Sayfalar

20 Haziran 2015 Cumartesi

Çekmecelerime hapsettiğim anılar...

Iki aydır beklediğim bir tarihti 9 Haziran. O tarih geldi, bu sefer saatin 13.56 olmasını beklemeye başladım. Tam o saatte Bern garına bir tren yanaşacak ve içinden kardeşlerim ve minik Mila çıkacaktı. Gar'da geleni beklemek Mustafa Kandıralı'dan oyun havaları dinlemek gibiyse, gideni uğurlamak bir o kadar hüzzam ve hicazkar. Her seferinde kondüktörün çaldığı acı düdük sesine karışan o kapıların kapanış sireni yok mu? Ayrılık zamanı der ya, işte o an burnumun direğine milyonlarca karınca çıkar, ağzım titrer, gözüm dolar. Bu sevgiye dayalı bir hüzün olduğu için yaşamasıda güzel diye düşünürüm. Aslında o düdük sesi güzel bir zaman'ın bittiğini gözlerinle görmüyorsan, kulaklarınla duy, sesidir. O sesi duymadan bir hafta önce neler yaşadık, neler yaptık?

İşte 13.56 yı gösterirken saat, 4 Numaralı perondaydım. Vagonlarda dolaştı gözlerim. Göremedim. Meğer onlar gözlerimin ulaşamadığı vagondan inmiş, üçü bir arada beklerken gördüm. Kimi önce kucaklayacağımı şaşırmış bir halde, bir elim birinin omzunda, diğer elim öbürünün kafasında, dudağım diğerinin yanağında, çıktık gardan. Eve geldiğimizde sabahtan hazırladığım patatesli gül börekleri sıcak olmasada tazeliğini koruyordu. Aslında o börekleri onların geldiği saatte evde olamayacağım için yapmıştım. Yine iki ay öncesinden planlanan çalıştığım yerde sosyal sigortalardan aynı gün bir denetimci gelecekti. Ve ben orada olmalıydım. Ben iki ayağım bir pabuçta son dakikaya kadar herşeyi organize etmişken, denetimçi beyefendi 2 saat kala, bunu gerekli görmedikleri için randevuyu iptal etmiş. Işe gittiğimde öğrendim bunu, önce sinirlendim sonra sevindim. Sinirlendim, çünkü bunu bir gün önceden haber verebilirdi. Sevindim, çünkü yakınlarımı ben karşılayabilecektim gar'da. Ama daha çok sevindim tabi.

Gündüz çay içmeyi sevmem ama, böreğin yanına çay iyi oluyor. Çayımızla böreğimizi yedik, içtik. Her seferinden farklı olan bu sefer Mila Bebeğin olmasıydı. O belirliyordu artık herşeyi. Uzun uzun sohbetler yoktu artık, bölünen sohbetler vardı. O müsade ettiği sürece oluyordu bunlar. Ama herkesin ilgisini çekmeyi öyle güzel beceriyorki, öyle masum, öyle güzel bir bebekki.. O gün evden çıkmadık. Ertesi gün bir Çarşambaydı. Perşembe kadınlarından Antonella o gün bizi yemeğe davet etti. Kocaman bir masa kurmuştu. O kadar kalabalığa rağmen o kadar güzel organize etmişki herşeyi, bizimle oturdu, sohbet etti, hiç strese girmeden o sofra birden donatıldı. Oğlu ve kızı misafirperverlikte tam not aldı bizden. Yedik, içtik, sohbet ettik. Herkes pek sevdi birbirini o gece. Telefon numaraları alındı verildi falan. Mutlu bir şekilde ayrıldık o Perşembe evinin Çarşamba gecesinden.. Çok samimi ve güzel bir akşamdı..

Ertesi gün Perşembeydi. Perşembe-kadınlarının günü. O gün kıyamette kopsa buluşulur, bu böyle. Bu sefer diğer Perşembe kadınlarından Elisabethin Bahçesinde toplandık. Ama her zaman yaptığımız gibi sadece öğleden sonrası için. Oradada yine Mila başrolü kimseye kaptırmadı.

