocak 2026... Bir ay Gecmis bile...

18 Ocak 2015 Pazar

O gün Kaleiçinde bir çığlık kopmuştu..


Bu yıl ateşli olacak demiştik, yılbaşı gecesi birbirimizle kucaklaşıp mutlu yıllar dilerken. Ama bu kadar çabuk beklemiyorduk. Hatta bu kadar güzel tesadüflerin bir arada olabileceğini rüyamızda görsek inanmazdık. 

Almanya'dan döneli bir kaç gün olmuştu. Bir akşam durup dururken eşim bana, annem çok hastaymış, bir kaç günlüğüne gidip moral verir misin? dedi. Oluuur, dedim. Hemen biletlere baktım, İzmir ve Antalya'ya. En uygun bilet Antalya idi. Hemen aldım. Bu arada hani bazen planlar yaparsınız ama bir türlü denk gelmez. Ama bazende hayat senin için yapar o planları ve tıkır tıkır işler.. İşte bu tıkır tıkır işleyeni benim yanımdaydı yine:) 

Şöyle ki; İstanbulda yaşayan çok samimi iki arkadaşım, Ayça ve Cansu 6 ay öncesinden bir Haftasonu tatili ayarlamışlar, oda bu hafta yani benimde Antalya'ya uçacağim zamana rastlaması güzel bir tesadüfen başka ne olabilir ki? İçimde bir heyecan, kafamda bin türlü neyi nasıl yapsam soruları? Acaba onlara haber versem mi, yoksa çat kapı yapıp otellerinin kapısına mı dikilsem? Ya benim gittiğim saatte otellerinde olmazlarsa, ya şöyle olursa, ya böyle olursa, ya sürprizim geri teperse? 

Bu düşüncelerlerdeyim hala Zürih havaalanında beklerken. Erkende gelmişim. Whatsapptan, bi yazayım hele şunlara, neredeler ne yapıyorlar, dedim. 

Ben: Antalya güzel mi? 

Ayça: Çok güzel, çok beğendim, gelmeden konuşmamak lazımmış. 

Ben:Şu anda nerdesiniz?

Ayça: Kaleiçinde, Ayyaş meyhanesindeyiz, rakı içiyoruz Cansu ile. 

( düşünüyorum, ben daha Zürichteyim, ben gidene kadar orada kalacaklar mı bakalım?)

Ben: bakele ne diycem? Siz yarın kaçta ayrılıyorsunuz Antalya'dan? 

Ayça: yarın 17.45 te. 

(Ben yine düşünüyorum, o zaman yarın sadece bir kaç saat kahvaltıda buluşabiliriz, çok az, yetmez bize..) 

Ben: bu gece Antlayada olcam ben:) 

Ayça: ciddi misin sen? 

Ben: evet.

Ayça: nerdesin sen? 

Ben: Havaalanı'da. 

Ayça: şaka yapma, yüreğime inecek bak! 

Ben: şaka yapmıyorum, yarın sabah kahvaltıyı nerde yapalım, sen onu söyle. 

Ayça: şaka yapma!! Heyecandan ölebilirim şu an. Tamam sen gelene kadar burada bekleyeceğim, yeri söyledim sana. 

Ben: şaka yapmıyorum, ciddiyim, birazdan uçağa bineceğim. Telefonumu kapatacağım, bekleyin beni.. 

Ayça inanmakta zorluk çekiyor tabi, telefon açıyor. Konuşuyoruz, bak diyorum havaalnındayım, anonsları duyuyorsun, değil mi? Hayır ben bir şey duymuyorum, duymuyorum, diyor. Inanamıyor. Ya inanırda ben gelmezsem, hayal kırıklığının daha büyük olacağından adeta inanmamaya programlamış kendini.  Telefonu kapatıyorum. Sonra tekrar yazıyor. 

Ayça: bana uçuş numaranı göndersene, biletin resmini göndersene, bagaj kuponunu göndersene.. (hatta beni pilotla konuştura kadar varıyor bu yazışmalar. 

Ben: öf Ayça, bir kezde İnan bana:)) 

Bu arada Cansu yazmaya başladı. 

Cansu: Valla bu şakaya ciddi hazırlanmışsın, Bizi epey heyecanlandırdın, ya gelmezsen, bunca rakıdan sonra Ayça yı nasıl teselli edicem onu düşünüyorum. 

