Sayfalar

25 Nisan 2026 Cumartesi

Beş Günlük Serüven (2) Doğum Günü Programı.

Eveet, nerede kalmıştık, tren garından arkadaşımı almaya koltuk değneği ile gitmiştim. Biraz ağlaştık, sonra gülüştük derken, Ayça’yı aldığım gibi Rosengarten’e gittik. Çünkü hava çok güzeldi ve neden olmasındı. Piknik sepetini de hazırlamıştım önceden. Kim takar dizi? Ha evde oturmuşum, ha Rosengarten’de. Doktorun verdiği yakı ve ağrı kesici nispeten ağrımı azaltmıştı. Hatta değneksiz bile dikkatli yürüyünce ağrımıyordu. Piknik örtümüzü serdik, atıştırmalık aperatifleri de dizdik üzerine, şarap bardakları ve soğuk roze ile tamamladık. Başıma gelenleri anlattım, ama dizim böyle devam ederse planlarımızı yapabiliriz dedim. Yoksa kızcağız hastabakıcılık yapmaya gelmiş gibi olacaktı.  Sonra Antonella katıldı bize. O da beni değneklerimle görünce bir şok yaşadı, zira bir gün önce malum perşembeydi ve görüşmüştük. Her şey o gittikten sonra oldu. Neyse bir kez de ona anlattım olanı biteni. Eee dedi, Pazartesi doğum günü planın ne olacak. Dedim böyle ağrısız olursa plan aksamayacak, o GoldenPass güzergahını yapacağız. 

Akşam karanlığı çökmüş, şehrin ışıkları birer birer yanmaya başlamıştı. Biz ise hâlâ oradaydık. Eve gitmeye pek niyetimiz yoktu ama, neden sonra kalktık. Çünkü ertesi gün için başka bir planım vardı... Dağlara kaçacaktık. Madem dizim artık gıkını çıkarmıyordu, planlar da tıkır tıkır işlemeliydi.

Sabah 9’da evden çıktık. Kahvaltımızı Thun gölünün kiyisinda yaptık sonra rotayı Lauterbrunnen’e çevirdik. Arabayı park edip tren garındaki gişelere yöneldik. Şans bu ya, günlük kampanya bileti bulduk. Berner Oberland bölgesi için geçerli, tren, otobüs, teleferik, füniküler… ne varsa kapsayan bir Tageskarte. Erken çıkmanın ve yaz saatine geçilmiş olmasının avantajıyla günü sonuna kadar kullandık. O dağdan bu dağa mekik dokuduk; deyim yerindeyse biraz bokunu çıkardık:)  Ama değdi.

Uzaktan bakıp hayran kaldığımız o karlı dağların dibine kadar trenle gitmek… Sanki uzansak dokunacağız hissi muhteşem...Yeşil vadiler, bembeyaz zirveler, masmavi bir gökyüzü… Ben susayım, fotoğraflar konuşsun.







Dizim mi? Pssst… Şimdilik sessiz. Ceylan gibi sektik” desem, biraz abartmış olurum tabii. Daha çok ulaşım araçları sayesinde sektik diyelim. Sistem şöyle işliyor: trenden in, diğerine bin; ondan in, teleferiğe geç… Gün boyu böyle akıp gitti.

Asıl olay Pazartesiydi.. Yani 20 Nisan. Yani doğum günü planımız...

O gün, GoldenPass Line üzerinde, meşhur Belle Époque treniyle yolculuk yapacaktık. Peki bu ne demek?
1800’lü yılların zarafetini bugüne taşıyan, nostaljik bir trenle yaklaşık 2,5 saatlik masalsı bir seyahat…

Trenin içi ahşap, koltuklar kadife… Camdan baktıkça dağlar, vadiler, köyler akıp gidiyor. Biz de 1. sınıf vagondaki, önceden rezerve ettiğimiz koltuklarımıza kurulduk. Ama öyle sıradan kurulmak degil. Masa örtümüzü serdik, minik vazoya çiçeklerimizi yerleştirdik…
Aperatifler, cam şampanya kadehleri ve tabii ki şampanyamızla masamızı donattık. Sanki tren yolculuğu değil, adeta mobil piknik + aristokrat kaçamağı:)) 

Güzergâhımız Zweisimmen’den başlayıp Montreux’e uzanıyordu.
Ve ben… nasıl mutluyum anlatamam. Her şeye rağmen bu planı gerçekleştirebilmenin huzuruyla, durup durup şükrettim.

