Sayfalar

18 Nisan 2019 Perşembe

Kızıl Çarşamba

Ne seçimdi ama yine? 
Hep söylerim, ben seçimlere en son 24 Haziran 2018 den sonra güvenimi tamamen kaybetmiştim. Allem edip, kullem edip bi şekilde hep kazanıyorlardı. Olmadı yasalar çiğneniyordu.. 

Genel seçim havası ile girdiler yine yarışa. Seçimden kısa bi süre önce tanıdım Ekrem İmamoğlu'nu tv, ve sosyal medyadan. Sürekli güler yüzlü olması dikkatimi çekmişti.. Sevgiden bahsediyordu hep. Kucaklaşacağız diyordu. Herkes herkese selam verecek, öteki, beriki olmayacağız diyordu. Hiç sinirlenmiyordu. Sağa sola sataşmadan, hiç bir polemiğe girmeden, devam ediyordu yoluna. Kah horon teperken, kah atabarı oynarken, kah zeybek oynarkende görüyordum. Kucaklaşacağız diyordu sürekli. Karşı fikirlere çok saygılıydı. Ben diye konuşmuyordu hiç, biz diyordu. Hoşgörülü olacağız diyordu. Velhasıl ne kadar özlediğimiz terimler varsa hepsini söylüyordu. Aslında çok normal olan şeyleri ne çok özlediğimizi farkettim.  

31. Mart geldi çattı. Bu sefer çok farklı esti rüzgar. O akşam tam onbir kez basın açıklaması yaptı, elindeki mendili ile alnının terini sile sile. O geceyi çok güzel yönetti. Hak yemem, hakkımıda yedirtmem diyordu. Biri çıkıp İstanbul’u kazandık diyordu. Ama o, ben kazandığımı biliyorum, ama hem ahlaken hem hukuken bunu benim söylemem doğru olmaz diyordu. “Atı alan Üsküdar’ı geçti” demiyordu. Her yerin seçimleri aynı akşam hemen hemen belli olurken İstanbul sayılamıyordu bi türlü. Günler geçti, haftalar geçti, durup durup yeniden sayılıyordu oylar. Olmadı bi daha..  Sabırla bekledi, bekledik.. Aradan tam 17 gün geçti. 
Nihayet geldi o beklenen “mazbata”. Herkeste bi sevinç. Öyle bir hale geldiki olay; zaten alınmış, kazanılmış seçimi yeniden kazanmış gibi olmanın sevinciydi. Yani kısacası burnumuzdan getirdiler ama değdi gibi oldu. Peki neden bu kadar sevindik? Alt tarafı bi belediye seçimiydi değil mi? Değildi işte. Genel seçim havasında girdiler kampanyalara. “İstanbul’u kaybedersek Türkiye’de tökezleriz” diyorlardı. Bu kendini tek sanan, kibirli, hiç gülmeyen, sürekli parmak gösteren, bu şişik egonun havasını indirmek gibi bi şey. 

Bundan sonra neler olur bilemeyiz tabi. Hak, hukuk ve adaleti çiğneyip, kendilerine göre yasalar çıkartabilirler. “Topal ördek” benzetmesini yapmıştı zaten. Olsun. Bence halk uyandı artık baharla birlikte. Küçücük bi belediye seçimlerinde bile bu değişimin farkında olupta gülümseyen milyonlar var artık. Bu umudu bu inancı kimse yok edemez. 

“Mart’ın Sonu Bahar” dediler. Hakkaten geldi o bahar. Balkonumada geldi. Kırmızı sardunyalar diktim saksılara. Birde mor papatya gördüm bugün, pek hoşuma gitti onuda aldım. 

Bugün “Çarşema Sor” diye bi yazıya denkgeldim. İlginç geldi. Araştırdım. Bu Ezidilerin bi bayramıymış. Nisan ayının 13 ünden sonraki ilk Çarşamba kutlanırmış. 
Bu yıl 17 Nisan’a yani bugüne denk geliyor. 

“"Çarşema Sor, iyiliğin, sevginin ve güzelliğin gücünün mutlak zaferi; karanlığın, kötülüğün ve şerrin mağlubiyeti olan bir gündür. Dolayısıyla toplumsal hayatı, ortak, kardeşçe ve barış içinde yaşamı simgelemesi dolayısıyla ayrıca önem taşır.””

Çok manidar değil mi? 