Ayça: bak gelmezsen yarın şu falezlerden atarım kendimi. 

Ben: uçağım kalkmak üzere, adım anons ediliyor. Telefonumu kapatıyorum. 

Uçağa en son binen ben oluyorum. Ve telefonum kapalı artık. Bu arada hala inanmakta zorluk çeken kızlar, beni arıyorlar, ulaşamıyorlar, şimdi bilinçli olarak kapattı telefonunu, ammada kastı kendini, bu şakayı bu kadar uzatmaya hiç üşenmiyor mu gibi düşüncelerle boğuşurken, kardeşime yazıyorlar. Bilse bilse o bilir diye. Onlarda bilgi vermiyor:) ben uçakta, tatlı bir heyecan. O 3 saat geçmek bilmiyor. Eminim onlar içinde öyle olmuştur. Onlar için daha zor olmuştur. Çünkü inanmakta zorluk çektikleri bir olay, ya gelirsem?? 

Gece 23 te indi uçağım. Bagajımı aldım, taksiye bindim, Kaleiçine gidiyorum. Bu arada beni aramışlar tabi kaç kez. Açınca gördüm. Artık yurt dışında olduğum için internetimde yok. Yazmışlarsa bile artık bana ulaşmıyor. Takside gideken yine bir telefon. Taksideyim, 10 dakika sonra ordayım, dedlm. Bana hala inanmıyor, "bana taksiciyi versene" dedi. Pilotla görüştürmemin ihtimali yoktu, amaz taksiciyi verebilirdim, evet. Uzattım telefonu taksiciye, lütfen şu arkadaşıma takside olduğumu söyler misiniz? Dedim. Neyse konuştular bunlar, güya çarpraz sorular soruyor Ayça. Nerdesiniz şu anda, diye sormuş olmalı ki, Taksicinin, Aspendos bulvarındayız dediğini duyuyorum. Buna bile inanmak istemeyen Ayça, etrafındaki insanlara soruyormuş, burada Aspendos bulvarı var mı? diye. Onlar hala benim evde olduğumu, telefonu evdekilerden birine verdiğimi düşünmüşler:) neyse kapattık teli. Kaleiçine girdik. Labirent gibi dar ve sevimli sokaklarda Ayyaş meyhaneyi arıyoruz. Tam önünde iniyorum taksiden. Heyecan bende dorukta. Çok şirin bir yer. Dışarda oturanlar var, varilde ateşler yaniyor. Ama bizim kızları göremiyorum. Sigara kullanmadıkları için kesin içerdeler diyerek, küçük bavulumu sürüyerek kapyı açıyorum. Içerde canlı müzik var. Ilk Cansuyu görüyorum. Ayça karşısında oturuyor, arkası kapıya dönük şekilde. Cansu beni görüyor, Ayçanın koluna dürtüyor, sonra beni işaret ediyor. Ayça arkasına döndüğünde beni görüyor, işte tam o anda hepimiz bir rüya gördüğümüze inanıyoruz. Ayça yerinden fırlıyor, kollarını açıp, çığlık atarken, eminim bütün Antalya ayağa kalkmıştır.. Gerçi uyuyanlarda olmuş ya.;) sonra bir kucaklaştık ki, ayrılmamız baya uzun sürdü. Gözleri yaşardı. Sonra Cansu ile kucaklaştık.. Hepimizde olağan üstü bir heyecan, bir mutluluk. Bütün akşam yazışmalarımızı birde orada anlatarak geçti.  Bir şarkı çıktı sonra, "yeterki gel bana senede bir gün" nakaratına yüksek sesle eşlik ettik Ayça ile.. Meyhaneden en son çıkan biz olduk. Dişarda hala ateş yanıyordu varilde. Bu seferde varil başında kaldık bir saat kadar. Ardından onların kaldığı o güzel butik otele yürüdük. Üç yataklıymış:) sonra odada oturduk, konuştuk, çilekler yedik. O mevsimde o çileklerin tadı neydi öyle? Onlar gündüz, Aspendos ve Perge'yi gezmişler, oralardan almışlar çilekleri. 
Gece miydi, sabaha karşı mıydı bilmiyorum, uyuduk. Uyandığımızda perdeleri çekince güneşli bir Antalya, Beydağlarının kucakladığı deniz gözümüzün hemen ucundaydı. Otelin teras katında keyifli bir kahvaltı yaptık, mutluluktan mıdır nedir, yorgun bile hissetmiyorduk kendimizi. Otelden ayrılıp, tekrar yürüyerek Kaleiçinden, Yatlimanın, oradanda asansörle yukarıya çıktık. Saatkulesi, Yivli minareyide gördükten sonra, yatlimanına karşı nar suyumuzu içtik. Ayrılık vakti sinsice sokuldu, sonra birden yanıbaşımızda beliriverdi. Dolu dolu geçen 12 saat. Rüya gibiydi.  

