Sayfalar

25 Aralık 2016 Pazar

Noel, Deli Çolak. Siyah Önlük. Bir Hikaye..

Zaten çok sessizdir bu şehir, dün Noelin başlaması ile birlikte tamamen sessizliğe büründü. Ne raylarda düzenli  tren sesi var ne otobanlarda araba. Hemen hemen bir aydır o koşturmaların o tatlı telaşların sona erdiği gündü dün. Artık şöyle bir geriye yaslanıp "huzurun" başladığı zamandır Noel. 

Beyaz örtülü kocaman yemek masalarında toplanmıştır aileler. Dedeler, büyükanneler, kardeşler, kuzenler, torunlar. Üzerinde isimleri yazılı, süslü çam ağacının altındaki hediyeleri açmışlardır dün saat tam 18.00 de, kilise çanları eşliğinde. Sonra masadaki sohbetler, gülüşmeler çatal bıçak seslerine karışmıştır. Çocuklar mutlu, büyükler mutlu. Kısaca budur Noel ruhu. 

Biz sadece tatilinden yararlanıyoruz Noel'in. Onlar gibi hissedemeden. Bizler yani, yurtdışındaki göçmenler, ne bizim bayramlarınızı, ne buraların bayramlarını yaşayamayanlarız. Bizden sonrakilerede aktaramayanız. Bizim bayram anlayışımız, varsa ülkedeki büyükleri telefonla arayarak, bayramın kutlu olsundan ibarettir. Zaten genelde ya işte ya okulda olduğumuzdan normal bir gündür. Yıllardır bunada alıştık artık. 

Bi kaç gün huzur bulunca bayram gibi geliyor artık. O kadar daraldı ki huzur alanımız. Dünyanın heryerinden olumsuz haberler. Sanki 2016, gider ayak havai fişek gibi patlatıyor olumsuzlukları. Bugünde bir Rus uçağı düşmüş. Kurtulan olmamış. Tarihi Kızılordu korosu ekibide içindeymiş. Kazada olabilir tabi, ama günümüzde artık herşeye şüpheyle baktığım için inanmakta zorluk çekiyorum. Kara bulutlar dolaşıyor Rusların üzerinde!!
Yılın bitmesine bir hafta var, bakalım bu bir haftada daha neler olacak?
Şöyle bir deyimimiz vardı bizim "gün doğmadan neler doğar" pozitif anlamda bir deyimdi. Umut taşırdı içinde. Şimdi öyle değil artık, gün ışığı daha odamıza vurmadan, başka şeyler vuruyor. 

Dünya bir hoşda, ama ülke hepten bir hoş hal aldı. Bizim yukarı köyün bir  delisi vardı, Çolak'tı adı. herkesi korkuturdu. Heheheheeey, diye bağırdı orda burda, elinde bir tüfek. Özelliklede çocukları korkuturdu. Birde kadınları. Ödümüz bokumuza karışırdı onu görünce. Bak o anım aklıma geldi. 

Anlatayım.. 

Hangi akla hizmet bilmem ama, ilkokulu 4. Sınıfa kadar bir kasabada okuduktan sonra 5. Sınıfı köyde okudum. Her gün yukarı köye kar kış demeden, mezarkıkları aşarak patika yollardan üç kız okula yürüyoruz. Tahminim 3 km bir yol. Birde dönüş toplam 6 km. Burda sorun yok, beden eğitimi gibiydi bizim için. Sadece. Mezarlıktan geçerken tırsardık. Ninem, "gorkuyosanız üç gulhü bi elhem okuyun geçerken, İnsan ölüden gorkamıı, ölü nepaaa, yapaasa canlı yapa" derdi. Bazen bize mezarlığa kadar eşlik ederdi. Sonra kendimiz güle oynaya giderdik. İşte yine böyle bir kış gününde, karla kaplı patikalardan, akşama doğru dönüş yolunda ilerlerken bizi gören bu deli bir tepenin başında, yapraksız ağaçların arasında uzaktan heeey, heheheeeeey, diye bağırmaya başladı.  Adamın silüeti ve tüfeğini görüyoruz.  İki köy arasında in cin top attığı yerde. Kimse duymaz ki bağırsak. Hem ağlıyoruz hem koşuyoruz. Kalbim dışarı fırlayacak gibi hissediyorum. Ve kalp atışlarım böğrümü delecek gibi. Ama can tatlı, nasıl koşuyoruz. 11-9-8 yaşlarındayız. 11 olan ben. Ve daha hızlı koşabiliyorum. Biz doğru yolu bıraktık, yan bahçelerden, tarlalardan geçerek yolu bir 7 km uzattık. Bazen tel örgülü bahçe sınınlarını aşıyoruz. Biri diğerine tel örgüleri kaldırıyor siyah önlüğü yırtılmasın diye. O gün ömrümüzün en uzun koşusunu yapmıştık. Bu kızlardan biri Gülay, diğeri Nermin. Nermin küçük olanınımızdı. Ve hep arkada kalıyordu. Abla beni yanlız bırakmayın diye ağlıyordu. Bırakmadım. Bilmiyorum ne kadar sürdü o yol, 45 dakika bile olsa bize 45 gün gibi gelmişti. Yoraz tarafından yani ters bir taraftan  Köyümüze gelince ilk ev Gülayların eviydi. Gülayın babaannesi bizi kan ter ve ağlamaklı görünce, "gız noodu size" diye telaşlandı. Hiç unutmam, evin önüne o kış günü çamaşır asmış, onları topluyordu, ama çamaşırlar kurumamış nasıl astıysa o şekilde buz tutmuştu. Çamaşırlar bile korkunç gelmişti gözüme. Sonra benim ninem geldi o cırgıltıya. Ev hemen komşu ev. Sonra Nerminin babası. Ve bütün köy haberdar oldu bundan. Hemen aynı gün yada ertesi gün, bizim köyün büyükleri iz sürdü. Kardaki ayakkabı izlerinden bunun deli Çolak olduğu anlaşıldı. Ama delidir, be yapsa yeridir misali suç duyurusunda falan bulunulduğunu tahmin etmiyorum. Bu olayın gerisini hatırlamıyorum bile. Sonra bi süre köyün büyükleri tarafından götürülüp getirildik. 

Bu hikayeme benzetiyorum bu ülkenin halini. Tek fark, bütün köylü, mahalle, kasaba, şehirler, ülke birlikte değil artık. Bi çoğu deli Çolağın yanında. Bir çoğu korku içinde. 
Ve evet nine, haklıydın. Ölüler bir şey yapmıyormuş. Artık ölülerden değil canlılardan korkuyorum.. 

14 Aralık 2016 Çarşamba

Ürya.. Rüya Yani..

Foto alinti
Merhaba Sevgili Günlüğüm.“Nasılsın Fatma Nine?” deme. Çünkü benim durumlar hep aynı. Memleketin anayasası denişir, kurumların T.C ile başlayan levhaları denişir, bir zamanlar can ciğer guzu sarması olanların söylemleri  denişir,  benim durumum  asla denişmez. Sanki yer çekimi kanunu.
Dün gece bir ürya gördüm; ne saçmalığı anlatılacak gibi, ne korkunçluğu. O kadar etkisinde kaldım ki, sabahtan beri tirildeyip duruyom. Şimdi ben üryam da hasdalanıyom. Ama öyle gelip geçici bi hasdalık değil. Yani öteki dünyaya gidip gidip geri geliyom.  Öldüm, ölecem; o gadar hasdayım. Zaten hemen bilincimi gaybeletmişim. Derin uykuya dalmışım, dokdurla buna “ koma” diyorlarmış. Komada ne gadar galdım bilmiyom tabi. Bi uyandım, herkes başımda. Ama insanların hepsi denişik. Büyük torunla güçcük toruna benzeyen iki oğlan çocuğu var ama, bunlar büyük benim torunlardan. Oğlanlarım da bi denişik. Birinin  saçları aycık ağarmış, öteki şişmanlamış. Allah Allah, n’oldu bunlara diyom.

