Sayfalar

24 Ağustos 2014 Pazar

Bizim Köyün halları..

(Mudurnu şivesi ile yazılmıştır) 

Abant bayramı varımış.. Köycek oraya gidilecek. Ben daha denizi gömeden paçaları sıvadım.. Pek severin gezmeyi tozmayı.. Gezme osunda istese gökyüzünde osun, merdiven gura gene çıkarın.. Çok gezen çok bilirmiş derdi atalamız. Neyse  o gün gedi çattı.. Motorunan gidilecemiş.. Römorkun arkasında hoplaya zıplaya. Çocukla sevinibatı.. Gelinle o deyo ben binmen, bu deyo ben binmen.. Gı ananızın evinde limuzin mi varıdı, dedim.. Gene boylula (hamile) menemme (herhalde) dedi, Seybaların Zehraaba. Yolla esgisi gibi değil galan deyon, asfalt döşedile, bişey omaz deyerek ikna ettim. Gocagalla iyice giyindile guşandıla, başlankaki Göynük örtüsünün üstüne birde atklarını sardıla. Gıı, ılıcaya gitmiyoz, deli şeyini sara gibi ne sardınız başınızı, dedim. Ettiyalladık galan, yel vurunca hemen hasta oluyoz dedile. Hasta oluyorsanız acık evde oturun ne işiniz va. Motor tepelende, Abant bayramlanda diyemedim galan bende. Hem ben gemeyin derle, hem herkesten önce unna (onlar) binele motora, oturagorla.. 
Köyün ortasında motor tor tor tor çalişıp duru, çocuklarınan, yaşlıla bindi motora, eminaların Fakriye gız ünneyip duru, hadi gımıldang birez, hiç evden çıkamaz bunla deye.. Artık geri galanı toplamaya gittim.. Baktım ötebaşların Huri gelin, soluyup sümkürüp gelibatı.. Gız noodu? Dedim. Inek gaybomuş, sırtmaç gadınıynan gavga etmiş. Bayrama muyrama gelecek hacet mi vaa bende, dedi. Bulunur, sinek değil, goskoca inek bu, nereye gidecek, dedim.. Cız dutmuştur, derken baktım arkasından goşarak gelibatı. Dama bağladı, hadin çabuk olun dedim.. Sonra eminaların Müşerref gelinnen, Metin oğlan kekik suyu çıkarabatı.. Gız bugün Abant Bayramı'na gidileceğini bilip durusunuz, kekik suyu çıkaracak günümü buldunuz, dedim. Hiç hıştınmadıla, (oralı olmamak), Fakriye gızınan gavga mı ettiler ne yaptılar bilmem ben. Eh aman neyapın, dedim.  Ordan aşevlere ünledim, in cin top atıbatı. Nerde ki bunla deyerek, öteevlere doğru yöneldim, baktım aşevlerin, Safiye gelinin omzunda dırmık, yanında Memed oğlanın omzunda tırpan yonca biçmekten gelibatla.. Hading dedim gı gün birezden ağa.. "Memed amcana laf mı geçe, illa akınbelindeki o yonca biçilecek" dedi. Hadi hazırlanın motora binin dedim. 
Sonra öteevlere vardım.. Ah bi vardım dı, bakla çıklayıp durulla.. Nimet gız, ben gemeyin diyo Akanım yengeye siz gidin diyo.. Başım pek ağrıybatı, Nadir Amca'nda döne birezden, ev insansız olmaz gemeyin ben dedi Akanım. Ordan çıktım, çayıra vardım.. Mürvet gız gözlerini ovuştura ovuştura kapı önlende dolanıp duru.. Hadin galan acık gımıldayın, gidemde gelem, diyom.. Inci ninen pek hasta, uyuyup duru, ben gemeyin, dedi.. "Gelin nerde" dedim.. Su löbeti varıdı, bahça sulamaya gitti Mustafa oğlanınan, dedi. Bahça sulamaya iki kişi mi gide, dedim. Garık başı bekleyomuş, biri.. Hiç işleri bitmez.. Dönerken, yolda Damgacıların Hayriye gızı gördüm. Gemeyemusunuz dedim? Muhittin amcan öteevlerin Necati oğlanınan davşan avına gitti, hinci gelide beni evde bulamazsa dellenir, dedi.. Davşan zamanı mı? Kimseyi toplayamadım gaşım gı.. Yularıköylüle hemen toplandılar gittiler. Biz zati 3-5 kişiyiz şurda, şöööne bir toplanıp çıkamayız insan içine.. Döndüm galan, traktör hala çalışıp duru. Traktörün üstünde Aşevlerin Ibrem oğlan, "bok üzerinden sinek uçuramaz, la bunlar hep aynı" deye söylenip duru. Gelen geli, gemeyen gemez dedi.. Artık biz, Seybaların Zehraba, Selver gız, aşevlerin Safiye gelin, Gültenide almiş yanına, Eminaların Fakriye gız, Şevket oğlan  o gözel torunları Şenay, Nezeket gız, Huri gelin, ötebaşların Hatçe gız, Servet oğlan, gittik. Gittik emme ne dadı varıdı ne duzu.. Şöööne hep beraber toplanıp gidip gemeyince tadı olumu, omaz tabii. 