“Çarşema Sor, Kızıl Çarşamba Bayramı, diğer adıyla Çarşema Serê Nîsanê, Ezidi halkının kültürel-toplumsal hafızasında, ilkbaharın başlangıç günü olarak kabul edilir ve yeni yılın ilk günü olarak kutlanır. Ezidi cemaatinin yaradılış mitolojisine göre Çarşema Sor, hem evrenin hem de dünyamızın maya tuttuğu gündür. Evrenin maya tutmasıyla oluşan kutsal toprağın bereketle buluştuğu gün olarak da kabul edilir. Çarşema Sor, her yıl tekrarlanan bu kutsal doğumla beraber yeryüzünde mutlak iyinin egemen olduğu, Tanrı’nın bütün kötülükleri bitirip yerine güzelliği inşa ettiği güne tekabül etmektedir.
Ezidiler yüce kudretin bir lütfu olarak yenilenen tabiatı insanlık ve beşer için de bir yeniden doğum olarak kabul eder ve bugün münasebetiyle şerden uzak durur, mevcut kırılmaların ve kavgaların bitmesi için “bahar barışı” yaparlar. Bu sebepten dolayı Nisan ayı Ezidilerin toplumsal hafızasında bütün ayların gelini olarak kabul edilir ve ilahi takdirin imtihanı olan mevsimlerin en ihtişamlısı olarak betimlenir. Çarşema Sor, iyiliğin, sevginin ve güzelliğin gücünün mutlak zaferi; karanlığın, kötülüğün ve şerrin mağlubiyeti olan bir gündür. Dolayısıyla toplumsal hayatı, ortak, kardeşçe ve barış içinde yaşamı simgeler. 
Bu sebepten dolayı Nisan ayı Ezidilerin toplumsal hafızasında bütün ayların gelini olarak kabul edilir ve ilahi takdirin imtihanı olan mevsimlerin en ihtişamlısı olarak betimlenir.”

31 Mart 2019 Pazar

Selam..

Selam Blog. 

Eskiden daha içli dışlıydık seninle.. severdim seninle senile sohbeti. Çünkü hep ben konuşur, sen sadece dinlerdin. Belkide normal yaşantımda hep dinleyen ben olduğum içindi bu. Sana döküyordum içimi. Şimdilerde ise ne konuşanım, ne dinleyen. Çok şey değişti be blog. 

Ritüellerim değişti, akışkanlıklarım değişti, hobilerim değişti, yaşam biçimim değişti. 

Eskiden gece olsa yatmasam, sabah olsa kalkmasam modundaydım, gece 2 gibi yatar sabah yataktan spatula ile kazınmam gerekirdi. Çalar saati 15 kez ertelerdim. Şimdi öyle değil. Gece en geç 11 de yatağa gidiyorum. Sabah saat 8 e kurduğum saatten önce uyanıyorum. Kedim yüzümü okşayarak uyandırıyor gerçi. Sonra yan dönüyorum, anlıyor beni. Ayak ucuma kıvrılıp saatin çalmasını bekliyor. 

Eskiden iş çıkışı eve gelip balkonda bir saat bir kadeh beyaz şarapla keyif yapma ritüelim vardı, bu olmazsa olmazımdı. Şimdi öyle değil, işten gelir gelmez, üzerimi değiştirip doğru ormana yürüyüşe çıkıyorum. Kulaklıklarım ve telefonum olmazsa olmaz. Kafa radyo, ve Best Fm dinliyorum. Saat 16-18 arası Perşembe hariç her gün. İki yıla yakındır yapıyorum bunu. O kadar alıştım ki buna, yürüyemediğim zamanlarda kendimi çok kötü hissediyorum. 

Eskiden akşamları yemek sonrası çay, içmeden yapamazdım. Artık içmiyorum. Hiç çay içmiyorum. En son çayı ne zaman içtim hatırlamıyorum. Onun yerine bitki çayı yapıyorum, şekersiz bir litre kadar içebiliyorum. Veya bir sürahi suyun içine salatalık, limon ve nane koyup bütün akşam onu içiyorum.  Ha birde eskiden çay sonrası 3-4 kadeh şarap içerdik. Artık o da yok. Çok canım çekerse bi kadeh içiyorum onuda şaraba su ekleyip öyle. Evet piç ediyorum şarabı. Olsun, o beni piç edeceğine ben onu edeyim:) 

