Sayfalar

16 Ekim 2016 Pazar

Asıl Konu Kadındı..

Sigirino köyü
Kadın.. Kadın doğuştan suçludur, diyorlar. Öyle değil. Bunu sadece aşılamış, kodlamışlar bize. İşin kötüsü biz kadınlarada.. 

Bu yukarıdaki paragrafı buldum taslaklarımda. Ya başlayıp bırakmışım, yada bi yerde okuyup not almışım bilmiyorum. Bu akşam instagramda bir fotoğraf paylaştım. O fotoğraf itti beni bu yazıya.

Bir önceki blog yazımda Tessin gezimden bahsetmiştim. Şimdi ise o gezinin detaylarını, inceliklerini, gözümden kaçmayanları yazacağım.

Gittiğimizde köyü gezdirdi arkadaşım. Küçücük köyü gezerken tüm ara yollar yumurta gibi taşlarla döşeli. Arnavut kaldırımı değil daha farklı. Küçük küçük tümsekleri olan. Yani sadece düz ayakkabı ile dolaşalıbilinen. Dikkatimi çeken şey ise o dar yolların arasına düz taşlar döşemişler, kadınlar topuklu ayakkabıları ile yürüyebilsinler diye. Sonuçta köy yeri, topuklu ayakkabı giyilir mi? Ama olur ya, bi gelen giden olur, bir düğün dernek olur, belki giyinip kuşanıp kiliseye gitmek olur, bu ince ve güzel bir düşünce bana göre. 
Sonra yaşlı çiftler gelmişti hani akşama. Erkekleri bir kibar, bir kibar.  Eşinin sandalyesini çekmeler, önce kapıdan onun girmesini sağlamalar, erkeğide kadınıda aynı içecekleri içmeleri, içerken birbirlerinin gözlerine hala sevgi ile bakmaları. Şömineyi sadece bir kibrite bakan, yakmaya hazır odunların üstüne  gazete kağıdını kibritle yakmak için bir sanat eseri gibi hazırlamak, bunları yapanın hep evin erkeğinin yaptığına tanık oldum. Böyle şeyler dikkatimi çeker benim. Öyle vıcık vıcık bir kadın erkek sevgisi değil. Aşkım, aşkitom, gibi basit kelimelerle sevgi kavramı iyice basitleşti zaten. Birbirlerine isimleri ile hitab ediyorlardı mesela. Severim. 

Ha, İsviçreliler hep mi güzel yaşamış. Hiç mi hata yapmamışlar? Yapmışlar elbet. Hiç bir ülke masum değil. Çıplak ayaklı çoçukları var mesela, hatta çok yakın tarihe tekabül ediyor. Bununla ilgili bir film var "Der Verdingbub" diye hatta. Gerçek yaşam öykülerinden. Çok acı. Hala tam olarak yüzleşemiyor isviçre bununla. Tazminatlar ödeniyor o insanlara özür mahiyetinde. Hatta ve hatta İsviçre'de kadınların seçme ve seçilme hakkı 1970 lerde olmuş. Türkiye'de bu 1930 larda. Bu güzel bir şey.. 
Sonuç ne peki? Bugünün Türkiye'sinde kadının değeri nerede? Kadın kahkaha atarak gülmemeli, kadın hamile sokağa çıkmamalı, kadın şort giymemeli, kadın börek yapmasını bilmeli vs. gibi gibi.. Bunları söyleyenler devletin ileri gelenleri üstelik. Yeri gelince kimseye pabuç bırakmazlar ama. Herkes kendisine baksın, oralarda kadına seçme hakkı daha yeni verildi gibi böbürlenmeler falan. Evet bu bir ayıp. Ama ondan sonra nereye ilerlemiş o ülkeler, ve 1930 ların Kadınları nereye gerilemiş? 

