Sayfalar

Bay Anliker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bay Anliker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2018 Çarşamba

Bayan Suzi, Ve O Gül

gül kokulu gül.
Geçen hafta perşembeydi, yine telefonla aramıştı bayan Suzi beni. Sesi iyi gelmiyordu. Döndün mü tatilden, nasıl geçti diye sormuştu. İyi geçti, sen nasılsın diye sorduğumda, hiç iyi değilim demişti. Peki, evde misin, seni ziyarete gelebilir miyim diye sorduğumda, hayır birazdan fizyoterapiye gideceğim, demişti. Peki ya yarın, diye sorduğumda, bilmiyorum kafam çok karışık, yarın günlerden ne diye sormuştu. Cuma dedim. Bilmiyorum, gelmeden önce ararsın demişti. Gitmedim ben o Cuma. Biraz nezle gibiydim, aksırıp tıksırıp duruyordum birde gidip ona bulaştırmayım diye düşündüm. Cumartesi, Pazar hava çok güzeldi sık sık bayan Suziyi düşünüyordum ormanda yürürken. Yine gitmedim. 

Bugün iş çıkışı aradım bayan Suzi’yi. Nasılsın, dedim. Çok kötüyüm dedi. Neyin var diye sormadan, vaktin varsa sana gelmek istiyorum, dedim. Çok sevinirim dedi. Telefonu kapatmadan önce “hele şükür” dediğinide duydum. 

Sisli ve hafif çiseleyen havada neyle karşılaşacağım acaba diye yol alıyordum. Bayan Suzi’nin sokağına girdiğimde, dış kapıda beni beklediğini gördüm. Gözleri çok iyi görmediği için o beni göremedi. Arabayı park edip hızlı bi şekilde evine yöneldim. 
Kapıda karşıladı beni, iyi ki geldin dedi. Kapısının önündeki kasaların içindeki elmalarını gösterdi. Götür bunlardan, bir sürü var, dedi. Bahçesindeki bir tek elma ağacındandı bütün o elmalar. 

Benim merak ettiğim Bayan Suzi, aksine her zamankinden daha iyi görünüyordu. O ittirmeli sandalyesi olmadığı gibi değneklerini bile kullanmıyordu yürürken. Ee hani çok kötüyüm, demişti diyorum içimden. Neyse içeriye girdik. Girişteki bi halının köşesini kaldırmış, “gözlerim çok iyi görmüyor, şurda duran ne? Diye sordu. Kurumuş bir yaprak duruyordu halının altındaki açık köşede. Eğilip aldım, kurumuş bir yaprak 🍂 bu, dedim. Elini yüzüne tutup gülmeye başladı. Ama nasıl gülüyor. Kedim kaldırdı o köşeyi ve ben onu fare sanıyordum, dedi. Ama gözleri iyi seçemeyen bi insan için kurumuş boz bir yaprak üstelik sapı var, fareyi andırabilir. Ben onun güldüğü kadar gülmedim, gerçekten fareye benziyor, bende önce fare sandım, dedim tebessüm ederek. Benziyor dimi, dedi. Evet, dedim. 
Bay Anliker ve oturdugu sandalye.
Sonra mutfağa geçtik. Her zaman oturup sohbet ettiğimiz yere. Küçük yuvarlak masası ve iki sandalyeli mutfak. Birinde Bay Anliker, diğerinde Bayan Susi oturur. Üçüncü kişiye diğer odalardan gelir sandalye. Bay Anlikerin sandalyesine bayan Susi oturdu. Bende bayan Suzi’nin sandalyesine. “Bay Anliker öldü biliyor musun” dedi pat diye. “Neeeeee” dedim bende pat diye. Evet öldü, gitti, terketti bu dünyayı dedi. Ağlamıyordu. Gülmüyorduda. Normal mimikleri ile anlatıyordu. 

Ne zaman, neden, nasıl? Diye sordum. 
Şarap içermiyiz bir kadeh dedi. İçeriz, dedim ve hemen bardakların olduğu dolaba yöneldim o zahmet etmesin diye. Hayır, dedi sen otur ben getireceğim o çok özel kadehleri. Biri babamdan kalma tek bir kadeh, diğeri ise bay Anliker’den kalma tek kadeh. Onu ben alacağım, babamdan kalanı ise sana vereceğim dedi. Peki dedim. Oysa dolabın içi çeşit çeşit içki bardakları ile doluydu. Ama bu iki bardak tek. Bu iki tek bardağı özenle alıp mutfağa döndük. Kırmasam bari diye kadehi sıkı sıkı tutuyorum. Neredeyse sıkarak kuracağım.
O sandalyede oturan Bayan Suzi,
ve camin önündeki o gül..

Tekrar oturduk mutfaktaki masaya. Açık şarabı varmış zaten, kadehleri ben doldurdum. Bay Anlikere içelim diye kaldırdık kadehleri. Evet ona içelim, dedi. Ve başladı anlatmaya. 

“Geçen hafta Pazartesi hastaneye kaldırılmış kalp yetmezliğinden, benim haberim yok, beni 60 yıldır her gün arayan insan aramayınca merak ettim günlerce. Cuma akşamı karısı Lory aradı. Hastanede yattığını söyledi. Lory gelip beni aldı ve o gün ben gittim hastaneye. Lory de eve gitti. Bütün gün onunla beraberdim. O masmavi düğme gibi gözlerini açıyordu, ama beni gördüğünü ve algıladığını sanmıyorum. Sonra ben eve geldim, o gece 10 Kasım gecesi o mavi gözlerini kapamış” dedi. Tam bayan Suzi bunu anlatırken bütün mavi gözlüler 10 Kasım’da mı ölüyor acaba diye aklımdan geçirdim. Aklımdan geçen diğer bi konu ise sonbaharın aynı zamanda hüzün mevsimi olduğu idi. Hazan, hüzün, yaprak dökümü, ölümler, hastalıklar hep bu mevsimde baş gösterir. Belki sonbaharın renkleri bu yüzden güzel ve aynı zamanda hüzünlüdür. 