Sabah da küçük bir bavul hazırlamıştım. Ama öyle klasik bavul değil…
İçinde neler var dersin... Şarap, masa örtüsü, atıştırmalıklar, vazo ve çiçekler, veeee… şapkalar:))E tabii… Madem bir dönem yolculuğu yapıyoruz, konseptimiz olacak... Öyle rastgele takılmak yok… Stil sahibi aristokrat aile bireyleriyiz:))










Geldik Salı’ya…

Salı günü dizim için MR çekilecekti ya… Ayça’yı yolcu ettikten sonra soluğu doktorun yanında aldım. MR sonucu geldi, Cuma ilk gittigimde doktorumun da tahmin ettigi gibi sağ dizimin iç bağı kopmuş. Doktorum bana hemen ortopedik dizlik ve fizyoterapi yazdı. Gittim, bana uygun dizliği aldım. Ama ne dizlik… Bildiğin robot bacak. Tüm bacağı sarıyor. Kendimi yarı insan yarı robot bir varlık gibi hissediyorum. Üstelik 8 hafta boyunca gece gündüz çıkarmak yok… Onunla yatıp onunla kalkacağım. Ama olsun… Buna da şükür. 0 kadar plan yaparken, o kadar dağ bayır gezerken bana gıkını çıkarmayan dizime cok teşekkür ediyorum.

Ve tabi ki, bu macerada yanımda olan arkadaşlarıma da kocaman bir teşekkür. 🙏

robotik bacagım..

22 Nisan 2026 Çarşamba

Beş Günlük Serüven (1) / Kaza Geliyorum Demedi..

Aylar öncesinden 20 Nisan’a program hazırlamıştım. Çünkü doğum günümdü. Ama öyle sıradan bir doğum günü değil… Bu sene özel olacaktı. Özel bir yaş, özel bir plan...

GoldenPass denilen o masalsı güzergâhta, özel bir tren yolculuğu… Her şey ince ince düşünülmüştü. Üstelik İstanbul’dan canım arkadaşım Ayça da 4 gün önceden gelecekti. Plan kusursuzdu. Evrenle bile anlaşmış gibiydim. Günler öncesinde o tarihe meteoroloji soğuk ve yağmurlu hava gösterirken, birden güneşli günleri gönderdi. Sanki “merak etme, hiçbir aksilik olmayacak” der gibiydi. Artık gerçekten hiçbir kusur kalmamıştı. Her şey muhteşem olacaktı… Hatta aynı gün, arabanın içini dışını güzelce temizlerken, koltuğun altında neredeyse bir yıldır kayıp olan altın bilekliğimi bile bulunca çok sevinmiştim.“Her şey mi bu kadar yolunda gider?” diye düşünmüş, içim içime sığmamıştı.

Derkeeen… Evren son anda “bi dakka, bi dakka... hooop, hayırdır hemşerim?” demiş olmalı… Oysa hiç yapmazdı böyle.

Ayça uçağa bindiği saatlerde ben bir hastanenin acil servisindeydim… Hem de koltuk değnekleriyle. Tabii ona hiçbir şey söylemedim. “İyi yolculuklar, gelince anlatacak çok şeyim var” dedim sadece. O da merakli ama umutlu bir cevap verdi. Büyük ihtimalle “Server yine güzel sürprizler hazırladı” diye düşünüyor. Ah Ayça ah… Keşke sürpriz sandigin şey koltuk değnekleri olmasaydı.