Meğer sevgili günlüğüm, ben beş yıl komada galmışım. Çocuklar bu arada aycık büyümüşler, oğlanlarım da yaşlanmışla. Hepsi boynuma sarıldıla, komadan çıkdım deye, mayişlerine 35 zam gelmiş gibi sevindile. “ Çocuklar ablama telefon edin de, iyileştiğimi haber verin.” diyom. Olmazmış. Telefonlara kısıtlama gelmiş. Öyle ölüm, sel, deprem olmadıktan sonra kimse kimseye telefon edemezmiş. İyi o zaman dedim, torunların biri evine gider, ablama haber verir. O da olmazmış. Hava gararmışmış. Gece sokağa çıkmak yasakmış. Hele hele saçak altına falan basarsa insan, çarpılırmış Allah gorusun. Bak şu başımıza gelene.

Ufak toruna döndüm, gene internette oyun oynayıp oynamadığını sordum. Boynunu büktü. Meğer internet  yasaklanmış. Demek ki internet kafeye gidiyo diye düşündüm. Dururlar mı, oraları da kapatmışla. Neden kapattılar diye sordum; iktidarın aleyhinde tivıt atmasınla diyeymiş.
Bi de hararetim var ki sevgili günlüğüm, sorma gitsin.” Bi meyve suyu verin de içim,” dedim. Artık meyve suyu satılmıyormuş. Fabrikalarda meyve suları bismillahsız gutulanıyomuş. Haram gıdaymış. Onun uçun meyve suyu üretmi yasaklanmış. Meyve suyunu kendimiz  sıkacakmışız. Fatihayla sıkmak şartıyla tabi. Su bari içeyim diyecem, gorkumdan diyemiyom. Yaradana sığınıp, “Bi bardak su bari verin.” diyom. “Olur ama, önce abdest alman ilâzım.” diyorla. Allah’ın verdiği su, öyle ha deyince içilmezmiş.
Bi gız torunum vardı gelinlik yaşta; o hiç görünmüyo. Çağırın şı gızı diyom, olmaz diyorla. Bulunduğumuz odada amcaları var diye, namahrem diye gelemezmiş. Kız – erkek bir arada olur muymuş. Ayol siz ne zaman böyle örümcek kafalı oldunuz diyom, cevap vermiyorla. Bi de bana sus diye işaret ediyorla. Meğer her evde dinleme cihazı varmış sevgili günlüğüm. Eğer  hükümet aleyhine gülden ağır iki lâf edersen, garagolda  alıyormuşsun soluğu. Ay ben ne diye komadan çıktım, niye ölmedim diye başladım dövünmeye.

Televizyonu açdıla, “Uluşa Sesleniş” programında başbakan konuşuyo. Konuş bakalım konuş, konuş bakalım konuş. Bitip tükenecek gibi değil. “Gapatın şunu, başga yeri açın.” diyom. Acı acı  gülüyorla. Yetmiş beş ganalın hepsi ortak yayın yapıyomuş. Ve bu program, izleyemeyenler için  tekrar tekrar verilirmiş. “Ne bu rezalet!” diye söylenince; “Gızma bubanne.” diyo torun. “ Arada bir hava durumuyla, zikir programı da veriyorla.”

Karnım acıktı, bir şeyler yemek istiyom. Gelin; “ Sizin için dua salatası yaptık, Medine böreği yaptık, elhamdülillah yemeği yaptık.” diyo. Onlar da ne diyom;  Kuranda adı geçmeyen yemek ismi mi olurmuş. Aksi takdirde, yerken Allah çarparmış. İşte tam burada cinler tepeme çıkdı sevgili günlüğüm. “ Ayakkabı kutusunda para saklamak, evinde birkaç tane para sayma makinesi bulundurmak, ihalelere fesat garıştırmak, yargıya müdahale etmek, birinci derece sit alanına villa yapmak, sahte  delillerle milleti içeri tıkmak Kuran’da var mıymış ha, var mıymış ?” diye bağırırken bi uyandıysam sevgili günlüğüm, ıccacık yatağımdayım. Meğer ürya görmüşüm.
Üryamı gonşuya anlatı vedim. Sen ürya değil, memleketimizin birgaç yıl sonraki halini görmüşsün dedi. Hadi hoşcagal sevgili günlüüüğüm.

Bu yazı Hemşehirlim, Mudurnulu yani, çok sevip ve saydığım ablam, Kamuran Esen'in yazısıdır. Mudurnu Sivesi ile yazilmistir.

2 Aralık 2016 Cuma

Kısa Kısa Her Telden Nağmeler..

Her yıl olduğu gibi kasımın son pazartesi günü Bern'in meşhur Soğan pazarı vardı yine. Çok eski bir gelenek. Gelin çiçeği gibi süslü soğan ve sarımsağa dair her şey, görsel bir şölen. "Alt tarafı soğan işte hanııım" diyemiyorsun. Allayıp pullayıp 3 kuruşluk soğanı 15 kuruşa satıyorlar. Hiç almadım. Alsam kıyamam o soğanları yemeye, çürür giderler. Sadece bakıyorum ben.  O gün göz doktoru randevum olmasaydı belkide gitmezdim. Ne zaman gitsem zehir gibi soğuk öper yüzümü. Sabahın 5 inde gidilirmiş asıl, en romantik hali öyle imiş. Sanırım bunu hiç bir zaman başaramayacağım. Sabahın köründe sıcacık yatağımı terkedip niye buz gibi havada soğan görmeye gideyim ayol? Aklımı soğan ekmekle yemedim henüz. 
Göz doktorundan randevu aldığımda bana hatırlatmıştı asistan kız, isterseniz başka güne vereyim, park sorunu yaşamak istemiyorsanız, demişti. Aaa evet, dedim önce sonra vazgeçtim, özellikle o gün istedim. Göz doktoruna gittimde nooldu sanki? Sağ gözüm uzun zamandır sürekli sulanıyor. Elimde bir mendil sürekli göz pınarımı kurulama halindeydim İngiliz kraliyet ailesinin hüzünlü kızı gibi.  Doktor baktı etti, sizi gözyaşı spesyalistine havale edeceğim, dedi. Göz doktoru ayrı, gözyaşına bakan ayrı, göz bebeğine bakan ayrı. 
Elimden gitseydim, başparmak, işaret, orta, yüzük ve serçe parmak olmak üzere beş ayrı spesyaliste gönderecekti herhalde. İyiki dişimden gitmedim, 32 ayrı doktor:) olur mu olur! İşte bütün bunlar dünya ülkesi olma şımarıklıklarından. Taaa Ocak ayına randevu aldım, gözyaşına bakan doktordan. 

Sogan pazarindan fotograflar..



**************

Yine pazartesi akşamı Arte kanalında "Kış Uykusu" filmi vardı. Kız kardeşim haber etti. Daha önce Türkçe izlemiştim. Ve çok sevmiştim, ne güzel dialoglardı. Ve o bazı soyut kavramları öyle uzun ama sıkmayan bir filme nasıl aktarmıştı Nuri Bilge Ceylan.  Hemen İsviçreli arkadaşıma söyledim bende, akşam ne yapacağını bilmiyorsan Arte kanalında Türk filmi var, tavsiye ederim dedim. Hiç abartmadım, uzun bir film falan hiç bir şey demedim. Çünkü bilirim ki, bir filmi çok översen farklı beklentilere giriyor insanlar. Yani en azından ben öyleyim. Perşembe buluşmamızda, bu filmden bahsetti. Harika bir filmdi dedi. Tek tek dialogları anlattı. Haluk Bilginer'in oyunculuğunu ve diğerlerinide alkışladı. Haluk Bilginer için "schöner Mann" dedi. Film için " Ein film mit Hüzün" dedi. Hüznün ne anlama geldiğini Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabından okumuş. Öyle güzel bir kelime ki, Türkçe ile ifadesi Almancada uzunca bir paragrafa anca sığıyor, dedi. Hüzün kelimesini çok seviyor. Doğru söylüyor, Türkçe çok kısır bir dil olmasına rağmen bazı kelimeler çok anlamlı ve Almancada karşılığı yok. Hüzün mesela.  Örneğin, Gönül. Almanca karşılığı sadece kalp. Yani "Herz" bu değil ki. Gönül var, yürek var, kalp var. Gönül ile kalp aynı şeymiş görünsede bir hüzün var arasında:) birde dedi ki; Türkler böyle hüzünlü filmleri çok güzel işliyorlar, örneğin bir Amerikan filmi dramada olsa aynı hissi asla vermiyor, genelde bu var Türkiyelilerde, sendede var dedi. Doğrudur, hüzünlü bir kültürümüz olduğundandır, dedim. 

