Sayfalar

noel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
noel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2016 Pazartesi

Noel, Deli Çolak. Siyah Önlük. Bir Hikaye..

Zaten çok sessizdir bu şehir, dün Noelin başlaması ile birlikte tamamen sessizliğe büründü. Ne raylarda düzenli  tren sesi var ne otobanlarda araba. Hemen hemen bir aydır o koşturmaların o tatlı telaşların sona erdiği gündü dün. Artık şöyle bir geriye yaslanıp "huzurun" başladığı zamandır Noel. 

Beyaz örtülü kocaman yemek masalarında toplanmıştır aileler. Dedeler, büyükanneler, kardeşler, kuzenler, torunlar. Üzerinde isimleri yazılı, süslü çam ağacının altındaki hediyeleri açmışlardır dün saat tam 18.00 de, kilise çanları eşliğinde. Sonra masadaki sohbetler, gülüşmeler çatal bıçak seslerine karışmıştır. Çocuklar mutlu, büyükler mutlu. Kısaca budur Noel ruhu. 

Biz sadece tatilinden yararlanıyoruz Noel'in. Onlar gibi hissedemeden. Bizler yani, yurtdışındaki göçmenler, ne bizim bayramlarınızı, ne buraların bayramlarını yaşayamayanlarız. Bizden sonrakilerede aktaramayanız. Bizim bayram anlayışımız, varsa ülkedeki büyükleri telefonla arayarak, bayramın kutlu olsundan ibarettir. Zaten genelde ya işte ya okulda olduğumuzdan normal bir gündür. Yıllardır bunada alıştık artık. 

Bi kaç gün huzur bulunca bayram gibi geliyor artık. O kadar daraldı ki huzur alanımız. Dünyanın heryerinden olumsuz haberler. Sanki 2016, gider ayak havai fişek gibi patlatıyor olumsuzlukları. Bugünde bir Rus uçağı düşmüş. Kurtulan olmamış. Tarihi Kızılordu korosu ekibide içindeymiş. Kazada olabilir tabi, ama günümüzde artık herşeye şüpheyle baktığım için inanmakta zorluk çekiyorum. Kara bulutlar dolaşıyor Rusların üzerinde!!
Yılın bitmesine bir hafta var, bakalım bu bir haftada daha neler olacak?
Şöyle bir deyimimiz vardı bizim "gün doğmadan neler doğar" pozitif anlamda bir deyimdi. Umut taşırdı içinde. Şimdi öyle değil artık, gün ışığı daha odamıza vurmadan, başka şeyler vuruyor. 

Dünya bir hoşda, ama ülke hepten bir hoş hal aldı. Bizim yukarı köyün bir  delisi vardı, Çolak'tı adı. herkesi korkuturdu. Heheheheeey, diye bağırdı orda burda, elinde bir tüfek. Özelliklede çocukları korkuturdu. Birde kadınları. Ödümüz bokumuza karışırdı onu görünce. Bak o anım aklıma geldi. 

Anlatayım.. 