Ayyas kafe, Kaleici, Antalya

O sabah böyle görünüyordu pencereden Antalya..

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Sizin hiç şarap kadehinize güneş doğdu mu?



Benim doğdu... Hemde Antalya'da.. Bunu  bir Fransa yada İtalya kentlerinden birinde yapmak bir ayrıcalık değil, Antalya'da bir Fransa şarabı ile yapmak bir ayrıcalık:))
Tatili tükettim.. Her yıl olduğu gibi bu yılda ülkemdeydim.. Antalya'ya uçtum bu sefer. 3-4 günlük bir Antalya tatili yapmak istiyordum.. İşin aslı, uzun yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşımı ziyaret amaçlıydı.. Akdenizi çok sıcak bulduğum için genelde tatilimi Ege,de geçirmek isterim.. 
11 Temmuz Antalya hava limanina indiğimizde gece olduğu için sauna etkisi yapmadı.. Arkadaşım bizi evde değil caddede bekliyordu kızı ile.. Özlemle ve sevgiyle beklenmek ne güzel şey.. Terasta bit masa hazırlamıştı.. Sarmalar, dolmalar, börekler.. Ağzımız doluyken bile konuşuyorduk.. Zaman yetmeyecek gibi geldi bize.. Çenemiz iyice düsmüs, yerlerde sürünüyordu..  Uyku denilen şey zaten firardaydı.. Ama ertesi gün zinde olmak için birazda olsa uyku şarttı.. 
Konyaltı plajı, Kaleiçi, Saatkulesi, Yatlimanı gezdiğim gördüğüm yerlerdi. Birde Mehtap turumuz varki, onu hiç yazmayayım.. Berbat bir turdu.. Eğlenceli bir tur olur diye umud etmiştim.. Amaaa, bana en güzel saat kulesi neresi diye sorsalar, Antalya saat kulesi derim:)) . Halbuki Bern'deki saat kulesi daha ihtişamlı ve daha güzel ama, Antalya'daki bir farklıydı:) 

Radyo dinlediğim bilinir, TRT den bir nostaljik radyo daha kazanmıştım tatilden bir hafta önce. Yurtdışına göndermedikleri  için arkadaşımın adresini vermiştim.. Radyonun biz ortadayken gelmeside güzel bir tesadüf olmuştu.. Arkadaşımın radyoda çalışıyor olması ve evinde radyo olmamasıda bir o kadar ilginçti:) güzel bir ev hediyesi oldu..

Arkadaşım ilk kez rose içecekti.  Bu bizim birlikte içeceğimiz ilk şarabımız olacaktı.. Hiç uyumadık biz son gece.. TRT'de nağmeler, bizde sohbet hiç bitmiyordu zaten.. Tan yeri ağarmıştı.. Kısa bir süre sonra sabahın kızıllığı ile şarabın kızıllığı birbirine karıştı.. O sabah 8.45 te ayrıldık Antalya'dan.. Güzel ve özel anlardı.. Teşekkürler arkadaşım..
mutluyduk yine..


(Bu alttaki yazı ise arkadaşımın kaleminden dökülenler:)