Gelecek ay aşevlerin gızı gelin oluyormuş, feysbıktan davet ettiler.. Nece golaylaştı galan bu davetle. Herkesin herkesten habarı va.
Nasıl toplaşıp gidilecek bakam?.. Onuda yazarım belki, sığır sıpadan vakıt bulabilisem..
Hading galın sağlıcağınan.. 

Not: bu yazı tamamen hayal ürünüdür. Adı geçen insanlar köyümüzün güzel insanlarıdır. Hoşgörülerine sığınarak yazdım. Bir çoğu bu dünyadan göçüp gitti.. Anıları kaldı geriye. Onlar hala yaşıyormuş gibi hayal ettim, ve yazdım. Mekanları cennet olsun. 

Gülten ile bazen köyümüzün şivesi ile yazışırız. Zaten bir çok şeyi onun bana yazdıklarından yola çıkarak hayali bir gün yarattım:) galiba çok özledim köyü!! 

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Ordan, burdan, Türkiye'den, isviçreden, havadan sudan..

Bu yaz ilk kez tatili yapamadım. Bu bana ağır geldi mi? Hayır. Çok değil. Çünkü Mayıs'ta 5 günlük bir tatil yapmıştım Istanbulda. Arkadaşlarımla. Hala memalanıyorum bu durumdan. 
Yaz aylarındayız.. Üstelik Ağustos. Şöyle adamakıllı sıcaktan bunaldığımız bir gün olmadı. Çok seyrekte olsa ısı 30 larada çıksa nem oranı olmadığından hissetmedik bile o sıcaklığı. Gündüz kısa kollu gezsek bile, akşamları çorap ve hırka hep oldu bende.. Ve her gün, günlük konuşmamızın 15 dakikasını havadan bahsetmeden geçemiyoruz. Bizde artık bu avrupalılara uyduk.. Bu bozuk havaların insanı depresyona sürüklediği falan çok konuşuldu, işte bilmem, İngiltere, Amerika, isviçre bilim adamlarına göre. Veya üniversite araştırmalarına göre.. 
Şöyle bir dünya coğrafyasına ve iklimine baktığımda, parantez açıyorum (coğrafyayıda okuldan çok, evde ya hayvan, bitki, şehir, devlet oynarken, yada dünya haritası üzerinde en küçük devleti sorarken, ve ararken öğrendim, önce Türkiye illerini, artık onu ezberlediğimizde, ilçeleri. Yetmedi dünyaya açıldık, ülleleri falan ezbere biliyordum artık Iklimleri daha sonra yaşayarak öğrendim) parantezi kapadım. İşte demem o ki, insanlar doğal şartlardan dolayı, yani hava sürekli kapalı, yağmurlu, yaşamaktan dolayı depresyon yaşıyor olamaz.. Oluyorsa eğer refah düzeyi yüksek olduğundan ne yapacağını bilememektendir.  Yani doğadan gelen şeyler insanı depresyona sürükleyemez.. Başka insani olumsuzluklar olmalı. Sosyal ilişkilerin eksik olması, komşuluk, akrabalık, arkadaşlık ve dostluk ilişkilerinin yokluğu.. Bence bu ikiside eksik olunca depresyon olabilir. Evet iklimi sıcak ülkeler biraz daha relax. Güneşin etkisini yok sayamayız.. 

