Sayfalar

28 Şubat 2016 Pazar

İstanbul'dan Konuklarım Vardı..

Çok değil daha geçen haftaydı, 18 Şubat yani. 5 günlüğüne İstanbuldan iki arkadaşım geldi. Üç aydır bekliyorduk bu tarihi. Garip bi şekilde çabuk geçti bu bekleme zamanı. Ben sürekli plan program yapıyordum kafamda.. Sürekli telefonun aplikasyonundan hava durumunu takip ediyordum.. Şubat ayında 20 dereceleri beklemiyordum tabi, helede İsviçre'de. Ama şöyle 8-10 derecelerde ve güneşli olabilirdi. Sürekli karlı ve soğuk gösteriyordu havanın durumu. Sadece pazar ve pazartesi güneşli üstelik 16 derece!! Pek inanasım gelmiyordu tabi. Aslında bir dağ evinde kalmayı istiyorduk ama en az bir hafta süreliğine kiralandığı için, ve kayak sezonu yoğunluğu olduğu için o plan buharlaştı. Günlük geziler yapmaktan başka seçenek kalmamıştı.. Öyle yaptık bizde.  Bu gezi notlarını unutmamak adına fotoğraflarla kaydetmek niyetim.. 

18 şubat bir perşembeye denk geliyordu. Bizim perşembe kadınlarının durumunu bilenler bilir, Dünya dursa, iki elimiz kandada olda o perşembe buluşulacak. Kadınlardan biri özel durumlardan dolayı son zamanlarda katılamasada kaide değişmiyor. Genel anlayış mutlaka sevgi ve istekle buluşulacak o perşembe balkonunda veya bahçesinde. Zaten perşembe kadınlarıyla İstanbul'a ve Marmaris-Selimiye'ye yaptığımız tatillerde gelecek olan arkadaşlarımlada tanıştıkları için özellikle davet edildik. Lisan sorunuda yoktu. Neyse efendim, işte o gün geldi çattı. 
Taylan aldı arkadaşlarımı Zürich havaalanıdan. Öğle sonrası saa 4 gibi geldiler. İlk balkondan gördüm onları arabanın içinde.. İçim pır pır. Küçük kabin bagajlarını evde bırakıp daha ayakkabılarını bile çıkarmadan doğru perşembeye gittik.. Akşam 20-21 saatlerinde eve gelmeyi planlıyorduk. Balkonda battaniyelerle oturduk, çok soğuk değildi. Antonella turuncu renkte çok özel bir içecek ve atıştırmalıklar hazırlamıştı. Sohbet tadından löp löp yutuluyordu, tıpkı yiyecek ve içecekler gibi. Mumlar aydınlatıyordu masayı, birde balkonu çevreleyen sarı, kırmızı, yeşil, mavi loş ampüller. Bi ara Antonellanın kızı gitar çalmaya ve şarkı söylemeye başladı. Atmosfer daha bi değişti, sanki evde değil bir kafe-bardaydık. Şarapların ikişer ikişer geldiğini görüyordumda bittiğini görmüyordum. Saat akşam 9 olmuştur artık eve gidelim derken, saat gece 12 ye gelmek üzereymiş meğer. Ve Antonella daha akşam yemeği hazırlayacakmış, oda saati daha çok erken sanmış. Artık o zaman nasıl güzel geçtiyse hiç kimse farkında değil.  Eve döneceğiz, evde bekleyenler var. Ben arabanın anahtarını arıyorum falan. Antonella ve ailesi yalvarıyor bana, lütfen araba ile gitme. Ben hala kendimdeyim ama, kendimce! Yürürken hafif sendeliyorum, bu hoşuma gitmiyor. Çünkü ben sarhoş olmam, olamam.. Bu arada taksi çağırmışlar. Ben hala arabamla gitmek istiyorum, Antonellanın kocası yukarı kattan pencereyi açmış, araba ile gidersen bu hafta sonu yapılacak halk oylamasında "evet" derim bak diyordu. ( bu hafta sonu yabancılarla ilgili bir halk oylaması var, yabancıların aleyhine, oda başka bir yazı konusu aslında, berbat bi oylama, sağcı, ırkçı, faşist bir partinin (yönetimde olan) faşistçe bir önerisi, özetle şu; hata yapan bir yabancıyı sınır dışı edilsin mi, edilmemesin mi? Bu bi kere insan haklarına aykırı. Hukuk o zaman insana göre değil ırka göre mi işleyecek? Dedim ya bu ayrıca bi yazı konusu, kapatıyorum parantezi) neyse taksi geldi, bindik taksiye. Taksici ilede bu oylama konusunu konuştum. İkna ettim onu "hayır" oyu versin diye. Belkide bu sarhoşla mı uğraşacağım, "yau he he" dedi. İsviçre iyidir güzeldirde insanları genelde konservatif ve gizli ırkçıdırlar. Ben iyi insanları ile tanışıyorum. Ve beni tanısalardı her İsviçreli, eminim bu oylamaya evet değil "hayır" derdi:) evet bu kadarda eminim.. Bak yine girdim bu oylamaya. Beni çok ilgilendiriyorsa demekki? Ya, bi isviçrelinin evindeyiz, mükemmel zaman geçiriyoruz, ırkımızın önemi yok, sadece insanlığımız, ve bir politikacı çıkıyor götünden bir şey uyduruyor, ve insanlar bölünüyor!! Bunu sadece İsviçre değil, bütün dünya artık ırkçılıktan yola çıkıyor yola. Avrupa'da Türk'ler, eski yugolar, yada diğer uyruklar, Türkiye'de Kürtler, Ermeniler, vs. ABD de hala siyahiler. Irk tutmazsa renk, renk tutmazsa din, din tutmazsa mezhep.. Mezhep tutmazsa neden sarı sıçıyorsun diye sorun çıkar. Sistem öyle bir sistem çünkü.. 