Hangi akla hizmet bilmem ama, ilkokulu 4. Sınıfa kadar bir kasabada okuduktan sonra 5. Sınıfı köyde okudum. Her gün yukarı köye kar kış demeden, mezarkıkları aşarak patika yollardan üç kız okula yürüyoruz. Tahminim 3 km bir yol. Birde dönüş toplam 6 km. Burda sorun yok, beden eğitimi gibiydi bizim için. Sadece. Mezarlıktan geçerken tırsardık. Ninem, "gorkuyosanız üç gulhü bi elhem okuyun geçerken, İnsan ölüden gorkamıı, ölü nepaaa, yapaasa canlı yapa" derdi. Bazen bize mezarlığa kadar eşlik ederdi. Sonra kendimiz güle oynaya giderdik. İşte yine böyle bir kış gününde, karla kaplı patikalardan, akşama doğru dönüş yolunda ilerlerken bizi gören bu deli bir tepenin başında, yapraksız ağaçların arasında uzaktan heeey, heheheeeeey, diye bağırmaya başladı.  Adamın silüeti ve tüfeğini görüyoruz.  İki köy arasında in cin top attığı yerde. Kimse duymaz ki bağırsak. Hem ağlıyoruz hem koşuyoruz. Kalbim dışarı fırlayacak gibi hissediyorum. Ve kalp atışlarım böğrümü delecek gibi. Ama can tatlı, nasıl koşuyoruz. 11-9-8 yaşlarındayız. 11 olan ben. Ve daha hızlı koşabiliyorum. Biz doğru yolu bıraktık, yan bahçelerden, tarlalardan geçerek yolu bir 7 km uzattık. Bazen tel örgülü bahçe sınınlarını aşıyoruz. Biri diğerine tel örgüleri kaldırıyor siyah önlüğü yırtılmasın diye. O gün ömrümüzün en uzun koşusunu yapmıştık. Bu kızlardan biri Gülay, diğeri Nermin. Nermin küçük olanınımızdı. Ve hep arkada kalıyordu. Abla beni yanlız bırakmayın diye ağlıyordu. Bırakmadım. Bilmiyorum ne kadar sürdü o yol, 45 dakika bile olsa bize 45 gün gibi gelmişti. Yoraz tarafından yani ters bir taraftan  Köyümüze gelince ilk ev Gülayların eviydi. Gülayın babaannesi bizi kan ter ve ağlamaklı görünce, "gız noodu size" diye telaşlandı. Hiç unutmam, evin önüne o kış günü çamaşır asmış, onları topluyordu, ama çamaşırlar kurumamış nasıl astıysa o şekilde buz tutmuştu. Çamaşırlar bile korkunç gelmişti gözüme. Sonra benim ninem geldi o cırgıltıya. Ev hemen komşu ev. Sonra Nerminin babası. Ve bütün köy haberdar oldu bundan. Hemen aynı gün yada ertesi gün, bizim köyün büyükleri iz sürdü. Kardaki ayakkabı izlerinden bunun deli Çolak olduğu anlaşıldı. Ama delidir, be yapsa yeridir misali suç duyurusunda falan bulunulduğunu tahmin etmiyorum. Bu olayın gerisini hatırlamıyorum bile. Sonra bi süre köyün büyükleri tarafından götürülüp getirildik. 

Bu hikayeme benzetiyorum bu ülkenin halini. Tek fark, bütün köylü, mahalle, kasaba, şehirler, ülke birlikte değil artık. Bi çoğu deli Çolağın yanında. Bir çoğu korku içinde. 
Ve evet nine, haklıydın. Ölüler bir şey yapmıyormuş. Artık ölülerden değil canlılardan korkuyorum.. 

3 Aralık 2016 Cumartesi

Kısa Kısa Her Telden Nağmeler..

Her yıl olduğu gibi kasımın son pazartesi günü Bern'in meşhur Soğan pazarı vardı yine. Çok eski bir gelenek. Gelin çiçeği gibi süslü soğan ve sarımsağa dair her şey, görsel bir şölen. "Alt tarafı soğan işte hanııım" diyemiyorsun. Allayıp pullayıp 3 kuruşluk soğanı 15 kuruşa satıyorlar. Hiç almadım. Alsam kıyamam o soğanları yemeye, çürür giderler. Sadece bakıyorum ben.  O gün göz doktoru randevum olmasaydı belkide gitmezdim. Ne zaman gitsem zehir gibi soğuk öper yüzümü. Sabahın 5 inde gidilirmiş asıl, en romantik hali öyle imiş. Sanırım bunu hiç bir zaman başaramayacağım. Sabahın köründe sıcacık yatağımı terkedip niye buz gibi havada soğan görmeye gideyim ayol? Aklımı soğan ekmekle yemedim henüz. 
Göz doktorundan randevu aldığımda bana hatırlatmıştı asistan kız, isterseniz başka güne vereyim, park sorunu yaşamak istemiyorsanız, demişti. Aaa evet, dedim önce sonra vazgeçtim, özellikle o gün istedim. Göz doktoruna gittimde nooldu sanki? Sağ gözüm uzun zamandır sürekli sulanıyor. Elimde bir mendil sürekli göz pınarımı kurulama halindeydim İngiliz kraliyet ailesinin hüzünlü kızı gibi.  Doktor baktı etti, sizi gözyaşı spesyalistine havale edeceğim, dedi. Göz doktoru ayrı, gözyaşına bakan ayrı, göz bebeğine bakan ayrı. 
Elimden gitseydim, başparmak, işaret, orta, yüzük ve serçe parmak olmak üzere beş ayrı spesyaliste gönderecekti herhalde. İyiki dişimden gitmedim, 32 ayrı doktor:) olur mu olur! İşte bütün bunlar dünya ülkesi olma şımarıklıklarından. Taaa Ocak ayına randevu aldım, gözyaşına bakan doktordan. 