**************

Bu yıl şirketin yılbaşı kartlarını benim çektiğim bir fotoğraftan tasarladığımı söylemiştim. İş arkadaşlarım tarafındanda çok beğenilince sipariş vermiştim. İşte onlar geldi bu hafta içinde. Basılı halide güzel. Lakin çok fazla sipariş etmişim. Akıllı davranıp yıl belirtmemişim. Yani seneye bile göndersek 2016 ya ait değil. Zamansız. E her yılda aynı kart olmaz. Sanırım yakınlarıma göndereceğim kartta bu olacak. Firma logolu ama olsun. İçine özel şeyler yazarsam özel karta dönüşür. Blogcu arkadaşlarım, posta kutunuzda böyle bir kart görürseniz, "bu ne be" demeyin olur mu? Fotograf sag üstte görünen Günün Fotografi altinda..

***************

Advent zamanı geçen pazar başladı. Advent çelenkinin dört mumundan biri yanıyor.. bu pazar ikincisi yanacak. Yani noele geri sayım başladı. Tatlı ve huzurlu bir telaş var sokaklarda. Birde evlerden dışarıya taşan Noel kurabiyeleri ve çöreklerin kokusu. Noel pazarları kuruldu. Henüz gitmedim. Kar yağmasını bekliyorum, klasik olması adına. Meteoroloji hala kardan haber vermiyor. Ama çok soğuk. Ayaz var. Geçen pazar Almanların "Lebkuchen" dedikleri, Türkçesinin "zencefilli çörek" olduğunu Google'dan öğrendiğim o çöreği yaptım. Çok güzel oldu. Zor bir şey bilirdim, öyle basit bir tarifi varmışki. Çok güzel kokularını bende hem eve, hem balkondan sokaklara saldım. Hemen bir tabak Martin amcaya götürdüm. Yine ışıl ışıl gülen gözleriyle karşıladı beni kapıda. Bir kutu ofise götürdüm. Bitti bile. Yarın yine yaparım belki. 





















***************

Dün 1 Aralıktı. Benim için özel bir gün. Bu günün özelliğini daha önceki yıllarda yazdım. Ja, ich will, Evet istiyorum yazim burada.. Tekrar tekrar aynı şeyleri yazmak istemiyorum. 
1 Aralık günü "Evet" dediğimizin devlet tarafından onaylandığı gündü. Yoksa biz daha önce o "evet" i birbirimize çoktan söylemiştik. O yüzden unuttuğumuz oluyor bu günü. Çok günlerimiz var. Bu şu anlamda iyi oluyor, birimiz unutursa ve diğerimiz hatırlatırsa, "biz o gün mü evlendik, 1 Aralık'ta sadece onaylattık" diye kolayca kıvırabiliyoruz. Neyseki bu konuda ikimizde aynı düşünüyoruz, ve aynı pencereden bakıyoruz. Tıpkı şu fotoğrafta ki gibiyiz biz. Bazen güle oynaya, bazen itiş tepiş bakıyoruz aynı pencereden. Bu fotoğrafı bizim Deniz çekmişti geçen yıl Avusturya'da. Seviyorum bu fotoğrafı. Aynı biz😀 

Ayni pencereden bakiyoruz 21 yildir..

*******************
Elbette ülkeden ve dünyadan haberdarım. 
Elbette yine hüzünlü bir haftayı daha geride bıraktık ülke olarak. Birde uçak kazası var Kolombiya'dan. Fidel'in külleri ülkeyi bi baştan bir başa geziyor. Mine Söğüt'ün şu yazısını çok sevdim. 
O yıkık ama dirençli yoksul hayatı küçümsemekte istedikleri kadar ısrar etsinler... 
Artılarla eksiler birbirinden çıkarıldığında elde kalanın değerini; 
Bu değerin, eksileri artıya çevirebilmek için sistemin kendini geliştirmesinde nasıl pozitif bir rol oynayabileceğini hiç hesaba katmasınlar; 
Sağın yıkıcı ve mutlak galibiyetine inatla direnen küçücük bir adaya burun kıvırarak baksınlar ve Fidel ölünce sosyalizm de ölür sansınlar; 
Ölünün arkasından istedikleri kadar sövüp saysınlar. 
Boş ver. 
Fidel ölür; sen uçuşu hatırla.
Yazı Mine Söğüt'ün sayfasında mevcut. İsteyen oradan okuyabilir. Birde şu cümlesi çok hoşuma gitti.. "Allanıp pullanmış bir yoksulluğun zenginlik diye pazarlandığı bu koca kapitalist dünyada;.... diye girizgahından sonra yazdıkları var..  

Sonra Adana'daki kız öğrenci yurdunda olanlar var. Hüzünden öleceğiz artık. Bi keyiften ölmek var, birde hüzünden. İkiside öldürmüyor insanı. Biri pozitif, diğeri negatif etkiliyor sadece. Artık negatif etkilediğindende şüpheliyim. 
"ülkemde her gün başka başka dertler yaşanıyor. Ve üzülmekten bir tuhaflaştık aslında. Duyarlılıklarımızı da kaybettik" diye yazmış arkadaşım bana. Haklıda üstelik. Ve artık hazırız yarına kötü bir habere uyanmaya demiş "Günün Çorbası" blogçusu. Çok doğru, yarına acaba hangi kötü habere uyanacağız diye yatıyoruz. Uyuyoruz yani. O kadar alıştırılmışız. Kösele gibi olmuş yüreklerimiz. Bugün üzüldüğümüz şey yarına başka kötü şeylere bırakıyor kendini. Neye üzüleceğimizi şaşırmış durumdayız. Küçükte olsa mutluluklarınızı yaşamaktan utanır hale gelmişiz. Sanki utanması gereken bizmişiz gibi? 

Birde herkesin kendine göre küçük büyük sıkıntiları oluyor. Olmuyor mu? Kiminin çocuğu, kiminin okulu, kiminin işi, kiminin ilişkisi, kiminin maddi, kiminin manevi.. herkesin bir derdi mutlaka var. Hep dert, hep hüzün. Hüzünden beslenen milletiz vesselam. Bu türkülerimize, filmlerimize, yaşamımıza, kültürümüze işlemiş. 

Böyle işte.. 

26 Kasım 2016 Cumartesi

Fidel ile Deniz'in Hikayesi..


Önceki gün kötü bir rüya görmüştüm. Genelde rüyaları yormam, ve benim gördüğüm rüyalarımın anlamı olmaz. Tıpkı, förstleydi Eminaanımın konuştuğu zaman, hiç bir şey anlamadığım gibi, o kadar ruhsuz bulurum rüyalarımı. Fakat rüyamda yangın ve diş düşmesi gördüğümde endişelenirim.. Bu çocukluğumdan kalma ve ninemden duyduğum bir rüya yorumu. Beynimin bir yerine yerleşmişki unutamıyorum. Çünkü bu iki rüyayı ölüm haberi ile yorardı. 


Köyümüzde en dıştaki eski ve ahşap ev cayır cayır yanıyordu rüyamda. Benim rüyalarım çıkmaz ki diye ciddiye almasamda, acaba diye gözüm açık, kulağım dikti. Bu sabah hemen hemen her profilde paylaşılan Fidel Castro'nun fotoğraflarını ve ölüm haberini görünce, hadi canım dedim, kendine pay çıkarma. Benim rüyamla alakası tabi ki yok! Biliyorum. Üzüldüm.  Yaşlı ve yorgun olması anlaşılabilir kılıyordu göçünü. Efsaneleşmiş Liderler arasında tarihte hep yerini koruyacak. "Fidel ölmeden bi Küba'ya gitsek" dedik bizde çok. Ama olmadı. 

