Sayfalar

22 Ekim 2016 Cumartesi

Ah başıma gelenle...

Ah başıma nele ge'di nelee! Yaşlı gadınım ben. Gafam herşeyi götürmüyo galan. Bi ayağım çukurda, bi gözüm toprağa bakıp duru. Yalınız başıma şu goca evde galıyom, uşakla, torunla hep gırda, bayırda. (gurbette) 
Bazı bazı insan bir ses bir nefes olsun isteyo tabi. İsteyoda, emme bu gadarda değil. 

Akşam namazının farzını gıldım, son iki sünnetine başlayım derken bi cırgıltı goptu dış kapıda. Pencereye gafamı bi uzattım, baktım Samanla Köyünden, Cümbüşlerin İbrem oğlan, garısı deli Selme, çoluk çombalak giribatla gapıdan. Artık Namazın farzını gıldım deye, sünnetini gılmeyiverdim. Seccademi gatladım, yeşil tesbihimide yeleğimin iç cebine godum. Kapıda garşıladım misefirleri. 

Zehraaba, neppatsınız ( nasılsınız, ne yapıyorsunuz) bir ziyaret edem dedik dedi İbrem oğlan. Buyrun, buyrun iyi ettiniz, hoş gediniz, Sefa gediniz, dedim.  Misefir gibi varmı? Misefir ağırlamak pek sevap, böne öğrendik biz. Garı goca, birde beş dene çocuk. Kedi gibi vığır vığır çocuk yapmış bunla. Çocuk yapmakta ne va? Onları büyütmek emek iste. Bunla saldım çayıra mevlan gayıra hesabı. Cocukların beşide birbirinden haşarı. Biri raflara çıkmaya çalışıyor, biri sedir altlarına girmeye çalışıyo, biri kapı golunda sallanıyo, biri burda bişey yok, televizyon bile yok, illede eve gidem deye ağlayo. Gocagaroyın ben, ne olacak evimde? 

Akşam vattı, yimek iste. Misefir bereketiyle gelir hani. Hemen bir ev makanası yaptım, keşli cevizli, bide taze tarna çorbası yaptım naneli. Sufrayı gurmama deli Selme yardım etti güya mıyır mıyır. Bi çatal götürüyo, geliyo tekrar bi gaşık götürüyo. Hele bak! Guru galabalık etme, işini erişli argaçlı yapmaycasan git otur, ayak altında bayrı dolanma, dedim. 

Içinde çorba olan gurşaneyi (küçük tencere) sufradaki mavi el işi örgüsü olan tencere altlığının üstüne godum. Ev makanasının üstüne dökmek üçün gara tavada tereyağı gızartoyodum. Ne güzel gokuyo derken ameden (aniden) gene bir cırgıltı goptu. Birez önce çocukla cincombalak (takla atmak) gurubatlarıdı. Aşam vattı (akşamvakti) bir şey olacak olacak deye garnım sırtıma yapışıp duruyordu, gorktuğum başıma gedi. Cincombalak gurakan sen sufraya çarp, çorbayı dök, bi ayağı tencerenin içinde, ağlayıp duru. Aklımı fıydırayazdım bişey oldu deye. Allahtan üstüne başına gememiş. Gorkudan ağlayomuş. 

Bunla iki elinnen bi çüklerini doğrultamazla. U gada beceriksizle. O çocuk sufraya düşünceye gada siz nepiyordunuz? Garı-goca birbirlerine girdiler. Selme, gollarını göğsünün üzerinde birbirine doladı, soruttu yüzünü, sufraya bile oturmadı. Sufrayı kaldırmaya galmadı, biz gidem dedile. Galktıla gittile. Ben goca sini ev makarnasınıynan galagaldım. Parısını kediye veriyom, parısını kendim yiyom bir haftadır. 

(Mudurnu şivesi ile atmasyon kısa hikaye denemeleri) 


20 Ekim 2016 Perşembe

Görmemişin Mimi olmuş. Tutmuş pi....


Dört yıldır yazıyorum ben bu Akşam Sefası adlı bloğuma. Ilk blog alemine girdiğimde bazı bloglarda mimlenmişim diye yazılar çıkardı. Bu mim olayı nedir ki? Derdim. Orda burda okuyarak anladım. Ama bu güne kadar hiç mimlenmedim. Ilk kez Ayna Hikayesi mimemiş beni. Yazılarımızdan tanıyoruz birbirimizi, ve samimi geliyoruz birbirimize. Belki bir gün karşılarız biryerlerde. 
Başlayım o zaman ben cevaplara. 