Her zamanki gibi"Cennet anaların ayağı altında" diyerek dini kullanarak kadınları evlere hapsetmeye çalışıyorlar. Kadınların doğurganlıklarını kullanarak. En az 3-5 diyerek. Bırakta buna ben karar vereyim. 1 mi 3 mü 5 mi? Ha birde şöyle bir şey yumurtlamıştı, "doğurmayan kadın yarımdır" gibi. Ee bu anlayışa göre madem cennet anaların ayağı altında, anne olamayanlar direk cehennemlik mi? Ya, nasıl insanlar tarafından yönetiliyor bu ülke? Benim aklım şaşıyor hakkaten. Yine açılış merasimleri diyerek gittiği her yerden seçim gibi mitingler yapıyor. Birde şu höykürek konuşması yok mu? Bu gün bir tanıdığımın şu yazısını gördüm. Hep güzel yazar zaten. 

"Aç tavuk düşünde kendini darı anbarında görürmüş"
Türkiye'nin hali de öyle. Hayaller emperyalizm gerçekler sömürge kapitalizmi.
AKP adlı organize yalan makinası mensuplarınca fırıldak siyasetiyle uyuşturulmuş,hasta edilmiş bir kitle mevcut. İşte bu kitle hayali savaşlar kurgulayarak uçuşa geçeceğimizi,dünyaya ayar vereceğimizi sanıyor. Kendilerine aynı dili konuştukları bir figür de bulmuş olan bu kitle ülkeyi uçuruma sürüklediğinin kıdım farkında değil.
Uyandırma servisi özelliği körelen sol da durumu kurtaramıyor.
Musul'du Halep'ti derken Diyarbakır gidiyor. Para babaları için "no problem" o servetlerle dünyanın her ülkesinde 1.sınıf hayat sürerler. Olan yine her zamanki gibi yoksula,garibana olur.
Giren kazığı çıkarmak bir kaç nesili telef eder.
Bu kadar absürt bir dönem şimdiye dek hiç yaşanmadı. Aç tavuk sendromunun varacağı yer "dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmaktır"  Bulgur torbasını fareler kemirmiş,yolda hepsi döküldü haliyle. Henüz torbayı taşıyanlar farkında değil.
Son söz olarak bir uyandırma zili daha çalalım.
Emperyalizm dediğiniz, bizim ülkenin bir yıllık toplam varlığının sadece bir şirkete ait olduğu düzendir. Adamın yolda giderken donunu çıkarırlar farkına bile varamazsınız. Ayrıca sizin uzunun zaafı çok,emperyalizm zaaflı efeleri çok sever. Tam armut piş ağzıma düş durumudur onlar için zaaflı lider,düşünmeyi unutan halk,milliyetçilik gazıyla içi geçmiş topluluklar....Henüz biraz vakit var ya bu milliyetçilik uykusundan uyanıp zarardan döner bu kitle ya da emp. kerhanesine taze sermaye olur. Gidiş bu yönde. M. A. 

Konuya nerden girdim, nerden çıktım:) kafalar allak bullak olunca, allak bullak yazı çıkıyor tabi. 

13 Ekim 2016 Perşembe

Tessin Gezim..

Bazen bir değişiklik yapın; bırakın, yüreğiniz önden gitsin, zihniniz onu takip etsin! Böylelikle bakalım hangi güzellikler de sizin peşinize takılacak? Diye bir yazı okumuştum Tessin gezimizden önce.

Bu tür yazılar zaman zaman çıkar önüme, okur geçerim. Keşke öyle olsa derim. Kolaydı sanki? Peki kim belirliyor bunu? Yine biz. Yok, bunu yapmam lazım, yok, şunu yapmam lazım, olmaz, yapamam, diğer ev fertleri ne düşünür, bensiz ne yaparlar, nasıl yaparlar, diye bir sürü şey esir alır beni. Yani yarın başıma bir şey gelse, ölüp giderim iste, o zaman ne yaparlarsa şimdide onu yaparlar, değil mi? Illa ölmem mi gerekiyor? Bu sefer biraz farklı düşündüm. Yüreğim önden gitsin bakalım, dedim. Gitti.. 