Belkide gördüğüm rüyayla alakası var!! 
Çünkü; 
Fidel ile farklı bir hikayemiz var. Şimdi böyle yazıncada sanki bire bir yaşanmış bir hikaye gibi oldu. Öyle değil, ama ona yakın bir şey. 

Bundan 20 yıl önceydi, ikiz oğlan bebeklere hamileydim. Birinin adını ben, diğerinin adını babası koyacaktı. Karnımdayken koymuştuk isimleri. Benim koyacağım isim Taylan olacaktı. Babanın koyacağı isim Fidel'di. Karmımdayken bile onları Taylan, Fidel diye seviyorduk. Bu bebeklerden Fidel olanı, 33 haftalıkken devrim yaptı karnımda, içinde bulunduğu ortamı sevmeyip, yırtıp çıkmak istedi. Apar topar hastane ve doktorlar çıkardı Fidel'i karnımı yararak. Ee madem açtık, Taylanıda çıkaralım demişler. Bileklerine hemen isimleri yazılmıştı. Biri Fidel'di, biri Taylan. Kimlikler çıkacak, Doğum belgeleri ve bilgileri ile gittik bulunduğumuz şehrin nüfus dairesine. O zamanlar Alman dairesi Türkiye'li vatandaşların çocuklarına verileceği isimlerin Türkiye konsolosluğunun verdiği bir isim listesi ile kabul ediyormuş.  Yani o dönemler ben çocuğuma vereceğim ismi bile Türkiye devleti belirliyordu. 1980 darbesi ile birlikte solcu, ve yabancı isimler yasaklanmıştı. Sonra bize Alman nüfus dairesinden şöyle bir mektup geldi. "Fidel ismi sizin konsolosluğunuzun verdiği listede olmadığı için kabul edemiyoruz".. 

Yapacak bir şey yok. İsim değişecekti. Sonra Fidel'in adını Deniz olarak değiştirdik. Bunada karşı çıkamazsınız ya, diyerek, kimliklerini çıkarttık. Konsolosluktaki bir görevli, Biri Deniz, biri Taylan ha çok manidar, diye kaşlarını eğsede o isimleri oraya yazdı. 

Bugün Denize bunu yeniden anlattım. Ve hatta o belgeyi dosyada saklıyordum. İlk kez yazılı olarak gördü. "Gerçekten doğruymuş" dedi. Bugün benim için Fidel'sin dedim. Bugün sadece Fidel diye hitap ettim. Ve bugünün anısına yıllardır bizim Fidel'in kapısında olan Che ile fotoğrafladım. 

Uğurlar ola Fidel. 

Fidel Castro nun bir sözü ile...

"Bir katilin, bir hırsızın başbakan olduğu bir cumhuriyette, dürüst kişilerin yerinin ya mezar, ya cezaevi olduğunu anlayabilmek zor bir şey olmasa gerek" 

(Bknz. Ülke)


20 Kasım 2016 Pazar

Bir Pazar Gününün Anatomisi..

Sonbahar hala devam ediyor. Bir ara çok soğuktu, ayakta kalmaya çalışan ağaçlar suyu dallarına, yapraklarına değilde, kışı atlatabilmek için köklerinde saklayınca sararıp, soldular ve döküldüler, kalanlar dökülmeye devam ediyorlar. Ağaçlar yaşayabilmeleri için vazgeçiliyorlar yapraklarından. Doğa güzel ama acımasız. Onlar en azından doğal davranıyorlar.. Her bahar yeniden canlanıyorlar. İnsanlarda öyle mi, birileri daha iyi yaşasın diye ölüyor diğerleri. Üstelik baharda gelmiyor.. Neden yazılarım hep bu yöne kayıyor benim? 

Neyse, ben bir pazar günümü yazmaya oturdum. Sabah uyandık. Sabah dediğim 10-11 arası:) Pazar'ları böyle. Ben uykuyu severim. Ev ahaliside bana uydu artık. Gençler'de artık çocuk değil ya, ve hatta haftasonları sabaha karşı eve geldiklerinden pazar uykuları konusunda uyumluyuz. Pazar kahvaltılarımız haftada bir kez yaptığımız bir şey olduğundan biraz özenli olur. Kahvaltı, hazırlanışı, yiyişi, kaldırılışı 1,5 -2 saat sürer. Sonra kahvesini alan balkona. 

Sonra ben giderim elimde bir tas kahve ile balkona. Sadece kahve değil, telefon, kitap diğer elimde olur. Önce telefonda, Facebook, instagram, Twitter bir göz atar, ha birde kelimelik oyununda sıra bendeyse ona bakar, sonra biraz kitap okuma. Bu her Pazar hemen hemen aynı. Hava masmaviydi. Güneş sırtımdan ısırtıyordu. Hemen yakınımda olan ormanda yürüsem mi, yürümesem mi? Kendimi yürümek için ikna çabaları. Bu konuda çok tembelim. Sonuçta sadece yürüyeceksin, taş taşımayacaksın, sağlıklısın, yürüyebiliyorsun, cezaevinde falanda değilsin, eee o zaman niye yürümüyorsun değil mi? Salaklık herhalde, başka bir açıklaması yok. 

Salak mısın kızım sen, çık diyerek tepkiledim arkamdan. Sonra bi şekilde çıktım evden. Çıkış o çıkış. Bu sefer fotoğraf çekmekten yürüyemiyorum. Üstelik fotoğraf makinamıda almadım. Telefonla hep çektiklerim. Ormanda kendimi kaybettim. Sonbaharın 51 tonu.. O bir ton vardı ki elli tonu ellibir yapan. Bir su birikintisine düşen gökyüzü ve ağaçlar. Diğerinden farklı olan bir yaprak. Güneş görmeyen bir yerde kırağı düşmüş yapraklar. Ağaçlara sarılmam, koklamam, öpmem.. Hayranım, seviyorum ağaçları. 

Mutlu bi şekilde döndüm eve. Sonunun güzel olacağını bile bile ormanda yürüyüşe çıkmaya kendini itekleyen insana salak denir. 

Pazar klasiği ütü yaptım. Ama öncesinde hamur yoğurdum pizza yapmak için. Laf aramızda fena pizza yaparım. Hemde çok fena. Ütümü yaptım, 39 çift siyah çorapları diğer eşi ile kavuşturdum. Kavuşamayanları topladığım torbaya attım. Bir ara kavuşmaları ümidiyle. 

Pastirmali yumurtali Pizza
Ton balikli ve Reyhanli
Pazar akşam olmaya başladı. Evlerin pencerelerinden sarı sarı Işıklar birer birer yanarken, bende fırın tepsisini alıp, herkese özel pizzaları birer birer yapmaya başladım. Şöyle mesela.. 



Ton balikli, soganli
yilbasi cekilisi hazirligi
Sonra bu gece saat 22 de yılbaşı çekilişi yaptık. Hemde whatsapptan😀 şöyle bir şey, her yilbaşı olduğu gibi bu yılda Almanya'da kardeşlerle olunacak. Birbirimize hediye almak için çekiliş. Yani herkes seçtiği kişiye alacak hediyeyi. O çekiliş olayını yaptım bu gece. Ben yaptığım için en son benim çekmem gerekiyor tabi. Çünkü numaraların arkasına isimleri ben yazdım. Onlar sadece numara çekeceklerdi. İşte herkes bir numara söyledi. Bende numaraların arkasındaki ismi özelden çekene gönderdim. Yani herkes çektiği kişiyi biliyor. Kendisini kim çekmiş bilmiyor. Böyle küçük heyecanlar yaratıyoruz işte mutlu olma adına. 

Ve gece hala bitmedi. Saatler geriye alınınca geceler çok uzun oluyor. Severim geceleri. Benim blogspotun saatleri hangi ülkeye göre ayarlı bilmiyorum ama, ne zaman bir şey paylaşsam uygunsuz bir zaman saatinde  çıkıyor. Yorumlar keza öyle. O yüzden zamana takılı kalmayın. 

Böyle işte, bir pazar daha böyle bitti.. Çabuk geçiyor zaman. Çok çabuk. Sene bitiyor heeeeey.. 

farkli olmak güzeldir


18 Kasım 2016 Cuma

Ve Hala Çocuk Tecavüzlerini Ak'lamak???