Sogan pazarindan fotograflar..



**************

Yine pazartesi akşamı Arte kanalında "Kış Uykusu" filmi vardı. Kız kardeşim haber etti. Daha önce Türkçe izlemiştim. Ve çok sevmiştim, ne güzel dialoglardı. Ve o bazı soyut kavramları öyle uzun ama sıkmayan bir filme nasıl aktarmıştı Nuri Bilge Ceylan.  Hemen İsviçreli arkadaşıma söyledim bende, akşam ne yapacağını bilmiyorsan Arte kanalında Türk filmi var, tavsiye ederim dedim. Hiç abartmadım, uzun bir film falan hiç bir şey demedim. Çünkü bilirim ki, bir filmi çok översen farklı beklentilere giriyor insanlar. Yani en azından ben öyleyim. Perşembe buluşmamızda, bu filmden bahsetti. Harika bir filmdi dedi. Tek tek dialogları anlattı. Haluk Bilginer'in oyunculuğunu ve diğerlerinide alkışladı. Haluk Bilginer için "schöner Mann" dedi. Film için " Ein film mit Hüzün" dedi. Hüznün ne anlama geldiğini Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabından okumuş. Öyle güzel bir kelime ki, Türkçe ile ifadesi Almancada uzunca bir paragrafa anca sığıyor, dedi. Hüzün kelimesini çok seviyor. Doğru söylüyor, Türkçe çok kısır bir dil olmasına rağmen bazı kelimeler çok anlamlı ve Almancada karşılığı yok. Hüzün mesela.  Örneğin, Gönül. Almanca karşılığı sadece kalp. Yani "Herz" bu değil ki. Gönül var, yürek var, kalp var. Gönül ile kalp aynı şeymiş görünsede bir hüzün var arasında:) birde dedi ki; Türkler böyle hüzünlü filmleri çok güzel işliyorlar, örneğin bir Amerikan filmi dramada olsa aynı hissi asla vermiyor, genelde bu var Türkiyelilerde, sendede var dedi. Doğrudur, hüzünlü bir kültürümüz olduğundandır, dedim. 

**************

Bu yıl şirketin yılbaşı kartlarını benim çektiğim bir fotoğraftan tasarladığımı söylemiştim. İş arkadaşlarım tarafındanda çok beğenilince sipariş vermiştim. İşte onlar geldi bu hafta içinde. Basılı halide güzel. Lakin çok fazla sipariş etmişim. Akıllı davranıp yıl belirtmemişim. Yani seneye bile göndersek 2016 ya ait değil. Zamansız. E her yılda aynı kart olmaz. Sanırım yakınlarıma göndereceğim kartta bu olacak. Firma logolu ama olsun. İçine özel şeyler yazarsam özel karta dönüşür. Blogcu arkadaşlarım, posta kutunuzda böyle bir kart görürseniz, "bu ne be" demeyin olur mu? Fotograf sag üstte görünen Günün Fotografi altinda..

***************

Advent zamanı geçen pazar başladı. Advent çelenkinin dört mumundan biri yanıyor.. bu pazar ikincisi yanacak. Yani noele geri sayım başladı. Tatlı ve huzurlu bir telaş var sokaklarda. Birde evlerden dışarıya taşan Noel kurabiyeleri ve çöreklerin kokusu. Noel pazarları kuruldu. Henüz gitmedim. Kar yağmasını bekliyorum, klasik olması adına. Meteoroloji hala kardan haber vermiyor. Ama çok soğuk. Ayaz var. Geçen pazar Almanların "Lebkuchen" dedikleri, Türkçesinin "zencefilli çörek" olduğunu Google'dan öğrendiğim o çöreği yaptım. Çok güzel oldu. Zor bir şey bilirdim, öyle basit bir tarifi varmışki. Çok güzel kokularını bende hem eve, hem balkondan sokaklara saldım. Hemen bir tabak Martin amcaya götürdüm. Yine ışıl ışıl gülen gözleriyle karşıladı beni kapıda. Bir kutu ofise götürdüm. Bitti bile. Yarın yine yaparım belki. 





