Sonra birden bire başka bi konuya geçip dünya gerçeklerinden konuşmaya başladı bayan Suzi. Şöyle adamakıllı Bay Anliker’in matemini tutamıyorum. Bende onun gibi ağlayamıyorum. Oysa bizde ölümler acıklıdır, ağlamaklıdır, derin acılar içerir. 

Biliyor musun diyor, şu gülü götürmüştüm Bay Anlikere. Kokladı. Ne güzel kokuyor, dedi. Bunu anlatırken kendiside kokladı gözleri kapalı. Bak, sende kokla istersen, dedi. Artık nasıl bi özlem ile kokladım bilmiyorum, gerçek söylüyorum, yok böyle bi koku. Böyle güzel kokan bir gül henüz koklamadım. Mutfağında beyaz bir vazoya koymuş. Bu gül solmuştu, yeniden açtı biliyor musun dedi heyecanla. İnanıyorum ona. Fotoğrafını çektim. Bu gül elbet solar bi gün, seneye ölüm yıldönümünde belki ona kartpostal olarak gönderirim diye düşünerek çektim bu fotoğrafı. 

Eee, dedim şimdi bundan sonra ne olacak, nerede ve ne zaman defnedilecek? Bilmiyorum, dedi. Bundan sonrasının önemi var mı? Beni her gün arayan bi insan yok artık, onun düşünceleri, onun centilmenliği, onun anlayışı, onun aydınlığı yok. Sessiz bi dünyaya gömüldüm. Ama ben yalnız yaşamaya alışığım, daha çok onun karısı Lory’i düşünüyorum. Onun işi daha zor. Bir sürü kararlar vermesi lazım. O çok iyi bir kadın, şimdi sadece onu düşünüyorum, dedi. 
Bunu kimseye anlatmadım, bir tek sana anlatıyorum, elbette karısının iznini alarak, dedi. Eğer karısının yardıma ihtiyacı olursa senin adını verebilir miyim? Diye sordu. Elbette, dedim. 

Ama hala defnedilme konusuna açıklık gelmemişti. Nerde, ne zaman olacak, sen gitmeyecek misin diye yeniden sordum. Bay Anliker’i biliyorsun, öyle şaşaya gerek duymadı hiç, sessizce gitmek hep tercihiydi. Buda öyle olacak. Krematoryum’da yakılarak külleri kalacak geriye, dedi. Onada karısı karar verir nereye savrulacağına. 

Nasıl güzel, nasıl objektif, nasıl anlayışlı, nasıl aydın bi kadın. İdolüm. Biraz sert gibi görünüyor. Ama mükemmel. Keşke bende öyle olsam!! Biz acınasını kadınlara alışığız ya hani. 

Son olarak dedi ki; Viktor Hugo’nun bir mezar şiiri bilir misin? Hayır dedim. Bilmiyorum, söylesene bana. Fransızca ama, aynı sözleri bire bir tercüme edemeyebilirim, dedi. Ve etmedi. 

Vedalaştık. Bir kasa elma verdi bana. Eve geldim. Gelir gelmez o şiire baktım. 
Türkçesi şöyle imiş. 

“Senin gibi bir aşk çiçeği ne yapar
Seher vakti yağdığında yağmurlar? ”
Diye mezar sordu güle.
“Ya senin o kuyu gibi ağzına
Düşen insan ne yapar daha sonra? ”
Diye sordu ona gül de.
“Ey karanlık mezar, amber ve bal
Kokusuna döner o damlacıklar
Anladın mı beni şimdi? ”
Mezar da dedi ki “Ey dertli çiçek,
Melek olup göklerde süzülecek
İçime düşen her kişi.”
(1837)
Victor Hugo
Çeviren: Tozan Alkan
Böyle işte. Bay Anliker gitmiş. Ve ben üzgünüm. Onun gibi bi insan tanıdığım için çok mutluyum. Bizim firmanın kuruluşundan beri vardı. Katkısı çoktur. Firmanın envanteridir neredeyse. En son yine bayan Suzi’de buluşup hayatımda ilk kez geyik eti yemiştim. O ısmarlamıştı. Ve orada birbirimize sen diye hitap etmeye başlamıştık 20 yıl sonra. Taksiye bildirdiğimde, bu geceyi tekrarlayalım demiştim. En kısa zamanda olsun, lütfen demişti, ve yanaklarımdan öpmüştü. Öyle havayı öper gibi değil, dokunarak öpmüştü😪 
Bi daha olamadı😪 hayat işte. Kaşla göz arasında.. Seni çok sevdik Bay Anliker. Küllerinden yeniden doğ emi. 
Bay Anliker ve ben.