Ben konuma geri dönüyorum, işte biz eve geldik gece 12 den önce, her ne kadar ev ahalisi 12 yi geçtiğini iddia etsede:) evdede devam edince akşamdan kalma herseye, ertesi gün erken kalkmak ne mümkün? Gerçi konuklarım olduğu sürece özel izin aldım patronumdan:) 

Cuma sabahı biz geç saatte kahvaltıyı yaptıktan sonra yakın olan Schwarzsee'ye gittik. Güneş bize eşlik etmedi, gri ve soğuktu hava. Gölün etrafından şelaleye yürüdük. Güneş'in olmadığından sürekli yakınan ben, günün en güzel an'ını yakalamıştık orada. Hafif ve ağırdan yağan kar başladı tam orada. Şelale sesi vardı sadece, birde kar'ın sessiz ve ahenkli yağışı. Sadece biz vardık. Karlı bankın üzerine o kalp şeklindeki piknik sepetimi açtım, içinden peynir, zeytin, kraker ve pembe çıktı. Nereye dönsek doğal bir güzellik vardı. Orada neler konuştuk hiç hatırlamıyorum, hatırladığım tek şey hepimizin o andan çok mutlu olduğumuzdu. Ve sanki orada bir şeye çok güldük, ama hatırlamıyorum. Bizim nevaleler bitince gölün diğer tarafından ve güzel bir güzergahtan yürüyerek başladığımız noktaya geldik. Sonra tabiki eve. Benim akşam saatlerinde daha doğrusu akşam yemeğinde evde olmam gerektiği gibi bir misyonum var. Ben artık bunu yaşam biçimi gibi kabullenmişim. 
Gerçi o akşam diğer aile fertleri yoktu, hepsinin bir programı vardı, ama ona rağmen dedim ya, bu alışkanlık ruhuma işlemiş herhalde. Biz üç kadın hemen bir şeyler yapıp yedik. Bizbize oturduk. İki gün geçmişti bile. Ertesi gün cumartesiydi. 
Schwarzsee
Cumartesi Solothurna, benimde henüz gitmediğim yerlere gitmek istiyordum. Gittikte. Evet, güzel küçük tarihi bir ruhu var merkezinin. Yanıbaşındanda akan bir nehri. Ama o ne soğuk bir gündü? Sadece soğuk mu? Yağmur, rüzgar, fırtına. Etraf güzeldide kısıtlı yaşadık. Yine sıcak bir yerler aradık. Aslında güzeldi o kafe, ama ben içerde değil dışarda oturmayı seviyorum. Akşama evde çilingir sofrası kuruldu. Müzik dinlendi, rakı yetmedi, Antonella gitti evinden iki yetmişlik daha getirdi. Geçmişten konuştuk. Güzel bir akşamdı sanki? 

Pazar.. Hakkaten gökyüzü masmavi ve 15 derece. Süper. Bu sefer plan Luzern'e gitmekti. Bende henüz görmemiştim o şehri. Gittik. Sanki herkes Luzern'e akın etmişti o gün. "Vierwaldstättersee" gölü pek yakışmış Luzern'e. Kapellbrücke ve hemen yanındaki Su kuleside öyle. Nehrin kenarlarındaki restoranlar, kafeler, dondurmacılar bıcır bıcır. Orada yemek, içmek için bir yer bulmak çok zor olsada başardık. Hep güneş isteyen ben gözümün içine içine giriyordu.. Mümkün olsa Güneş'i elimle biraz sola kaydırmayı bile planladım:) işte yedik içtik orada, dahada kalkmadık ordan. Güneş batmaya yeltenince bir kızıllık vurdu karlı dağlarına. Çok bi güzel göründü Luzern gözüme.. Elimde fotoğraf makinası çılgınlar gibi fotoğraf çekiyordum.. Luzern'de Bern gibi uzaklardan adı sanı pek duyulmamış bir kent. Varsa yoksa Cenevre ve Zürich milletin dilinde. Ama ben illede Bern diyorum:) 
Güzel bir günü daha bitirmiştik o  pazar. 

Oldu pazartesi.. Sabah 8 de kalktık, kahvaltı bizi çok oyalıyor diye, aldık kahvaltılıklarımızı düştük Blausee yollarına. Günler bitiyor, daha Bern'i gezmemişiz. En güzelini en sona bıraktık. İşte o sabah Blausee'de kahvaltımızı yaptık, güneş oradada gözüme giriyordu. Öğle saatlerinde Berne döndük, Rosengarten' de açtık yine piknik sepetimizi. İçimden neler çıktığını artık hepimiz biliyoruz değil mi? Güzel geçen zamanın ardından Bern'e indik. Buradada hiç yapmadığım bir şeyi yapmayı planlamıştık. Münster kulesine çıkmak ve oradan Bern çatılarını fotoğraflamak. Meğer gözümde ne kadar büyütmüşüm o kuleyi. 20 dakikada çıkıp iniyorsun. Münsterplatformda yeniden mola, ardından Türkiye için alışveriş. Çikolata, peynir, çakı vs. Akşam yemek saati yine eve yetişme telaşı:) 

Salı olmuştu bile. Dönüş günü. Sabah 7 de kalktık. Sabahın köründe bizde bir enerji patlaması. O espiriler, danslar, o gülmeler, ocakta kaynayan yumurtalarla yarışıyorduk fokurdamakta.. Dedim, şimdi bizim Serpil olaydı derdi ki; " neydi ben gidiyom diye mi bu kada seviniyon!" Haydii  bunada bi gülme krizi. Ota boka gülüyorduk o sabah. Ayrılık fikrini uzaklaştırmak için deliliğe vuruyorduk belkide işi. Bilemiyorum.. Keyiflice yaptık kahvaltımızı, ve vakitlice hiç koşuşturmadan gittik Bern gar'ına. Gar'a yaklaştıkça biz, o sabah enerjisi bizden uzaklaşıyordu. 09.34 treni, yine dakik hareket etti, ardında beni bırakarak.. Perondakilerin hepsi yolcuymuş benden gayrı. Onlar gitti, ben kalakaldım orda.. Bi sigaram olaydı o an ne iyi gelecekti. Ama yoktu.. 


Schwarzsee, Karda yürüyüs


Karda piknik..



Schwarzsee / mini kilise

Luzern

Luzern, Kapellbrücke-ve Sukulesi

Luzern

Luzern

Blausee

Blausee

Bern/ Rosengarten

Münster kulesinden Saat kulesi

Münsterkulesinden Kirchenfeld köprüsü.

31 Ocak 2016 Pazar

Portakalı Soydum, Ben Bir Masal Uydurdum..