Peki ne oldu?

Ayça gelmeden bir gün önce, akşam saatlerinde balkonumda son derece masum bir temizlik faaliyeti içindeydim. Suç aleti tekerlekli saksı altlığı. Plan basitti aslinda. Onu biraz kenara çekeceğim, altını süpüreceğim, sonra tekrar yerine koyacağım.Ama o saksı altlığının benimle başka planları varmış. Bi ara kendi kendine yer değiştirmiş olmalı. Ben de hiçbir şeyden habersiz, temizlik gururuyla geri adımımı attım… Ve işte tam o an oldu ne olduysa. Tam üstüne basmışım. İki bacağım birbirine veda edercesine biri doğuya, diğeri batıya doğru açıldı. Hayatımda ilk ve muhtemelen son kez bu kadar başarılı bir spagat yaptım. Keşke biraz daha zarif olsaydı… Ama yok. Sağ dizim büyük bir kararlılıkla taş zemine "ben geldiiim" diye kapaklandı.

Hemen kalktım. “Bir şey yok galiba” dedim. Hatta profesyonel sporcu ciddiyetiyle buz koydum, şişmesin, morarmasın diye.Gece olunca anladım ki dizim benimle aynı fikirde değil. Ağrı? Var...  Sızı? Fazlasıyla var...  Uyku? Yok... 

Sabah olduğunda yürüyebilmek iyce işkenceye dönüşmüştü. İşe gitmek yerine kendimi acil serviste buldum. Oradakiler bana baktı, ben onlara baktım… Sonra biri “tekerlekli sandalye verelim mi?” dedi. Dedim ki: “Yok, o kadar da değil.” (İnat önemli, olanlari kabul edersem daha kötü olurum düsüncesi hakim) Bunun üzerine bana koltuk değnekleri verdiler. Yani durumum resmi olarak biraz daha ciddileşmişti.

Orada beklerken düşündüm:
Dizime mi üzülsem, yoksa aylar öncesinden yaptığım o şahane planların suya düşme ihtimaline mi? Üstelik Ayça geliyor…Ya onu karşılayamazsam? İşte o an anladım… Hayat bazen seni GoldenPass trenine bindirmek yerine acil serviste koltuk değnekleriyle bekletebiliyor. Ve ben, tüm bu absürtlüğün ortasında, hem gülmek hem ağlamak arasında bir yerde kaldım. Bütün duygularım allak bullak oldu.

Uzunca bir bekleyişten sonra doktorun yanına alındım. Olayın nasıl geliştiğini anlattım. Şişlik yok, morluk yok… Ama yürümek çok zor.Sonra röntgene alındım. Kırık yok, kemikler sağlam görünüyor. “İç diz bağı zedelenmiş olabilir, hatta kopmuş da olabilir,” dedi. Bunun için MR’a yönlendireceğini söyledi. Ve ekledi: “Randevuyu 20 Nisan’a alalım.” Yani benim doğum günüme.

Bir anda çocuk gibi dudaklarımı büktüm, omuzlarım düşürdüm, kollarimi gögsümde kavusturdum, “Ama o gün benim doğum günüm… Benim bambaşka planlarım vardı. Hatta bugün arkadaşım İstanbul’dan geliyor…” diye mızıldandım.

Doktor bana baktı, hafif gülümsedi: “Tabii, bu sadece bir öneri. İsterseniz salı günü gidersiniz" dedi. Hee, tamam o zaman, dedim. Bir anda moralim yerine geldi, yüzümde bir tebessüm.

Sonra dizime yapıştırmam için yakı gibi bir şey, ağrı kesici verdi ve koltuk değneklerimi teslim etti.

Bir de arabayı soruyorum tabii, Peki, araba kullanabilir miyim? Cevap gayet net. Buna siz karar verin. Gaza ve frene basabiliyorsanız sorun yok, dedi. 