1. NASIL BLOG YAZMAYA BAŞLADINIZ?

Yazmayı hep çok sevdim. Okumaktan daha çok sevdim. Bir yerlere hep yazdım. 89'lardan 99'lı yıllara kadar günlüklerime yazdım. Hala dururlar. Sonra bıraktım. Facebook ta notlarım diye uygulama vardı, sonra oraya yazdım. Yazılarımı okuyan arkadaşlar, dostlar, tanıdıklar sen bu kısa öykülerini yazmalısın dediler. Abartmayın, dedim. O zaman blog yaz dediler. Sorumluluğu büyük, ne yazayım oraya?  Ben sanıyordum ki, herkes beni okuyacak, ciddi olmalıyım, güzel şeyler yazmalıyım, edebi olmalı falan diyerek, bu seferde ben abartmıştım. Amaaan;  Sanki Times dergisine makale yazacaksın, ne kastın kendini be! Dedim, kendi kendime.  Sonuçta kişisel bir blog işte. Yaz gitsin.. 2012 den beri yazıyorum bloğumda, kendi kendime. Ara sıra yazdıklarımı okuyanlar çıkıyor. Bir yorum bırakıyor, yazılarından anlıyorsun fikrini. Yakın fikirlere sahipsek bir arkadaşlık bile gelişebiliyor. Sanal'da  olsa ilerleyebiliyor bazı dostluklar. Örneğin, Macera Kitabim blog yazarı ile bir isviçre gezilerinde tanıştık. Sonra ben İstanbul'a gittiğimde görüştük. Sanaldan öteye gitti mesela. 
Sonra Fermina var, yine blogcular arası kartlaşma etkinliği yapılmıştı. Ve ben Fermina ile eşleşmiştim. Hala yazışırız. Geçen sene Ankara'da yaşanan 10 Ekim  patlamasından sonra biraz sekteye uğradı bizim kartlaşmalar. Benim daha sık yazmam lazımdı. Biliyorum. 
Sonra Van daki çocuklar için ilmek ilmek örme projesi vardı yine blog aleminde. Bere, atkı, eldiven örmüştük. Öremeyenler satın almıştı. İçime çok sinen bir etkinlikti.
Sonra, kadınların yazdığı mektuplardan oluşan üçlü bir kitap çıktı. Bunu yine blog yazarlarından gördüm. "İmza Kızın", "İmza Karın" ve sonucusu olan "İmza Ben" Kitapları çıktı. Son kitapta iki mektubum var. Bunlar güzel şeyler. Iyiki açmışım blog. Binlerce takipçim olmasın zaten. Beni anlayan ve okumak isteyen okusun. Sonuçta kişisel blog. Belki ilerde torunlarımın torunları okur, hakkımda bilgi sahibi olurlar falan. 
Evet, uzattım.. Çok pardon.. Görmemişin bir mimi olmuş, tutmuş pipisini koparmış:))


2. BLOGUNDA DAHA ÖNCE YAZMADIĞIN BİR TARZDA YAZACAK OLSAN BU NE OLURDU?

Ahh, sorma. Bazen keşke anonim bir blog açaydım, bildiklerimi dökeydim dediğim olur. Öyle hikâyelerim var ki; şaşarsın. Valla bak. 
Birde, Mudurnu şivesi ile yazmayı çok seviyorum. Mudurnunulu Fatma Ninenin Günlüğü var, internette falan görebilirsiniz. Yazarı ile tanıştım, Mudurnuda. Onun gibi yöresel hikayeler yazmak isterdim. 

3. BLOGLARDA OKUMAYI EN SEVDİĞİN KONULAR NELERDİR?

Konu ne olursa olsun, samimi ve içten olan yazıları çok severim. Okurken yazanı hissedeyim isterim. Rahat yazan ile kendini kasanı hissederim ben. Kendini kasan benide kasar. 

4. HAYATTA EN ÇOK YAPMAK İSTEDİĞİN 3 ŞEY NEDİR?

Bu soruya nasıl cevap versem ki? Hayallerim mi tüken miş, yoksa hayat olduğu gibi mi güzel?  Ben var olanla yetinip mutlu olmayı severim. Bir şey isterim, "du bakalım" derim. Ve o olur. Hemen olmaz ama bi ara olur. Ve ben bunun farkına varır, "anladım seni hayat, çaaaak" derim. Biraz fazla sabırlıyım. 
Ama yapmak istediklerim var, hani şu İsviçre'nin sembolü olan Matterhorn dağı var, işte oraya gidip o dağı fotoğraflamayı çok istiyorum. Ve oraya giden Dünya'nın en yavaş giden hızlı treni olan "Glacier Express" Treninde masalsı bir yolculuk etmeyi çok istiyorum. Dünya'nın en yavaş hızlı treni cezbediyor beni. Hem yavaş, hem hızlı, vay anasını! 
Matterhorn. Foto internetten.
Iste bunu ben cekmek istiyorum..