Bir varmış bir yokmuş. Şimdiki zaman içinde, hile hurda içinde, yavşaklar berber iken, kamburlar tellal iken, ben çocuğumun beşiğini zangır zangır sallariken, uzak diyarların birinde kendini çok beğenmiş, sevimsiz, kan döken, can yakan, hayvanlar alemine rahat yüzü göstermeyen Akbaba diye bir kuş varmış. Ama kuş demeye bin şahit-i isbat  gerekirmiş. Gagası uzun olduğu için her yere önce burnunu sokar, sonra kendi girermiş. Oldukçada cüsseliymiş. Gel zaman, git zaman kanatları çok genişlemiş. Artık çok enerji safretmeden uzuuuun süre havada süzülebiliyormuş. Aslında bu akbaba önce küçük yerlerin çöplüğünden beslenirmiş. Bir gün bir kurtlarla kuzuların kavgasını görünce, ellerini ovuşturup cennete düştüğünü düşünmüş. Bakmış ki bir sürü leş kargası var, benden ala leş yiyen mi olur?diyerek, bu düzene ben bi el atayım, demiş.  Bütün hayvanlar alemini uyutucak bir sistem bulmuş. Kendi leş yiyerek beslenirken, et'in sağlığa zararlı olduğunu anlatıp, otun, buğdayın, arpanın, yararlarını anlatmış. Kenevirin yararlarını başka türlü anlatmış. Hayvanlar alemi aldıkça bu keneviri kafalar başka alemde bakara makara diyerek  uçuyorlarmış. Et yiyenler hayvanlar bile ot yer hale gelmişler. Çalışkan karıncaların yuvalarını bozup aynı değilsiniz, bazılarınız kırmızı, bazılarınız kara diye birbirine düşürmüş.  Sanata düşkünlüğü ile tanınan ağustos böceğine, sesin çok çıkıyor diye susturmuş.  Tarımla uğraşan köstebeklere tuzak kurdurtmuş. Arılara zaten düşmanmış. Aslanlara, kaplanlara, zürafalara, fillere karşı gıkı çıkmazmış. Varsa yoksa küçük hayvanlarla uğraşır, o yüzden kendini çok büyük sanırmış. Ama ne zaman aslanların, kaplanların, fillerin vs. can çekişen, ölmek üzere olduklarını görse, fırsatı hiç kaçırmaz, topluca çökerlermiş başına. Ancak hem gövdesi ile, hem gagası ile çok güçlü olduğundan, bulduğu ihaleye hep birlikte çökselerde, düzene sadık kalan diğer küçük akbabalar, uzun olana öncelik tanırmış.  

Fakat hayvanların içinde en sevdiği sürü halinde dolaşan kuzu ve koyunlarmış. Seviyormuşta işte bu akbabanın elinde olmayan, değişmeyen bi huyu varmış. Aynı olmayanı sevemiyormuş.  Akkoyunları seviyormuşta, Karakoyunlulara karşı alerjisi yüksekmiş. Hele kınalı kuzulara hiç dayanamazmış.

Birde başının dertte olduğu iki kuş daha varmış. Biri martı, diğeri güvercinmiş. Biri en yüksek uçma derdinde, diğeri barış için çırpınıyormuş. Barış kelimesini duyan akbaba  çılgına dönüyor, bu barış güvercinlerini birer birer kafese sokuyormuş.
Bu diyarda artık hiç bir şey eskisi gibi değilmiş. Karınca arıya, arı uğurböceğine, uğurböceği kelebeğe, kelebek örümceğe, örümcek serçeye, serçe kırlangıça, kırlangıç ördeğe, ördek tavuğa, tavuk hindiye, hindi ...... Bu böyle devam etmiş. Bütün hayvanlar bir diğerine düşman.. Bu öncedende üç aşa beş yukarı aynıymış ama, en azından bir uyum, bir doğal akış varmış. 

Günlerden bir gün, bu hep çok yüksekten ve uzun uçmayı isteyen martı başarmış bunu. Yüksekten bakınca neler görmüş neler!! Bi kere akbabanın o kadarda büyük olmadığını görmüş, o kendini öyle sanıyormuş. 
Hemen aşağıya süzülerek inmiş. Bütün bu gördüklerini anlatmış. Kendinize gelin, sizin bu didişmeleriniz, kavgalarınız akbabaya yem oluyor. Yapmayın, etmeyin.. Ama dinleyen kim. Kimi anlamış, kimi dinlemiş ama anlamamış. Bu sefer anlayanlar anlamayanlarla karşı karşıya gelmiş. Ortalık hepten karışmış. 

Aradan çok zaman geçmiş, bir sürü sular akmış, karlar yağmış, baharlar gelmiş, yazlar, sonbaharlar derken, yine günlerden bir gün bu akbaba hastalanmış. Elden ayaktan düşmüş. Saygınlığını yitirmiş. Ölümünü bekliyor, ama bir türlü ölemiyormuş. Kara bir sinek konmuş burnunun ucuna. Eliyle sineği savmaya mecali kalmamış. Sinek uçup uçup yeniden konuyor,  vızıltısı kulaklarında uğulduyormuş. Bütün hayvanların öcünü kara bir sinek almış.. Bi daha hiç haber alınamamış akbabadan. O hayvanlar alemi, o diyara ne olmuş oda bilinmiyormuş. 

Gökten üç elma falanda düşmemiş. 




19 Ocak 2016 Salı

Kuş Bakışı Olacaktı, Ama Karga Bakışı Oldu..

Karga bakisi..
Kar güzelidir, masalısıdır, dinlendiricidir, romantiktir, beyazdır, masumdur.. Sessiz sessiz yağsada, sesi vardır duymak istersen. Böyle soğuk ve berrak kokusu vardır hatta.. Yağmur ve dolu gibi ıslatmaz, acıtmaz. Böyle hafifçe düşer saçlarına, yada kirpiğinin ucuna.. Ağaçlar, köprüler, çatılar bütün kent gelinlik giymiş gibi olur. Birde günlerden pazar ise seyre doyamazsın. Bende doyamadım zaten. Aldım fotoğraf makinamı, seyre daldıklarımı çektim. Çok uzağa gitmemde gerekmiyor. Aynı yeri her gün çekebilirim, ve her seferinde başka poz verir sanki bu şehir. 