Eskiden ben hiç resim yapamam diyordum. Hala yaptığımı iddia edemem. Geçenlerde bir kursa gittim. Bi kerelik gidebiliyorsun, bana göre mi değil mi diye. Eğer devam edeceksen kaydoluyorsun. Gittim, gördüm.. Bi şeyler yapmaya çalıştım. Ama yaptığım şey hiç bi boka benzemedi. Sonra hoca geldi, adımı sordu. Selva dedim. Almanlar bana Selva der. Ne kadar sanatsal bi isim dedi. Selva, vahşi orman demek bunu biliyorsun dimi, dedi. Evet biliyorum, dedim. Hakkaten biliyordum, çünkü bunu yakın bi zamanda öğrenmiştim allahtan:)

acemice calismalarim.. 
Nasıl resimler yapmak istiyorsun dedi? Dedim, ağaç, çiçek böcek doğa resimleri benim hiç ilgimi çekmiyor, daha çok soyut resimler, yada kadın resimleri yüzü olmasada bedeninin belli olduğu, renklerle oynamak dedim.  Sen bunu yapabilirsin, sana inanıyorum dedi ve gitti. Ertesi gün iş çıkışı Bauhausa gidip, tuval aldım, boyalar aldım, fırça aldım, spatula aldım, yürüyüş ve yemek sonrası başladım resim yapmaya. Ne yaptığımı bilmeden, yapa yapa, renkleri tanıya tanıya bi şeyler çıkıyor ortaya. Yani eskiden yazmayı severdim şimdi resim yapmayı. Yazmayı özlüyorum o başka.. 
Yazmayı özleyip yazamamakta bambaşka. 

Türkçeyi unutuyor muyum acaba? Bak ne diycem blog? Biliyor musun benim burada hiç Türkçe konuşabildiğim bi arkadaşım bile yok? Çok ince düşündüğünde bu aslında büyük eksiklik değil mi? Ha buna ihtiyaç duymadım bu güne kadar, evde konuşabildiğim kadarı ile yetiyor sanıyordum. Hayır, yetmiyor. Evde konuşmakla, arkadaşlarla konuşmak bambaşka. Benim arkadaşlarım İsviçreli, ve hiç Türkiye’li arkadaşım yok. Bu iyi bir şey mi, değil mi hiç bilmedim ama, son zamanlarda çok ihtiyaç duyuyorum buna. Türkçe deyimler kullanmayı, Türkçe atasözleri ile konuşmayı, Türkçe fıkralar anlatmayı, Türkçe şarkılar/türküler dinlemeyi.  Ve sanırım bu yüzdendir ki, üç, dört ayda bir bi hafta sonu Türkiye’deki arkadaşlarımı ziyaret ediyorum. Soranlara kuaföre geldim diyorum ama gerçek bambaşka. 

Geçen Facebook’ta bi paylaşımımın altına, Özlem şöyle yazmış;  „Ne güzel. Ne gizli saklı yeteneklerin varmış. Bence hayatı güzelleştirme işini nasıl böyle başarı ile yaptığın konusunda bir ders vermelisin bize  :)” demiş. 

Ne kadar iddialı motive edici bir yorum, oradan öyle mi görünüyorum, dedim? „vallahi öyle gözüküyor ve yanılmadığımı biliyorum. Sende bu konuda içten gelen bir yetenek var. senin yanındayken ben de öyle hissediyorum üstelik.“ diye cevap verdi. 

Ben eksiklerimle yaşarken biri çıkıyor bana benim farklı bakmam yönünde yorum yapıyor. Demekki dışardan farklı görünüyorum. Bunun farkına varmalıyım sanıyorum. 

Bugün farkına vardığım bir şey oldu. Hani bacağı kesilmiş bi Martin amca vardı. Ona yine yemek götürmeye gittim. Zile bastım ve uzunca bekledim. Kapı açılmadı. Sonra kapıda isminin yazılmadığını gördüm. Dışarıdan baktım bomboştu ev. Belliki taşınmış. Umarım başka bi evrene değil, başka eve taşınmıştır. 

Sonra aklıma bayan Suzi geldi. En son Noelde görüşmüştük. Hemen bayan Suziyi aradım. Seni çok merak ettim, dedi kendimi tanıtır tanıtmaz. Bende seni merak ettim dedim. Ama aradan geçmiş üç ay. Bazen çok kızıyorum kendime. En kısa zamanda Bayan Suziyi ziyaret etmeliyim. 