Peki gelelim ülkeye, yani Türkiye'ye.. Güneş bol, deniz bol, komşuluk, dostluk, akrabalık hala var, ne mutlu.. Ama en çok olumsuz haberler yine hep orada. Hergün bir kadın cinayeti, hergün bir başka cinnet haberi, hırsızlik yapan polis, hakkını arayana karşı çıkan yine polis, üç tarafi denizle kaplı ülkede yüzme dersi olmadığı için yaz aylarında yüzlerce kişinin boğularak can vermesi, trafikte ölen yüzlerce insan, sokak ortasında bana kötü baktı diye silahını çıkarıp çekenler, biri diğeri gibi düşünmüyor diye ötekileşenler, kadın kahkaha atınca iffetsizlikle suçlananlar, dondurma yemek "fuhşiyat" la nitelendirenler, hamile kadının dışarda gezmesi seksi çağrıştırdiği için dişarı çıkmamasını söyleyenler, "benim başörtülü kardeşimi" diye söze başlayarak, başörtüsüzleri aşağılamalar, sonrada biz kimseye kimseye karışmıyoruz, herkes istediği giyer, yer, içer demeler. Sözleri ile ve yaptırımları ile insanların dokunmadiğı yeri kalmadığı bit yönetimde, gelde mutlu ol. 

İlk okuldaydım.. Öğrenmeye pek hevesliydim herşeyi. Öğretmenim,"En küçük sosyal birim nedir?" diye sormuştu.. Bilemedim. Kimse bilemedi.. Sonra anlattı. En küçük sosyal birim aile dedi. Anne, baba ve cocuklar. Bu örnekle genişletebiriz demişti ardından. Vatan ana, devlet baba. Bizde cocuklarıyız.. Eee şimdi bakıyorum, ana aynı ana, ama baba üvey, hele hükümet üvey babanın üzerine iç güveysi. Hani sonradan gelir girer aileye ve ahkam keser ya, o türden. Bütün çocuklar isyanda. Hepsi mutsuz. Ama korkudan ses çıkaramazlar, sağa sola çatarlar.. İşte öyle bir şey var Türkiye'de şu anda. Güneş'te yetersiz kalıyor artık bu ülkede. Hiç kimse kimseyi değil anlama, anlama çabasını bile göstermiyor.. Herkes o üvey babadan ne gördüyse onu uyguluyor, asıyor, kesiyor, biçiyor.. 

En son bir gerillanın büstü dikildi, ve hemen indirildi. Bütün bunlar hep oyun, insanların nabzını ölçmek. O oraya dikilene kadar bir prosedür yok muydu? Neden dikildi? Ve sonra neden yıkıldı? Yani şu çok hassas bir dönemde bu gerekli miydi? Hayır? 
Bence buda bilinçli yapıldı. Yine karmaşa çıkarmak, yine ötekileştirmek.  Biz ötekileşirken diğeri atı ile Üsküdar'ı çoktan geçmiş olacak. 