Cuma, artık biz bize.. Havaların çok güzel olmadığını gösteren app hep yanılttı bizi. Iyiki yanılttı. O gün Kandersteg, Öschinensee ve Blausee' ye gidecektik. Sabah erkenden kalktık, piknik çantamı hazırladım, kahvaltılıkları başka çantaya. 45 dakika süren ilk durağımız Blausee'de kahvaltımızı yaptık. Gölün büyüleyen görüntüsüne her seferinde olduğu gibi bakıp içimize çektik. Sonra 4 km uzakta, 1500 küsür yükseklikte olan Öschinensee'ye çıkmak için teleferiklere geldik. Bebeklerin 2000 metreyi aşmamasınada dikkat ediyoruz tabi, yoksa İsviçre'nin en yüksek dağı olan Matterhorn'a bile çıkardık:) ama bir gün mutlaka çıkacağım kiminle olur bilmiyorum. En büyük hayalimden biri o dağı kendi objektifimden çekebilmek. Bekliyorum şimdilik. Yakınlarda olsa çoktan gitmiştimde, ama görece baya uzak. Neyse bekliyorum o günü, bir sevdiğimi özlemle ve hasretle bekler gibi.

Çıktık Öschinensee'ye, hava bulutlu, hem yağacak gibi hem değil. Gözümüzün ucunda karlı dağlar, burnumuzun dibinde yaza merhaba diyen çiçekler. Güneş bulutların arasından bi görünüyor bir kayboluyor. Üşümüyoruz. Sıcakta bi yandan. Teleferikten inince 15-20 dakika yürüyoruz Öschinen Gölü'ne doğru. Nihayet varıyoruz. O Gölün rengine aşığım. Buz mavisi bir rengi var. Tam Gölün yamacındayız. Ahşap bir bankın üzerinde piknik çantamı açtım. İçinde hiç değişmeyen erzaklar var. Bir Şişe soğuk pembe şarap, zeytin, peynir, otlu grisin. Tam göle doğru bu zevki yaşayacağız, bir damla pıtladı. Ama ses etmiyorum. O görüntüyü, o atmosferi bozmasın hiç bir şey istiyorum. Ama o yağmur damlarını yanımdakilerde hissediyor. Rahatsız edici bir yağmur değil bu. Tek tük çıplak kollarımıza düşüyor. Buradada Mila belirliyor ne yapmamız gerektiğini. 30 metre uzakta olan bir dağ restoranına gidiyoruz. Saçak altında oturup kahve siparişimizi veriyoruz. O kahvenin tadına doyamıyoruz, ikinci kahveleri ısmarlıyoruz. Dağ havası sanırım damak tadımızı değiştiriyor. Bu arada bulutlar aralanıyor, güneş sanki hadi gene iyisiniz der gibi bizimle beraber olmaya çalışıyor. Sonra tekrar çimenlere yayılıyoruz, çevremizdeki otlayan inekler gibi. Boyunlarında çanlar, dağın sessizliğini bozan demeyimde, dağ orkestrasını oluşturan bir ahenkle şarabımızı içerken, birden bir inek bize doğru yürüyor. Oturduğumuz banktan ürkerek uzaklaşırken, sepetin kapağını kapatmayı ihmal etmiyorum. Küçükken köyde ineklerle haşır neşir olan ben bile kenara çekilince "noluyor lan" dedim kendi kendime. Ama buranın inekleri bile öyle özgür ruhlu ve kendinden emin geliyor ki, süsecek gibi. Sap gibi kalakaldık, hiç bir şey yapamıyoruz. Gidemiyoruzda, sepetimizi ve sırt çantamızı rehin almış. Kardeşlerim şehir çocuğu tabi, "abla napıcaz yaa" deyince, benden medet umduklarını anladım. İneğin yaptığını yapmaya karar verdim. Şöyle kalın bir sopa buldum önce, çünkü laftan anlayacak gibi durmuyor, kendimden emin bir şekilde, sağ elimdeki sopayı yukarıya kaldırdım, gözlerinin içine bakarak, nişşt, höösst, hoo, diyerek üstüne yürüyünce uzaklaştı.. Vurmak zorunda kalmadığıma sevindim. Topladık pılımızı pırtımızı, doğayı sahiplerine bıraktıp dönüş yolunda Rubigen'de Aare nehrinin kıyısında bulunan ferah bir restoranda mola vermek istedik yine. Nasıl olsa acelemiz yoktu. Birer bira içerken, yine İsviçre  spesiyali, daha doğrusu Alman kantonlarında daha çok bulunan "Rösti" yedik. Karnımızda doydu, gözümüz gönlümüzde. Eve gelip bir çay demledik, birde film izleyecektik ki, bazıları dağ havasının sarhoşluğundan sızdı kaldı koltuklarda. Bir filmi iki gecede iki bölüm halinde izleyebildik. Film, "Fakat Müzeyyen Bu Derin Tutku" idi. Ben ikinci kez izledim, yine çok sevdim.