Bayan Suziye ait diger yazılar:

Bayan Suzi Düşmüş
 Bayan Suzi ve Sevgilisi..
Bayan Suzi ve üzümleri



2 Eylül 2018 Pazar

Bayan Suzi Düşmüş

En son Mart ayında ziyaret etmişim bayan Suziyi. Güya sık sık gelirim diyordum. Benim sıklarım beş ayda birse demek?
Geçen pazartesi idi. Postanedeki posta kutusundan her gün saat 11 de firmanın postasını almaya gitmiştim. Döndüğümde kulağındaki telefona “ aaa şimdi geldi”veriyorum derken, sağ eliylede bana gel gel işareti yapıyordu eşim. Kim olduğunu anlayamadan kulağıma götürdüğümde telefonu, karşıdaki ses hala konuşuyordu. Sözünü kesmeden bi süre dinledim, sonra bayan Suzi olduğunu anladım. Merhaba bayan Suzi dedim. Aaaa, merhaba dedi. Başıma gelenleri eşinize anlattım, dedi. Ne oldu ki? dedim. Düştüm, dedi.  Otobüste düşmüş, hemen hastaneye kaldırılmış, kalçasından ameliyat olmuş, bir hafta sonra nekahet dönemi için bakım evine yerleştirilmiş. Peki dedim, bana adresi verin ziyaretinize geleceğim. Çok mutlu olurum, ve sizden bi kaç ricam olacak dedi. Evime çok yakın şu bakımevinde kalıyorum, dedi. Salı sabahtan gittiğimde özel odasında masa başında kağıt kürek işleri ile uğraşıyordu. Girdiğimi duymadı bile. Karartımı gördüğünde sağ eliyle yakın gözlüğünü iyice aşağıya indirdi. Uzaktan seçemedi beni. Yaklaşınca ben, birden gülümsedi merhaba bayan Yalçın dedi. Kusura bakmayın kalkamıyorum, dedi. Lütfen rahatsız olmayın diyerek yanındaki sandalyeye oturdum. Bu kazadan sonra görme ve duyma problemi yaşıyorum, kitap ve gazete okuyamıyorum, ama hergün antrenman yapıyorum sanırım düzelteceğim bu durumu, dedi. Bakın her şeyi organize etmem gerekiyor, herşeyi not alıyorum, dedi. Yapılacaklar listesi yapmış.
Düştüğümde, ve ambulans çağırdıklarında ilk kedilerimi düşündüm ve onlara bakacak birini buldum, dedi. Ben yıllarca onları bırakıp tatile bile gitmedim, dedi. Özellikle onlar için hastalanmamalıyım diye çok dikkat ediyordum, ama otobüs şoförü suçlu bulundu, onlara bunun hesabını soracağım, hakkımı arayacağım, dedi.
O dinamizmine hayran kaldım. Kader, nasip, kısmet, alınyazım böyleymiş, deyip pes etmiyor.
Sizden bi kaç ricam olacak, dedi. Hepsini önceden yazmış.
Biliyorsunuz evim iki katlı. Bu durumda şimdilik merdivenden üst kata çıkamam, alt kattaki beyaz kanepeyi yukarı çıkarmanız, üst kattaki sağ odada bulunan bordo kanepeyi aşağıya indirmeniz. O açılıp yatakta oluyor çünkü dedi. Koridordaki lambanın ampülü patlak, onu onarmanız, çünkü ben çıktıktan sonra eve bi süre bakıcı gelecek, ve lamba yanmadığı için göremez ve düşerse sorumluluğu bana ait, yoksa ben biliyorum orada lamba olmadığını ve 87 yıldır o evde yaşıyorum karanlıkta bile yolumu bulurum, dedi. Bilinçli olmak başka bir tabi. Haklarını savunuyor ama sorumluluklarınında bilincinde. Buna benzer bir kaç yapılması gereken şeyleride söyledi. Ve bunları bana faturalandırın dedi. Bende Türk mantığı ile nolcak canıııım, yarım saatlik iş, insanlık öldümü, hallederiz, hatta size beleşe yaparız demeye getirdim Almanca cümlelerle. Hayııır, asla kabul etmem, dedi. Sizin bir firmanız var, ve fatura yazabilirsiniz dedi. Peki, dedim.

Evinin anahtarını verdi bana. Burada hiç bir şeyim yok, size bir şey ikram edemiyorum üzgünüm, ama evim karşıda, gidin kellerdeki mahzenden bir şişe şarap alın, dedi. Hiç önemli değil deyip, ayrıldım ve işe döndüm.

Aynı gün iş çıkışı bi kaç çeşit meyve, ve çikolata alıp yeniden gittim yanına. Çok mutlu oldu. Oradayken bizim gençlerden birinide çağırdım, o taşıma işleri, ve lamba onarımı için. Geldi ve birlikte bayan Suzinin evine gittik. Lambayı halletti, ama taşıma işi benimle mümkün değildi. Yukarıdaki kanepe leş gibiydi ağırlık olarak. O daracık merdivenden indirmek mümkün olmadı. Diğer işleri halledip çıktık.
Perşembe sabahtan bizim gençlerin ikisi birden geldi. Taşıma işini hallettik. Bize verilen görevler bitmişti. Mutluyduk.
Günlerden perşembeydi. Perşembe kadınları olmazsa olmazdı. Arkadaşıma, bu Perşembe’yi çok farklı bi yerde yapalım mı dedim. Yapalım dedi. Bir şişe şarap, ve atıştırmalıklarla bayan Suzi’yi ziyarete gittik. Bakım evinin kocaman bi terası var. Bizi görünce çok sevindi. Bakın ne getirdik dedim şarabı göstererek. Bardakta getirdiniz mi dedi, gözlerini açarak. Hayır, ama gider kantinden alırız, dedik. Hayır hayır, dedi benim bi fikrim var. İki bardak var zaten bende, birde lavaboda diş fırçalarının girdiği bardak var, onu bi güzel temizleriz ben ondan içerim, dedi heyecanlı heyecanlı. Çıktık terasa. Bizden başka kimse yok. Donattık masayı, açtık soğuk beyaz şarabı..
Anahtarını teslim ettim. Kanepeyi indirdik dedim. Ya lamba? Dedi. Onuda hallettik dedim. Arkadaşıma dönüp, işaret parmağıyla beni gösterip, bayan Yalçın harika bir kadın dedi. Arkadaşım onu onaylarcasına, “evet biliyorum” dedi. Bana sorarsanız ortada bi harikalık yok. Yapılması gereken yapıldı. Severek, isteyerek ve gönülden yaptım. Görev olarak yapmadım. Ama bayan Suzi bunların hepsini fatura yapacaksınız dimi, diyordu. Kültür farkı işte. Fakat iki kültürede yakın olduğum için yadırgamıyorum.