Yani uzun lafın kısası, bozuk havalar o kadarda etkilemiyor insanı.. Yani burada en azından, en fazla konuşuyorlar, ilk konuları bu oluyor. Sonra başka konulara geçişleri kolay oluyor. Alpinistletden, ünlü tenisçileri Rogger Federer'den, mili takımında üç isviçreli olmasına rağmen onlarla gurur duyan, bütün dağların ismini ve yüksekliğini bilen, çok başka ilgi alanlarında uzman olan.  Ama sorsan kimse bilmez, bu ülkenin başkakanının adını.. Bu cehaletten değil. Düzen işliyor bir şekilde. Isim önemli değil. Tv lerde falan göremezsiniz. Bağırıp çağırmaz. Yoktur tecavüzü göze kulağa.  Belki karşılıyoruzdur çarşıda falan, ama tanımıyorum bile . 

Böyle bir ülkede yaşayarak Türkiye'den bana ne diyemiyorum bir türlü .. Her ne kadar biz bu iki ülkede yabancıda olsak?!! 

12 Ağustos 2014 Salı

Kayip Bagaj




foto internetten..

Yine canım çok sıkkın. Neden hep bizi buluyor böyle aksilikler bilmiyorum.. 

Aksilikler olabilir, anlayabilirim.. Ama çözümü kısa sürmeli. Çünkü bu zaman çok önemli bizim için.. Neden mi? 

Şöyle bir şey geldi yine başımıza; Çocuklar iki haftalığına İzmire tatile gittiler. Bu onların ilk yalnız tatilleri idi. Bunu önemsedim.. Başlarına geri dönüşü olmayan bir talihsizlik gelmesinde, telafisi olabilir olumsuzluklar yaşamalarında bir sakınca görmedim. Hatta yaşamalılar dedim. 
Tatilleri güzel geçmiş. Sevindim.. 
Pazar akşamı İzmir-Zürih, İstanbul aktarmalı uçakla gecikmelide olsa geldiler.. Fakat bavulları çıkmadı uçaktan.. Yalnız değillerdi. Çok kişinin bavulları çıkmamış.. Orada bir tutanak tutmuşlar, kayıp bavul referans numarası vermişler, bir hafta bekleyin demişler.. Uzun bir bekleyişten sonra nihayet çıkabildiler alandan.. Iyiki siz çıktınız uçaktan dedim, ya tersi olsaydı diye espiri yaptım. Hakkaten önemli değildi.. Sadece giyecek olsa, ne zaman gelirse gelsin.. Ama bir öğreniyorum ki, Taylanın laptopu ve araştırma kitapları içinde. 12 Eylül'de teslim etmesi gereken Üniversiteye geçiş tezi var içinde, henüz bitmemiş olan. Zaman zaten çok dar, hepten daraldı. Bir arkadaşımın bavulu kaybolmuştu, ertesi gün evine getirdiler. O yüzden sakin davrandım önce ama üç gün geçti hala ses yok. Bir hafta beklemek gibi bir lüksümüz hakkaten yok. Zaman, tez için çok çabuk geçiyor, ama bavullardan haber gelmesi için bir türlü o zaman geçmiyor. Cırnavık oldum.. Bir şey yapmalıyım diyorum. Oturamıyorum yerimde. THY müşteri hizmetlerini arıyorum, ulaşamıyorum. Sosyal platformda sayfalarına bakıyorum.. Twittlerden buluyorum bir adres.. Şikayetimi bildiriyorum.. Hemen geri dönmeleri sevindiriyor beni.. Hatta beni takibe aldılar falan.  DM den bagaj refarans numaranızı ve mail adresinizi iletmenizi rica ediyoruz, diye cevap vermişler. Bunada sevindim.. Yani bir hareket var en azından. Sonra bir gün bekledim.. Bugünde ses çıkmadı.. Zaman gerçekten çok dar olduğu için çırpınıyorum.. Bunlar beni DM e yönlendirler, yani direkt mesaj. Sadece ikimiz arasında özel yazışma gibi olunca, aklıma, bunlar beni oyalıyor mu acaba sorusu takıldı. Yani twittlerden açık yazınca herkes okuyor, DM den sadece biz? Tekrar yazdım, "yanıt bekliyorum" diye. Şöyle yazmışlar.. 

