Sayfalar

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Ooooooooohaaaaaaaa!!!!

Sesler.. Sesler geldi aklıma.. 

Ohaaa diye bağıran sığırtmaç narasıyla uyandınız mı hiç? Bu çok kaba saba gibi görünen nara nasıl sevimli gelir kulağa bilirmisiniz?

Ahşap bir evin üst katında, yün yer döşeklerinin üstünde, yün yorganlarının altınada sabah güneşi kızıllığının cama vurduğunu düşünün... Kuşların cıvıltısı geliyor kulaklarınıza değil mi? Pencerenin tam karşısında iki koldan oluğa akan pınarın çıkardığı su sesini hatırlayın..  Birde ordan oraya uçan bir sinek sesi.. 

İşte tam böyle bir zamanda yani günün en taze en çıtır anında, o sabahı "oooooooohaaaaaaaaa" diye bağıran bir sığırtmaç narası yırtar.. 

Yaz aylarında köy işi çok olduğu için, harmandı, bahçeydi, bostandı vs. Büyükbaş hayvanları gütmesi, yani otlatması için köye sezonluk sığırtmaç tutulurdu eskiden.. Sığırtmaç köyün bütün sığırlarını güden kişidir.. Sabah o attığı nara ile herkes sığırlarını köyün merasına yani çayırına toplardı.. Sabah götürür, akşam getirirdi köyün sığırını. Ve bütün sığırlar evini yada ahırını bulur ve girerdi..  Her hane, yani ev sıra ile günlük yemeğini temin ederdi sığırtmacın. Çıkısına köy ekmeği, katık olarak peynir konurdu.. O güttüğü ineklerin peyniridir, tereyağıdır çıkınındaki.. Akşam ise bir tepside sıcak yemeği giderdi. Elbette karın tokluğuna yapmazlardı bu işi sığırtmaçlar.. Herkesin payına düşen para toplanır sezon sonunda verilirdi.. 

İşte o sığırtmacın attığı "ooha" narası ile başlardı gün.. Daha ne sesler, ne sesler.. Onun öncesinde horoz sesleri.. Kadın sesleri..  Köyün en sesli ve en eğlenceli kadınlarından gelirdi.. Eminaaların tatlı dilli, güler yüzlü, tombiş (rahmetli) Fakriye hala ile aşaevlerin minyon, o tayır tayır Nezaket halanın sevimli küfürleri ile uyanmak, köye bir canlılık bir enerji katardı.. O dört köşe, yukarıya doğru kalkan pencereden kimi oğluna seslenir, kimi torununa.. Horozlar bile saygısından susarlardı onların karşısında.. Sığırların möööh sesleri, davarların meee sesleri... Esenkaya filarmoni orkestrası çok sesli korosu:))

Ve gün başlamış olurdu.. Kimi bahçe sulamaya, kimi fasulye sırığı dikmeye, kimi çapaya, kimi tırpana, kimi dırmığa, kimi şehere, (Mudurnunun bir köyü olduğu için, Mudurnu'ya "Şeher" denirdi. Şehir anlamımda yani.)
Yazın sığıtmacın ohaa narasıyla başlayan gün, uzaktan yaklaşan sığırların çan sesleri ile biterdi.. Gece, o güzel sessizliği bozan şey ise çekirgelerin ötüşü, ve uzaklardan gelen köpek sesleri.. 

Çocukluğuma ait ne kadar güzel sesler var kulaklarımda.. çekirgeler, pınardan akan sular, uzaktan gelen köpek sesleri, çan sesleri, teyyare sesi, çekirgeler, kuşlar, kavak yapraklarının rüzgarda çıkardığı ses, her evin kendine has kapı çan sesi, traktör sesi, hangi traktör kime ait sesinden bilirdik.. Hele hele bir otomobil sesi.. Çok seyrek gelen sesler daha çekici gelirdi.. Yani bir taksi sesi.. Evet şeherden birileri geliyor demekti.. Acaba kime? İçten içe inşallah bize geliyordur, dilekleri.. 