Kar iyidir, güzeldir, doğaya gereklidir evet, ama her yere, her şehire yakışmaz. Tıpkı bir mankenin üzerine cuk oturan güzel bir giysinin, bedenini tanımayan birinin giymesi, ordan burdan taşmış hali gibi olabilir.  
Burada güzel olmayan kar yada o giysi değil tabi. Altyapı. Üstyapı.. Yaşam koşullarına göre alan yaratabilmek.. Alt sağlam olunca üstte sağlıklı oluyor. 

İsviçre denince ilk akla gelen, dağlar, göller, kayak merkezleri, kış mevsimi. Kış turizmi önemli bir gelir kaynağı. 8 milyon nüfusulu kıç kadar bir ülke. Altyapısı mükemmel diye ahkam kesmeyeceğim. Öyle olmalı zaten. Hiç bir zaman çok kar yağdı diye okullar tatil olmaz. Bilmez yani buralarda okula giden öğrenciler. Ama çok sıcak olursa "hitzefrei" denilen olay var. Oda öğleden sonra 35 dereceyi aşıyorsa, okulların tatil edilmesi. Ama biz bunu İsviçre'de hiç yaşamadık. 

Dedim ya, kar iyidir güzeldir ama her yere yakışmaz diye, değiştiriyorum.. Kar her yere yakışır, ama her yer kaldıramaz, taşıyamaz.. 
Çok büyük metropollerde bu bir çile olabilir. Zaten zor işleyen trafik hepten beyaz bir arapsaçına dönebilir. Yada çalışan anne babalar, birden okulların tatil olduğunu öğrenince ne yapar? Nasıl organize olurlar? Şöyle bir şey var mı mesela? Valilik bir akşam ertesi gün okulların tatil olduğunu açıklıyor, resmi olduğu için çalışan anne yada baba o gün işe gitmeme gibi bir hakkı oluyor mu? 
Yada, herkes başının çaresine mi bakıyor? Konuya komşuya, ananeye, babaanneye, yada başka aile fertlerinemi bırakılıyor? Tamam zengin olanlar bakıcıya bırakıyor, ya öyle olmayanlar? Demek ki bi şekilde oluyor diyor düşünüyorum. 

Birde yolları kapanan köyler oluyor. Hasta insanların yada hamile kadınların hastaneye ulaşamadıkları. İşte böyle durumlarda kar romantik değil, çile halini alıyor. Çok eskiden iletişim çağının bu kadar etkin olmadığı dönemlerde filmlerde izlerdik böyle şeyleri. "Yol" filmi "Derman" filmi vardı mesela, karlı ve zorlu yaşamı anlatan. Sadece bir film der geçerdim. 40 yıllık filmler bunlar ama değişen bir şey olmamış.. Hala haberlerde aynı şeyleri görebiliyoruz. Heryere duble yollar yapıldı, fakat ulaşmak hala mümkün değil. Çok gelişti ülke!! 

Size bir sır vereyim mi? Bir yazının başı, ortası ve sonu olur değil mi? Ben anyadan girip gonyadan çıkıyorum. Yazı yazar gibi değil, konuşuyor gibi yazıyorum. Bazen iyi şeylerde yazıyorum ama her zaman yapamıyorum bunu. 

Ben aslında buralardaki kış mevsiminin güzelliğinden bahsedecektim? Ama bizim için rüya gibi olan güzelliği, ben kimine göre kabus olan kışa çevirdim. 

İşte bütün bunlar dünya genelinde yaşanan, ama ülkemizde daha fazla yaşanan olumsuzluklardan dolayı oluyor. Mutlu bi anı paylaşmak istediğimde yaşananlar köstek oluyor. 

Pazar günü masalsı bi şehri gezdiğimi, gördüklerimi fotoğrafladığımı, şehrin sessizliğini, güzelliğini, romantikliğini Rosengarten tepesinde Bern'i ararken birden kar bastırınca Bern'in kaybolduğunu, ama yarım saat sonra belli belirsiz olan kuş bakışı Bern'in yavaş yavaş güneş'le birlikte gün yüzüne çıkışını hem anlatacak hem fotoğraflarla kanıtlayacaktım.. Olmadı. Artık instagramda yapacağım bunu. Orası tam yeri. 


17 Ocak 2016 Pazar

Bir Ocak ayi Klasigi..

Sabahın erken saati... Hava masmavi. Çatılarlardaki ince kar örtüsünü izleye izleye gidiyorum işe. Fotoğraf makinamda yanımda. Ne olur ne olmaz. Kulağımda radyo enerji tınıları.. Heryer o kadar sessiz ve sakin ki, sanki hep doğa diyordun, al işte doğa dercesine. Yüzümde kışın verdiği bir beyazlık, ve karşımda duran sonsuz bir mavilik... Öyle durgun, öyle dingin ve öyle güzel ki ayna gibi varolan herşeyi bir kez daha sunuyor gibi... Benim aklım ise hayatıma doğan o iki güneşte. Deniz ve Taylan'da. Doğum günleri bugün. Hiç bir zaman şöyle şaşalı bir doğum günü kutlamamız olmadı. Küçükken bile olmadı. Hani şöyle projeli falan kutluyorlar ya. Aslında böyle kutlayanlara heves ettim ama ben hiç beceremedim. Insan öğrenemediği bir şeyi yapamıyor. 18 yaşıma kadar doğum günümü hiç kutladığımı bilmem. Hatta doğum günüm hangi gün onu bile bilmezdim. Avrupa'ya gelince öğrendim. Avrupalılar çok önem veriyor böyle şeylere. Bizde önem verir gibi olduk. Ee sonradan öğrendiğin şey hep eğreti duruyor üstünde. Oysa düşündüğümde önemli bi gün. Kişinin var olduğu gün. Onu önemseme bunu önemseme? Neyi önemseyeceğizki biz.. Neyin anlamı kaldı ki? Bari gerçek olan şeylerin önemi olsun.