Çok güzel sohbet ettik. Çoğunlukla bayan Suzi konuştu. Biz dinledik. Konuşmaya susamıştı sanki. Çok güzel cümleler kuruyordu. Yaşlılık hiç güzel bir şey değil. Yıldızıma olan güvenimi kaybettim. Kaderime olan güvenimi kaybettim. Bazen diyorum ki, bir motorsiklet kazasında ölüp gitmek, yaşlanmaktan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum, dedi. Ve “es ist sehr wichtig „einfach“ zu leben“ dedi. Sade bir yaşamı yeğlerdim, demeye getirdi. Bu ne demek, dedim. Evde bir sürü Hermes çantam var. Şu marka eldivenim, şapkam, bankada mücevherim var. Şu an hiç birinin önemi yok, dedi. Hermes markasını bilmiyordum bile. Arkadaşım biliyormuş ama. O zaman ben gayet basit ve sade yaşıyorum dedim, ve gülüştük. “Peki, iyi yaşadım, güzel yaşadım” diyebiliyor musun” dedim. (Artık dünden beri birbirimize sen diye hitap edebiliyoruz. Yoksa yıllardır hep siz dedik birbirimize.)
Evet, dedi iyi yaşadım. O zaman sorun yok, önemli olan bu değil mi, dedim. Evet öyle ama yinede daha sade yaşamak isterdim, dedi. Konu konuyu açtı. Arkadaşım Antonella bi ara kayboldu. Yakın bir marketten bi şarap daha alıp gelmişti. Saat akşam 18 olmuştu. Bayan Suzi bakım evinin akşam yemeğine gitti. Biz arkadaşımla terasta oturup sohbete devam ettik. Hatta dedik ki, düşünsene bir bakım evinde, bakıma muhtaç olmadan, ve yemek saatine uymadan oturtabiliyoruz, işte buna içilir diyerek baya oturduk orada. Yemek sonrası bayan Suzi yine geldi. Bardakları almam lazım dedi:) zaten bırakacaktık dedik. Ama buraya giriş çıkışlar akşam 18 den sonra sorun olabilir, dedi. Herşeyi düşünüyor, herşey planlı programlı hayatında. Biz ise gayet rahat. Çıkarız çıkarız dedik. Apar topar topladık herşeyi. İndik odasına. Bardakları yıkadık, boş şişeleri çantamıza aldık, bayan Suzi bize çıkış 
kapısına kadar eşlik etti. Son zamanlardaki  en güzel momentleri yaşadım sizinle, teşekkür ederim dedi. Yarın çıkıyorum, akşama bay Anliker yemek siparişi verdi eve, sende gelirmisin dedi bana. Tabiki gelirim dedim. Ve kucaklaşarak ayrıldık. Fakat oda ne? Kapılar açılmıyor hakkaten. Çıkamıyoruz. Mantığımız almıyor. Dışardan giriş olmaz ama dışarı çıkmak mümkün olmalı. Hiç bir çalışanda yok artık giriş ve danışmada. Ama telefon var acil durumlar için. Arkadaşım telefon açtı. Telefondan, tamam biz açıyoruz kapıyı denmiş, ve açıldı kapı. Bizden çok bayan Suzi endişendi. Vedalaştık. 

Ve geldi çattı cuma. Nihayet evine gidebilecekti, ve onu 65 yıllık arkadaşı, dostu ve sevgilisi bay Anliker karşılayacaktı. Bay Anliker ile yıllarca birlikte çalışmıştık. Zaten bayan Suzi’yi onun sayesinde tanımıştık. Cuma orada olmaktan mutluluk duyacaktım.
Cuma akşamıydı. Gittim. Kapı zilini duymuyorum, kapyı açık bırakırım, girersin demişti bayan Suzi. Evet, gittiğimde kapı açıktı, ben yinede zile basmıştım. Duymadılar. Girdim içeri. Ama gördüler. Kucakladım ikisinide. Gelmeyeceksin sandık, dediler. Gelmez miyim, dedim. Gittiğimde şarap içiyorlardı zaten. Bay Anliker ayağa kalktı beni görünce her zamanki centilmenliği ile. Geyik eti siparişi vermişti tanıdıkları bir restorana. Ben daha önce hiç geyik eti yememiştim. Ama o gecenin hatrına çiğ tavuk eti bile yiyebilirdim. Bay Anliker ve bayan Suzi hazırladı herşeyi, bana hiç bir şey bırakmadan. Nasıl utandım bilemezsiniz. Bayan Suzi tekerlekli sandalye değilde, „rolator“ denen tekerlekli bi aletle yürüyor.   Yani oturmadan, elleri ile sürüyerek. Türkçesini bilemedim şimdi. Yemekler ısıtıldı, bay Anliker çantasından bir Portekiz şarabı çıkardı. Bayan Suzi en sevdiğim şarap diye mutlu oldu. Ben sadece onların bu ağır çekim mutluluklarını izliyordum. Ve sanki 60’lı yıllarda çekilen siyah beyaz bir İngiliz yapımı film setindeydim. Yemeğimizi yedik. Tatlı olarak karake sipariş etmiş bayan Suzi. Karake ne demek bilmiyordum bile. Harika bi şeymiş meğer. İçi yumuşacık taze çikolata, dışı yeşil bişey. Ama bi tane yetiyor insana. Yani bizim bi keski baklava gibi.