Böyle işte blog. Yarın 31 Mart. Yerel seçimler var. Ben en son 24 Haziran’dan sonra o seçim heyecanını kaybettim. Hiç heyecanlanmıyorum, hiç umutlanmıyorum, hiç inanmıyorum artık seçimlere. Ne bir haber, ne seçim propagandası, ne başka bi şey. O saatlerde zaten hep yürüyüşlerdeydim. Evet yarın seçim sonuçlarını izleyeceğim, beklentimin üzeri çıkarsa sürpriz olacak, olmazsa zaten beklediğim olacak şaşırmayacağım. Artık böyle.. 

Bu söyleceklerim okura;
Seçimlere güven olmasada, yinede herkes oy kullanmalı. Bu yerel seçimler genel seçimlerden daha önemli gibi sanki. Genel seçimlerde o üste ulaşman zor, ama yerel seçimde sadece kendi bölgeni kimin yöneteceği önemli. Ona ulaşmak daha kolay çünkü. Oy senin sesin demek. O yüzden gidip oy verin lütfen. Bu sizin hakkınız, aynı zamanda göreviniz. 

Hiç bir şey sürekli değil çünkü. Mutlulukta sürekli değil, acıda.. Saltanat keza öyle. Her şeyin bi sonu var. Bu neden bu sefer olmasın? 

23 Şubat 2019 Cumartesi

İstanbul Gezimle Toz Almaya Geldim.

Blog sayfama giden yoldaki otlar boyumu geçmiş, kapısında örümcek ağları oluşmuş. Otları biçmeye, örümcek ağlarını temizlemeye geldim. Bahar temizliği gibi olmasada şöyle bi tozunu almalı. Yazmayı çok sevsemde, her zaman yazamıyorum ben. Onu mu yazsam? Bunu mu yazsam? Bu düşünce hakim olunca yazamıyorum. Yazmaya başladığımda şelale gibi olmasada nehir gibi akmalı yazdıklarım. Zorla yapılan şeyler değersizdir gözümde. Yoksa şu Şubat chellenci dikkatimi çekmedi mi? Çekti elbet, ama totom yemedi her gün yazmaya. 

Son zamanlarda resime ilgi duymaya başladım. Amatör fotoğrafçılık hep vardı zaten, ama resim?? Hiç düşünmedim. Cin Ali resimlerinden öteye gitmez. Di. Hala gitmiyor gerçi de, neden olmasın noktasına geldim. Denemeden nerden biliyorsun ne yapabileceğini diye sordum kendime? Cevap gelmedi. Tabi bu düşünceler durup dururken gelmiyor. Resim yapan bi arkadaşım var. Sergi bile açmıştı geçen yıl. O bana derdi ki hep, senin fotoğraflarını çok seviyorum, bakış açını seviyorum, eminim sen çok güzel resimlerde yaparsın.. O böyle dedikçe, yüzümü aşağıya eğer, elimlede yüzümü kapatır utanırdım, içimdende bu ne diyor ya, derdim. Bu bir değil, üç değil, beş değil, hep aynı şeyleri duyunca acaba ben kendi yeteneğimin farkında mı değilim falan oldum. Sonra bir Perşembe, onun atölyesinde buluştuk. Aldım elime fırçayı, öyle yaptım olmadı, böyle yaptım olmadı. Korkma dedi, beğenmiyorsan deli deli geç üstünden. Boya, tekrar dene. Fırçayı korkmadan savur dedi. Yanlış bi şey yapamazsın. Bilmiyorum kaç kez bozdum yaptığım resimleri. Sonra bi teknik tutturdum ve oldu sanki. Olmadıysada onlar benim ilk çalışmalarım olduğu için çok değerli olacak benim için. Onlar bunlar:





Eskiden her mevsimi çok severdim ben. Kışı bile. Kar’ın sessiz yağışını izlemek çok romantik gelirdi. İzledim, kar üstünde yürüdüm, yürüdüm. Eee yeter da. Her şey kararında güzel. Soğuk ve güneşsiz günlerden sıkıldım. Adı üstünde soğuk. İşte böyle soğuk günlerden birinde esti öyle.. İstanbul’a bilet bakıyordum. İstanbulda burası gibi sıcak olmasada en azından hava değişikliği olur, arkadaşlarımla sıcak sohbetlerimiz olur, birbirimize iyi geliriz düşüncesi ile aradığım bileti buldum. Su’dan ucuzdu. Ama alamadım bi türlü teknik sorunlardan dolayı. Aradan bi bi kaç gün geçti, ben yine baktım biletlere. Öylece bakışıyorduk. Üstelik dahada ucuzlamıştı. Evren yine bana çalışıyor “Eee daha ne yapayım” der gibiydi. Anladım ben o mesajı. Alıverdim bileti. Üstelik sorunsuz oldu bu sefer. “Bi şey olmuyorsa daha iyisi olacağı içindir” anlayışım buradada devreye girmişti. 15-18 Şubat tarihleri arasında, evet sadece üç güncük İstanbul’a uçuverdim. 

