Dar hane çorbası...
Rivayete göre padişahın biri Ramazan ayında bir eve misafir olur. Evin hanımı, evde ne varsa bir araya getirip bir çorba yapar. Padişah çok beğenir ve adını sorar.
Kadın mahcup bir şekilde, “Dar hane çorbasıdır, padişahım,” der. Zamanla “dar hane” olur sana “tarhana”... Doğru mudur bilinmez ama hikayesi güzel. Tarhanaya da yakışıyor doğrusu. Evde olanla yapılan, gösterişsiz, bereketli, doyurucu bir çorba. Üstelik her yörenin tarhanası başka. Maraş’ınki ayrı, Bolu’nun kızılcık tarhanası ayrı, Uşak’ın uzun uzun fermente edileni ayrı...
Ben Boluluyum. Çocukluğumda Bolu’da ninemle tarhana yaptığımızı hatırlıyorum. Hamurun yoğruluşu, bekleyişi, sonra serilip kurutulması... Bazı şeyler insanın aklında tarif olarak değil; koku, görüntü ve el alışkanlığı olarak kalıyor.
Uşak tarhanasıyla ise sonradan tanıştım. Ama hakkını yemeyeyim şimdi, Uşak tarhanası hakikaten güzel.Yıllarca bizim tarhanamız Uşak’tan geldi. Ailenin büyükleri yapardı, bize de düşerdi. Biz de afiyetle yerdik. İnsan hazırı gelince pek düşünmüyor tabi. Nasıl yapılmış, kaç gün beklemiş, ne kadar emek verilmiş...
Sonra zaman geçiyor. Büyükler birer birer gidiyor, hayat değişiyor, bazı bağlar geride kalıyor. Bir zamanlar kendiliğinden gelen şeyler artık gelmiyor. E, ne yapicaz, tarhanasız mı kalicazz? :) Hem gelenek dediğin, illa başladığı yerde devam edecek diye bir şey yok. Bazen yer değiştirir, el değiştirir ama yaşamaya devam eder. Ben de, “Yapanlar nasıl yapıyor, benim neyim eksik?” dedim. Kimseye müdana etmeden kendi tarhanamı kendim yapmaya karar verdim.
Çocukluktan aklımda kalanları, yıllardır yediğim Uşak tarhanasının tadını ve biraz da YouTube’da gördüklerimi harmanladım. Kimi sebzeleri önce pişiriyordu, kimi çiğden koyuyordu. Ben çiğden olanı seçtim. Daha aromatik olur diye düşündüm.
Elimin ayarı ve tadı iyidir benim. Her şeyi göz kararı yaparım. Kapya biber, birkaç acı kırmızı biber, soğan, domates, nohut, yoğurt ve nane... Hepsini rondodan geçirdim, süzme yogurdu da ekledim. Sonra başladım un eklemeye. Aldı. Biraz daha verdim. Onu da aldı. Derken neredeyse 2,5 kilo unu yedi.
Güzelce yoğurdum, üzerini temiz bir bezle örttüm ve serin, karanlık bir yerde uyumaya bıraktım.
Ama öyle “İyi geceler, 21 gün sonra görüşürüz” yok. Her gün örtüsünü açıp altını üstüne getiriyor, biraz yoğurup tekrar yatırıyorum. İlk üç gün pek bir numarası yoktu.
Dördüncü gün bir baktım, bizim hamur kendini salmış. Yumuşamış, neredeyse elimden akıyor. Biraz daha un ekledim, tekrar yoğurdum ve yatırdım. Ertesi sabah bir baktım... Ayaklanmış... Hem de ne ayaklanmak.
Kabarmış, kabarmış neredeyse leğenden çıkıp alıp başını gidecek. “Dur hele, duur, dedim. “Seninle daha işimiz var.” Altını üstüne getirdim, gazını aldım, sakinleştirip tekrar yatırdım. Birkaç saat sonra bir baktım, yine ayakta. Bu böyle birkaç gün sürdü. Bazen günde iki kere kabarıyor, ben iki kere yatırıyorum.
Sonradan öğrendim ki bu hareketliliğin adı fermantasyonmuş. Doğru yoldayim. Dört beş gün sonra sakinleşti. Bugün 14. gün. Artık kabarmıyor. Kabında uslu uslu bekliyor. Ben yine her gün örtüsünü açıyorum, Bir altını üstüne getirip sevip oksuyor tekrar örtüyorum. Kokusu güzel, görüntüsü güzel. Küf yok, tüy yok, kötü koku yok. Kendisi sakin. Ben heyecanlıyım.
Bakalım sonunda İsviçre’nin orta yerinden mis gibi bir Uşak tarhanası çıkacak mı? Gerçi artık ona sadece Uşak tarhanası demek de haksızlık olur. Kökü Anadolu’da, çocukluk hatırası Bolu’da, kendisi İsviçre’de doğdu. Ben onun adını koydum bile, "Alp Tarhanası"
Gelenek böyle bir şey galiba. Bir yerden gelir, başka bir yerde devam eder.
Bekliyoruz. İkimiz de.





















.jpeg)





