***************

Dün 1 Aralıktı. Benim için özel bir gün. Bu günün özelliğini daha önceki yıllarda yazdım. Ja, ich will, Evet istiyorum yazim burada.. Tekrar tekrar aynı şeyleri yazmak istemiyorum. 
1 Aralık günü "Evet" dediğimizin devlet tarafından onaylandığı gündü. Yoksa biz daha önce o "evet" i birbirimize çoktan söylemiştik. O yüzden unuttuğumuz oluyor bu günü. Çok günlerimiz var. Bu şu anlamda iyi oluyor, birimiz unutursa ve diğerimiz hatırlatırsa, "biz o gün mü evlendik, 1 Aralık'ta sadece onaylattık" diye kolayca kıvırabiliyoruz. Neyseki bu konuda ikimizde aynı düşünüyoruz, ve aynı pencereden bakıyoruz. Tıpkı şu fotoğrafta ki gibiyiz biz. Bazen güle oynaya, bazen itiş tepiş bakıyoruz aynı pencereden. Bu fotoğrafı bizim Deniz çekmişti geçen yıl Avusturya'da. Seviyorum bu fotoğrafı. Aynı biz😀 

Ayni pencereden bakiyoruz 21 yildir..

*******************
Elbette ülkeden ve dünyadan haberdarım. 
Elbette yine hüzünlü bir haftayı daha geride bıraktık ülke olarak. Birde uçak kazası var Kolombiya'dan. Fidel'in külleri ülkeyi bi baştan bir başa geziyor. Mine Söğüt'ün şu yazısını çok sevdim. 
O yıkık ama dirençli yoksul hayatı küçümsemekte istedikleri kadar ısrar etsinler... 
Artılarla eksiler birbirinden çıkarıldığında elde kalanın değerini; 
Bu değerin, eksileri artıya çevirebilmek için sistemin kendini geliştirmesinde nasıl pozitif bir rol oynayabileceğini hiç hesaba katmasınlar; 
Sağın yıkıcı ve mutlak galibiyetine inatla direnen küçücük bir adaya burun kıvırarak baksınlar ve Fidel ölünce sosyalizm de ölür sansınlar; 
Ölünün arkasından istedikleri kadar sövüp saysınlar. 
Boş ver. 
Fidel ölür; sen uçuşu hatırla.
Yazı Mine Söğüt'ün sayfasında mevcut. İsteyen oradan okuyabilir. Birde şu cümlesi çok hoşuma gitti.. "Allanıp pullanmış bir yoksulluğun zenginlik diye pazarlandığı bu koca kapitalist dünyada;.... diye girizgahından sonra yazdıkları var..  

Sonra Adana'daki kız öğrenci yurdunda olanlar var. Hüzünden öleceğiz artık. Bi keyiften ölmek var, birde hüzünden. İkiside öldürmüyor insanı. Biri pozitif, diğeri negatif etkiliyor sadece. Artık negatif etkilediğindende şüpheliyim. 
"ülkemde her gün başka başka dertler yaşanıyor. Ve üzülmekten bir tuhaflaştık aslında. Duyarlılıklarımızı da kaybettik" diye yazmış arkadaşım bana. Haklıda üstelik. Ve artık hazırız yarına kötü bir habere uyanmaya demiş "Günün Çorbası" blogçusu. Çok doğru, yarına acaba hangi kötü habere uyanacağız diye yatıyoruz. Uyuyoruz yani. O kadar alıştırılmışız. Kösele gibi olmuş yüreklerimiz. Bugün üzüldüğümüz şey yarına başka kötü şeylere bırakıyor kendini. Neye üzüleceğimizi şaşırmış durumdayız. Küçükte olsa mutluluklarınızı yaşamaktan utanır hale gelmişiz. Sanki utanması gereken bizmişiz gibi? 

Birde herkesin kendine göre küçük büyük sıkıntiları oluyor. Olmuyor mu? Kiminin çocuğu, kiminin okulu, kiminin işi, kiminin ilişkisi, kiminin maddi, kiminin manevi.. herkesin bir derdi mutlaka var. Hep dert, hep hüzün. Hüzünden beslenen milletiz vesselam. Bu türkülerimize, filmlerimize, yaşamımıza, kültürümüze işlemiş. 

Böyle işte.. 

20 Aralık 2015 Pazar

Konu yok, ama yazasım var..

Yazida fotografim gibi karman corman oldu..

Bu nasıl bir şeydir anlamadım. Insanın canı tatlı çeker gibi, hamile kadınların turşuya, eriğe, çileğe aşermesi gibi bu. Insan yazmaya aşerer mi? 
İşte böyle bir istek var bende. Bir edebiyatçı yazar olaydım var ya neler çıkardı neler? Ama yok öyle bir durumum. 