Glacier Express, Dünyanin en yavas giden hizli treni
Foto internetten.. 

Spontane gezileri seviyorum. Neresi olursa olsun. Fotoğraf çekebileyim. Bu bir tutku bende. Çok seviyorum fotoğraf çekmeyi. Daha güzel bir objektifim olsun çok isterim mesela. Bu arada instagram adresim @seryal1. Herkese açığım. Isteyen göz atabilir.
Ortam güzel olursa, ve bana keyifli gelirse işte en mutlu olduğum andır, nerede olursam olayım. Bu an'larım daha çok olsun isterim. 
Birde bir gün kedi anası olayım istiyorum. Olacağım biliyorum. O günü bekliyorum. Buralarda yokki sokakta başı boş gezen kediler, yada bakıma muhtaç. Hepsi sahipli. Böyle kendiliğinden gelen bir şey olsun, ben seçmeyim istiyorum. 

Başkada öyle ekzotik yapmak istediğim bir şey yok. Sağlığım yerinde olsun, yeter. 

Böyle işte. Ilk mimim bu benim. Ben kimi mimlesem? Aslında bi çok kişi var. Ama cesaret edemiyorum, kim yapmak ister? Mim olayına sıcak bakmayan bir yığın blogger var. Artık onlar doymuş mim'e:)  Oysa birbirini tanımak adına güzel bir şey. İsteyen herkes, ve beni okuyan herkes mimlenmiş hissedebilir. Yapmak isteyen yapar. İstemeyen yapmaz. 

Herkese selam olsun.. 

18 Ekim 2016 Salı

Balık Baştan Kokar..

Sadece Pencereden disariya baktim...
Bazı atasözlerini çok severim ben. Bir cümleye dünyalar sığar. Örneğin; "İmam osurursa, cemaat sıçar" atasözü. 

Bugün bir çok yerde Kürk Mantolu Madonna ile ilgili haberleri gördüm. Hem acı, hem komik, hem düşündürücü, hem her birşey işte. Ne gülebildim, ne ağlayabildim. Bakakaldım. Şaşırmış gibiydim ama şaşırmadım. Bu bir ilk değil çünkü. O kadar alıştım ki ben ülke saçmalıklarına, bu sanki ilkmiş gibi tepki gösterenlere şaşırdım. Ha, tamam tepki göstermek gerekiyor belkide. Belki bu başka cahilliklerin önüne geçilmesi adına. Ama bugüne kadar ne cahilce açıklamalar yapıldı bu ülkeyi yönetenlerin ağızlarından. Gazetecilerinden, sanatçılarından, hukukçularından, siyasetçilerinden, ilahiyatçılarından, valilerinden, televizyonda kendini bir şey sananlardan.. 

Bugünkü bu Kürk Mantolu Madonna olayı, günümüz Türkiye'sinin bire bir benzeri. Değerler birer birer yok edildi, hala edilmeye devam ediyor.  Hele hele sanata ve edebiyata hiç tahammülleri yok. Heykeltıraşların eserlerine ucube dendi, yıkıldı.. Bazı Şehir tiyatroları kapatıldı. Biri çıktı, Shakespeare'in gerçek adı "Şeyh Pir"dir dedi. Sonra, roman, şiir ve film sigara bağımlılığı yapar diye küçümseyen yine bu ülkenin koskoca CB si idi. Ve buna benzer bir sürü şey. Bilinçli ve istikrarlı şekilde yaptılar bunları. Tv ler zaten allahlık. Yahu bir dizi 3 saat sürer mi? Bir kaç yıl önce yanlış hatırlamıyorsam dizi Oyuncuları bu uzun çalışmalar hakkında isyan edip şikayetçi olmuşlardı, ve günümüz hükümeti buna bir el atacaktı sanki diye hatırlıyorum. Evet, el atmış, dizi saatleri dahada uzatılmış. Akşam haberlerinden sonra bir başlıyor, gece yarısına kadar. Kaliteden eser yok. Gündüz evde olmadığım için izleyemiyorum, (iyiki mi desem) ama dahada korkunç şeyler oluyormuş demek ki! Amaç insanları tv lerde basit yayınlarla uyutmak. Dini programlar, basit dedikodu programları, 3 saatlik diziler, yarışma programları.. Cahillik diz boyu. En üstten en alta kadar. Herkes her şeyi biliyor. Muş gibi yapıyor ama. 