Eve geldim. Ağrı sanki biraz hafiflemişti. Ayça’nın gelmesine neredeyse iki saat vardı.“Denemeden olmaz,” dedim. Arabaya bindim, kısa bir test sürüşü yaptım. Sorun yoktu.Tamam, dedim, harika... 
Olmazsa Ayça kullanırdı zaten. Yeter ki gara kadar gideyim. Ve tam saatinde gar'daydım. İki değnekle gitmek fazla dramatik olurdu. Bir tanesini aldım sadece. Hem çok kötü görünmeyeyim hem de Ayça şok olmasın diye, hem de nispeten agrim azalmisti..

Uzaktan birbirimizi gördük. O bana bakıyor… Ben ona bakıyorum… Burun diregim hafif karincalanmaya basladi, ha ağladim ha ağlayacağim... "Nooldu sana böyle" deyince koyverdim kendimi. Hem güldük, hem ağladık… Ben gülerken ağladım, o da ağlarken güldü falan...

Simdilik kisa kısa kesiyorum, cünkü uzun yazılar okunmuyor, diyolar...

Hani "Bu Hikâye Senden Uzun Osman" kitabi var ya Aylin Bilboa'nin. Bazı hikâyeler kendini uzatır, anlatılmak ister. Benimki de onlardan biri gibi. 5 günlük bir serüveni yazmasam olmaz...

Bu hikâye senden uzun olacak sevgili sağ bacağım.

Devamı olacak...



18 Şubat 2026 Çarşamba

Biraz Hayat, Biraz Sanat

Geçen yıl blogda sadece bir yazıyla var olmuşum. Koskoca bir yıl, tek yazı. Bu yıl Şubat ayındayız ve ikinci yazı geldi. Hadi bakalım… hızlandım mı ne? Şubat zaten cüce bir ay. Ama bana göre daha da hızlı geçiyor. Çok şey yaşamıyorum belki. Rutini yaşıyorum. Ama yine de akıp gidiyor.

Hafta sonu ben de birçoğu gibi Masumiyet Müzesi’ni izledim. Hafta sonuna yaydım, üç günde, sindire sindire. Kitabı okumuş, müzesini gezmiş biri olarak diziyi başarılı buldum. Gerçi kitapla hikayem biraz karışıktı. İlk başladığımda yarıda bırakmıştım. Ben öyleyimdir, sarmıyorsa bırakıveririm. Sonra bir ara İstanbul’dayken müzesine gitmiştik. İsviçreli arkadaşım kitabı önceden okuduğu için müze ona çok daha anlamlı gelmişti. Müzeden sonra kitaba yeniden başladım. Yani bende sıra biraz ters işledi, önce yarim kitap, sonra müze, sonra yeniden kitap, şimdi de dizi. İsviçreli arkadaşım izler mi bilmiyorum. Kendisi kitapların filme uyarlanmasını pek sevmez. Ama ben diziyi beğendim. Dönemi iyi yansıtmışlar.

Görüntüler özellikle çok güzeldi. Zaten film izlerken benim için konu kadar görüntü de önemlidir. Hele o son bölümlerdeki ayçiçeği tarlaları, o Şevrole araba ve kırmızı elbiseli Füsun, tablo gibiydi.  Izlerken  tuvale nasıl aktarırım diye düşünüyordum. Bir şeye bakarken ister istemez “buradan sanatsal ne çıkar?” diye düşünüyorum. Ekrandan fotoğraflarını çektim o görüntülerin. Başarabilirsem tuvale aktaracağim bakalım. Olmazsa bozar başka bir şey yaparım :)

Geçen yıl, taşınma zamanları yani Nisan ayından itibaren hiç resim yapmamıştım. Bu sene Ocak ayında başladım nihayet. Yine salonun orta yeri bir atölye gibi. Ellerim bomboş oturamıyorum. Ya tığ işi yapıyorum, ya örgü, ya resim. Taşındığım evin bütün pencerelerine dantel yaptım. Öyle güzeller ki baktıkça mutlu oluyorum. Pencerelere de cuk oturdu bence:)

 

Bitirdiğim sadece bir resim var bu sene. Ama var ya, o da içime acayip sindi. Çok sevdim. Bu resme başlarken uzun uzun düşünmedim. İçinde biriken ne varsa, el bir şekilde yolunu buluyor sanki.