Kısa tatiller çok daha verimli. Buna kanaat getirdim. Kısa olduğu için dolu dolu geçiyor. Onuda yapmak istiyorsun, bunuda yapmak istiyorsun, yapıyorsunda. Sağolsun arkadaşlarım benim yerime plan yapmışlar. Ne zaman İstanbul’a gitsem ilk plan kuaför olduğu için arkadaşım randevuyu Cumartesi sabahına yapmış bile. Zaten, “neden bu kadar kısa süreliğine geldin” diyene kuaförüm istanbulda diyorum:) Bunun şaka tarafı başka ama gerçeklik payı şöyle var. Avrupa’da kuaförler gerçekten pahalı. Ben kesim ve boya yaptırsam mesela 150-170 Frank. E ben gidiş geliş 180 Franka bilet buluyorum, hem kısa bir tatil, hem kuaför, hem arkadaşlarımla güzel zaman geçirmiş oluyorum. Bu kadar basit yani. 
Üç gün nasıl mı geçti? Harika geçti. 

Hani en son Ankara’ya bi düğüne gitmiştim ya, işte o kardeşlerimiz, bizi Cumartesi kahvaltıya, Pazar öğleden sonra şarap içmeye davet ettiler. Cumartesi kuaförden sonra onlara gittik kahvaltıya. Saatlerce ve konuşa konuşa kahvaltı yapmanın keyfi bambaşka. Oradada ressamlardan söz açıldı. Hatta o gün öğleden sonra Sabancı müzesinde Osman Hamdi beyin sergisine gideceğimizi söylediler. Ben, kim bu Osman Hamdi, yaşıyor mu hala” diye garip bi soru sordum. Gülmediler benim bu soruma, ciddi ciddi cevap verdiler. İlgisi olmayanın bilgiside olmuyor tabi. En son benim resime ilgimin olduğunu duyunca oraya götürmeye karar vermişler:) Ama ben tabi dünyadan bi haber:) 
Neyse kahvaltıdan sonra kalktık Emirgan’daki 
Sabancı müzesine gittik. Sadece ve sadece 6 tane resim sergiye konulmuş. Ve daha çok tekniğini analiz etmişler. Yani bana pek hitap etmedi, ama en azından Türk bir ressam tanımış oldum. Sonra hem kendime hem arkadaşlarıma dedim ki; ben hiç Türk ressam
tanımıyorum. Örneğin hiç ilgisi ve bilgisi olmamasına rağmen, herkes bi Picasso, bi Van Goch, bi Claude Monet, duymuştur. Herkesin tanıdığı bir Türk ressam tanımıyorum dedim. Bu benim ayıbım mı? Evet, belki.
Nazım Hikmet’in Abidin Dino’ya “bana mutluğun resmini yapabilir misin Abidin” sorusunu bildiğim halde, Abidin Dino’nun bir resmini bile tanımamam? Belliki bi ressam işte. Kendimden utandım☺️

Sonra aynı müzede Rus Avangardı sergisi vardı. Biz daha çok Osman Hamdi ye odaklı gittiğimiz için Rus avangardını görerek değil bakarak geçtik. Rus avangardında daha çok yazılar, küçük resimler vardı. Ekim devrimiyle başlanmış Stalin dönemine giden bir sergiydi resimlerden anlayabildiğim kadarı ile. 