Geçen Perşembe buluşmamızda arkadaşım iki günlüğüne "Tessine gidelim mi, hem hava çok güzel olacak, güzergah çok güzel, güzel fotoğraflar çekiyorsun, istediğin yerde,  dur dur bunu çekeceğim de, heryerde dururum" dedi. Ailesinin bir evi var orada, yazlık yada kışlık, her ikiside aslında. Ara sıra gider orada kalır ve dönerler. Isviçre sınırları içersinde ama italya'yanca konuşulan bir kanton Tessin. İtalya'ya sınırına yakın. 

Du bakalım, dedim. Bu benim sihirli sözcüğümdür. Bunu söylersem genelde olur. Baktım oldu:) 

Pazartesi sabah saat 9.00 da aldı beni evden. Iki kadın yolculuğu gibisi yok:) Konuşa konuşa gittiğimiz üçbuçuk dört saatlik yol iki saat gibi geldi. Üstelik yolu uzattık. Gotthard tünelinden değilde, üzerinden geçen gotthard pass denilen yollardan gittik. Hep istediğim bir şeydi bu. Birde Matterhorn Dağı var, ona öylece bakmayı ve fotoğraflamayı çok istediğim. 

Kıvrım kıvrım yollardan tırmandık araba ile. Küçük dağ köylerinden geçtik. Güneşli bir hava, ama dağlara tırmandıkça ısı düşüyordu. Bunu önceden hatırlattı bana arkadaşım, bende kat kat giyindim. Gerektiğinde üzerimden çıkarabilir, gerektiğinde giyinebilirdim. 

Şeytan köprüsünde (Teufelsbtücke) durduk. Arabadan dışarı çıktığımda buz gibi hava okşadı yanağımı. Görüntü muhteşemdi. Asla fotoğraflarıma yansıtamadım. Kocaman kocaman kayalar arasına irili ufaklı köprüler yapmışlar zamanında. Google'den bakarak tarihini yazmak istemiyorum. Daha önce bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi yazarakta sıkmak istemiyorum. Isteyen araştırabilir. Titreye titreye fotoğraflarımı çektim, sonra sıcak bir kahve içerek, ve bir sigara tüttürerek ısıttık içimizi. Sonra yola devam. Ilerledikçe çok daha güzelleşiyordu güzergah. Zirveye ulaştıkça beyazlaşıyordu ortam. Henüz sonbaharı tam olarak tatmadan biz aşağıda, kış mevsimine ulaşmıştık zirvede:) sanki heryere tozşeker yağmıştı. Güneş üzerine vurdukça gözlerimiz kamaşıyordu. Geçtiğimiz yolları fotoğraflamak istiyordum en tepeden. Bir yerde durduk. Ama daha güzel bir yer aramak için ilerledik. Bu sefer artık inişe geçmiştik. Ve o geçtiğimiz yollar geride kalmış, hiç göremiyorduk o geldiğimiz yolları. Ani bir U dönüşü ile geri döndü arkadaşım. Sırf ben fotoğraf çekeyim diye. Kar olduğu için o kıvrım kıvrım yolları o klasik görüntüsü ile yakalayamadım, ama yakalayabildiğim kadarı ve arkadaşımın o tavrı beni çok mutlu etti. 

Güneye doğru yolculuk ettiğimizden, Gotthard dağından veya tünelinden sonrası başka bir iklim, başka bir ülke sanki. Ben sanki İtalya'daydım artık. Isı 18 lere çıktı. Önce Lugano'ya gittik. Bir yerleşimde deniz, göl, nehir, çay, dere vs. geçiyorsa o yerleşke zaten artı güzellikte oluyor. İsviçre'nin denizi yok, fakat heryerinden su fışkırıyor sanki. Her kentinde mutlaka ya gölü ya nehri var. Lugano'ya vardığımızda üzerimdekileri çıkardım. Güneş gözlüklerini taktım. Sıcak bir sonbahar vardı. Lugano piazzada, pardon meydanında bir apero ısmarladı arkadaşım. Artık tamamen ona teslim ettim kendimi, İtalyan olarak ev sahipliğini üstlendi. Fakat gün bir türlü bitmiyordu. Onca yol geldik, onca güzel yerler gördü bu gözler, ama asıl hedefimiz olan arkadaşımın çocukluğunun geçtiği yere hala gitmemiştik. Lugano meydanında oturup bir şeyler içtiğimizde ona dedim ki, bu aynı benim köyüme gider gibi. Bende köyüme giderken, önce Mudurnu'ya giderim, bir konakta oturur bir şeyler içer, daha asıl gideceğim yerin heyecanını yaşarım. Ondada aynı duyguyu hissettim. 