Bu sabah bütün sosyal mecralarda çocuk tecavüzleri ile ilgili yazılar, kınamalar, herkes ama herkes bir şekilde duygularını yazıyordu. Yine nooolduki diye haber sayfalarını açtım. Meğer bir kaç insanlıktan yoksun AKP milletvekilleri ( gerçi hepsi aynı ya) yine yasalaşması için, tecavüzceleri aklayacak özellikle çocuk tecavüzcülerini aklayacak, akıl dışı bir önerge sunmuşlar meclise. Dedim herşey bitti, şimdide aklımıza mı tecavüz ediyorlar? Hayır, ne oluyor? Yani bunlardan her şey beklenir, beklenirde..  ... ama bu kadarda olmaz diyeceğimiz bir yasa önergesi bu. İnsalık ayıbı. İnsanlık düşmanı bir önergedir bu. Düşünürken, konuşurken ve dahi yazarken tüylerim ürperiyor.. 

Düşünüyorum, taşınıyorum.. olmaz diyorum, olamaz diyorum. Gün geçmiyor ki aklımıza zor gelen bir şey olmasın? Daha aklımıza zor geleni hazmedemeden başka bir olaya uyanmak. Oldu bittiye getirmek. 
Yahu konu tecavüz.. konu çocuk. Erkek çocuklarına yapılan tecavüzler var. Hayvanlara yapılan tecavüzler var. Bu kadar hassas bir konu nasıl olurda, sadece kız çocuklarına yapılan tecavüzcüleri aklamak için bir yasa getirilmeye çalışılır? Nedir bu kız çocuklarına ve kadınlara gareziniz? Eğer bu yasa onaylanırsa, onaylanlayın hepsi tecavüzcüdür. Çocuk istismarcısıdır.. Pedofoli hastasıdır. 

20 Kasım çocuk hakları günüymüş. Radyoda dinledim bu gün. 
"Çocuk hakları, kanunen veya ahlaki olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel kavramdır." diye tanımlanıyor Vikipedi'de. 

Tamda böyle bir günün arefe günlerinde böyle bir yasa teklifi küfür niteliğinde. Birleşmiş Milletlerin imzaladığı bu anlaşmada Türkiye'de var. Ama kim takar birleşmiş milletleri değil mi? Hadi onu takmıyorsun tamam, ahlak anlayışını nerede bıraktın? 

Akşam eşim bi yere giderken iki arada bi derede şöyle bir yorum yaptı. "Haaaa, anladıııım, bu başkanlık veya adı herneyse cumhurbaşkanlığı gündemde ya, bu tecavüz teklifini cumhurbaşkanlığı  onaylamayacak ve kahraman gibi görünecek" dedi. Hakkaten ya. Düşündüm, evet olabilir. Hep öyle olmuyor mu? Her olumsuzluğu fırsata çevirmiyorlar mı? Hep kandırıldık, diye diye kandırmıyorlar mı? Bizi değil tabi. Siz, biz, öteki diye onlar ayırdı kusura bakmayın. Yoksa ben hala insanız diyenim. 

Şimdi, eğer öyle olduğunu varsayarsak iki ucu boklu değnek gibi görünsede, böyle bir yasanın iptali ve çocukların korunmasını yeğlerim tabiki. 

Bi taraftanda diyorum ki; bunlardan her şey beklenir. Daha önceki olayları unuttuk mu. Yavaş yavaş işlediler bu konuyuda.. Küçük yaşta imam nikahı kıyan imamlara cezalar kalktı, muhtarlara bile nikah kıyabilme olanağı getirildi, OHAL bahanesini öne sürerek bir çok şeyi yaptıkları gibi, tecavüze ve şiddete uğrayan çocukların, kadınların haklarını koruyup gözeten bir sürü dernekler mühürlendi. 

Eskiden söyle bir deyim vardı; "suni gündem" yani gündemi olur olmaz şeyle meşgul edip, başka büyük olumsuz şeyleri hayata geçirmek gibi.  Ama bunlar hem meşgul ediyor, hem uyguluyorlar. 

Ben her yazımı Facebook sayfamda yayınlamıyorum. Ama bunu yayınlayacağım. Benim sayfamda AKP yi destekleyen yakınlarımda var. Ve tanıdığım kadarı ile hoşgörülerini ve insanlığını kaybetmemiş kişiler bunlar. Bu yazımdan kendini sorumlu hissedenlere soruyorum. Ve AKP li olupta gurur duyanlara soruyorum? Sizler ne düşünüyorsunuz bu çocuk tecavüzleri ile ilgili sunulan bu yasa önerisine? Hakkaten merak ediyorum.. 

13 Kasım 2016 Pazar

Kızarmış Zeytin, Yılbaşı Kartları,

Mevsim kendine yakışanı yapıyor her zamanki gibi. Bir şeylerinde yolunda gitmesi, olması gerektiği gibi olması yaşamı umutlu kılıyor. Birçoğumuz biliyoruz, herşeyin çok kötüye gittiğini. 
Ve en kötüsü yaşanan onca kötülükleri ve acıları unutmamız, bir sonraki yaşanan acılarla. Unutma özelliğimiz bizi koruyor belkide. Yoksa nasıl dayanabilir insan bunca olanlara? Daraltılmış bir çemberde neye tutunuyorsak onunla mutlu olmaya çalışıyoruz işte. 

Zeytin Kizartmasi
Pazar bugün. Sessiz, sakin bir sonbahar pazarı. Hava buz gibi. Gri ve ıslak.  Karda yağar gibi oldu sanki. Sabah kahvaltısında değişik bir şey yaptık bugün. Zeytin kızartması. İtalya'dan gelen bir iş arkadaşımız anlatmıştı. Bu aklımda kalmış, bir gün Türk bakkalında yeşil ham zeytin görmüştüm, alıp kızarttım. Aman tanrım! O ne berbat bir tattı? İki gün ağzımdan çıkmamıştı. Düşündükçe ağzım burulmuştu. Sonra iş yerinde o arkadaşı görüp "bize ne garezin vardı" demiştim. Gülerek, hayır o zeytin olmaz, demişti. Bu aylarca önce yaşanan olay aklından çıkmamış olmalı ki, dün İtalya'dan gelirken bir poşet dolusu kızartmalık zeytin getirmiş. İki avuç zeytini, biraz zeytinyağı ile tavada kızarttık. Tuz ve kekik koyduk. Berbat bir tat değildi bu sefer. Ama "işte bu" dediğim bir şeyde olmadı. Bu sefer neyi beceremedik anlamadım. 

Yilbasi kart tasarimi
Severek fotoğraf çektiğim bilinir. Geçenlerde el üretimi eşyaların küçük bir pazarı vardı. Adı "koffermarkt". Güya orada fotoğraflarımı kartpostallaştırıp 
satacaktım. Olmadı, başvuru tarihini kaçırmışım. Bu sefer aklıma yılbaşı kartları geldi. Şirketin yılbaşı kartpostallarını benim çektiğim bir fotoğraftan yapmayı düşündüm. İnternette onunla uğraştım, ön kapakta fotoğrafım, içinde yazı, arka kapakta şirket logosu falan, hoş bir şey çıktı ortaya. Beğendim. Yarın ofistekilerinde fikrini aldıktan sonra 200 kart siparişi vereceğim matbaaya. 

Eski kartlar.. mektuplar..
cogu Ferminadan..
Yılbaşı kartı deyince aklıma geldi, çekmecelerdeki bisküvi kutularının içinde sakladığım kartları, mektupları çıkardım bugün. Tek tek baktım, okudum, kokladım,  Bloğa yeni yazmaya başladığımda yani 2012 lerde falan blog yazarları Yılbaşı etkinliği altında birbirine yeni yıl kartı gönderirdi. Tabi bu etkinliğe katılanlar ve isteyenler. Güzel bir şeydi o. Her gün posta kutusunda özel bir zarf. El yazısı ile yazılmış iyi dilekler. Bazen 3-4 tane birden gelir, sevinçte aynı oranda katlanır.  Bazıları arasına bir kitap ayracı koyar, diğeri sevgilerini not eder. Elleri dokunan o kartlara, yazılara, sevgilere, günler sonra sen dokunursun, posta kutusundan aldığın zaman. Son bir kaç yıldır yapılmıyor bu etkinlik, yada ben rastlamıyorum. Bu sene yapasım var. Kimse yapmasa bile, bende halen adresleri olanlara göndermek niyetim. 