Oturduk o gece. Yedik içtik. Sohbet ettik. Herşey çok güzeldi. Birden bire Bayan Suzi’nin yüzü değişti, kendimi iyi hissetmiyorum dedi inleyerek. Çok korktum. Hemen koluna girdim, yukardan indirdiğimiz o kanepeye yatırdım. Pencereyi açtım. İyiyim şimdi dedi. Biraz dinlen, dedim. Bay Anlikerin yanına gittim. Masadaki şarap bitmişti. Lütfen aşağıdan bir şarap getirir misin, dedi. Tabiki dedim, ama hangi şarabı dedim? İlk gördüğünü, dedi. Peki, dedim. Açtık bi şarap daha. Bay Anliker ile ilk kez baş başa ve çok özel konuştuk. Yıllarca birlikte çalışmış bu kadar yakın olmamıştık. Dedim ki, bayan Suzi daha önce anlatmıştı, 50 yılın üzerinde bir dostluğunuz varmış, ve gençliğinizde sevgiliymişsiniz. Dostluğumuz ve sevgili oluşumuz doğru, ama bu 50 yıllık değil, 65 yıllık, dedi.
Harika dedim. Ama şunu çok merak ediyorum, sen evlisin, ve şu an buradasın. Eşin bunu biliyor mu? Evet, biliyor o getirdi beni buraya, dedi. Nasıl oluyor bu, merak ediyorum dedim. İlgi alanlarımız farklı ve saygılıyız birbirimize, dedi. Anlamış gibi yaptım, ahaaaaa diyerek.

Peki hiç burada kaldın mı dedim. Evet, kaldım dedi. Peki bu akşamda kalabilir misin, bayan Suzi’yi yalnız kalmamalı dedim. Kalırım kalmasına, ama bayan Suzi bana kal demedi, kalamam dedi.
Zaman sonra bayan Suzi’nin yanına gittim. Şimdi çok iyiyiyim, geliyorum yanınıza dedi. Biraz daha dinlen, dediysemde kalktı geldi.
Bay Anliker burada kalmak istiyor, iznin olursa dedim. Hayır, hayır dedi. Hep alıştığı yatakta yatsın. Onunda tansiyon problemi var, burada kalırsa hem onun için, hem kendim için düşünüceğim diye argumanlar sundu. Ve ben onuda düşünecek kadar sağlıklı değilim, dedi. Bay Anliker’in orada kalma isteğini görüyordum, ama evine gitmelisin demişti sevgilisi. Peki, sen nasıl istersen dedi bay Anliker. Ve taksiyi aradı hemen bayan Suzi. 22.30 da kapısına bir taksi siparişi yaptı. Bense onların bu saygılı diyaloglarını izlemekle yetindim. 

Taksi geldi 22.30 da. Yağmuluğunu giymesine yardım ettim, fermuarını kapattım. Bastonunu getirmeye gittiğimde, birbirleri ile vedalaşırken dudaklarına bir öpücük kondurduklarını gördüm. Yürümekte zorluk çeken bay Anliker’e taksiye kadar eşlik ettim. Emniyet kemerini bağladım, yanağından öptüm, çok güzel bi akşamdı, teşekkür ederim, tekrarlayalım bunu dedim. Ama zaman geçmeden tekrarlayalım, dedi. Taksi şöförüne gideceği evdeki merdivenlerin olduğunu ve lütfen eşlik etmesini rica ettim. Merak etmeyin, dedi genç taksici. 

Bayan Suzi ile kaldık başbaşa. Masayı topladım, bulaşıkları yıkadım. Yanında kalmamı ister misin dedim? Hayır, dedi. Ama bana üst kattan pijama ve iç çamaşırı, birde yatağımın yanında duran abajurumu getirirsen sevinirim, dedi. İki kat çamaşır getirdim. Birde abajur ile birlikte yarım kalmış kitabını şimdiki yatağının kenarına yerleştirdim, Sevindi. Çok teşekkür ederim, bana çok yardımcı oldun, hadi sende git evde bekleyenlerin var, dedi. Kucaklaştık. Kapıyı kilitlemeyi unutma, dedim. Çıktım. Bi on dakika kadar bekledim dışarda. Sonra tekrar gittim. Kapı açıktı. Unutmuştu kilidi. Beni görünce tekrar bir şey mi unuttun, dedi. Evet dedim arabanın anahtarını bulamıyorum. Sonra bi yerde bulmuş gibi yaptım artık. Dedim şu kapıyı kilitle arkadan artık. Kilitledi. Eve dönerken bütün bu haftayı, ve bu geceyi düşündüm gülümseyerek... 

Bize nasil gulmüstü, icerde kaldigimizda:)
Arkadasim telefonla görevli ararken.




4 Mart 2018 Pazar

Bayan Suzi ve Sevgilisi..