Ama dedim ya, öğrenmediğin bir şeyi yaşayamıyorsun. Çocuklar küçüktü, o zamanlar biraz daha basitti. 
Bütün arkadaşlarını ya buz patenine götürüyordük, ya bir müzeye, yada dağ başında bir maceraya.. Organizasyon oralara aitti. Kolaydı. Bana sadece çocukları oraya taşımak kalıyordu. Onlar büyüdükçe zorlandım hep. Zorlandım demek ne kadar doğru bilmiyorum, daha doğrusu hiçte üretici değilim diye kendi kendime kızdım çoğu kez. Dedim ya, hiç böyle projeli mrojeli doğum günlerine hazırlanamadım. Pastaları kendim değil, hep satın aldım. Bak şimdi aklıma geldi, dün ben yine pasta almıştım, ne dün nede bugün aklıma gelmedi o pastayı kesmek ve yemek. Allahtan hava buz gibi, ve pasta hala balkonda. Yarın aklıma düşerse keserim.. Zaten pastayı satın alırken bu yenir mi acaba diye düşündüm bir süre. Evde tatlı çok yenmezde. Ama adettendir diye almış bulundum. Özür dilerim. Bi daha almam.. Yok bu işi beceremeyeceğim ben.. 

Akşam olmak üzereydi, belki yemeğe gideriz diye umud ettim. Ama olmadı. Babamızın işi uzadı. Olsun, dedik artık. Gelirken bir büyük rakı almış. Oğullarım 20 yaşına girmiş, onlarla içelim diye. Ama oğullardan biri dışarda. Kızarkadaşı ile yemekte. Diğeri haftaya sınavları olacağı için kendini eve kapatmış. Doğum günü umrunda bile değil. Yani hepimiz ayrı telden çalıyoruz. Oysa ben gayet masalsı başlamıştım güne, karlı Bern görüntüsü ile. Şiirsel biteceğinin garantisini kim verebilirdi? 

Manevi hediyeleri sunduk hep. Belki erken başladık buna. Ilk dönemler anlamakta zorluk çekmiş olabilirler. Şimdi anlıyorlar. Eminim. 
Sadece onlara sarılmak, sizi ben mi doğurdum, bu bi mucize olmalı, gibi sözlerle yetindik hep. Birlikte 20. Yılı geçiriyorsak mutlu olmaya yetmez mi? Hele birde sağlıklı bi şekilde gelmişsek.. Manevi duyguları işlemeye önem verdim. Sanırım tutmuş.
Saatlerce baba-oğul konuştular. Konuşurken, yani sevginin "seni seviyorum" un ötesinde hayatın gerçek yönleri , katı kurallarına rağmen sevebilmeyi, başarmayı, umutsuz olmamayı, dik durmayı, karalı olmayı anlattı. Onları izledim hayran hayran. 

Sonra diğeri dahil oldu. Birazda öyle devam ettik. Sonra pırr diye uçup gittiler evden. Arkadaşları ile birlikte olmak için. Sanki bi kaç yıl sonra uçmanın fragmanı gibi oldu bu.. 

Böyle böyle alışıyor insan herhalde. Evet artık onlar sadece bizim çocuğumuz değil, evreninde..  

Doğdukları gün hakkaten daha dün gibi değilse bile önceki gün gibi.. . Avucumun içine sığdıkları, o prematüre halleri. O bi şeye benzetemediğim çirkin ördek yavruları.. söyle yazmisim. 
Bugün böyleler. Şükürler olsun.. 


Baba-Ogul.

Burada kim Deniz kim Taylan sölemeyecegim artik..
hala ayirdedemeyenlere gelsin..

tipik Deniz ve Taylan:))

13 Ocak 2016 Çarşamba

Normal olsada, olmasada...

Bi kaç gün önce ig de yazmıştım, normal olan şeyler anormal, anormal olan şeyler normal hale geldiğini. Ve eklemiştim, sakın "normal" nedir ki diye felsefik sorular sormayın! diye.. Çünkü bu sorular lüks sorular artık. Mutluluktan sıkılıyorsundur, kelimelerin gücünün  analizini araştırırsın. Artık öyle zamanlar bitti.. 

Günümüzde yok artık böyle şeyler. Hala yaşıyorsak ancak şükredeceğiz. Bir gün bir yerlerde ölmüyorsak, bir gün daha yaşadık diye yine şükredeceğiz. Bizi buna mahkum etmeye hala devam ediliyor., İsyan etme hakkımız bile yok. Hatta işlemediğimiz bi suçta bile özür diler hale geldik. Bu hakkı elimizden aldılar, demeyeceğim, aldırdık! Klavye başında isyan ede ede yaşamaya mahkumuz. Hepimiz sosyal alemde isyankarız, devrimciyiz. Herkes bir şeyler paylaşıyor. Hadi Twitter, instagram başka bir mecra, Facebook'ta bile en yakınlarınla, akrabalarınla ayrı düşebiliyorsun.  CB bu sosyal platformlara karşıydı ama, tamda onun istediği gibi artık millet, sadece siyasi değil, mezhep ayrığı değil, akraba, kardeş ayrılğı yaşamaya başladı. 

Matematiğin hayatta önemli olduğunu öğrenmiştim, ama en geç öğrendiğim şeyler "Çıkarma" ve "Bölme" idi. En kolayı toplama. Bir bir daha iki, iki iki daha dört, beş beş daha on.. Katmak, yani dahil etmek anlayışıma sığıyordu. Ya çıkarmak? Veya bölmek? Anlayışıma ters bi durumdu belki, o yüzden anlamakta hep zorlandım. Çarpmaya gelince, onu sadece ezberledim. Burada anlamlı buduğum şey şuydu; Sıfır.. Sıfırla neyi çarparsan çarp hep sıfırdı.  Rakamları hep enterasan buldum. Hayat bir matematik demişti en sevdiğim matematik hocam bir derste. O zaman anlamıştım kendimi. Demek ki matematiksel bakıyorum hayata, bölmek ve çıkarmak bana ters geliyor. Ben toplayayım sadece. 

Bölmeyi bem CB den öğrendim.  Okula giderken anlayamamıştım. Çok teşekkür ederim kendisine ama sevmediğim kadar varmış be! Hala sevmiyorum bölmeyi.. Bölüşmeyi seviyorum, yani bayağı kesirleri. Ne güzel şeydir aynı paydada buluşmak, çok farklı olsanda, sonuçta aynı yerdesin ve aynısın. 

Tam anladım derken, başka bir matematikle çıkıyor karşıma. Asla aynı paydada buluşamadığım !!