Var mı istekli olan? Yoksa, amaaaaan öyle şeylerle uğraşamam diyenlerden misiniz? 

Bu iki karti 2014 te yazmisim, göndermemisim.
Göndersem mi acaba? Biri Özlem'e, biri Cansu'ya yazimis..

5 Kasım 2016 Cumartesi

Yine Aylardan Kasımdı..Ve Kasıldıkça Kasıldı..

Morardi o gün Persembe..
Martin amcayı hatırlıyorsunuz değil mi? Hani yıllar önce balkondan bir cenaze arabasına konan bir tabutun arkasından sadece el sallayan, başım bükük izlediğim amca. Bir kaç ay önce sağ bacağının olmadığını görmüştüm.

İşte o günden sonra ara sıra elimde bir tabak yemekle kapısını çalıyorum. Her zaman yapamıyorum kendimi ezik hissetmesin diye. Çünkü, bana bir keresinde "bana yemek getirmek zorunda değilsiniz" demişti. Biliyorum, ama içimden geliyor, istemezseniz getirmen, demiştim. Sonra verdiğim cevaptan kendimde utanmıştım. Çünkü insanın sadece karnının doyması değil, beynininde doyması gerekti. Ona yemek götürmekten başka şeyler olmalıydı. Sohbete ihtiyaç duyabilirdi mesela. Ona yardımdan çok sanki bizim ona ihtiyacımız varmış gibi olmalıydı. Ama bilemiyordum işte nasıl yapacağımı. Bir keresinde, daha önceleri satranç turnuvalarına katıldığını, şampiyonlukları olduğunu söylemişti. Bizim oğlanlarda oynuyor demiştim. Zamanlarınız uyarsa sizinle oynamayı çok isterler dediğimde, tabi  belki onlardan yeni şeyler öğrenirim, demişti mütevazı bir şekilde. 

Bir kaç hafta oldu. Yemek götürmüyorum. Bir sabah işe giderken, onu gördüm yine posta kutusunda tekerlekli sandalye ile. Ben kapının içerisindeydim, o dışarda. Postacı o saatte gelmezdi. Martin amcanın posta kutularının altında bulunan "milchkasten" süt kutusu dedikleri bir boşluktan bir ekmeği bacakları üstünde duran battaniyenin altına bir hamle ile soktu. Bunu neden gizli yaptı bilmiyorum. Martin amcanın bu halini görünce hiç görmemiş gibi yapıp merdivenden direk garaja gittim. Demekki ekmeği posta kutusuna geliyor. Bunda utanılacak bir şey yok ki. Bilakis, gayet normal ve hayatı kolaylaştırma adına güzel. Ekmeğini sipariş edebiliyor bi şekilde. Belkide, ben tam o an'ı görünce farklı düşünmüş olabilirim.

Dün yine sabah işe giderken, bir sürü geri dönüşümlü çöpleri ayırdığımız için, şişe, kağıt, plastik vs. elimde olunca asansörle inmek istedim. Asansör bakımda olduğu için çalışmıyor. Tamam, merdivenden inebilirim. İnerken giriş katında posta kutularını görünce, ilk aklıma gelen Martin amca oldu. Merdivenden inemez. Ekmeğini alamaz. Ekmeğini alıp ona çıkarsam mı? Ama onun ekmeğinin posta kutusuna geldiğini benim bildiğimi bilmiyor ki? Ani bir kararla elimdekileri garajda bırakıp tekrar yukarıya çıktım. Milchkasten denilen yer anahtarlı değil, bi üstü olan mektup yeri anahtarlı. Ekmeğini ona çıkarmak niyetim. Asansör onarımı ne kadar sürer bilmiyorum. Kahvaltısını edebilsin. Ona derim ki, "biraz önce bu ekmeği bıraktılar sizin posta kutunuza, asansör şu anda bakımda ve çalışmıyor, bu yüzden ekmeğinizi getirdim", diye senaryolar yazıyorum kafamda. Bu senaryoya ben bile inandım. Açtım onun posta kutusunu.  Boştu. Posta kutusunda ekmek yoktu. Sevindim. Ya almıştı ekmeğini, yada her gün gelmiyordu ekmek. Avrupalılar çok ekmek yemediği için ikinci seçenek daha mantıklı geldi. İşe gittim. 

Perşembeydi o gün. Perşembe kadınları ile buluşmamız hala sürüyor. Ülkedeki gelişmeleri, hayretle izliyorlar. Cumhuriyet gazetesine yapılan baskınları, idam cezasının yeniden gündemde oluşu.. gün geçmiyor ki yeni bir şey olmasın. Evet, uzaktayız, ama ülkemde olanlar beni üzüyor. Arkadaşlarımda benimle birlikte üzülüyor. Sonu gelmeyen bir korku filmi izler gibiyiz. İşte bunları ve başka şeyleri, hatta umut veren şeyleride konuşuyoruz. Zaman çok hızlı geçiyor Perşembeleri. Kaç bardak şarap içiyoruz farkına varmıyoruz. Bol suda içiyoruz yanında. 

Bu Perşembe eve dönerken yine bir hal geldi başıma. Burada saatler geriye alındığı için akşam erkenden çöküyor. Akşam 7 gibi, hafif yağmur ve karanlık yollardan ilerlerken, turuncu renkli, fosforlu adamlar durdurdu beni. Akşam erken saatler olduğu için alkol testi yapmazlar diye umuyorum. Yaparlarsa "sıçtın kızım sen" diyorum. Bu hayatımda bir ilk ayrıca. Yani kontrol ilk, yoksa ben her Perşembe aynıyım. 

Neyse çektim sağa, pencereyi indirdim. İyi akşamlar diledi bana, iyi akşamlar dedim, nazikçe. Ehliyet ve ruhsat, dedi. Verdim. Arabayı istop ederseniz, sevinirim dedi. Arabayı istop edeceğim düğmeyi bulamıyorum, elim ayağıma, *ikim *aşşağıma dolaştı. (Deyimlerin ayıbı olmaz) 
Neyse. Ehliyeti kontrolden sonra, elinde bir aletle geri döndü, ve dedi ki,  seyyar radar var, ve siz 50 km/h lık yolda 64 km/h hız yaptınız. Bunun cezası 120 Fr. Alkol aldınız mı, dedi. Evet, dedim. Çünkü elinde o aletle gelmiş, hayır almadım desem çıkacak ortaya. En son ne zaman aldınız, dedi. E bu konularda tecrübeli değilim ki, iki saat önce dedim. Oysa yakın bir zamanı söylemek gerekiyormuş. Nasıl üfleyeceğimi uzun uzun anlattı. O an onu dinliyor muydum bilmiyorum. Dinlemediğim belli olmuş ki, hiç bir şey olmadı alette. Sonra tekrar ettim. Bu sefer 0.44 diye bir birim çıktı. 0.5 yasal olan ölçü. Önce bi sevindim. Sonra bana dedi ki, sizin verdiğiniz bilgiden daha çok çıktı. Şimdi ikinci bir test yapacağız. Meğer 0,44 miligram ile 0.44 promile aynı şeyler değilmiş. İkinci bir üfleme yaptım. Bu sefer 0.39 çıktı. Ve  bana dedi ki, bayan Yalçın bu şanssızlıkta şanslı olansınız. 0.39 un üzerinde çıkan verilerde hastaneye gidip kan testi falan yapılıyormuş. 0,39 sınır, sadece yazılı ihtar alıp ceza alarak kurtuluyormuşum. Ama 10 saat araç 🚗 kullanamam, trafikten men edildim. Ehliyetimi aldılar. Bana bir rapor verdiler, yarın araba ile işe gitmemiz gerekirse bu raporla gidebilirsiniz, dediler. Sonra imdadıma bizim oğlanlar yetişti. Gelip beni aldılar. Kıl payı kurtuluyorum her zaman, her şeyden. Koruyucu meleklerimi hissediyorum hep.