Bu tabloya bakan herkes başka bir şey görüyor. Kimi bir akşamüstü diyor. Kimi bir yolculuk. Kimi yalnızlık. Kimi umut. Ben hiç birini düzeltmiyorum. Çünkü sanat galiba tam da bu. Anlatmadan anlatmak. Açıklamadan bırakmak.

Benim için özel bir tablo bu. Ama nedenini söylemek istemiyorum. Bazı şeyler kelimeye dökülünce basitleşiyor.

1 Şubat 2026 Pazar

Suzi 93 yasinda... 

(Bu yazıyı Aralık ayında yazmaya başladım. Sene bitmeden bitecekti ama olmadı. Bugün, Suzi’yi ziyaret ettikten sonra son kez dönüp ekledim.)

Şu can çekişen bloğuma bir can suyu vererek kapatayım bu seneyi. Ne yardan ne serden misali ne tam kapatabiliyor insan burayı ne de ilk dönemlerdeki gibi sürekli yazabiliyor. Olsun varsın. Dursun bi kenarda. Niye aramadın, niye yazmadın diye sitem etmiyor.

Neyse gelelim senenin özetine. En son Suzi ile ilgili yazmışım. O zaman önce onunla başlayalım. İki ay önce kadar önceydi. Bir gece elinde bahçe makası ile balkona çıkıp, balkonuna uzanan asma yapraklarını budamak istemiş. Gece gece... Hem de ayaz bir gecede düşmüş. Bir daha kalkamamış. Yaşlı insanlar bebek gibi oluyor, düştüğünde kalkamıyorlarmış. Başını da bir yere çarpmış ve kanamış. Sabah yardımcısı gelene kadar orada öylece kalakalmış. Yardımcısı aradı bu durumdan haberdar etti, işte bu şekilde bulduğunu, ambulans çağırıp hastaneye gittiklerini, ve şu anda yoğun bakımda olduğunu ve gelişmelerden haberdar edeceğini söyledi. Hastaneye gittim, eli yüzü şişmiş, kaşında bandaj, konuşma zorluğu çekiyor, beni tanımıyor. Başında sürekli hemşire, 7/24 nöbet tutuyor. Ve yatağa bağlı. Çünkü serumları falan çıkarıp atıyormuş. Bırakın beni eve gideceğim diyormuş. Onu öyle görmek üzdü beni. 1 hafta sonra yardımcısı yine aradı, artık evine dönemeyeceğini, evine üç yüz metre uzaklıkta olan huzur evine yerleşeceğini söyledi. Ben evimi çok seviyorum, ve burada ölmek istiyorum derdi hep. Ama bu mümkün olmadı. Huzur evinde ziyaret ettim onu, aynı eski Suzi sağlığına kavuşmuş, şişkinlikler inmiş, yine o ince uzun damarlı ve buruşuk elleri çok güzel görünüyordu. Bir de nar kırmızısı oje sürmüşler tırnaklarına. Beni de tanıdı üstelik. Huzurevinin kafeteryasına gittik. Sadece öğle yemeklerinde ve akşam yemeklerinde küçük bir kadeh şaraba izin veriyorlarmış. Kahve içtik biz de. Odasını evinden getirdikleri tablolarla, masa, ve şifoniyer ile döşemişler. Kendini evinde gibi hissediyor. Ama Suzi ile eskisi gibi sohbet etmek mümkün değil. Mesela beni gördü, ismimi söylüyor, sen ski mi yaptın, oradan mı geliyorsun? Sen ski yapabiliyor muydun falan diyor. Evinden gelen tabloları tanımıyor, bana bunları Robin (Yardımcısı) hediye etti diyor. Kısaca nefes alıyor, ama hissedemeden yaşıyor. Kendine ait bir dünyası var artık. 31 Ocakta 93 yaşına girecek.