Cumhurbaşkanı cumhurbaşkanı gibi değil, başbakan başbakan gibi değil. Barış isteyen, çocuklar ölmesin diyen terörist, bunu dinleyen daha bi terörist,  basın çok özgür, ama gazeticiler içerde, bi patlama olur, yayın yasağı anında gelir, özgür medya "Sultanahmet'te bişi oldu diye yayın yapar, "sözde akademisyenler" diye başlar söze, ama onun özde akademisyenlerinin fetvalarını okuduk, duyduk. Sapıklıktan başka bir şey değildi. Olmuyor, ne yaparsam yapayım aynı paydada buluşamıyorum. Ters yani, matematiğe uymuyor. Kimyama uymuyor.. Türkçede zaten anlaşamıyorum. Bu akşam yine bir şeyler söyledi, mezdekileme mi, mandalama mı? Valla anlamadım.. Anlamak için uğraşmadımda. 

Bildiğim tek şey, ölüm bizi bulana kadar yürüyeceğiz bu yolda. 


27 Aralık 2015 Pazar

Yoksa Noel Baba Gerçek mi?

Dinlere inanmam. Güzel olan şeylere inanırım. Ve kim neye inanıyorsa ona saygılıyım. Manevi duyguların tatmini değil mi bu, neye istersem ona inanırım.

Hiç Noel kutlamadık. Kültürünü yaşamadığın, hissetmediğin bir şeyi kutlayamazsın. Avrupa'da yaşadığımız için sadece tatillerinden yararlandık biz. Ama nasıl kutladıklarına tanıklık ettim ve gözlemledim.  

Deniz ve Taylan küçüklerdi, buraya yerleştiğimizde. Çocuk parkında tanışmıştım bizim Perşembe Kadınları ile. Çocuklarımızda öyle. Bugün hepsi birbirinden farklı yolları izliyor. Görüşseler konuşacakları şey çok oluyor aslında. Ancak görüşmek için kendilerini yırtmıyorlar. Olursa olur, olmazsa daha iyi olur gibiler. Zorlamıyoruz bizde. 
İşte bunlar küçükken, 5-6-7 yaşlarında iken 6 Aralık'ta çocukları sevindirmek için Nikolaus, (Samiklaus) kutlardı Perşembe kadınlarından biri. Davet edilirdik. Ama Öncesinde hazırlık yapardı. Bir Nikolaus, ve yardımcısı olan kahverengi, kirli giysili,  Knecht Ruprecht'i ayarlardı. Biz hediyeleri alır, girişteki çuvalın içine bırakırdık. Birde kısa yazı yazardık. Önce çocuk ismi, altına güzel yaptığı şeyleri, sonrada bi kaç düzeltmesi gereken hatalarını yazardık. Çocuklarımız bundan habersiz oyun oynarken yapılırdı tüm bunlar. Kocaman, beyaz örtülü ahşap masanın etrafında yemek öncesi şarap içerken beklerdik Nikolaus'u. Bacadan değil, zile basarak gelirdi:) zaten onu bekleyen çocuklar, oyunları bırakıp kapıya koşarlardı. Beyaz sakallı, koca göbekli, kırmızı giysili, sevimli bir Nikolaus ve çirkin ve kirli görünümlü yardımcısı çıkar gelirdi, sırtlarındaki çuvallarla. Nikolaus iyi çocuklarla konuşur, hediyelerini verir, yardımcısı kirli ise, biraz yaramaz çocuklara konuşur ve hediye vermezdi güya. Çocuklar öyle biliyordu, ve acaba kim onunla konuşacak ve hediye verecek diye heyecanla beklerlerdi. Tabiki bütün çocuklarla Nikolaus konuşurdu. Yardımcısı sadece konu mankeniydi. Nikolausun elinde kara kaplı kocaman bir defteri olurdu. Arasındada bizim yazdığımız yazılar. Bizimkiler ikiz olduğu için, ve birbirine çok benzedikleri için şöyle demişti bi keresinde.  Isimleri yazmıştık ya, ve özelliklerini, Deniz, deyince, elleri arkasından bağlı, heyacanlı, biraz ürkek, biraz umutlu gözlerle Nikolaus'a bakarken, "yukardan bütün yıl sizi izlerken karıştırıyordum hanginiz Deniz, hanginiz Taylan, ama şimdi yakından bakınca gayet net görebiliyorum, sen Deniz'sin" İşte onun bütün bi yıl ne yaptığını bizim yazdığımız kısa notlarla okurken, başları ile onaylarken, gözlerindeki o, "Bütün bunları nasıl biliyor" ifadesi olurdu bütün çocuklarda. Güzel şeylerdi bunlar. Din ilede alakası yoktu. Çocukları mutlu etmek. Zaten 10-12 yaşlarında bütün bu olanların bi kurgu bi oyun olduğunu öğrendiklerinde, yooo, ben hala inanıyorum diye espiri yapıyorlar. Amaç hediye koparmak:) yemezler diyorum. 

Ama Noeli hiç yaşamadım. O biraz daha aile içi ve özel yaşanıyor. Yine herşey çocuklar için, onları sevindirirken bir kültürü ve dini tanıtmak.  Beklenmedik bir şekilde Noel baba geliyor ve çam ağacının altına bırakıp gidiyor hediyelerini. İşte buna 6-7-8-10 yaş grubu inanıyor. Asıl amaç ailece birlikte olmak. Tüm o kapitalizmin bir oyununu bi kenara bırakıyorum.. Evet bu doğru. Evet ekonomiyi canlandırmak amaç. Ama Yılbaşı ikramiyesi denen 13. Maaş diye bir olay var. Aralık ayında çalışanlar çift maaş alabiliyorlar. Yani hem teşvik hem destek var devletten.  Insanlar birbirleriyle hediyeleşirken hem mutlu olabiliyor, hem mutlu edebiliyorlar. Güzel anlar değil midir yaşamı güzel kılan? Aralık ayının sevgi ve hoşgörü ayı olduğunu hissederim buralarda. 

Gelelim, benim bu yaşımda bile acaba Noel Baba var mıdır düşünceme?