Hala bekliyorum.. Dediğim gibi zaman hem çok çabuk, hem çok ağır geçiyor.. Ne yapabiriz başka? Varmı başına böyle bir şey gelmiş olan?

Iki oğlumuzunda bavulu yok. Deniz'in acelesi yok. Hatta kaybolsada önemi yok. Ama Taylanın ki çok önemli! 1 yıllık okul hayatına bedel olabilir.. Bu bana bu iletişim çağında hiç normal gelmiyor.. İçim daralıyor.. Ruhum sıkışıyor..  Neden bizi buluyor bu aksilikler demiştim başta. Iki ay öncede Deniz'in İngilizce sınavı İngilterede DHL şirketinde kaybolmuştu.. Aynı sınavı yeniden yazmak zorunda kalmıştı.. Neyseki çok iyi sonuçlandı.. Buda bir an önce iyi sonuçlansın istiyorum.. Duy sesimi THY.  Avrupa'nın en iyi hava yolu şirketi olduğunu kanıtla hadi.. 

7 Ağustos 2014 Perşembe

Büyük konuşmayacağım..



Hiç sevmem trafikten ceza alanları.. "Trafik kurallarına uyun kardeşim" diye çemkiririm. Biri ceza mı almış, oh olsun derim. Çünkü ben kurallara uyarım, uymayanı uyarırım:)) 

Telefonumu en son yine kardeşim geldiğinde arabama tanıttı, ayarladı, zenkronize falan etmişti. Artık trafikte telefon geldiğinde direksiyondaki düğmeye basıp konuşmak, ilk zamamlarda bana komik gelsede alışmıştım.. Hatta çok sevmiştim. Artık bir çok insan arabanın içinde yanlızda olsa o konuşma mimiklerini görmek göze normal gelmeye başlamıştı. 