Cumartesi bir önceki gün gibi verimli olmasada yine Thun, ve çevresini gezdik.
Pazar, Perşembe kadınlarından diğeri olan Elisabeth, körili uzak doğu yemeklerine davet etti bizi. Hakkaten o akşamda güzeldi. Bir haftalık kardeşlerimle birlikteliğimde sadece 2-3 akşam yemek yapabildim. Ya davetliydik, ya kırda bayırda yedik içtik.. Ben iyice haylaz olduydum geçen hafta. İşe gidip 1-2 saatte döndüm. Bazen gitmedim, evet böyle bir lüksüm var itiraf ediyorum. Bulunmaz Hint kumaşı olduğumdan değil, başka özel nedenlerden dolayı:)  Astım boynuma fotoğraf makinamı, aldım gardaşlarımı yanıma güya onları gezdiriyorum:) Ben mi daha mutlu oldum onlar mı? Bilemem!

Pazartesi nasıl bir yağmur. Evden dışarı çıkamadık. Ama soğuk yoktu. Balkonda yağmur sesiyle şarap içmek güzeldi. Ve bir günde olsa evde kalmak iyi geldi. Ünlüdür benim pizzam. Ancak o gün fırsat bulabildim. Kendilerinden geçtiler pizzaları yerken.
Salı nihayet Bern'e vakit ayırabildik. Bern ilk kez Mila'yı ağırlıyordu o gün. Ortaçağ'dan kalma muhteşem Bern sokaklarından salınarak Münsterplattform'a gittik. Oraya ne zaman gitsek, restoranı kapalı olurdu. Öyle güzel bir yerde buna anlam veremezdim. O gün açıktı, ve öğrendim ki, Einsteinkaffee yi işletenler orayıda bundan sonra işleteceklermiş. Çok sevindim bu duruma. Umarım kışında açık olur. Ama biz yinede Einstein Kafenin her zamanki yerinde oturmayı tercih ettik. Kafenin dışına taşmış olan Arnavut kaldırımı sokak üzerinde bir yuvarlak masada yer bulduk. Masa dengesiz duruyordu. Hangimiz dengeliydiki? İnce uzun bardaklarda Einstein biramız geldi. Yarılayınca bardaklarımızı, selfi çekmekten hoşlanmayan ben, gel bir selfi çekelim dedim Serdar'a, ve Ayça'ya gönderelim. Serdar benim yanıma gelmek için sandalyesinden kalktığı anda zaten nefesimizden sallanan masaya çarpınca birayla yıkandım resmen. Mıçarım selfisinede, Ayça'sınada dedim ama gülmekten ölüyoruz. Diğer masalarda olan insanlar bile alaycı bi gülüşle değilde sempatik gülüşleriyle bizimle empati yapıyorlar. Ikinci biralar Einstein Kafenin ikramı oldu. Dedim bir daha devirsek mi?:)) şımarıklık diz boyu tabi..

Eveeet, geldi çattı Çarşamba. Dönüş günü. Ayrılık vakti. Bern Gar'ı. Peron 6 dan 11.04 de hareket edecek trene daha 10 dakika var. Dedim ya yazının başında, geleni beklerken o trenin gelişi çok güzeldirde, bu sefer geleni götüreceği için yanaşırken gara bi tuhaf gelir gözüme o tren.
Sevdiğim insanları içine alıp, peronu silip süpürüp yavaş yavaş raylarda ilerlerken,  yaşadıklarınızın artık bir mazi olduğunu söyler    acı acı. İşte burun sızlar, gözlerde yaşlar belirir, birikir, kocaman bir damla yanağının yanından dudağına gelir. Dilinle o tuzlu damlayı tadarsın. Ama sana tatlı gelir.. Öylece bakakalırsın trenin ardından.. Ve güzel anları gizlersin bir çekmecede mendile sarılmış bir şekilde. Gidenler ne hisseder acaba. Ne yaparlar o vagonun içinde?


o zamana ait fotolardan bir demet..




demistim, göz ucumuza kis, burnumuzun dibinde yaz, diye..




yagmur mu damladi? yooo.. 