(Bayan Suzi’yi tanımıyorsanız eğer şuradan Bayan Suzi ve Üzümleri yazimi okursanız daha anlamlı olabilir. )


Ofisteki orkidelerin çiçeklendiğini görünce düştü aklıma Bayan Suzi. Sonbaharda gittiğimde, “artık kurtulmak istiyorum bütün fazlalıklardan” diyerek bir sürü çiçeksiz orkideyi dizmişti balkonuna. Orkideler yarı solmuş gibiydi.  Atmaya kıyamıyordu. Ben alırım dediğimde çok sevinmişti. Onun sevinciydi aslında beni mutlu eden, yoksa o can çekişen orkideleri iş yerindeki çöp konteynırına atmayı düşünüyordum. Atamadım. Biraz ofiste kalsınlar tamamen solduklarında atarsam üzülmem diye düşünmüştüm.

İşte bu son ziyaretim geldi aklıma o yarı canlı orkidelerin çiçeklendiğini görünce. Aldım telefonu elime, aradım bayan Suziyi. Uzun uzun çaldırdım. Genelde geç çıkar telefona. Yine öyle oldu. Ve genelde adımı bi kaç kez tekrar edince tanır beni. Tanıdığında ise sesine sevinç düşer. “Biliyor musunuz, Bay Anliker’de burada” dedi heyecanla ve ben öyle mi? diyemeden devam etti. “Dişçiye gitti bugün, onu almaya gittim, biliyorsunuz kendi başına hareket edemiyor, dönüşte bir buçuk saat taksi beklememizi söylediler, ama beklemedik toplu taşıma ile geldik çok zor oldu, ama şimdi evdeyiz, somon yapıyorum birlikte yemek yiyeceğiz” dedi. Sizinle cumartesi görüşebiliriz diye ekledi. Cumartesi gelemem, ama müsaitseniz bugün öğleden sonra gelebilirim, birer kadeh şarap içeriz birlikte ve sonra Bay Anlikeri evine götürebilirim diye bir teklifte bulundum. Oda olur tabi, kapıyı açık bırakacağım zile basmadan girin içeri, dedi.

Soğuk ve gri bir hava vardı o gün. İş yerinde hala asılı olan Bay Anlikerin hırkasını ve hala masasında duran iki paket açılmamış purosunu alıp çıktım. Eve vardığımda dış kapı aralıktı. Ama ben yine zile basarak girdim içeri. Mutfaktan sesler geliyordu. “Bayan Suziiii” diye ünleyerek mutfağa yöneldim. Küçük yuvarlak bir masa etrafına oturmuşlar şarap içip, sohbet ediyorlardı. İlk Bay Anliker gördü beni, gülen gözlerini bana dikerek bak bak, kim geldi der gibi “luk a, luk a” dedi. Bayan Suzi ile kucaklaştıktan sonra Bay Anlikerin yanına gittim. Yerinden kalkınmaya yeltendi ama zorlandı. Lütfen oturun dedim. Tokalaştım. Hafif eğilip sizi öpebilir miyim, yakışıklı erkekleri öpmek şans getiriyormuş, dedim. Seve seve dedi gülerek. Kucaklarken ben onu yanağımdan öpen o oldu:) bakın size hırkanızı ve puronuzu getirdim, deyince siz bir meleksiniz, şu anda ihtiyacım olan şey bunlardı, dedi. Masaya bende dahil oldum. Bir şarapta bana verdiler. “Salute” deyip tokuşturduk kadehleri. Bay Anlikerin çok soruları vardı. İşle ilgili iş arkadaşlarımızla ilgili, bazı değişiklikleri öğrendiğinde şaşkınlığını gizleyemedi. Konuştuk ordan burdan, daldan doruktan. 

Yaşlılıktan bedenleri yorgun olsada beyinleri dinçti. Birbirlerine saygılılar, anlayışlılar ve sevgi dolu bakıyorlar. Biri diğerinin hakkında olumlu bir şey söylediğinde teşekkür ediyor, diğerinin gözlerinin içine bakarak. Belki gözlerin feri kaçık artık, ama samimiyet ve o inanç hala yerinde. Birbirlerini eleştirdikleride oluyor. Buna cevap vermek yerine gülümsüyorlar sadece. Acaba bunun sırrı evli değilde hep sevgili olarak yaşadıklarından mıdır? Diye soruyorum kendime içten. Bilemedim.. Ama hayranlığımıda kendimden gizleyemedim. 

Zaman ikindiden akşama geçerken,  “gidelim mi Bay Anliker” dedim. “Gidelim, yoksa karım aranıyor ilanları asmaya başlar” dedi. 
Bu arada karısının Bayan Suzi’den haberi var. Bu durum çok garip gelsede genel anlayışa, ben bu konu hakkında asla yorum yapmam. Bu onların üçünü ilgilendiren bi konu. Ve yıllardır üçü bu şekilde yaşıyor. Ve ben Bay Anlikeri hep bayan Suzi ile tanıdım. Bence Bay Anlikerin eşi de müthiş bir kadın olmalı. Herkes birbirine saygılı ve hayatından memnun. 

Zorla kalktı yerinden Bay Anliker. Kalkınca yürüyebiliyor. Bayan Suzi yardım etti montunu giymesine. Merdivenden inerken elinden tuttu. Bayan Suzi yaşça büyük olsada, Bay Anliker’den daha dinç. Kendi başına yaşayan ve hareket edebilen bir kadın, üstelik iki kedisi ile mutlu bir kadın. 

