Aylar öncesinden 20 Nisan’a program hazırlamıştım. Çünkü doğum günümdü. Ama öyle sıradan bir doğum günü değil… Bu sene özel olacaktı. Özel bir yaş, özel bir plan...
GoldenPass denilen o masalsı güzergâhta, özel bir tren yolculuğu… Her şey ince ince düşünülmüştü. Üstelik İstanbul’dan canım arkadaşım Ayça da 4 gün önceden gelecekti. Plan kusursuzdu. Evrenle bile anlaşmış gibiydim. Günler öncesinde o tarihe meteoroloji soğuk ve yağmurlu hava gösterirken, birden güneşli günleri gönderdi. Sanki “merak etme, hiçbir aksilik olmayacak” der gibiydi. Artık gerçekten hiçbir kusur kalmamıştı. Her şey muhteşem olacaktı… Hatta aynı gün, arabanın içini dışını güzelce temizlerken, koltuğun altında neredeyse bir yıldır kayıp olan altın bilekliğimi bile bulunca çok sevinmiştim.“Her şey mi bu kadar yolunda gider?” diye düşünmüş, içim içime sığmamıştı.
Derkeeen… Evren son anda “bi dakka, bi dakka... hooop, hayırdır hemşerim?” demiş olmalı… Oysa hiç yapmazdı böyle.
Ayça uçağa bindiği saatlerde ben bir hastanenin acil servisindeydim… Hem de koltuk değnekleriyle. Tabii ona hiçbir şey söylemedim. “İyi yolculuklar, gelince anlatacak çok şeyim var” dedim sadece. O da merakli ama umutlu bir cevap verdi. Büyük ihtimalle “Server yine güzel sürprizler hazırladı” diye düşünüyor. Ah Ayça ah… Keşke sürpriz sandigin şey koltuk değnekleri olmasaydı.
Peki ne oldu?
Ayça gelmeden bir gün önce, akşam saatlerinde balkonumda son derece masum bir temizlik faaliyeti içindeydim. Suç aleti tekerlekli saksı altlığı. Plan basitti aslinda. Onu biraz kenara çekeceğim, altını süpüreceğim, sonra tekrar yerine koyacağım.Ama o saksı altlığının benimle başka planları varmış. Bi ara kendi kendine yer değiştirmiş olmalı. Ben de hiçbir şeyden habersiz, temizlik gururuyla geri adımımı attım… Ve işte tam o an oldu ne olduysa. Tam üstüne basmışım. İki bacağım birbirine veda edercesine biri doğuya, diğeri batıya doğru açıldı. Hayatımda ilk ve muhtemelen son kez bu kadar başarılı bir spagat yaptım. Keşke biraz daha zarif olsaydı… Ama yok. Sağ dizim büyük bir kararlılıkla taş zemine "ben geldiiim" diye kapaklandı.
Hemen kalktım. “Bir şey yok galiba” dedim. Hatta profesyonel sporcu ciddiyetiyle buz koydum, şişmesin, morarmasın diye.Gece olunca anladım ki dizim benimle aynı fikirde değil. Ağrı? Var... Sızı? Fazlasıyla var... Uyku? Yok...
Sabah olduğunda yürüyebilmek iyce işkenceye dönüşmüştü. İşe gitmek yerine kendimi acil serviste buldum. Oradakiler bana baktı, ben onlara baktım… Sonra biri “tekerlekli sandalye verelim mi?” dedi. Dedim ki: “Yok, o kadar da değil.” (İnat önemli, olanlari kabul edersem daha kötü olurum düsüncesi hakim) Bunun üzerine bana koltuk değnekleri verdiler. Yani durumum resmi olarak biraz daha ciddileşmişti.
Orada beklerken düşündüm:
Dizime mi üzülsem, yoksa aylar öncesinden yaptığım o şahane planların suya düşme ihtimaline mi? Üstelik Ayça geliyor…Ya onu karşılayamazsam? İşte o an anladım… Hayat bazen seni GoldenPass trenine bindirmek yerine acil serviste koltuk değnekleriyle bekletebiliyor. Ve ben, tüm bu absürtlüğün ortasında, hem gülmek hem ağlamak arasında bir yerde kaldım. Bütün duygularım allak bullak oldu.
Uzunca bir bekleyişten sonra doktorun yanına alındım. Olayın nasıl geliştiğini anlattım. Şişlik yok, morluk yok… Ama yürümek çok zor.Sonra röntgene alındım. Kırık yok, kemikler sağlam görünüyor. “İç diz bağı zedelenmiş olabilir, hatta kopmuş da olabilir,” dedi. Bunun için MR’a yönlendireceğini söyledi. Ve ekledi: “Randevuyu 20 Nisan’a alalım.” Yani benim doğum günüme.
Bir anda çocuk gibi dudaklarımı büktüm, omuzlarım düşürdüm, kollarimi gögsümde kavusturdum, “Ama o gün benim doğum günüm… Benim bambaşka planlarım vardı. Hatta bugün arkadaşım İstanbul’dan geliyor…” diye mızıldandım.
Doktor bana baktı, hafif gülümsedi: “Tabii, bu sadece bir öneri. İsterseniz salı günü gidersiniz" dedi. Hee, tamam o zaman, dedim. Bir anda moralim yerine geldi, yüzümde bir tebessüm.
Sonra dizime yapıştırmam için yakı gibi bir şey, ağrı kesici verdi ve koltuk değneklerimi teslim etti.
Bir de arabayı soruyorum tabii, Peki, araba kullanabilir miyim? Cevap gayet net. Buna siz karar verin. Gaza ve frene basabiliyorsanız sorun yok, dedi.
Eve geldim. Ağrı sanki biraz hafiflemişti. Ayça’nın gelmesine neredeyse iki saat vardı.“Denemeden olmaz,” dedim. Arabaya bindim, kısa bir test sürüşü yaptım. Sorun yoktu.Tamam, dedim, harika...
Olmazsa Ayça kullanırdı zaten. Yeter ki gara kadar gideyim. Ve tam saatinde gar'daydım. İki değnekle gitmek fazla dramatik olurdu. Bir tanesini aldım sadece. Hem çok kötü görünmeyeyim hem de Ayça şok olmasın diye, hem de nispeten agrim azalmisti..
Uzaktan birbirimizi gördük. O bana bakıyor… Ben ona bakıyorum… Burun diregim hafif karincalanmaya basladi, ha ağladim ha ağlayacağim... "Nooldu sana böyle" deyince koyverdim kendimi. Hem güldük, hem ağladık… Ben gülerken ağladım, o da ağlarken güldü falan...
Simdilik kisa kısa kesiyorum, cünkü uzun yazılar okunmuyor, diyolar...
Hani "Bu Hikâye Senden Uzun Osman" kitabi var ya Aylin Bilboa'nin. Bazı hikâyeler kendini uzatır, anlatılmak ister. Benimki de onlardan biri gibi. 5 günlük bir serüveni yazmasam olmaz...
Bu hikâye senden uzun olacak sevgili sağ bacağım.
Devamı olacak...