Bu sene çok fazla gezememişim. Haziran ayında her yıl yaptığımız iki günlük dağ kampı vardı. Bu sefer daha az kişiydik. Doğa muhteşemdi. Hava da mis gibiydi.

Eylül ayında, aylar öncesinden planladığımız ve Bozburun’dan başlayıp yine Bozburun’da sona eren 7 günlük bir tekne turu yaptık. Üç kadındık; bir de işini sessizce, ustalıkla yapan üç kişilik mürettebat… İtiraf edeyim, hazır sofraya oturmanın keyfi bambaşkaymış. Yemek bitiyor, sen daha masadan kalkmadan güvertede kahven beliriyor. Sonra uzanıp güneşleniyorsun, canın isteyince kendini serin sulara bırakıyorsun. Herkes kendi küçük mutluluğunun peşinde: biri kitabına dalıyor, biri müziğini dinliyor, biri sadece güneşe teslim oluyor. Bir kez daha denize gir, ardından soğuk bir bira… Kızlarla kahkahalı sohbetler, hiçbir yere yetişme telaşı olmadan akan saatler… Ve her gün, insanın “iyi ki buradayım” demeden edemediği o birbirinden güzel koylara demir atmak. 7 Eylül’de bir de ay tutulması vardı. Denizin ortasında, gökyüzüne uzanıp ayın yavaş yavaş değişimini izlemek… Ayın ışığı tam da rakı masamıza vuruyordu. Hafızamdan silinmeyecek büyüleyici bir ortamdı.

Ekim ayında beş günlüğüne Karadağ’a, nam-ı diğer Montenegro’ya kaçtım. Budva, Kotor ve Perast… Üçü de kartpostal güzelliğinde. Hava desen, Ekim ayına yakışmayacak kadar muhteşemdi; güneş sanki “mevsim umurumda değil” demeye gelmişti. Her köşe başında bir Türkiyeli işletmeciye, her kafede bir Türk turiste rastlamak mümkün. Bir yanıyla Türkiye havası, bir yanıyla Avrupa’da olma hissi… Tanıdık ama yine de farklı, yabancı ama hiç yabancı değil. Abimlerle ve kuzenimle orada buluşmak işin en güzel tarafıydı. Old Town sokaklarında dolaşmak, denize karşı kahve içmek, akşamları balık restoranları, masada rakı, sanarsın Türkiye’de bir sahil kasabası. 2025’te geçirdiğim güzel zamanlardan biriydi Karadağ.

Mayıs ayında taşındık. Oğlanlar artık kendi evlerinde, kendi işlerinde ve güçlerindeler. Onlar adına acayip mutluyum. Yuvadan uçup kendi dünyalarını kurdular. Bu arada kişisel hayatımda bir sürü şeyler yaşandı, ama yazmaya bile değer görmüyorum. Sadece değersiz insanlar varmış hayatımda, ve silindiler.

..............

Buraya kadar Aralık ayının son günlerinde yazmıştım. Ama bitirememişim ve yayınlamamışım. İlk paragrafta yazdığım gibi ne yardan ne serden vazgeçememek gibi, buradan devam etmek istiyorum.

Bugün 31 Ocak 2026. Suzi’nin doğum günü. O son kazadan sonra huzur evinde yaşıyor. Doğum gününde onu bir arkadaşımla ziyaret ettik. Odasında bulamadık. Kafeteryada da yoktu. Sanki saklambaç oynuyoruz gibi hissettim. Sonra bir görevliye sordum. Görevli, 3. katta paylaşımlı evde olduğunu, artık yürüteçle sandalye ile değil, tekerlekli sandalye ile yaşamını sürdürdüğünü söylediler. Oysa aradan sadece 4 hafta geçmişti son ziyaretimizden. Bu Ocak ayı içinde, 5 günlük bir Antalya tatili hediye ettim kendime. 15 Ocak oğlanların doğum günüydü. Artık çocukça bir doğum günü değil de, yetişkin bir doğum gününü Bern’in en güzel manzaralı yerinde, kakao süt yerine, şarap tokuşturduk. Gerçi bunu son 10 yıldır yapıyoruz da, çocuklar hep çocuk kalıyor ya annenin gözünde o yüzden seyrettim. Yoksa onlar artık yetişkin, ve benim çok önümdeler. Farkındayım.