İşte o Perşembe akşamıydı yine. Eve gelir gelmez bir çay suyu koydum. Bu yaşadıklarımla ve akşam soğuğu çökünce bir kedi gibi salondaki sofada uyuyakalmışım. Çayım soğumuştu. Gece yarısı olmuştu. Yatmaya yeltenirken NTV de son dakika haberi. HDP li başkanlar ve milletvekilleri göz altına alındı haberi. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Şaşırdım mı bilemiyorum. Çünkü, günümüz yönetiminden her zaman her şeyi bekliyorum da, ama buna rağmen şaşırdım galiba. Gece 23.30 gibiydi. E saat farkı ile 01.30 olmalı. Facebook'ta bir hareket yoktu. Gerçi benim dar bir çevrem var orada. Bu sefer Twitter'a geçtim. İnternetin engellendiğini söylüyordu büyük bir kısım. Böyle zamanlarda hep öyle olmuyor mu? Zaten, profili düşük Başbakanımızda teyid etti. "Arkadaşlar, güvenlik açısından zaman zaman bu tür tedbirlere başvurulabilir, bunlar geçici tedbirlerdir, tehlike bertaraf edildikten sonra herşey normale döner" dedi. 

İyide Başbakan, bu ülkenin güvenliğinden siz sorumlu değil misiniz? Bu ülke neden tehlikede? İnterneti kısarak mı sağlıyorsunuz bu güvenliği? Biz bir şey öğrenemezsek, duramazsak, bilmezsek mi oluyor? Senin deyiminle "15 temuzda" niye kısıtlamadınız bu internet erişimini? Ve hatta skyptan yayın yapıp demokrasiyi sokaklarda aramadınız mı? Biz hep deriz zaten demokrasi sokaklarda, diye. Ama sizin işinize gelince sokaklarda oluyor demokrasi. İşinize gelmeyenler sokağa dökülünce, interneti kes, TOMA'larla biber gazı ve plastik mermileri sık, jopu indir kafaya yada .... başka bir yere.  Bu mudur demokrasi? 

Birde anlayamadığım şu var. Bu HDP'lilerin bir seçmeni var. Barajı aşarak Meclis'e girdiler. Yani yasal bir şekilde ikinci muhalefet partisi oldular. Sen sev veya sevme. Talepleri artık demokratik bir şekilde olacak. Eee nooldu? Yooook, olmayacak, onlar ne mecliste olmalı, ne dağda. Mümkün olsada hiç bir yerde olmasalar buharlaşsalar. Ama işte, Allah onlarında yaşamına imkan vermişti. Tesadüfen Kürt doğmuşlardı tıpkı senin veya benim tesadüfen Türk doğduğumuz gibi. Orda burda okuyorum, onlar Kürt devleti kurmak istiyordu diyenleri. Onlar sadece insanca haklarını istiyordu, senin gibi, benim gibi.  İnsanca yaşamak istiyordu. Hani hepimiz kardeştik ya. Çevrenize bir bakın, herkes der ki, şu komşum, şu arkadaşım öyle iyi öyle iyi ki, ama Kürt? "Ama" ne ya?? Bunu sürekli söyleyen bir Alman arkadaşım vardı. Beni yakınları ile tanıştırdığında, " Benim en iyi arkadaşım, ama nereli biliyor musunuz? Türk! " bu bir değil iki değil! "Ama Türk! Bir gün söyledim ona, beni bir daha böyle tanıştırma, sadece adımı söyle, eğer onlar merak ederse sohpet esnasında ben söylerim, dedim. Çünkü, benim içinde öyle. Biri ile tanışırken ilk aklıma gelen ırkı değil, insanlığı oluyor. 

Hal böyle iken bir şeye daha aklım ermiyor? Madem dokunulmazlıklar kalkacak? Bu neden bütün partiler için geçerli değil? Bir tek onların dokunulmazlığı kalktı. Ve onlarda "tamam kalksın" dedi. Kalktıda bir kaç ay önce. Ve apar topar gece yarısı evlerinden alındılar. Gerekçe, ifadeye gelmedikleri için.  E tamam zorla götürdün, hapse atmak? Her zaman bi kılıfları var tabi. Bu sefer hukukun üstünlüğünü savunuyorlar. Ya çıldıracağım. 

Ee hani hukuk devletiydi, CB anayasa mahkemesinin Can Dündar ile Erdem Gül'ün serbest bırakıldığında, bu karara uymuyorum, saygıda duymuyorum, demedi mi? Hemde bağıra bağıra. 

İşlerine nasıl geliyorsa o. Adalet yok, siyaset yok, hak yok, hukuk yok, düzen yok, sistem yok, hoşgörü yok, sevgi yok, saygı yok, insanlık yok. Bir gün bana biri, senin ülkenin yönetim biçimi nedir dese? Ne derim? Benim ülkemde demokrasi var diyemem! Benim ülkemde faşizm var desem, utanırım. Ama var. Bu ülke faşizmle yönetiliyor.  Mafya politikası ile yönetiliyor diyemiyorum. İşte böyle bir ikilemdeyim. 

Bu akşam saatlerinde hani trafik polisine yakalamıştım ya, hani "şimdi sıçtım" dediğim an vardı ya. O hiç bir şey değilmiş meğer. Kadın olduğum için aşağılanmadım. Tütkiyeli olduğum için aşağılanmadım "Siz" diye hitap edildim. Yasal prosedür ne ise onu anlattı ve uyguladı.  Bu kadın olsamda erkek olsamda, Alman olsamda, İsviçreli olsamda aynı olacaktı. Demem o ki ne yasalar önünde nede normal yaşamda cinsiyet ayrımı, ırk ayrımı, parti ayrımı, din ayrımı yapan ve buna karşı olan anlayışı ve yönetimi anlayışla karşılamıyor ve kabul etmiyorum. 


Durduruldugum an

Öncesinde böyle bir masada lafla peynir gemisini yürütmüsüz..


29 Ekim 2016 Cumartesi

Çürüyoruz...

Bi çok şeyin farkındayım. Hep deriz ya, eski bayramlar, eski komşuluklar, eski dostluklar.. Hep bir özlem geçmişe. Hepimiz farkındayız aslında yeni bir çağa girdiğimizin. Eski Alışkanlıklarımızın yok olup gittiğinin. İnsanlığın dışında alışkanlıklarımız, ananelerimiz yok olup giderken "biz nasıl böyle olduk derken" bile değiştiğimizin. Hepimiz birbirimizi suçlarken, aslında o çürümüşlük kokusu hepimizden geliyor. Her şey o kadar yüzeysel yaşanıyor ki? Akıllı telefonlarda biz oyalanırken atı alan Üsküdar'ı geçiyor. Biz yine akıllı telefonlardan kutluyoruz, bayramı, seyranı, ve dahi "şehitleri" artık o kadar alıştık ki. O kadar alıştırıldık ki. Her gün bir kaç Şehit! Güya analar ağlamayacaktı. Her gün ağlıyor ülkemin anaları. Şehit anaları ağlıyor, Cumartesi anaları ağlıyor, kadınlar ağlıyor. Çocuklar ağlıyor. Şort giyen kadın ağlıyor, Kocasından ayrılmak isteyen kadın ağlıyor, tecavüze uğrayan çocuk ağlıyor, her şekilde analar ağlıyor. Güvensizlik almış başını gitmiş. Hiç kimse kimseye güvenmiyor. Kimi Kürtlere güvenmiyor, kimi türklere, kimi sosyal demokratlara güvenmiyor, kimi sosyalistlere, komünistlere kimse inanmıyor demiş bir arkadaşım. Ben daraltıyorum bu çevreyi. Komşumuzla be akrabamızla bile ayrı düşüyoruz artık. 
Böylece hepimiz yalnızlaştık. Yalnızlaştıkça birbirimize sarmaya başladık. Akıllı telefonlar esir aldı çünkü. Artık karşılıklı konuşamıyorsak, karşımızdakine saldırmalıydık. Herkes herkese tanımadığı halde saldırarak mastürbasyon yapıyor. Git sokaklara. Bak en son çare olarak CB bile, sokaklara çıkın dedi 15 Temmuz gecesi. Demek ki neymiş? Özgürlük sokaklardaymış. Gerçi biz çıkarsak tomalar, akrepler kol gezer sokaklarda o başka. 
Sessiz kalmak kabullenmek değil elbet, sadece sosyal platformlardan cumhuriyeti anlatmak günümüzün islami faşizmine anlatmak bana basit geliyor. 
Dini yücelterek diğer bütün değerler yok edildi. "Herşeyin başı eğitim" eğitim diye yayınlanan spotları bile kendi düşüncereri için yaydılar. 
Bilmiyorum, herşeyi meta haline getirildiğimiz bu evrende nasıl yaşayacağımızı? Artık bir insan değil ürün haline geldik. Bakınız tv yarışmalarına. Bu Türkiye'de daha abartılı olsada dünya tv lerinde hep aynı. Rekabet halindeyiz. Yaşamak için birbirimizi öldürebilir haldeyiz. Evet korkunç bir hal aldık, ama farkına varmamak için uğraşıyoruz. Çünkü farkına varırsak kendimizden utanırız. Mutsuzluklarımızda aslında kendimizden gizlediklerimiz. Farkındayız aslında bir çoğumuz. Ve o yüzden mutsuz. Hani kuyruğunu yakalamaya çalışan köpek gibi. Veya dolap beygiri gibi.. 
Velhasıl çürümüş bir toplumuz. Çürümüş  bakterilerden oluşanlar nasıl olur hiç bilmiyorum. 