Noel falan kutladığımız yok. Dediğim gibi tatillerinden yararlanırız. Noel ve yılbaşı birleşince uzun tatil olabiliyor. Yılbaşını aile ile geçirmeyi severiz biz. Tatilde olunca bütün kardeşlerle birlikte olmak iyi geliyor. Bu iyi gelen şeyi dahada güzelleştirmek adına hediye çekilişi yaparız her sene. Herkes çektiği kişiye bir hediye alır. İşte bende çektim birini. Ve hediyemi özene bezene hazırladım. Siparişimi verdim. Özel kargo ile normalde 5 iş günü içinde geliyor. Baya erkenden sipariş etmiştim oysa. Ama gelmedi. Paket takibi mümkün internetten. Baktım, birde ne göreyim, güya benim paket gelmiş ama evde kimse olmadığı için geri gitmiş, bilgisi var. Durur muyum? Hemen bunlara bir mail yazdım. Dedim ki, o benim Noel hediyem olacaktı, lütfen onu bana 24 Aralık tarihine kadar yetiştirin, yalvarırım, gibi şeyler yazdım. Hemen otomatik bir mail geliyor. Yaşadığınız bu olumsuzluktan özür dileriz, gibi şeyler. Oraya ne yazarsan yaz aynı cevap geliyor. Bunu anladım. Benim yazdıklarımı okuyan bir insan evladı yoku.
Ama ya gelirse diye, okulların tatil olması nedeniyle bizim oğlanlara sıkı sıkı tembih ediyordum, kulağınız kapıda olsun diye. Paket bir türlü gelmiyordu. Bu geçtiğimiz Perşembe, ayın 24 ü. Yani Noel, arefe gün. Beni ciddiye almış olmalılar, bugün paketiniz ulaşacak diye özel mail yazmışlar. Sevindim. Zaten evde birileri var diye emindim paketin geldiğine. 
Eve geldim. Zil çaldı mı? Paketi aldınız mı? dedim.. Evet zil çaldı, aşağıya indiğimde kimse yoktu cevabını alınca, tepemden ayak tırnaklarıma kadar bir sıcaklık bastı bana. Öyle hemen zile basıp gideceklerini düşünmüyorum. Bizimkilerin kıçlarını kaldıramasından kaynaklanmıştı bütün bunlar. Bu kadar duyarsız olamazsınız, biliyorsunuz bu paketi çok beklediğimi, zil çalar çalmaz uçmalıydınız, derken gözlerim doldu. Sonrada tavır aldım, biraz. Benim paket yine geri gitmişti. Arefe gün. 4 günlük bir tatil var. Pazartesi zaten gelmez, Salı Almanya'ya gideceğiz. Ve benim hediyem yetişmeyecek. Üzgünüm, ama yapacak bir şey yok. Artık sonradan gönderecektim, ama giderken götürmeyi istiyordum ben. Hemde çok istiyordum. 

25 Aralık. Noelin 1. Günü. Yani öyle bir tatil ki, restoranlar bile kapalı. Bu pazartesiye kadar böyle. Işte noelin birinci günü öğlene doğru kahvaltı masasında oturuyoruz. Ben bizim Gençler'e hala tavırlıyım. Gözlerimi çeviriyorum, bakmıyorum onlara.. Kapı zili çaldı. Tatil günü, bu saatte? Her zamanki gibi kapıya ben gittim. Kapı deliğinden baktım, aşağıda oturan apt. Yöneticisi. Acaba hangi şikayetle geliyor diye açtım kapıyı? Birde ne göreyim? Elinde benim beklediğim paket!! Boynuna atlayasım geldi. Nasıl ya? Bu tatil günü? Bir gün önce gelmiş olsa, çöp atarken karşılaşmıştım, o zaman söylerdi. Yada akşamıma getirirdi zaten. Sordum, ne zaman geldi bu paket diye. Bilmiyorum, biraz önce girişte gördüm dedi. Anlam veremiyorum hala. Acaba Noel Baba gerçekten var mı? 

Öte yandan şipariş verdiğim kuruluşun Noel konusunda ne kadar hassas olduklarını hissettim. Bi bayram günü o paket bana nasıl ulaştı? 

20 Aralık 2015 Pazar

Konu yok, ama yazasım var..

Yazida fotografim gibi karman corman oldu..

Bu nasıl bir şeydir anlamadım. Insanın canı tatlı çeker gibi, hamile kadınların turşuya, eriğe, çileğe aşermesi gibi bu. Insan yazmaya aşerer mi? 
İşte böyle bir istek var bende. Bir edebiyatçı yazar olaydım var ya neler çıkardı neler? Ama yok öyle bir durumum. 

Bugün pazar. Ve 4.advent. Yani Noel öncesi son pazar. Bugün dördüncü mumlarda yandı evlerde. Çarşılarda insanlar son hediyelerini almak için koşturuyorlar. Çünkü bu pazarda açık çarşılar. Tatlı telaşlar, koşturmacalar bu Perşembe öğleden sonra birdenbire kesilecek. "Bir tatlı huzur almaya geldim" dercesine bir sessizlik bu. Çok önceleri tanımadığım için bu kültürü sıkılırdım. Bu nasıl bayram, yas tutar gibi, derdim.  Bizdeki bayramlarla karşılaştırırdım. Bizde öyle mi? Ramazan davulcuları gece gece öyle bir vururki tokmağı yerinden zıplarsın, heyecanlanırsın falan. Hele bayram sabahları o davula birde zurna eklenir ki, oynarsın olduğun yerde, heryerde  bir bayram Havası.. Hele Kurban Bayramımda. Kanlar akıtılmadan, sokaklarda kurban kovalamadan bayram mı olur?

Şimdi anlıyorum ama. Harala gürele değil, sessizce, sakince, huzur içinde aileleri ile zaman geçirmek, hediyeleşmeler, büyük yemek masalarında dededen-nineden toruna toplaşmak, sohbet etmek, evet bal gibi bayram işte. 
Demekki başka şeyler, kimseler hakkında ahkam kesmeden önce tanımak, anlamak gerek.. 

Burada bir parantez açayım, çok eskiden, yani ben çocukken, işte bu Noel hakkında şöyle bir rivayet vardı; ama gülmeyin bak. Işte bu Îsâ göğe çıkmış ya, ve bir gün tekrar ineceğine inanılırmış. Ama o Şam'a inecekmiş, ancak bu Hristiyanlar anlamış Çam'a inecek. O Yüzden çam ağacını süsler püsler İsa'yı beklerlermiş. Ve ben salak gibi buna inanırdım. Sonra Almanyaya geldim, baktım ki çam ağacına çam değil "Tannenbaum" diyorlar. Ee ne alaka, Şam, çam??? Şimdi gülebilirsiniz. Parantezi kapadım.. 