Neyse, hemen ertesi gün Antalya’ya uçtum. Sadece 5 günlüğüne, ve sırt çantasıyla. Çünkü havaalanında beklemeler, hele ki dış hatlarsa, çekilmez bir hal aldı. Sanki bütün uçuşları aynı saate alıyorlar, ve aynı saatlerde bir insan birikimi… Hele bagaj veriyorsan, bu bekleme saatleri çekilmez oluyor. En son Karadağ’a böyle uçmuştum, sadece sırt çantası ile, hiç beklemeden direkt gate’e gidiyorsun, online check-in ile. (Her ne kadar Türkçe kelimeler kullanmayı sevsem de, son paragrafta bazı İngilizce kelimeleri seçtiğim için özür, sanki bu kelimelerin enternasyonal olduğunu düşündüm.)

Ya Antalya gezim ile ilgili bi iki kelam edeyim. 16–21 Ocak 2026 tarihleriydi. Sadece havanın sıcak değil de güzel olmasını dilemiştim. Şükürler olsun ki bu oldu. Bir cuma ve cumartesi harika bir hava vardı. İlkbahar gibi. Günlük güneşlik, 15–18 derecelerde. Masmavi gökyüzü, parlak bir güneş. Ay “parlak” deyince aklıma bir şey geldi, neyse bunu biraz sonraya bırakayım. Ama biz döndükten hemen sonra gökyüzü adeta kopmuş, yağmur hic dinmemis,  fırtına ortalığı savurmus,  gökler gürlemis, , şimşekler cakmis, 

Ama pazar gününden sonra hava yine güzeldi, ama rahatsız edici bir rüzgâr vardı. Razıydık buna da. Önce çocukluk arkadaşımla buluştum. İki gün sonra İstanbul’dan arkadaşlarım geldi. Perge, Aspendos, Side Antik Kent, Kurşunlu Şelalesi, Düden Şelalesi, hem aşağısı hem yukarısı, Antalya Kaleiçi gezdik, güldük, eğlendik. Her şey çok güzeldi de, en unutamadığım gün Perge, Aspendos ve Side Antik Kent günüydü… Anlatılamaz, sadece yaşandı…

Gelelim “Parlak” konusuna. Otelimize yerleştik. Saat kulesine yakın bir oteldi. Yani bayağı yakın, Kaleiçi’ne falan yayan gidilecek yakınlıkta. Neyse oteldeki görevliye sorduk, nerede piyaz ve köfte yiyebiliriz. Köfteci Cafer’i önerdi. Antalya piyazı meşhurmuş, tahinli falan. Bir de otele de yakınmış güya. Navigasyondan bulamadık. Sokakta birine sorduk. Madem bu kadar ünlü, herkes bilir diye düşündük. Ama sorduğumuz kişi, sakallarını kaşıyarak, “Faruk eczanesiii” der gibi düşündü düşündü… Bu bir bok bilmiyor dedim içimden. Ama bize başka bir yer önerdi. “Onu bilmiyorum ama şu ilerde Parlak Restoran var” dedi. Biz de he he deyip geçiştirdik. Görüntüsü ile bir ön yargıya kapılmıştık. Bu adamın önerdiği yer ne kadar iyi olabilir ki dedik. Hiç dinlemedik ve aramadık bile… Bir baktık karşımıza çıktı “Parlak” levhası. Neredeyse saat kulesinin oradayız. Ama içeride bir yerde restoran, sokaktan görünmüyor. Bir girelim dedik. İlk izlenim tarihi bir yer, avizeleri ile, ve yapısı ile. Girdik, bir deneyelim dedik. Orada olduğumuz her gün oraya gittik. O sokakta sorduğumuz adam hakkında düşündüklerimiz bizi utandırdı. Yemek lezzeti, tarihi, fiyatları ve en önemlisi zarif hizmeti ile, bizi her gün kendilerine gitmeye mahkûm ettiler. Muhteşemdi. Ben normalde Google’da her şeye yorum yapmam. Sanırım hayatımda 3 kez yorum yaptım, bunlardan biri de “Parlak” restorandı.