Bugün bir çok yerde o videoyu izledim. Hakkaten trajikomik. O programdaki bu talihsiz konuşmaları yapan kadını tanımıyorum, hiç izlendim daha önce. Bu gün bir kaç kez izledim o videoyu. Vücut diline bakıyorum, Sözlerini dinliyorum bir uyumsuzluk var. O kitabi okuduğunu söylüyor ve diyor ki;  "böyle sana anlatabileceğim, altını çizebileceğim" bir şey yok gibi bir şeyler geveliyor. O kitabi okuyan o kitabın konusunu unutmaz. Çünkü insanın içine işleyen bir romandır o. 1943 de Madaonna var mıydı? Diye soruyor birde. Sonra kıvırıyor, günümüz Madonnasına uyarlancaktır, falan diyor. 

Sadece acı acı gülebildim. Hiç bir yerde bununla ilgili yazmadım. Bir sürü yazanlar oldu zaten. 

Ben yine atasözlerine sığındım. "Balık baştan kokar" dedim, "imam osurursa, cemaat sıçar" dedim. Başımı sağa sola salladım falan. 

Insan her şeyi bilemez. Bilmiyorum, okumadım, görmedim, gitmedim, yapmadım, diyebilmek neden bu kadar zor ki! Bizim toplumda herkes her şeyi bilir, ne hikmetse? Biliyormuş gibi yapmak kadar ayıp bir şey yok bence. O yanlış bilgisini bilmeyene aktararak bilgi kirliliği yaratacak. Bilmiyorsan konuşmayacaksın!!! Öğreneceksin. Ve doğru kaynaklardan. Nokta!!!!

Bak sevgili okuyucu ne anlatacağım? Ben severim kendimle alay etmeyi. 

Bilmiyorum kaç yıl oldu? En az bir 8-9 yıl olmuştur bu olayı yaşayalı. Sinoplu bir arkadaşım memleketine gitmişti. Sinop cezaevini geziyormuş. O zamanlar whatsapp yok, SMS le yazışıyoruz. Nasılsın, diye yazmıştım. O da bana, iyiyim, Sinop cezaevini geziyorum "Sabahattin Ali'nin sana selamı var" diye cevap vermişti. Ben, kim olaki bu Sebahattin Ali? dedim kendi kendime. Evli kadınım, tanımadığım bir adam bana niye selam gönderiyor, diye düşündüm o ara. Ama arkadaşımada soramıyorum kim bu Sabahattin, bana niye selam gönderiyor diye:)? Neden sonra eşime döndüm dedim ki; Sabahattin Ali yi tanıyor musun? Şahsen tanımıyorum, ama kim olduğunu biliyorum dedi. Ve anlattı bana. Ben tabi yerlerin dibine mi girsem, buharlaşsam mı o arada her şeye razıydım. Çok utanmıştım. Sonra bunu arkadaşıma anlattım bi ara görüştüğümüzde, gülmekten yarıldı. Ve bana "Kürk Mantolu Madonna" yı hediye etti. Kısmen ince bir kitap, ama içeriği baya kalın. Ve ben her satırını okurken utandım kendimden. Yani bende bilmiyor ve tanımıyordum bundan 8-9 yıl önce Sabahattin Ali'yi. Ama öğrendim. Tanıdım. Ve çok sevdim. 

Bu gün bu muhabbet dönünce sosyal alemlerde, bu anımı hatırladım. Bende bu kıt aklımla gayet güzel tv programı yapabilirim ülkede dedim:) Öyle basit ve sıradanki her şey. Ne kızabiliyorum, ne gülebiliyorum nede üzülebiliyorum!! 

Daha dün yada önceki gün, BB açıklama yapıyor yayvan yayvan, başkanlık sistemi savunma adına.. "Bir arabaya iki Şoför olmaz" algıya bak. Yani bir araba var Türkiye'de. E hani hukuk bağımsızdı. Etti iki araba. Ee yasama yürütme vardı hani. Etti üç araba. E üç arabayı bir Şoför nasıl kullanacak? 
Ya bırak ben neye tepki vereceğimi bilemez oldum.