Sonra kalktık, Lugano'nun güzel ve dar sokaklarını gezdik Oraya ait bir tatlı aldı. İşte ben bunuda Mudurnu'da aldığım Saray Helvası'na benzettim. Farklı ülkelerde yetişip, neredeyse aynı gelenekler diye düşündüm. 

Nihayet onların yaşadığı Köye doğru yol aldık. Yollar gittikçe daraldı. 15-20 dakika sonra vardık köy Meydanı'na. Sakallı bir dede yine diğer köy sakini ile konuşurken gördü kızının arabasını. Yüzünde bir gülümseme belirdi, ama dikkatlice diğer oturana yani bana bakıyordu bu kim ki diye? Arabadan indiğimde tanıdı beni. Sürekli davet ediyorlardıda ben gidemiyordum. Köy ortasında beni bekleyen ve kucaklayan amcam gibiydi sanki. Sonra Karısı Heidi çıktı kapı önüne. Benim üçüncü kızım gelmiş diye kucakladı beni. Bu karşılama beni çok duygulandırdı. Böyle karşılanmayı annemden göremezdim, çünkü çok erken gitti. Babam zaten allahlık. Ninem, ve Amcam böyle karşıladı beni hep köyde. Birde kayınvalidem böyle karşılardı beni hep böyle. Ben İsviçre'de Köye gitmiş gibi oldum. Farklılıkları vardı elbet. Ama farklılıkları ile güzeldi. 

Şöyle ki, Arkadaşımın ailesine o akşam Komşuları gelecekmiş. Mesela bizde biri geldiğinde özellikle hoşgeldine gidilir. Ama onlar bizim geleceğimizden habersiz sözleşmişler, akşam saat 6 da gelecekler. Köydede yaşasalar nede olsa Avrupa. Habersiz gelinmez. Biz eve gider gitmez arkadaşım aldı beni çevreyi gezdirdi. Evlerinin hemen ardında bir orman ve kocaman bir dere var. Sanki bizim Dımışkı, Kaş'ın arkası veya Kavakpınarı gibi. Hep böyle özdeşleştirdim ben. Sonra köyü gezdik. O bazı insanları tanıyor ve konuşuyor. Öyle mutlu. Aynı ben köyümde mutlu ve rahat olduğum gibi. Onu öyle güzel anladım ki. 

Hava kararmaya yüz tutunca eve döndük. Babası askılı pantolonu ve uçlu sigarası ile bizi bekliyordu kapı önündeki bağın altında. Oturdum onunla bir sigara yaktım. Antonella eve girip annesine yardım etti akşam gelecek koşuları için. Babası, iyiki geldiniz, evimizi şenlendirdiniz dedi. Bu arada Komşuları geldi. Tanıştık. Normalde İtalyanca konuşuyorlar. Ama Almanca'da biliyor bir çoğu. Eve geçtik. Evin babası şömineyi yaktı. Geceleri soğuk. Güzel bir masa kuruldu. Şaraplar farklı bir bardaktan içiliyor. Daha doğrusu kase gibi bir şey. Adı "tazzin" miş. Tas gibi geldi bana:) belki ben herşeyi bir şeye benzetmeye çalıştığımdandır. 

50 yılı aşkın arkadaşlıkları varmış. Bunu nasıl başardınız dedim. Sonra düşündüm bizim Köydeki insanlar belki daha uzun yıllardır komşu, arkadaş, dost. Var mı başka seçenekleri? Köyler işte bu yüzden güzel. 