Bugün şirkette bütün gün önemli bir görüşme için birini aradım.. Bir türlü ulaşamadım. Çünkü yarın çok geç olacaktı.. Neyse ben çıktım, Perşembe kadınlarına gidiyorum. Baktım, tramvay yolunda bir polis arabası.. Normalde o yol arabalara yasak.. Dedim polis ya, her yerden gidebiliyor demekki.. Banada trafik lambası kırmızı yandı.. Durdum.. O anda tekefonum çaldı.. Telefonumda her ne hikmetse çantamda değil, yan koltukta. İşte ben beklerken, telefonda çalınca ekrana bakma gibi bir gaflete düştüm.. Bir baktım, benim bütün gün ulaşmaya çalıştığım numara.. Hemen elime aldım telefonu,  bir yandanda direksiyondaki düğmeye bastım.. Hem ortaya konuşuyorum, hem telefon elimde, hangi akla hizmetse? Fazla heyecan yapmışım belli. Neyse konuşma bitti. Verimli bir konuşma oldu. Mutlu mutlu kapadım telefonu. Ben yola devam ettim. Kısa süre sonra arkadaşımın evinin önüne park ettim.. Inmek üzereyken bir polis arabası benim durduğum yerin önüne park etti. Hiç aceleleri yok. Tesadüfen oradalar yani. Ben park saatimi ayarlarken, iki trafik polisi bana doğru geliyor.. Ama beni es geçip gidecekler gibi öyle yavan yürüyorlar.. Ben tam inecekken durdular.. Nasıl rahatım, emniyet kemerim takılı, hız yapmamışım, arabada eksik gedik yok, tekerler yaz ortasıda olsa hala kışlık ama suç değil.. Gülerek, "iyi günler" dediler. "Iyi günleeeer" dedim bende gülümseyerek.. Trafik kontrolu, ehliyet ve ruhsat,  lütfen dediler. Tabi, dedim.. Koca cüzdanımın içinde her ıvır zıvır varda, ehliyetimi bir türlü bulamıyorum. Torpidodan ruhsatı çıkarıp verdim, bununla oyalana durun, ehliyetimi arıyorum der gibi. Hiç acele etmeyin, dediler. Zaten bu İsviçrelilerin hiç acelesi yoktur.. Rahatlıklarıylada ünlüdürler.. Neyse ben bu arada Çantada ne varsa döktüm yan koltuğa. Sonunda buldum ehliyetimi. Biri öyle dikiliyor, diğeri konuşuyor benimle, arabanın sağını solunu felan gezdi.. Geldi, bana herşey normal dedi gülerek yine.. Biraz önce sizi trafik lambasında beklerken gördük, dedi.. Eveeet, dedim bende sizi gördüm, tramvay yolunda.. Orası yasak değil mi? Orası bize yasak değil, ama siz yasak bir şey yaptınız, telefonda konuştunuz, dedi. Evet, dedim doğru. Benim için çok önemli bir telefondu.. Evet, telefonu elime aldım, ama normalde arabadan konuşuyordum.. Aklımın ucundan bile geçmiyordu telefonda konuşmaktan caza alacağım! Çünkü telefondan konuşmuyordum.. 
Lütfen, bir istisna yapamazmısınız, bakın beni arayın arabamda çalacak ve ben teli almadan sizinle görüşebilirim desemde, inanmadılar bana. Telefonu elimde görmüşler bi kere. Istisna yapamayız, evet sizi anlıyoruz, ama siz telefonu sadece elinize almadınız, kulağınızada götürdünüz, dedi.. Hiç farkında değilim. Ama, hayatta çok daha acı olaylar var, dedi. Birde hayat dersleri vermiyorlar mı? Tamam, dedim yaz.. Neyse cezam çekerim:) 100 fr. Dedi. Ananın hörekesi dedim, içimden:) 
Çok koydu bana bu. Demekki herkesin başına gelebiliyormuş.. Bir daha kimseye çemkirmeyeceğim.. 


2 Ağustos 2014 Cumartesi

Farklı kültürler..

Güzel bir bahceye uzaktan bakmak..
Her kültüre, yaşam biçimine saygılıyım.. Ama bazı şeyleri anlamakta hafif bir zorluk yaşıyorum. Haftasonu çok sevdiğim avrupalı bir arkadaşımın doğum gününe katıldım. Yaprak sarmasından söz ederdi hep. Bir tencere sarmamı sardım, birde sigara böreği yaptım, birde bir ara onun çok beğendiği bir sürahinin aynından alıp, paketleyip gittim... Isteyen herkes gelebilir dercesine kapısı sonuna kadar açıktı. Zile basmadan girip, salondan bahçesine çıkan kapıya yöneldim.. Benim aslında katılamayacağımı bilen arkadaşım kapıda beni görünce kollarını açarak, en sevdiğim Türk arkadaşım geldi diyerek bana koştu, kucakladı. Çok sıcak bir karşılamaydı. Ama beni "türk arkadaşım" diye tanıtması çok önemli miydi, diye düşündüm? Durmadımda üzerinde çok. Çünkü, sıradan asosyal biri söylese niyetini anlayabilirdim. Ama arkadaşım, ve davetlileri ufukları geniş, dünyadan haberdar, aydın insanlardı.. Türkiye'de olup bitenleri yakından takip edenelerdi. Hatta biri, "bir polıtıkacı kadınların gülmesini mi yasakladı, bu haber doğrumu" diye sordu? O yüzden arkadaşım, belki evet, Türkiye'nin şu anki politikası bir yana, çok farklı düşünen Türkiye'lilerde var demeye getirdi herhalde diyerek pozitif düşündüm. Çünkü arkadaşımı tanıyorum.. Niyetini biliyorum. 
Sonra, Almanya'dan misafirleri geldi.. Çocukluk arkadaşlarıymış.. Hatta anne ve babaları arkadaşmış teee 60 yıl önceden.  Sonra çocuklar arkadaş kalmış. Şimdi o çocukların çocukları kaynaşıyor.. Çok sıcak ilişkiler bunlar. Sevdim. Hepside her konuda bilinçli, ve entellektüel. 
Laf lafı, laf götü açar derdi, ninem. İşte böyle laf lafı açtığı bir zamanda, Almanya'dan gelen arkadaşı, nevresim takımlarını beraberinde getirdiğini söyledi. Ben gözlerimi pörtletmiş şekilde ona baktığımı farketti. Nevresimlerini mi getirdin, dedim? Evet, dedi. 
Herkesi anla anla, nereye kadar dedim kendi kendime? Her zamanki sakin ses tonumla düşüncelerimi anlatmaya başladım. Dedim ki;