                                ŞARAP TADINDA

Yıllanmış şarap gibi kırk yıllık dostluk, kırklı yaşlarında iki kadın on yıl aradan sonra buluşunca... Kimi zaman çok seyrek kimi zaman çok sık görüşseler de dostlukları hep sımsıkı. İki ayrı ülkede hayatları geçerken acı tatlı ne çok şey yaşamışlardı. Bazılarını paylaştılar zaman içinde bazılarına zaman yetmedi. Derken bir haber "Uçak biletini aldım, on beş güne Antalya'dayım." Uzun yıllardan sonra ilk kez yüz yüze sohbetin dibine vuracaklar, gülecekler, gezecekler, sevinecekler belki de ağlayacaklardı. Son on yılın hatta kırk yılın tüm anılarını sadece dört güne sığdırabilmenin tek yolu gece az uyumaktı. Böyle düşünüyorlardı. Bu özel dost, özel konuk günlerdir bekleniyordu sevinçle. Birinin iki oğlu birinin bir kızı vardı. En son buluşmalarında çocukları küçük olduğundan şimdi onlar da yeni tanışacaklardı. Çocuklar da heyecanlıydı annelerinin dostluğuna şahit olmaya. Nihayet özel konuklar indi uçaktan. Bekleyen kadın çoktan hazırlıkları tamamlamış, geldiklerinde kurulacak sohbet sofrasının havasına girmişti bile. Hiç değişmemişsin dediler birbirlerine kahkahayla. Dört gün boyunca gezdiler, güldüler, konuştular.Veda edecekleri sabah saatlerine kadar son geceyi sohbetle geçirmeye karar verdiler. İki ayrı ülkede yaşanan sevinçler, hüzünler nasıl geçmişti? hepsini zamana meydan okurcasına konuşmaya başladılar. Nostaljiyi ikisi de severdi.
Yurt dışından getirdiği hediyelerin yanı sıra güzel dostuna özel bir hediye de hazırlamıştı. Nostaljik görünümlü, düğmeli, ibreli bir radyo. Tatillerin arasında bir postayla çıkageldi. Çocukluk günlerinden kalma radyo dinleme anılarınıda yanlarında bulundurmayı ihmal etmediler."Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım,bazen gözyaşı dolu bazen içli bir şarkı..."

Yıllar geçti,çocuklar büyüdü diye söze başladıklarında yılların ne kadar zalimce geçtiğini düşünmeleri sohbeti hafiften bir hüzne çevirmişti."ŞARAP KADEHE, SOHBET DE ŞARABA YAKIŞIR" DEYİP GÜL ŞARABI HOŞ KOKUSUYLA KADEHLERİ DOLDURMUŞTU BİLE. Şarkılar şarap sohbet derken sıcak serin arası bir temmuz gecesinde yıldız dolu gökyüzü çatı katı evin terasında şarap tadında sohbetlerine eşlik ediyordu. Gece karanlığı koyulaşırken cümleler de iyice koyu bir duygusallığa bıraktı kendini. Dost iki kadını yıllar biraz yıpratsa da yaşam sevinçlerine ve çocuksu duygularına dokunamamıştı. Çocukluk yıllarından, ailelerinden, gençlik anılarından ne varsa hepsine bazen gülerek bazen özleyerek konuşuyorlardı. İkisi de anılara şarkılara, aşklara, aile değerlerine hayata dair güzel ne varsa herşeye inceden inceye değer verirlerdi. E konular geniş olunca sohbetin dibine vurmadan önce, şarap dolu kadehlerini; gelecek günlere, sağlığa, tekrar görüşmelerine tüm güzelliklere vurdular kadehlerini."BAŞLARINDAN GEÇENLERE DE İÇTİLER, YÜREKLERİNDEN GEÇENLERE DE."Geçmiş, gelecek, yarınlar, aşklar, şarkılar, kazanılan ve kaybedilenler derken birkaç satır şiir okumayı da ihmal etmediler."YOKSUL DÜŞMEZDİ YILLANMIŞ ŞARAP TADINDAKİ ŞİİRLER BÖYLESİNE,KULAĞINA OKUNACAK BİRİ OLSAYDI EĞER..."Vedalaşacakları sabaha saatler kalmıştı. Sohbetin de kadehin de şişenin de dibine vurulmuş son yudumlar içilirken şarap tadında sohbete, şarap renginde gökyüzü kızıllığı karışmış güneş doğmaya başlamıştı bile. Kırklı yaşların güzel olgunluğunda yıllar sonraki sohbet daha bir başka olmuştu sanki. Her anı ölümsüzleştirmek adına çekilen fotoğraflarda gündoğumu kızıllığı ve nihayet sabah olduğuna karar veren güvercinlerin güzel görüntüleri değerli birer anı olarak  hafızalarımıza kazınmıştı.Günün aydınlığıyla birlikte yükselen güvercinlerin "guuguk guuuk..."sesleri geceye noktayı koymuştu.
             "KALDIR KADEHİ DOSTLUĞA İÇELİM
               BİR SENİN ADADA BİR BENİM ADADA 
              BİR SANA BİR DE BANA BİR DE DÜNYAYA..."