Bindik arabaya.. Dedim bana yolu tarif edebilir misiniz? Ederim dedi. Geldik eve. Evin dış kapısına gitmek için otuz merdiven basamağı var. Yardım etmemi istermisiniz dedim. Teşekkür ederim, giderim ben, dedi. Hiç ihtimal vermedim. Düz yolda yürümekte koluma giren Bay Anliker, burada neden ben giderim diyordu? Ya yaşlılığını kabul etmeyip bana bir şeyler ispatlamaya çalışıyordu, yada karısının beni görmesini istemiyordu diye düşündüm önce. Tamam bunu anlayabilirdim ama gönlüm razı gelmiyordu onu öyle bırakmaya. Çünkü, yaşlılığın verdiği yorgunluk dışında, öğleden sonra içtiği şarap ve şnapslar az buz değildi. Ben bu yaşta içseydim onları çıkamazdım o merdivenleri. Taktik değiştirdim bu sefer, “sizin gibi centilmen bir erkeğin koluna girip şu merdivenleri çıkmayı hep hayal ettim, lütfen bunu esirgemeyin benden” dedim. “Buyrun, o zaman” dedi. Beş basamak çıkıyor, soluk soluğa kalıyor. Dinlene dinlene 10 dakikada çıktık giriş kapısına. Üç katlı bir evin en üst katında oturduğunu ve asansörün olmadığını öğreniyorum. Ama nefesi yetmiyor bunu anlatırken. Dinleniyoruz giriş kapısındaki verandanın altında. Orta yaşlı güzel bir kadının merdivenlerden çıktığını söylüyorum. Kısık gözlerle bakıp, orta kattaki kiracısı olduğunu tanıyor. Kadın sadece selam verip gülümseyerek giriyor içeri. Merak etmiyor yani ev sahibinin, hiç görmediği, görece genç olan bir kadın ile evin girişinde konuştuğunu gördüğünde. Öyle normal herşey. Yine bırakamıyorum onu bu halde, ben çıkarım desede, bu sefer ben alıyorum ipleri elime. Nasıl çıkıyorsunuz bakacağım diyorum. Söz yardım etmeyeceğimde. Peki, diyor. Çıkalım, hem eşimide tanımış olursunuz. Gayet rahat. Ben yine Türkçe düşündüğüm için dumura uğruyorum. Kendime geliyorum hemen,  benim amacım o değildi sadece evinin kapısına ulaştırmaktı deyip. O anahtarını ararken iyi akşamlar deyip merdivenleri ikişer, üçer atlayarak inerken ne enterasan bir gündü diyorum içimden, yüzümdeki tebessümle.. 




5 Kasım 2017 Pazar

Bayan Susi Ve Üzümleri..

Masamın üzerinde bir not. Bayan Susi aradı, geri aramanızı istedi. Tel no bu. Aradım. Çıkmadı. Bir zaman sonra yine aradım, yine çıkmadı. Ertesi gün unuttum. Yine beni aramış. Yine ben yoktum. Sonra ben onu aradım. Bu böyle günlerce sürdü. Ulaşamadık birbirimize. Sonra her saat başı aradım. Telefon açıldı. Nihayet aradınız, dedi. Hep aradım ama bi türlü yakalayamadık birbirimizi, nasılsınız dedim. Üzümler, dedi. Zamanı geçmek üzere. Siz çok seviyorsunuz, gelin ve toplayın dedi. Ben evde olmasamda, bahçedeki masanın üzerine hem sepet, hem makas bırakırım, dedi. Her yıl bu zamanlarda olur çocukluğumda yediğim o morumsu kokulu üzümler. Ve her yıl bu zamanlar arar beni Bayan Susi. Şimdi gelebilir miyim, evde olacak mısınız, diye sordum. Evet, bugün evdeyim, dedi. Geçen yıldan kalma bir iki sepeti aldım, atladım arabaya ona gittim. Ve her zamanki gibi onun sokağına girişi kaçırdım. Sanki her şey, her yıl bu zamanlarda aynı oluyordu. Çok güzel nezih bir semtte, bahçeli bir evde oturuyor. Sonbaharın oradada çok güzel göründüğünü hatırlıyorum, o sokağa girdiğimde. Güneş sızıyor renkli ağaç dalları arasından. Zile basmak için kapıya yöneldiğimde kapının aralık olduğunu görüyorum. Ben yinede zile basıp, yüksek sesle bayan Susi, bayan Susi diye seslenerek içeri giriyorum. Nerdesiniz siz,üzümler çürümek üzere? Diyerek karşılıyor beni. İşte burdayım, diyorum. Şarap içermişsiniz diye soruyor. Alırım bir kadeh diyorum. Balkonda mı oturalım, diyor. Evet güzel olur diyorum. İlk kez balkonda oturacağını söylüyor. Ona yardım ediyorum, masa ve sandalyeleri düzeltirken. Sonra antika bir dolaptan eski şarap kadehi çıkarıyor, bu kadehler artık yok, benim çocukluğumdan bunlar, o yüzden değerli diyor. Dikkatle iki kadeh alıp, mutfaktan şarabı alıp balkona oturuyoruz. Güneş yazdan kalma gibi, üzerimizdeki ceketleri çıkarıyoruz. Kurabiye yapmıştım onlardanda getireyim diyor. İlk kez kurabiye ile şarap içiyorum. İki kedisi ile birlikte yaşıyor. Bir kedisi geliyor yanımıza. Bu gelir diyor, öbürü gelmez. Öbürü başına buyruk biraz diye gururla anlatıyor. Sokakta buldum onu diyor. Hasta olmamam lazım, onlara bakacak kimsem yok diyor. Onlar için yıllarca tatil yapmadım diyor. Belkide bu anlayış onu hayatta tutuyor diye, ben bakarım diyemiyorum. Dinliyorum sadece onu. Konuşmayı özlemiş. Sadece o konuşuyor. Ben dinliyorum. Anlattıklarından sonra bir şey sormaya yelteniyorum, yine anlatıyor iştahlı iştahlı, susup dinliyorum yine. Ama güzel konuşuyor. Birikimi çok. 87 yaşında. Hep yalnız yaşamış. Hiç evlenmemiş. Parlementoda yazı işlerinde çalışmış. Dünya politikası ile hala ilgili. Bir ara Erdoğan'ı sordu, onu geçelim dedim. Dünyanın liderlik anlayışı değişti, diyor. Bir delide Amerika'da var diyor. Merkelin politikalarınıda sevmediğini söylüyor. 