21 Ocak’ta ben Zürih’e, arkadaşlarım İstanbul’a uçacaktık. Hem de aynı saatlerde. Antalya’da en saçma şey, iç hatlarla dış hatların arasında 2–3 km olması. Yani yürüyerek geçilmiyor. Bir de tramvayın sadece iç hatlardan geçişi. Giderken tramvayla gitmek istedim, sordum birine, tramvay durağı nerede diye. Buradan iç hatlar terminaline gideceksiniz hanımefendi, burada geçmez dedi. Dedim oraya nasıl gideceğim? Orası uzak, şu ilerde Starbucks’ın yanında shuttle bus’a binip iç hatlara gideceksiniz dediler. Çok saçma gelse de hepsini yaptım. Çünkü bu gittiğin yeri tanımak için en iyi sistem. Fatih yönüne giden, zaten tek hat var havaalanından, ona bindim. Antalya kartım yok, ama kredi kartı ile ödeniyor. Sadece 5 lira fazla kesiyor. Yani 41 liraya geçtim perona. Sigorta durağında ineceğim. 30 dakikada vardım. Ama dış hatlardan geçmemesi çok saçma geldi. Artık buna kim bakıyorsa bir el atsa iyi olur. Muhittin Böcek içeride, bunu okuyamaz :)) Büyükşehir Belediyesi mi bakıyor bu işlere onu da bilmiyorum. Ama çok saçma buldum.

Neyse bugün 31 Ocak 2026. Bugün 3 kişinin doğum günü. Bu 3 kişi de bir şekilde hayatıma dokundu. Bunlardan biri Suzi, biri Leylak Dalı, biri de Lewis.

Yukarıda dedim ya, oysa aradan sadece 4 hafta geçmişti Suzi’yi ziyaret edişimin, ne çok şey değişmiş bu son 4 haftada. Bugün doğum günü olduğunu hatırlamadı, ve sanki beni de hatırlamadı. Normalde ismimle hitap eder. Etmedi. “Sizi kim gönderdi?” dedi. Şarap içmeyi çok seven Suzi ile bir kadeh şarap istedik. Görevlilere sorduk, bunu yapabilir miyiz diye, onlar da doktorlara sordular ve izin çıkmadı. Çok ağır ilaçlar alıyormuş. Tamam dedik. Kahve içtik. Çok isteyerek ve zevkle içti kahvesini. Ama eskisi gibi konuşmuyor, yürüyemiyor ve hatırlamıyor. Ama her şeye rağmen teşekkür etti geldiğimize. Ve vedalaştık. İlk kez anlamsız baktı gözleri… İlk kez adımı söylemedi… Bilmiyorum hatırladı mı…? Hatırlamasa da, ziyaret etmeye devam edeceğim.

Benden haberler böyle… Bilmiyorum bir daha ne zaman uğrarım. Ama biliyorum ki burası hep burada, beni bekler.

Metni fotoğraflarla destekleyeyim:)



Dogum gününden, onlar tam 30 oldu...
Ayni yasta olduk:)

Apollon Tapinagi Side


Aspendos


Lara, Düden selalesi
Perge

Kursunlu Selalesi

Kaleici Teras

31 Ocak 2026... Bir ay Gecmis bile...