Düşünüyorumda duyu organlarımızla hissederek yaşamışız. Bir çok ses hala kulağımda.. her evin kendine has kokuları hala burnumda... Gözlerim kapalı tanırım evleri kokusundan, yada kapı çanından.. evlerde o değişmeyen perdeler, minderler, yorganlar, ocakbaşını örten örtüler hala gözümün önünde.. Tatlar.. Kaşık sapını yemişmiydiniz hiç? 
Yine yaz mevsiminde köyde bir güne uyanışım geldide aklıma, paylaşmak istedim.. Sığırtmacı bilmeyenlerde bilsin istedim..


Sevgili Instagram arkadasim ve hemsehrim @zen_free nin "SIGIRTMAC"
isimli fotografi.. 

21 Mayıs 2013 Salı

Mini Almanya gezim..

Ayağımın tozuyla yazmak istedim bu sefer.. Güncelliğini yitirmiş yazılar fazla enterasan olmuyor.. Bu sadece bir kaç yıl sonra hani şunu şunu yapmıştık, hangi yıldı o diyerek kardeşlerle tartışma nedeni olmasın diye düşülen küçük bir not.. Bundan öncesine ve sonrasına ışık tutma adına..

Avrupa'da daha doğrusu hristiyan aleminin bir bayramı olan "pfingsten" dolayısı ile Pazartesi tatildi.. Uzun hafta sonunu değerlendirmek adına Cumartesi Almanya'ya gittim.. Turistik bir gezi değil, kardeşleri ziyaret amaçlı.. Ama turistikleştiriyoruz biz onu bir şekilde.. 20 yıl Almanya'da şirin ve küçücük bir yeri Haan'da yaşamama rağmen görmediğim yerlerini gezmek güzeldi.. 

Cumartesi akşam saatleri Leverkusen'e ulaştım.. Hava nasıl güzel.. Ondan sonraki günlerin kötü olacağını gösteriyor meteoroloji.. Akşam güneşini Ren nehrinin kıyısında batırmanın keyfini önceden biliyorum.. O anı yaşamak istiyorum.. Bir daha dışarı çıkabileceğimizi tahmin etmiyorum çünkü.. Çünkü 4 kardeş bir araya gelince yetip artıyoruz birbirimize.. Güneş oluyoruz, yağmur oluyoruz, rüzgar oluyoruz, şiir oluyoruz, şarkı oluyoruz, türkü oluyoruz, sırdaş oluyoruz, yoldaş oluyoruz, gardaş oluyoruz.. Vel hasıl ehli keyif oluyoruz.. 

Leverkusendeyim hala.. Eve girdiğimde mis gibi yemek kokularına merhaba diyorum önce.. Sonra Murat'a.. Murat diye yazılır, kardeşim diye okunur.. Kardeşimin eşidir.. Kucaklaşma seansından sonra Deniz, Taylan ve Şima görünmez oldu.. Yarım saat sonra Serpil işten gelecek.. Onu beklerken balkonda bana hoşgeldin kahvesini yine Murat yapıyor.. Oysa bu kahveyi şu an 3 aylığına Almanya'da Almanca öğrenmeye gelen sevgili Cansu'nun yapması bekleniyordu.. Beni dört gözle bekliyordu Cansu.. Ve hatta diyordi ki; sen gelmeden ben orada olurum, biz yemekleri yaparken sen dinlenirsin.. Sonra ben sana bir türk kahvesi yaparım.. Meşhurdur onun kahvesi.. Ve çok kezzetlidir.. Onun elinden kahve içmeye bayılırım.. Oraya giderken yolda o kahvenin hayali ile gittim.. Ne oldu? Cansu yoktu oralarda... Hafif bir hayal kırıklığı oldu tabi.. 