Neyse, ben zaten yaşlı insanlarla sohbeti muhabbeti hep sevdim. Sanırım onlarda gençlerle sohbete hasret kalmış. E onlara göre gencim:) anam anam anam. Güya bir saatliğine gelmişlerdi. Kaldılar 4 saat. Şarapların biri geliyor öbürü gidiyordu. Ama hiç kimse banamısın demiyor. Su gibi şarap içiyorduk. Saygılarından hiç bir şey kaybetmediler. Sonra kendi üretimleri Grappa'lar çıktı. Hadi içelim. E içelim. Içtik. Güzel bir geceydi. Çok güzeldi. Komşuları giderken, yarın sabah saat 10 da kahve ve Grappa içmeye davet ettiler bizi. Hani eski komşuluklar gibi, biz size geldik eğlendik, sizde bize gelin der gibi. Söz verdik. Onlar gittikten sonra biz evde içmeye devam ettik. Ve hatta olmazsa olmaz köy dedikodularını yaptık:) 

Benim kafa hafiften dönmeye başlayınca yatmaya gittim. Giderken bir hal geldi başıma:) alt kata inen merdivenler biraz farklı. Bana onca dikkat et dediler. Bu yaşlı insanlar inip çıkıyor diye basite aldım herhalde. Son iki merdivene gelince yuvarlandım. Ahşap olunca yukardan duydular düşme  sesimi;) yukardan bi bağrış koptu. Ama ben hemen yukarı kalktım, "alles ok" diye seslendim. 
Bir süre sonra yattık. Sabah 10 a beş kala uyandık. Arkadaşımın anne ve babası saat 10 da o komşularına gitmişlerdi. Biz sonradan gittik artık. Güzel bir kahve yaptı evin Hanımı bize. Sunum 1950 ler gibi. Fincanlar müthiş. Ev dekorasyonu keza öyle. Evin yaşlı ve güzel adamı, ikide birde Grappa içermeyiz diyor? Hayır, diyorum bu gün değil, ama başka bir zaman mutlaka. Zaman sonra proseko (şampanya) Açıyor. Herkes içiyor, bende hayır diyemiyorum. Sabahın 10 unda şampanya içiyorum. Üstelik bu insanlar köyün ileri gelenleri, ve aşırı Katolik. Örneğin Köyde iki kilise var, biri onarımda, ama çanlarının çalması görevi bu komşularda. Dinlerinide yaşıyorlar, hayatlarınıda. Nasıl dinç, ve bakımlı insanlar. Ve misafirperver. 

Sonra eve geldik. Arkadaşımın babası Risotto yaptı. Tipik İtalyan yemeği. Mantarlı falan. Öncesinde beyaz şarapla kadeh tokuştuduk. Benim artık iyce nevrim ve midem döndü alkolden. Bu kadar akol bana fazla geldi. Başım, midem isyan ediyordu. Biz böyle geri dönüş yoluna çıktık. Bazen kendimi iyi hissediyordum, bazen çok kötü. Benim bu durumumu gören arkadaşım, o zaman o virajlı dağ yollarından gitmeyelim, tünelden gidelim dedi. Tünelden de gitsem midem allak bullak oldu. Allahtan kendimi kontrol edebilen biriyim. Bazen kusmamı kontrol edebilirim. Çok kötüydüm arabada. Elimde bir poşet bekliyorum. Ama ona rağmen dayanmaya çalışıyorum. Ilk mola yerinde durdu. Ben tuvalete gidip parmakladım Boğazımı. Sonra bir cocakola ve krakerlerle rahatlattım midemi. Yaslı gittim, şen geldim diyemeyeceğim. Şen gidip, yaslı döndümde diyemiyeceğim. Her şey olması gerektiği gibiydi. Demekki onlar benden daha iyi içebiliyor. Sınırı bilmek lazım. 

Şimdi geride kalan o iki güne baktığımda güzel şeyler hatırlıyorum. 

Bunlarda foograflar..