Biliyor musun? Ben çok uzun yıllardır Avrupa'da yaşıyorum. Her iki kültürüde çok iyi biliyor ve anlıyorum. Senin çok iyi niyetli düşündüğünü biliyorum, yılların arkadaşınız, ona zahmet vermek istemediğini çok iyi anlıyorum. Ama madem ben Türk olarak tanıştırıldım, fikrimi söylemek isterim. Birincisi arkadaş arkadaşa zahmet vermez. Arkadaşın arkadaşa ayıbı olmaz. O zahmete seve seve girişilir. Ikincisi, duyu organlarınız var bizim. Görmek, koklamak, duymak, hissetmek, tat almak gibi. Senin evinden getirdiğin nevresimler senin evindeki gibi kokacak. Derine öyle dokunacak.. Oysa ben bir yere gittiğimde, oranın kokusunu, sesini, tadını, dokusunu hissetmek isterim. Farklı bir yerde olduğunu sonuna kadar hissetmek isterim. Yıllar sonra herhangi bir yerde o kokuyu hissettiğimde beni alır o koku, o arkadaşa, anneme, kardeşime artık her kimse, o zamana, ve kişiye  götürür. Bunlar güzel duygulardır, dedim.. Beni can kulağı ile dinledi.. Benim yaptığım ayıp bir şeymi, dedi? Evet, dedim. Ok, dedi. Bu avrupalılarda sevdiğim şeyse, herkes fikrini söyler, insanlar birbirini anlamaya çalışır.. Aklına yatarsa okeyler, yatmıyorsa ikna eder konuşarak. Bizedede o yok diyemedim artık:)
Neyse, bu nevresim konusu geçerken, aklıma benimde bire bir yaşadığım bir anım geldi. Ama söylemedim bunu. Şimdi size söylüyorum;) 

Oda şu, Istanbula tatile gittiğimde önce soluğu kuaförde alırım.. Saçlar boyanır falan. Sonrada çok sevdiğim arkadaşıma. Yaz aylarının verdiği sicakla ve boyalı saçlarla, o yastık alcalı beleceli olurdu.. Beni sabah öperek uyandıran arkadaşım bunu görür, bu yastık neden böyle olmuş, ama bu temiz di diyerek kendini aklamaya çalışırken, ben utanarak, galiba benim saç boyam geçmiş, özür dilerim derken, bir rahatlardı.. Hiç önemli değil, boyaysa boya, yıkayınca çıkar, çıkmasada ne önemi var, seni hatırlatır bana demişti.. 

Hangi kültür ve anlayış daha sevimli? 

Ama genel olarak güzel bir akşamdı. Doyurucu. Eve dönerken arkadaşım bana parka kadar eşlik etti.. O yolda giderken, biliyormusun dedim? Sana basit bir Sürahi getirdim. Severim sürahileri.. İçi doluysa bardağı doldurur.. Bizim ilişkimize benzetiyorum. Bazen birimiz sürahi oluyoruz, diğerimiz bardak, bazen tam tersi. Kucakladı, seni seviyorum, dedi. Bende seni.
Iyiki doğdun, dedim..