Mila, kuzukara özenip cicekleri yedigi an..

Iste bir inegin piknik sepetimizi ve sirt cantamizi rehin aldigi an..


Bir elimizde Mila, bir elimizde piknik sepeti vurduk daglara yukari..

güzel sesimle Milayi hep ben uyutuyordum:)) "Die Mila ist da, die Tante ist da.."diyerekten:))

kim dayi, kim teyze, kim yegen belli degil..

peronu silip süpüren tren..

1 Haziran 2015 Pazartesi

Pusulaswiss, ve Sunay Akın ile bir hafta sonu..

Sadece Isvicrede yayinlanan Pusulaswiss gazetesi.
Pusulaswiss gazetesi dün akşam 8.yılını kutladı. Bende buraya katıldım. 

Bundan iki ay önceydi. Gazetenin genel yayın yönetmeni Turgut bey ofisimize geldi. Pusula gazetesini okuyup okumadığımızı sordu. Değil okumayı, adını bile duymamıştım. Nerde satılıyor dediğimde, hiç bir yerde satılmıyor abone yolu ile ulaşıyor, dedi. Gazeteyi 8 yıldır tanımamanın utancını ve suçluluk duygusu yaşarken Turgut beyin verdiği bu cevapla hemen kurtuldum bu duygulardan.. Sadece İsviçre'de çıkan aylık bir gazete olduğunu, tarafsız haber yaptıklarını, anlattı. Içimden, "yav he he, tarafsız gazete mi var günümüzde" dedim, ama içimden.. Yanında getirmiş olduğu son sayılardan ikisini aldım, eve gidip balkonda sadece bir göz atmak istedim. Okumak değil ha, göz atmak. Sadece atılmakla kalmadı gözlerim, yapıştı resmen sayfalara.. Her konuya yer veriyorlar, tarafsız politika haberleri, ekonomi, moda, sinema, tiyatro, ve başka aktiviteler, Isviçreden haberler ki en önemliside bu zaten, yaşadığın ülkenin gündemini kendi dilinde okuyabilmek ve anlayabilmek güzel bir olgu. Hemen abone oldum gazeteye. Abone olmakla kalmadık, sponsor desteğimizi sunduk. Ilk kez bir yere sponsorluk içime sindi. Çünkü güzel olan bir şey desteklenmeli.

Ele avuca sığan, kolları yormadan okunan formatı, haberlerin gerçekten tarafsız olduğu, şöyle ki, okuyucuyu salak yerine koyup, sen anlamazsın, biz sana bu haberi kendi anlayışımıza göre yorumlayıp sunalımda belki anlarsın, anlayışları kesinlikle yok. Her haberi olduğu gibi sunuyorlar. Okuyucuyu ciddiye alma ve saygıdır bu. En tanınmış köşe yazarlarından biride Sunay Akın.

30 Mayıs'ta 8 yaşını kutlama vesilesi ile, Pusulaswiss gazetesinin çekirdek ekibini tanıdım, umutlular, yüzü güleçler, sıcaklar, samimiler, pırıl pırıllar. Hepsi kaliteli, bilinçli, medeni ve anlayışlılılar. Kutlamaya Sunay Akın'da gelmişti. Bir gün öncesinde yemek vardı Zürichte. Davetliydik. Dedim ya samimilerdi diye, sanki herkes herkesle tanışıyor gibiydi.. Çocuk sesleri vardı. Cıvıl cıvıldı.
Bir gün sonra yine aynı ekip, ve bir çok davetli ile 8.yıl kutlamasına katıldık Winterthur, Hotel Töss'de.
Yine sıcak, samimi bir geceydi. Elbette geceye Sunay Akın'ın gösterisi damga vurdu.
Bilirsiniz, Sunay Akın'ı, tarihi veya herhangi birşeyi anlatırken bile ince detayları atlamaz, ve zaten tiyatrocu, yazar ve insan kimliğini hiç bırakmadığı için anlatımlarını çocuklar bile ilgi ile dinler, Ve mutlaka anlattığı bir hikayenin altından hep tanıdığımız ya bir yazar, ya bir şair, ya bir tiyatrocu çıkar. Hadi ya, o omuymuş deriz. Adam kelimelerle oynuyor resmen. O akşamki gösterisinde Ertuğrul fırkateynini alattı. Nasılda güzel anlattı, sanki o fırkateynin içindeydim, yada Sarıyer'de onları bekleyen kadınlardan biriydim. Japonya Türkiye dostluğunun başlamasının asıl nedenin bu Ertuğrul fırkateyninin olduğunu söyledi. Barış Manço'yu neden bu kadar benimseyip sevmeleri taa o zamanlara dayandığını söyledi. Sunay Akın bir müze aşığı, tarihi ince ayrıntılarına kadar araştıran, doğru bilgileri gelecek nesillere anlatmak isteyen biri. Çocukları ve gençleri çok seviyor.