Serpil ve Murat'in Balkonunda kahve keyfi
Nespressonun kapsüllü kahveleride en az türk kahvesi kadar leziz.. Ondan içtim artık.. 
Yemeğimizi yedik, kaldırdık.. Cansu hala yok.. Güneşi kaçırmak istemedik.. Biz gittik ren nehrinin en güzel yerlerinden birine.. Ren nehri İsviçreden başlayıp Almanya'dan her geçtiği her kenti güzelleştirek Hollanda'dan Kuzey denizine akıyor.. Her zaman olduğu gibi Ren nehrinin kıyısında otururken yine aynı muhabbeti attım ortaya.. Benim anlayışıma göre Ren nehri ters akıyor.. Bana öyle geliyor hep.. Serpile görede öylemiş.. Güneyden Kuzeye akması akımızı karıştırıyor.. Bize göre Güney aşağıda, kuzey yukarıda.. O zaman bu Ren nehri yukarı akıyor!! Sonra Murat ve Cansu daha akil bir anlayışla, Güney kuzey farketmiyor, en yakın deniz nerede ise oraya ulaşmaya çalışıyor, ve yeryüzünün denize eğilimi nasılsa öyle akar diyerek ikna ettiler.. Sonra bir şehrin içinden su geçmiyorsa artı bir özelliğinin olamayışından bahsettik.. Ve hemfikir olduk.. 
Leverkusen Ren Nehri


Güneş gümüş renginde battı o gün sanki.. Ve uzun sürdü batması, bize torpil geçti biliyorum:))
Sonra karar vermeliydik, diğer kardeşler Haan'da bekliyor.. Zaten iki günlüğüne gitmişim, o zaman hep birlikte yaşamalıydık o iki günü.. Abim ve eşinin sadece evi geniş değilki? Yürekleride çok geniş.. Toplandık oraya gittik güneşi batırdıktan sonra.. Toplam 12 kişiydik.. Geceyarısı, hatta sabaha doğru bir tanrı misafiri daha geldi. 13 kişi olduk.. Sofralar iki masa olarak kuruldu.. Hiç kimse kimseyle yoğunlaşamadı ama güzeldi. Herkes kendi adına mutluydu.. Zaman zaman çok güldük, zaman zaman durgunluk, zaman zaman heyecan.. Hele bir gece yarısı balkonda abim, nuray, ben ve murat, gülüşmelerimiz neydi öyle? Nurayın öyle kahkahalarını daha önce hiç duymamıştım..  13 kişinin ortama ayak uydurması kolaymı? Ama herkes buna uydu.. Çünkü herkesin birbirine olan sevgi ve saygısı büyük.. 
Yine pandomim ile film isimleri anlatmaya/bulmaya çalıştık.. Abimin "sürü" filmini anlatması olaydı:) geceye damgasını vurdu.. 

Kahvalti soframizin biri..
Pazar kalktığımızda havanın berraklığı şaşırtıyor ve sevindiriyor.. 35 tane "Brötschen" (küçük ekmekçik)alıyor abim ve Serdar. Eeee anca tabi.. Kahvaltıdan sonra yine Cansunun ellerinden Türk kahvesi.. Ardından eski okul yolumuzu, ve yıllar her gün çocuklarımızı götürdüğümüz parka gitmekte hepimiz hemfikir oluyoruz.  Abimi ikna çabalarımız uzun sürmüyor bu sefer. 

Sepetimize iki şişe buz gibi pembe şarabımızı ve isviçreden götürdüğüm peynirleri alıyoruz yanımıza.. Yemyeşil yürüyüş parkurunda yol alıyoruz.. Az gidiyoruz uz gidiyoruz, dere tepe düz gidiyoruz 20 dakika sonra gözümüze kestirdiğimiz bir yere konuşlanıyoruz.. Plastik bardaklardan bir şarap çiçeği yapıyorum.. Akıllı telefonlarımızdan birde türkü tutturuyoruz, kuşlar eşlik ediyor.. Hatta Artvin yöresinden mini horon gösterisi bile yapıyoruz.. Güle oynaya.. 