Üzülmeri toplayalım mı? Diyor birden bire. Toplarız daha diyorum, ikinci kadehi dolduruyorum. Sigara yakıyorum. İyiki sigara içiyorsunuz, ben hiç içmedim, ama sigara içenlerede hiç hor gözle bakmadım, ve yanımda içilmesinden hiç rahatsız olmadım,  herkesin kendi bileceği bir şey diyor. Rahatlıyorum öyle deyince. Gerçi balkonda açık havadayız. Ama hep içmeyene gider ya o duman, ondan rahatsız oluyorum. Elimle dumanın gidiş yönünü bozuyorum. Rahatsız olmuyorum, diyor, ve konuşmasına devam ediyor. Geçen hafta bir dağ restoranında mezun olduğu dönem arkadaşları ile buluşma gerçekleşmiş. Okulun 100. Yılıymış üstelik. Hiç kimseyi tanımadım diyor, zaten bir çoğu göçüp gitmiş. O zamanlarda bana aşık biri varmış, şimdi anlatıyor diyor gülerek ve sağ eli ile saçlarını düzelterek. Can kulağı ile dinliyorum. Ve hareketlerini gözlemliyorum. 87 yaşında hayata sıkı sıkı bağlı. 

Bi ara, araya girmeyi başarıyor ve soru soruyorum. (Bizim ortak noktamız bay Anliker. Bizde çalışan emekli bir amcamızdı. Her gün öğle yemeği zamanı onu ziyaret ederdi bayan Susi) Bay Anliker nasıl diyorum. Hasta diyor. Artık kendi başına buraya gelemiyor. Gidip almam gerekiyor. O iyileşirse, ve buraya gelirse sizde gelin, diyor. Seve seve gelirim diyorum. Kaç yıllık arkadaşsınız diye soruyorum. 60 yıllık diyor. Peki sadece arkadaş mısınız, sevgilide oldunuz mu diyorum. Sevgilide olduk diyor. Bay Anliker evlenmeden önce tanışıyorduk, ama arkadaştık. Sonra ben İngiltere'ye gittim, o evlendi. Hala evli. Ben döndükten sonra görüştük, kırk yıldır hala görüşüyoruz, diyor. Benden beş yaş küçük o biliyor musunuz? Diyor yine elleriyle saçlarını okşayıp, uzaklara bakarak. Ama sanırım artık gelemeyecek diyor. Çok dürüst, çok anlayışlı, çok centilmen bir adamdır diyor. Evet, tanıdım, birlikte çalıştık, aynı sizin gibi düşünüyorum, diyorum üçüncü kadehi doldururken. Ne güzel bir gün değil mi diyor. Harika bir gün diyorum. Daha sık görüşelim diyor. Aynı fikirde olduğumu söylüyorum. Söz veriyorum, yine geleceğim, diyorum. Masaya tekrar dönmek üzere, bahçeye iniyoruz. O güzel mis kokulu üzüm salkımlarının kesiyorum tek tek. Bunlar bize doğanın bir hediyesi diyor. Kuşlar hepsini bitiremiyor, Bunlar arta kalanlar. Ziyan olmasın. Topluyorum bir sepet. Bunlar yeter, yine geleceğim diyorum. Lütfen, diyor, hatta seneye farklı yapalım, ben aramayım sizi, gelin ve alın diyor. Seneye  yaşarsam tabi diye ekliyor yine gülerek. Tekrar yukarı çıkıyoruz. Balkonda yarım kalan kadehlerimizi içiyoruz. Fotoğraf çekilelim mi diyorum. Tabiki diyor. Yayınlayabilir miyim diyorum. Bunada evet diyor. Ninem aklıma geliyor böyle zamanlarda, yada köydeki diğer kadınlar. "Aman böyle çekme, pek çikinim bugün, üstüm başım iyi değil, benim gibi gocagarıyı kim neylesin" diye karşı çıkışları. Bayan Susi'de hiç öyle bir tavır yok. Kendinden gayet emin.

Kalkarken masadaki bardakları ve diğer eşyaları mutfağa götürüyorum. Bardakları yıkayıp dolaba yerleştirirken Bay Anliker'in içtiği kahverengi puro şeklindeki sigara paketlerini görüyorum. Onun için almış belli. Acaba tekrar buraya gelip, bunları içebilecek mi diye düşünürken içimi bir burukluk kaplıyor. Bardakları yerleştirip hemen kapatıyorum dolabın kapağınıı. 

Ayrılırken, eğer bir kaç gün bir yere gitmek isterseniz kedilere ben seve seve bakarım, diyebildim sadece. Kucaklaştık..