Bugün pazar. Ve 4.advent. Yani Noel öncesi son pazar. Bugün dördüncü mumlarda yandı evlerde. Çarşılarda insanlar son hediyelerini almak için koşturuyorlar. Çünkü bu pazarda açık çarşılar. Tatlı telaşlar, koşturmacalar bu Perşembe öğleden sonra birdenbire kesilecek. "Bir tatlı huzur almaya geldim" dercesine bir sessizlik bu. Çok önceleri tanımadığım için bu kültürü sıkılırdım. Bu nasıl bayram, yas tutar gibi, derdim.  Bizdeki bayramlarla karşılaştırırdım. Bizde öyle mi? Ramazan davulcuları gece gece öyle bir vururki tokmağı yerinden zıplarsın, heyecanlanırsın falan. Hele bayram sabahları o davula birde zurna eklenir ki, oynarsın olduğun yerde, heryerde  bir bayram Havası.. Hele Kurban Bayramımda. Kanlar akıtılmadan, sokaklarda kurban kovalamadan bayram mı olur?

Şimdi anlıyorum ama. Harala gürele değil, sessizce, sakince, huzur içinde aileleri ile zaman geçirmek, hediyeleşmeler, büyük yemek masalarında dededen-nineden toruna toplaşmak, sohbet etmek, evet bal gibi bayram işte. 
Demekki başka şeyler, kimseler hakkında ahkam kesmeden önce tanımak, anlamak gerek.. 

Burada bir parantez açayım, çok eskiden, yani ben çocukken, işte bu Noel hakkında şöyle bir rivayet vardı; ama gülmeyin bak. Işte bu Îsâ göğe çıkmış ya, ve bir gün tekrar ineceğine inanılırmış. Ama o Şam'a inecekmiş, ancak bu Hristiyanlar anlamış Çam'a inecek. O Yüzden çam ağacını süsler püsler İsa'yı beklerlermiş. Ve ben salak gibi buna inanırdım. Sonra Almanyaya geldim, baktım ki çam ağacına çam değil "Tannenbaum" diyorlar. Ee ne alaka, Şam, çam??? Şimdi gülebilirsiniz. Parantezi kapadım.. 

Çok sık görüyorum sosyal mecralarda evine çam ağacı koymuş diye eleştirenleri. Koysun kardeşim sana ne? 
İnsanların hangi niyetle, amaçla koyduğunu nereden biliyorsun? Yada diyelim ki inanarak koydu. Ne olacak? Yada amaçsızca koydu, sadece güzel bulduğu için olamaz mı?  Belki insanlar güzel olan şeyleri görmek ve yapmak istiyor. Işık istiyor, huzur istiyor. Işıklandırılmış bir ağaç sonuçta, silahlandırılmamış. 
Ülkemizin insanları çok gergin, çok yorgun. Sabırsız, tahammülsüz, anlayışsız ve asabi. Kolayca sorgulayabiliyor artık ona göre doğru olmayanı. Hiç kimsenin düşüncesi bir diğeri tarafından anlaşılmıyor, tolere edilmiyor, saygı zaten kalmamış. Hep bir bölünme, ötekileşme. Yeri gelmişken Zata'nın şu sözlerinide kondurayım şuraya. 

"Aynı dinlerde birleşip mezheplerimizle ayrılıyoruz. Ülke sınırlarımız için birlikte savaşıyor ırklarımızla ayrışıyoruz. Irklarımızla  birleşip şehirlerimiz, kasabalarımız ve de köylerimizle yeniden ayrılıyoruz. Daima bölünmek için bir nedenimiz var... Hala anlayamadık acının ve tatlının hepimizde aynı hissi uyandırdığını. Aslında bizler, bu dünyanın aklını ve dilini kullanamayan aptalları değil delileriyiz.
Çünkü bölünme deliliktir."

Ülkedeki gazetecilerin o güçlü kalemlerin durumu ortada. Ya mezardalar ya içerdeler. Dün "Türkiye'deki demokrasiye gıpta ile bakıldığını görüyoruz" demiş BB. Ben başka yerden bakıyorum herhalde. Zira göremiyorumda. 