Sarap çiçegi:))


Sonra devam ediyoruz.. Bu sefer daha önce 20 yıl Haan'da yaşama rağmen hiç görmediğimiz yerlere doğru yürüyoruz.. Yine güle oynaya.. 






Heidberger Mühle Haan
Bizim YARIMIZ..
O gün öyle bitiyor.. Ertesi gün artık eve dönüş.. Yollar açıktı.. Hem giderken, hem gelirken.. Ama gelirken hiç mola vermeden kullandığım için arabayı, kendi rekorumu kırarak 4 saate Basel'e ulaştım.. 1 saat sonrada Berne.. 

Güzeldi, değdi..

11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sana ilk mektubum...

Otuzüç yıl sonra sana yazdığım ilk mektubum olacak.. 
Yazmayı çok seven ben, nasıl olduda hala sana bir mektup yazmadım.. bilmiyorum.. Çocukluktu diyelim.. Dönüşü olmayan bir yola gittiğin için kabullenmekti yada yokluğunu.. Hiç bir şey olmamış gibi yaşamak belki dahada kolaylaştıracaktı yaşamı.. Bilemiyorum.. Gizli gizli içimde yaşadım ben o sonsuza gidişini.. Ağır gelmişti giderken bütün görevlerini büyük kızın olarak bana bırakman.. Ondörtlü yaşların verdiği akılla, kırklı yaşların verdiği akıl aynı olmuyor işte.. Akıl tecrübelerle besleniyor ve gelişiyor..  

"Sizin en şiddetli kışınız hangisiydi?" diye sorar Ali Kırca son kitabında..Çok soğuk geçen bir kış mevsiminden bahsetmediği malum elbette.. 


Düşündüm.. 
1980-1981 di benim şiddetli kışım.. 31 Aralık 1980 de cocuktum hala.. 1 Ocak 1981  de ise çocukluğum beni terk etmişti. Bir günden ertesi güne geçiş yaparken.. Sadece benim mi? Diğer kardeşleriminde.. Annesi olunca bir cocuğun, "çocuk" olurmuş ya, sen gidince bizim çocukluğumuzda gitti..
Birdenbire ergen olduk, birdenbire yetişkin.. Ne kadar başarılı olduk? Bilmem... 

Seni düşündümde şöyle eni konu.. seninle bir anım varmı? var ama başı varsa sonu yok, sonu varsa ucu yok.. hep yarım yamalak.. ben hiç seninle bir anneler günü bile hatırlamıyorum.. Bak "anne" bile diyemiyorum.. Eğreti gibi çıkıyor ağzımdan bu güzel kelime..  Yeterince söyleyememenin acemiliği bu.. 

Seni çok iyi biliyorumda, çok iyi tanımıyorum.. 
Müzik dinlermiydin mesela..?  Hangi tür müziği severdin? Şarkı mı? türkü mü? Bir müzik türü dinlediğimde "annem bunu çok severdi" diyebileceğim seni anımsatan hiç bir şey yok.. Nasıl gülerdin ki sen? kahkaha atarmıydın mesela? hiç hatırlamıyorum.. Ama ağladığını hatırlıyorum sanki!! Hangi yemeği severdin, onuda bilmiyorum.. Yada hangi yemeği güzel yapardın?  
Serpil geçen dediki, annem misir ekmeği yapardı kıtır kıtır olurdu, yoğurtla yerdik. Ben bunları bilmiyorum biliyormusun? 
Yada sen nasıl kokardın ki? Bir keresinde oğullarımdan biri bana "anne gibi kokuyorsun" demişti.. O zaman düşünmüştüm, anne nasıl kokarki; bilmiyorum.. 