O gece sahneye çıkarken şu sözlerle başladı; Türkiye'de 4 kişi çok güzel bir şey yaptı, biri Koç, biri Sabancı, biri Eczacıbaşı, biride ... Ellerini göğsüne götürerek kendini gösterdi, ben demedi.. Çünkü dördümüzünde müzesi var diye ekledi. Ekledi eklemesinede, sonrasında müze için vergi veren bir tek kişiyim, dedi. Müzeye genelde aileler çocuklarının elinden tutup geliyor, ama çıkarken diğer elinde kendi çocukluğu oluyor, dedi. Bir dahaki İstanbul seyahatimde gitmeyi düşünüyorum. Göztepe'deymiş.

O geceden Aklımda kalanlar şöyle; Pusulaswiss gazetesinin tarafsızlığını Sunay Akın'da vurguladı. Herkesin düşüncesi olmalı dedi. Bizi göstererek, mesela şu 3. Sırada oturanlar, hepiniz aynı düşünüyorsanız sizden bir şey olmaz dedi, Allahtan ikinci Sırada oturuyordumda üstüne alınmadım:) Çok sesli bir koro gibi olmalı, orkestra gibi olmalı. Kimi klarnet, kimi gitar, kimi obua çalmalı, kim flüt, kimi davul.  Ama nota bilecek dedi.. Hele hele mecliste olanlar diyede ekledi.. Söyleşileri ile düşündüren bu insanı seviyorum.

Sadece bir şey beni rahatsız etti, oda şu; gösterisinin sonuna doğru şuna benzer bir cümle yada benzetme yaptı; (babası demişki güya) "habu bizim Sunay pi şeyler anlatıy, sizde güleysiniz, buda sizin ahmaklığınız" yada buna benzer bir şey söyledi. Sonrada, babam işte ya, falan deyip geçiştirdi. Bence onu orada anlatması gerekmiyordu. Sırf bu Yüzden onu sildim mi, hayır tabiki.. Ama hoş bulmadım. Neyse anlayışımız geniş. Onuda anlarız.. Nota ile çalınan bir orkestrada hatalı bir ses hemen belli olur ya, banada o ses geldi sanki. Ama hangimiz hata yapmıyoruz? Hem belki ben yanlış duymuş yada anlamış olabilirim.

Çok güzel iki gündü. Sunay Akınla her gün karşılaşmıyorum sonuçta:) ve artık Pusula gazetesini okurken yazarlarınıda tanıdığım için daha bir özel oldu.
Şu Fotoğraflarıda ekleyim de, arşivimde bulunsun. 

Pusula Gazetesinin yemeginde. 


yine ayni açi ama farkli bir foto. Duradursun burda.. belki fotograflar yok olur, ama bunlar kalir blogta diyerekten:)
ayni aksamin sonunda Kegel oynarken.
Kegel, Bowlingin alman versiyonu. 

Sponsor olmustuk ya hani, bizi bir plaket ile sevindirdiler o gece. 

Iste burada Ertugrul Firkateynini anlatirken
dedi ki;
"Ejdat Ejdat, diyorsununuz, iste bunlarda Ejdadimizdi,
merdivenlere 16 Osmanli "mankeni" dikmekle
olmuyor bu isler..."

Buradada röportaj verirken...