Anne tarafından lazlık var bende. Lazların bazen çok cool sözleri vardır. Yada o anlık yaşanır, ama unutamazsın yeri ve zamanı gelince bir olay karşısında bir sürü söz sarfetmek yerine o bizim için anlam kazanmış, belleğine kazınmış o sözü söylersin cuk oturur. Önce olayı anlatayım ki, sonrada o sözü.

Teyzem biraz hasta gibiydi o gün, bitkin bir hali vardı, dayım teyzeme nasılsın diye sordu. Teyzem, iyiyim abi, dedi. Ama görünen köy klavuz istemez, misali hasta işte. Dayım dedi ki, "he eyısın, öyle eyısın ki kızım sen, sığamaysın kapılardan!" O hesap, Türkiye'de demokrasi eyle eyi, eyle eyi ki, sığamay kapılardan!!

Hem o ülkede yaşamıyorsun, hem ahkam kesiyorsun diyenlerde oluyor. Sanki bi ülke hakkında düşünebilmem için orda yaşamam gerekiyor muş gibi? İşte bütün bunlar geniş bakamamaktan geliyor. Sanki dünya sadece Türkiye'den ibaretmiş gibi? Elbette Ülkem benim için önemli, orada olan biten neden beni ilgilendirmesin? Tesadüfen doğduğum ülkeyi seviyorum. Vatanseverlikle milliyetçiliği ayrı tutuyorum sadece. 

Laf lafı açıyor, bak aklıma ne geldi. Bi ara çay bardaklarında "Türkiye Türklerindir" diye bi yazı vardı. Bana çok garip gelirdi. Ben Mudurnu'da doğdum, ama Adapazarı/Hendek te ilkokula gittim. ( bu ara hendek kelimesinden soğudum, bunun Adapazarı Hendek ile alakası yok, anlayan anladı) Neyse işte bu Hendek, Göç etmiş insanlarla doluydu. Ben orada öğrendim "herkes birbirine hangi millettensin diye sorardı. Ben orada öğrenmiştim, lazı, gürcüyü, macırı, abhazı, manavı.. Ama hepsi Türkiyeliydi. Sonra bazen ara tatillerde Gebze'ye giderdim amcamlara. Oradada Doğudan göç etmiş Kürtler vardı. Kürt'leri de o zaman tanımıştım. "Kürtler ama çok iyiler" lafı geçerdi. "Ama" sı ne ya diyemezdim o zamanlar. Yani Çocukluğumda bir çok millet ile tanışmışım, ki millet demek, ulus demek.  Ama bu milletler Türkiye'de bir bütün olarak yaşıyor kardeşçe. Ne güzel değil mi? Ama sen çıkar provakatörce "Türkiye Türklerindir" dersen, ve o ülkenin diğer halklarınıda biliyorsan, arı kovanına çomak sokmak olmuyor mu?

Geçen bi arkadaşım şöyle dedi; (Yazıyı aradım bulamadım, bir hata olmasın diye kopyalayacaktım) ama şöyle yazmıştı, "bu acıyı hep Kürtler mi çekti diyenlerden gına geldi, evet Kürtler çekti, Aleviler çekti ve solcular çekti" diye. Aynı fikirdeyim. Terör örgütü neden çıkar hiç düşündünüz mü? Aşağılandığı için, ezildiği için. Birde besleniyorsanız başka ülkeler tarafından bu kaçınılmaz. Siyasi platformda haklarının olduğunu düşünüyor, ve sadece böyle olabileceğini düşünüyorum. Silaha, Savaşa, zorbalığa hep karşıydım, hep karşı olacağım. Ama o terörü yaratan unsurlarında farkındayım.

Benim böyle düşünmem Ülkemi sevmediğimi değil, tam tersine çok sevdiğimi gösterir. Çünkü ben o ülkenin kültürü ile büyüdüm, tarladaki buğdayın, değirmende una, undan hamura, hamurdan fırına nasıl ekmeğe dönüştüğünü bilerek yetiştim. Emeğin değeri sürekli yanıbaşımda oldu. O ülkenin atasözleri, yöresel deyimleri, masalları, ninnileri ile büyüdüm. Müziği'ni kulaklarıma ve yüreğime işledim, folklorunu sevdim, insanlarını sevdim, çocuklarımı o dille büyüttüm. Ne diye o ülke hakkında yorum yapamıyorum? Bal gibide yaparım. Uzakta olsamda orasıda benimde ülkem. Yaşadığım ülke benim değil, doğduğum ülke benim değil, ben nereliyim o zaman?