Amaaa, bir şeyi hiç sevmediğini hatırlıyorum.. Sigarayı.. Hiç sevmezdin.. Biri sigara yaktığında "gene aldı lülüğü ağzına" derdin dişlerini sıkarak.. Serpil hariç hepimiz içiyoruz o lülüğü biliyormusun? 

Seni tanıyan herkes, beni sana benzetiyor:)) Annanem ellerimi senin ellerine benzetir avuçlarına alır öperdi onları. Sana benzediğim için son derece mutluyum.. Seni tanıyan herkes seni çok seviyor, dolayısı ile benide:) bıraktığın manevi mirasın çok büyük. 
Merhamet, anlayış, ve sevgi duygusu yüksekmiş bizde.. Bu babada olmadığına göre, demeki senden almışız.. Bu özelliklerde sanki bize hayatı kolaylaştırdı..

Hayat bir ırmaksa eğer sürekli akan, aktık bizde hayata senden sonra.. Kimi zaman durgun, kimi zaman coşkulu aktık.. Kimimiz akıntıya ayak uydurdu kimimiz kenardan tutunarak akmaya devam ediyor.. 

Kendi adıma konuşacak olursam senden sonra biraz yalpalasakta güzel insanlar çıkardı hayat karşıma.. Güzel olmayanları eledik..  Hayat hep güzel şeyler sundu sanki.. Yada ben hep hayata güzel tarafından bakmayı seçtim.. Yada rengi solmuş bir hayatı boyadım kendimce belki.. 

Babamdan haber veremeyeceğim.. 15 yıl oldu bizde görmedik.. O seçimini yaptı.. Kafasına göre takılıyor. İyidir herhalde.. 

O küçük çocukların çok büyüdüler. Evlendiler kendi kendilerine.. 
Sen görmedin ama, 5 torunun oldu senin. (Şimdilik) ikisi abimden, ikisi benden, biri Serpilden.. Görsen hepsi birbirinden sevimli ve değerli.. Resimlerden tanıyorlar seni ve çok seviyorlar. tanısalar ne yaparlardı bilmiyorum.. Emimin tatlı bir anane ve babanne olurdun.. 

Hani eteğinden ayrılmayan küçük kızın Serpil vardı ya, senin adını yazdırmış bileğine.. Kızı var birde, tek kız torunun. Senin adını taşıyor.. 
Kimimiz bileğine yazdırdı adını, kimi kimliğine, kimi beynine, kimi yüreğine..
İnsanlar anıldığı sürece ölmezlermiş diyorlar.. Biz seni anıyoruz sürekli.. 

Arkadaşlarım var annelerini anlatan.. Onlarla güzel vakitler geçiren..Anne yemekleri yiyebilmek.. Annenin diktiği elbiseleri giyebilmek.. Annenin bahçesinde dolaşabilmek.. Özlediğinde anne evine gidebilmek.. Orada hala cocuk olabilmek.. Kucağında hala cocuk gibi yatabilmek.. O ellerin pış pışlarını sırtımda hissedebilmek.. Yada tam tersi, cocuklar büyürde hani anneler cocuk gibi olur, onu artık sen yönlendirirsin ya... Bütün bunları seninle yapabilmeyi çok isterdim..Hemde çok isterdim.. 

Bizde durumlar böyle.. Sende ne var ne yok.. Senden sonra iki kardeşinde geldiler senin yanına.. Sonrada annen.. Baban zaten oradaydı.. Lohusa döneminde ölenler cennete gider diyorlar.. Cennet ve cehennem olduğuna pek inanmasamda senin orda olduğuna inanmak istiyorum.. Birde cennet anaların ayakları altında diyorlar.. Sahi, varmı cennet ve cehennem.. Hadi sende rüyama gelde anlat bir şeyler.. Ana-kız dertleşelim biraz.. Rüyadada olsa sarılayım sana.. Özledimmm..