Çok sık görüyorum sosyal mecralarda evine çam ağacı koymuş diye eleştirenleri. Koysun kardeşim sana ne? 
İnsanların hangi niyetle, amaçla koyduğunu nereden biliyorsun? Yada diyelim ki inanarak koydu. Ne olacak? Yada amaçsızca koydu, sadece güzel bulduğu için olamaz mı?  Belki insanlar güzel olan şeyleri görmek ve yapmak istiyor. Işık istiyor, huzur istiyor. Işıklandırılmış bir ağaç sonuçta, silahlandırılmamış. 
Ülkemizin insanları çok gergin, çok yorgun. Sabırsız, tahammülsüz, anlayışsız ve asabi. Kolayca sorgulayabiliyor artık ona göre doğru olmayanı. Hiç kimsenin düşüncesi bir diğeri tarafından anlaşılmıyor, tolere edilmiyor, saygı zaten kalmamış. Hep bir bölünme, ötekileşme. Yeri gelmişken Zata'nın şu sözlerinide kondurayım şuraya. 

"Aynı dinlerde birleşip mezheplerimizle ayrılıyoruz. Ülke sınırlarımız için birlikte savaşıyor ırklarımızla ayrışıyoruz. Irklarımızla  birleşip şehirlerimiz, kasabalarımız ve de köylerimizle yeniden ayrılıyoruz. Daima bölünmek için bir nedenimiz var... Hala anlayamadık acının ve tatlının hepimizde aynı hissi uyandırdığını. Aslında bizler, bu dünyanın aklını ve dilini kullanamayan aptalları değil delileriyiz.
Çünkü bölünme deliliktir."

Ülkedeki gazetecilerin o güçlü kalemlerin durumu ortada. Ya mezardalar ya içerdeler. Dün "Türkiye'deki demokrasiye gıpta ile bakıldığını görüyoruz" demiş BB. Ben başka yerden bakıyorum herhalde. Zira göremiyorumda. 

Anne tarafından lazlık var bende. Lazların bazen çok cool sözleri vardır. Yada o anlık yaşanır, ama unutamazsın yeri ve zamanı gelince bir olay karşısında bir sürü söz sarfetmek yerine o bizim için anlam kazanmış, belleğine kazınmış o sözü söylersin cuk oturur. Önce olayı anlatayım ki, sonrada o sözü.

Teyzem biraz hasta gibiydi o gün, bitkin bir hali vardı, dayım teyzeme nasılsın diye sordu. Teyzem, iyiyim abi, dedi. Ama görünen köy klavuz istemez, misali hasta işte. Dayım dedi ki, "he eyısın, öyle eyısın ki kızım sen, sığamaysın kapılardan!" O hesap, Türkiye'de demokrasi eyle eyi, eyle eyi ki, sığamay kapılardan!!

Hem o ülkede yaşamıyorsun, hem ahkam kesiyorsun diyenlerde oluyor. Sanki bi ülke hakkında düşünebilmem için orda yaşamam gerekiyor muş gibi? İşte bütün bunlar geniş bakamamaktan geliyor. Sanki dünya sadece Türkiye'den ibaretmiş gibi? Elbette Ülkem benim için önemli, orada olan biten neden beni ilgilendirmesin? Tesadüfen doğduğum ülkeyi seviyorum. Vatanseverlikle milliyetçiliği ayrı tutuyorum sadece. 

Laf lafı açıyor, bak aklıma ne geldi. Bi ara çay bardaklarında "Türkiye Türklerindir" diye bi yazı vardı. Bana çok garip gelirdi. Ben Mudurnu'da doğdum, ama Adapazarı/Hendek te ilkokula gittim. ( bu ara hendek kelimesinden soğudum, bunun Adapazarı Hendek ile alakası yok, anlayan anladı) Neyse işte bu Hendek, Göç etmiş insanlarla doluydu. Ben orada öğrendim "herkes birbirine hangi millettensin diye sorardı. Ben orada öğrenmiştim, lazı, gürcüyü, macırı, abhazı, manavı.. Ama hepsi Türkiyeliydi. Sonra bazen ara tatillerde Gebze'ye giderdim amcamlara. Oradada Doğudan göç etmiş Kürtler vardı. Kürt'leri de o zaman tanımıştım. "Kürtler ama çok iyiler" lafı geçerdi. "Ama" sı ne ya diyemezdim o zamanlar. Yani Çocukluğumda bir çok millet ile tanışmışım, ki millet demek, ulus demek.  Ama bu milletler Türkiye'de bir bütün olarak yaşıyor kardeşçe. Ne güzel değil mi? Ama sen çıkar provakatörce "Türkiye Türklerindir" dersen, ve o ülkenin diğer halklarınıda biliyorsan, arı kovanına çomak sokmak olmuyor mu?

Geçen bi arkadaşım şöyle dedi; (Yazıyı aradım bulamadım, bir hata olmasın diye kopyalayacaktım) ama şöyle yazmıştı, "bu acıyı hep Kürtler mi çekti diyenlerden gına geldi, evet Kürtler çekti, Aleviler çekti ve solcular çekti" diye. Aynı fikirdeyim. Terör örgütü neden çıkar hiç düşündünüz mü? Aşağılandığı için, ezildiği için. Birde besleniyorsanız başka ülkeler tarafından bu kaçınılmaz. Siyasi platformda haklarının olduğunu düşünüyor, ve sadece böyle olabileceğini düşünüyorum. Silaha, Savaşa, zorbalığa hep karşıydım, hep karşı olacağım. Ama o terörü yaratan unsurlarında farkındayım.

Benim böyle düşünmem Ülkemi sevmediğimi değil, tam tersine çok sevdiğimi gösterir. Çünkü ben o ülkenin kültürü ile büyüdüm, tarladaki buğdayın, değirmende una, undan hamura, hamurdan fırına nasıl ekmeğe dönüştüğünü bilerek yetiştim. Emeğin değeri sürekli yanıbaşımda oldu. O ülkenin atasözleri, yöresel deyimleri, masalları, ninnileri ile büyüdüm. Müziği'ni kulaklarıma ve yüreğime işledim, folklorunu sevdim, insanlarını sevdim, çocuklarımı o dille büyüttüm. Ne diye o ülke hakkında yorum yapamıyorum? Bal gibide yaparım. Uzakta olsamda orasıda benimde ülkem. Yaşadığım ülke benim değil, doğduğum ülke benim değil, ben nereliyim o zaman?