Iste o Tazzinlerle icilen saraplar..


Sadece masada oturanlar degil nmasa üstünde tavana yakin olan toplukta özel üretim:)

Lugano meydaninda birer apero..


Seytan Käprüsü (Teufelsbrücke)
O tepedeki minik köprüyü gürüyor musunuz?

Bir isvicre köyü.. 


Kivrim kivrim yollar dedim ya...

Hala o kivrim kivrim yollar..


Arkadasimin anne ve babasi le karsilasmasi..

Köyde gezme..

Koyde gezme..
Iste böyle basladi zaten her sey:))

2 Ekim 2016 Pazar

1 Ekim'e Bu Kadar Şey Sığar mı?


Bugünlerde bir gariplik bir tuhaflık var. Bendedir herhalde bu tuhaflık diye geçiştiriyorum. Her zaman yaptığımız konuşmalar, espiriler gün geliyor fazla gelebiliyor insana. Böyle zamanlarda uzak durmayı, kalkan ediniyorum. Olabilir, diyorum. Insan denilen şey çok kompleks bi olgu. Bizi yöneten kendimiz olamıyoruz ki çoğu zaman.  Zihnimiz şöyle yap diyor, yüreğimiz böyle yap diyor, hormonlarımız yok o öyle değil diyor, zikrimiz bok yeme otur, diyor. Karşımızdaki insanda aynı duygular içinde ise al sana bir anlaşmazlık. O der, sen başlattın, bu der, sen başlattın. İki "sen" olmaz. İki veya daha çok kişi olunca "biz" olur. Bunu anlamayınca hala ben, sen dersek olmuyor. İşte böyle durumlarda susar ve uzaklaşırım. Belki sorun bendedir. Belki ben yanlış anlıyorum. Olamaz mı? Olur tabiki. Herkes böyle düşünse keşke, derim hep. Bi yandanda herkes böyle düşünse, ortalık güllük gülistanlık olur, ortada sorun kalmaz ve çok sıkıcı olurdu diye düşünürüm. Dedim ya karışığız. Kendimizi bile anlamıyoruz, kaldı diğeri? 

Hep bir güç gösterisi.. Ben senden daha güçlüyüm. Fizik olarak güçlüyüm, beyin olarak güçlüyüm, maddi olarak güçlüyüm, erkek olarak güçlüyüm, başkan olarak güçlüyüm, CB olarak güçlüyüm, ülke olarak güçlüyüm, devlet olarak güçlüyüm, hepimizde bir güç gösterisi. Sanırım bu normal bir şey. Çünkü taaaaaaa ana rahmine ulaşmaya çalışırken bile bir rekabet halinde değil miyiz? Güçlü ve hızlı olan kazanır!  Konu kapanmıştır!:)

Bambaşka bir konuya geçeceğim. Güzel bir konuya. Yani hem güzel, hem buruk. Japonlar'ın hem acı hem tatlı sosu gibi bir şey. 

Eskilerden kalma bi alışkanlığım var. Bu Avrupa'ya geldikten sonra her yıl olamadı. Bazen oldu. Hatta çok seyrek oldu. Oda şu. Takvim. Saatli Maarif takvimi. Bi keresinde kız kardeşim getirmişti ülkeden. Bir kezde ben almıştım. Artık çok teknolojik olduk ya, onunda aplikasyonu var. Sanal işte. Gerçeğini tutar mı? Takvim yapraklarının kokusu yok bi kere, yaprakları koparırken cırt sesi yok. Elinde tutamıyorsun o yaprağı.

Eskiden, akşam saatlerinde, gaz lambasını yaktıktan sonra, yine aynı duvarda asılan takvimden bir yaprak koparırdım ve nineme okurdum, ilkokuldayım, heceleyerek okuyorum, ilk heceyi okumaya çalışırken ninem diğer heceyi tamamlardı. Günün yemeği, tarihte olanlar, o gün doğanlar için bir erkek bir kız ismi önerisi, ertesi günü beklemek, ve yine koparmak. Sabrı öğrendik belki. Ertesi günü bekleyerek. Yeni bir şey öğreneceğim diye sevinmeyi. Basit şeylerden mutlu olmayı. Temmuz ayını beklemeyi mesela. Temmuz ayında gelirlerdi çünkü eski Almanya'ya giden misafir işçiler. Yani annem, babam ve hiç görmediğim kardeşim. 