Aynı gün Emirgan’dan Beşiktaş’a kadar bi bölümü otobüsle bi bölümü yürüyerek geldik. Beşiktaş Ahmet kokoreçte bi İzmir usulü kokereç yedik. Sıra sokaklara taşmıştı. Ne kadar ünlüymüş meğer. Ressam Osman Hamdi bey ile kokoreççi Ahmet beyi aynı gün tanımam biraz ironik oldu. Ama oldu işte. O kalabalık sırada biz bi şekilde yer bulduk. Şansımız yaver gitti. Bi şey söyleyim mi? Hakkaten güzeldi hem midyeler, hem kokoreçler. Tadı damağımda kaldı. Beşiktaştan Bomontiye yürüdük. O gün neredeyse 19 bin adım atmışız. Bomonti adada bütün kafebarlar ful dolu. Oradada şans bizden yanaydı, boş bir masaya aldılar bizi. Ne gariptir ki; bomontide bomonti bira yok. Alman biraları ve başka ülke biraları var. Bizde Alman birası pilsener aldık artık. İstanbulda Alman birası içmekte keyifliydi biz eski alamancılar olarak. 
Sonra 500 yüz metredeki eve yürüdük yine. 
Evdede devam ettik sohbete. Hiç bitmiyordu konuşacaklarımız. Zorla uyuduk. 
Pazar, öğlen kahvaltı, öğleden sonra İsviçre peynirleri eşliğinde şarap seansı. Ve sohbetler. Fıkra gibi yaşanmışlıkları anlatıp gülmeler. Çok keyifliydi çok. Bunlardan birini anlatayımda neye ne kadar güldüğümüzün farkına varsın okur. 

Geçmişimizin değil ama, yaşamımızın büyük bi bölümü Almanya’da geçtiği için, ve orada doğup yetişen kardeşlerimiz bazı deyim ve ata/ana sözlerini anlamadığından şöyle bi anımı anlattım. 

Almanya’da doğup ve orada büyüyen kardeşim Serdar’ı bilenleriniz bilir. İşte bu Serdar o zamanlar 16-17 yaşında. Yani 20 yıl önce. İzmirde görümcem gildeyiz:) elektrikler kesildi bi akşam üzeri tam yemek yiyecekken. Üst katta oturan kayınvalidesine Serdar’ı gönderdik mum alması için. Neyse gitti Serdar yukarı, biz sofrada bekliyoruz, elinde iki mumla geldi. Sofraya oturmadan ben yine yukarı gidiyorum dedi. Neden diye sorduk? Çünkü kayınvalidesini tanımaz etmez. İlk kez görmüş. 16 yaşındaki bi ergen ile 70 yaşındaki bir teyzenin ne gibi bi diyaloğu olabilir?  Bize şunu dedi; yukardaki teyze bana gene gel, gene buyur dedi, oraya gidiyorum. 😂
Bunu yazarak ne kadar komik oldu bilmiyorum ama, anlatması çok daha komik oluyor. Bu bi efsane bizde yıllardır. Ve buna benzer daha nice efsaneler var. Mesela bi reçel dökülmesi var kahvaltı masasında tam göğsüne yada göbeğine pıt diye düşen. Ve bunu çok daha sonra farkedip annaneden gelen lazca ayıp bi değimle tamamlayıp kahkahalara boğulmak. Gibi gibi. Dolu dolu bir Pazar sonrası, Pazartesi yine İsviçre’ye dönüş. Sanki hiç gitmemişim gibi, ama enerji depolanmış gibide. Her buluşmamızda bir sonraki buluşmanın tohumlarını ekiyoruz. Besleyebilirsek oluyor genelde. Bi sonraki buluşmamız iki ay sonra Likya yürüyüşü güya. Du bakalım 🤔 belki olur. 

Bugün yine bir resim sergisi vardı. Vernizaj daha doğrusu. Seviyorum vernizajları. Yani ilk gösterim, prömiyer gibi. Ressamlarında bulunduğu, aparatifler, şaraplar, şampanyalar ellerde resimleri incelemek, ellerde listeler, resim kenarındaki numaralara bakıp eldeki listeden resim isimleri falan. Bu üçüncü resim sergisine gidişim. Şunu farkettim. O kadar mütevaziler ki, arkadaşım beni hep tanıştırıyor onlarla, çok güzel fotoğraf çeker diyor, (tabiki abartıyor bence) resimede ilgili diyor. Onlarda ne güzel, gelsene bizim kursa diyorlar. Yine aynı pozisyonu alıyorum, elimi yüzüme götürüp yapamam diyorum. O zaman en doğru kişisin diyorlar. Bende senin gibiydim, utanıyordum, bak şimdi bu galeride sergi açtım, 70 yaşındayım, keşke daha önce yapsaydım diyerek beni iyice motive ediyorlar. 

Son zamanlarda sürekli bu resim olayı üzerime üzerime gelmesi hayra alamet mi bilemedim. Onada du bakalım 🤔 diyorum.