25 Ekim 2016 Salı

Sonbahar, Pazar, Celile.. Pazar Gününe ait bir yazı..

Buralarda havalar bi öyle bi böyle. Bir gün güneş gözümün içine içine işliyor, diğer gün ise, sisten perde oluyor. Mevsim ne kış, ne yaz, nede bahar. Mevsim sonbahar. Böyle zamanlarda evin sıcaklığını yaz sanan salak sinekler giriyor balkon kapısından. Sesleri yazı hatırlatıyor diye affetmiyorum tabi. Vurdum mu yapıştırıyorum alimallah. Hiç vicdan azabı çekmediğim tek canlılar bunlar, sinekler ve sivrisinekler.

Bugün pazar. Sisli havada balkondan baktım şöyle uzaklara. 30 metre görüşüm uzak olmuştu. Belli belirsiz ağaçları görüyordum. Kışa soyundukları için doğanın onları gizlediğini düşündüm gülümseyerek. Niye utanıyorsunuz ki? dedim içimden. Hep içimdem konuşurum doğa ile. Doğal olmayan şeyler utanç vericidir, düşüncemi yaydım sis aralığından. Ama o bildiğini okudu. Bütün gün sis hiç kalkmadı yaşadığım bu şehirde. Pazar kasveti ile daha ağır gelmedi. Bilakis, doğa gibi bende kozama çekilip pazar bitmesin istedim.

Bizde öyle değil miyiz? Gün gelir üzülür ağlarız, gün gelir coşar güleriz.. Ağlayışımızı saklarızda, gülüşümüzü anlatmak, göstermek, paylaşmak isteriz hep. Ama gülüşümüzü bile çok görürler. Susarız, eğer kendimizi biliyorsak. Biz kendimizi bildikçe onlar daha fazla sustururlar.

Hepimiz bir bedeninin içine sığdırıldığımız kişilikleriz. Kimimiz sığıyoruz bu bedene, kimimiz sığamıyoruz. Biz daha bedenimize sığamazken, biri geliyor üzerimize bir elbise giydiriyor. Bu sefer bedenimin içi başka, dışı başka oluyor. Ya giysim bana dar geliyor yada bol. Oysa ben içimide yaşamak istiyorum, dışımıda. Yaşayamıyorum tabi. Yaşadığım kadarı ile mutlu olmaya çalışıyorum bu sefer.

Küçük şeyler yapıyorum ben mutlu olabilmek için. Üç haftadır evde yoğurt yapıyorum mesela. Bir haftada bir tencere yoğurdu tüketiyoruz. Her öğün yoğurt yiyebilirim. O kadar çok severim. Kocam ve ben yiyoruz sadece. Bizim gençler ezelden beri süt, yoğurt ve peynir yemezler. Oysa beslenmelerine düşkünler. Bugün, peki siz kalsiyumu nerden alıyorsunuz, diye sordum. Su'dan alıyorum dedi Taylan. Sonra benim yaptığım yoğurdu tatmadığı için benim üzüleceğimi düşünmüş olmalı ki, bir kaşık yoğurt aldı, mhhh güzelmiş, dedi. Ama ikinci kaşığı almadı. Bende görmemizlikten geldim. Zorla yenmez hiç bir şey. Zorla ne olmuş ki? 

Eğer yaşasaydı, yoğurt mayalamaktan mutlu olduğumu  nineme anlatsaydım eğer, ağzıyla değil burnuyla gülerdi. Benim ninem, evet kıçı ile değil, böyle durumlara burnu ile gülerdi. Burnu ve genzi ile. Birde başını ya sağa ya sola çevirirdi alaycı bir şekilde. Genetik bir şey herhalde, ben ve kardeşlerimde böyle acayip şekilde güleriz bazen. Peki ninem neden gülerdi? Çünkü onun için yoğurt, peynir, tereyağı yapmak günlük yapılması gerekendi. Bunu lafı bile olmazdı. Ama günümüzde öyle mi? Teknoloji çağında yoğurt yapmak mutlu ediyor işte beni. 

Fotoğraf çekmek çok mutlu ediyor birde. Gördüklerimi herkes görsün diye instagrama yöneliyorum. Hergün bir bir fotoğraf yüklemezsem fotoğraflarıma ayıp etmiş gibi hissediyorum. 

Ben çok kitap okuyan biri değilim. Utanarak yazıyorum. Ama hiç okumayan biride değilim. Bir yılda yüz küsür kitap okumam mesela. Bu çok daha azdır. Dolayısı ile kitaplardan söz etmem mesela.. Bir kitap oluyorsam doya doya, hissede hissede okumak isterim. Okurken, kitapta adı geçen insanların, ne hissettikleri, nasıl yaşadıkları, akşam yemeğinde nasıl bir masada oturdukları, ne içtikleri, radyoda ne dinlediklerini hissedebiliyorsam, işte o kitap benim için bir dünya oluyor. Bu hissi "Ela Gözlü Pars Celile" Kitab'ında yaşıyorum. Nazım Hikmet'in bebekliğini, annesini babasını, yaşadığı dönemlerini bu sonbahar günlerinde okumak beni yaşadığım kentin dışına taşıyor. Bitmesin diye ağır ağır okur musunuz sizde bir kitabı? Bitmesin istiyorum. Celile'yi çok sevdim ben. 1902 lerde üstelik. Nazım Hikmet'in bebekliğini okumak hoşuma gidiyor. Nazım Hikmet boşuna Nazım Hikmet olmamış. Yada Tesadüfen olmamış. Bence öyle olması gerekmiş zaten. Etrafında hep, ressamlar, şairler.. Ama azda acılar yaşamamış hani? Işte bugün benim bedenim Bern'deydi ama ruhum Selanik'teydi. Sonra İstanbul'a gitti Celile ile birlikte. En son bilinçsizce yürüdüğüm Beşiktaş, Akaretler yokuşunda, yeniden dolaştığım bugün bu kitapla. Ama bilinçli oldu bu sefer. Akaret ne demek onu öğrendim. Akaret, kiraya verilerek gelir kazanılan ev, dükkan gibi konutlara denirmiş. Ben bir kitap okurken öğrenmeyi seviyorum. Örneğin, Serenad Kitab'ında Struma gemisini öğrenmiştim. Kristal gece yi keza o kitapta öğrendim. Oysa kristal geceyi bilmeyen yokmuş. Ama Struma gemisini bilmeyen çokmuş. 

Sonbahar benimde doğa gibi içime gömülme mevsimim. Güzel bir kitap yakaladım. Mutluyum. Yoğurt mayalar gibi mutluluyum. Beynimi mayalıyorum az mı? Birde kedim olsaydı ayak ucumda horlayarak uyusaydı tam bir sonbahar olurdu. Du bakalım!! :))