Hakkaten eskiden Türkiyeli göçmenlere  "Gastarbeiter" misafir işçi denirdi. Şimdilerde kalktı bu kelime. Sanırım sosyal demokrat partili biri, "misafir gelir ve gider, artık 40 yılı aştı ve artık onlarda bizden oldu, burada hayatları geçti, çocukları buralı oldu, Göçmen demeliyiz" gibi bir şeyler söylemişti diye hatırlıyorum. Sözleri bire bir doğru olmayabilir, işte buna yakın bir şeydi. Elçiye zeval olmaz. Hakkaten yıllardır duymuyorum artık bu "Gastarbeiter" kelimesini. Bak işte yine lafın birini koyup öbürüne gittim. Ben başka bir şey anlatacaktım. 

İşte bugün 1 Ekim olduğunu gördüm. Annemin doğum günü. Onu düşündüm bugün sık sık. Annem yaşarken doğum gününü kutladım mı hiç, diye düşündüm. Hayır hatırlamıyorum. Değil ben, acaba herhangi biri doğum gününü kutlamış mıydı? Onuda sanmıyorum. Günümüzde bunu düşününce çok garip geliyor. Ama 36 yıl önce, 36 yaşında bu Dünya'dan göç eden bir Kadından bahsediyorum. Hiç yaşanmamış bir olayıda hatırlamak zor oluyor. 

Fakat öyle bir gün yada gece göç etti ki, unut unutabilirsen. Yılbaşı gecesi. O nedenle Doğum gününü hatırlamadığım zamanlar olurda, ölüm gününü hiç unutmam. Ki, unutmak istemiyorum. Ha, o akşam karaları bağlayıp oturmuyorumda. Hayatın devam ettiğinin bilincindeyim. Doğum gibi ölümde çok doğal bir şey. Biri tatlı biri acı. Alışıyorsun. Herkes için eşit. Eşitliği seviyorsan, ölümüde anlıyorsun. 

İşte benim annem artık toprak oldu. Toprakana oldu. Sanki yeryüzündeki beni/bizi elleri üstünde tutan gibi. Benim garip hallerimden biride, bir şeyleri bir şeylere benzetirim. Gökyüzünde bir bulut görürüm mesela, bir şekile sokarım. Ay'a bakarım hakkaten bir dedeye benzetirim. Belkide bu beynime böyle işlendiği için olabilir. Bu herkeste olabilir. Ama dolunayda görüyorum ben o gülen dedeyi hala kardeşim!  Yukarıdaki fotoğrafı çekerken tamda buydu. Aslında bu fotoğrafı bugün çekmedim, oluyor bir kaç ay. Ama çekerken düşündüğüm şey şuydu. Bir kızıl yaprak, toprak üstünde. Kadın dudağı gibi. Gülüyor gibi sanki. Üzerine iki papatya koydum. Annem oldu. 

Yaşarken kutlayamadım ama, şimdi şöyle doya doya "iyiki doğdun, iyiki bizi doğurdun, sağlıklı nice nice yıllara hep birlikte" demek isterdim. Cümle oturmuyor.  O zaman sadece, "iyiki doğdun, iyiki bizi doğurdun" diyorum. Ah benim güzel annem. Anneler güzeldir. Hemde çok güzeldir. 

Birde aklıma ne geldi bak!  Annem ölünce babam bi kaç yıl sonra evlenmişti. Gariptir onunda doğum günü 1 Ekim di. Oda göç etti. Öz anne gibi olmasada emeği vardır üzerimizde. Onunda doğum günü kutlu olsun. 

Her ikisinede varsa öte dünya diye bir şey rahat etsinler. Işıklarda uyusunlar.