Sayfalar

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Tamilce bir doğum günü...



İsviçre'ye yeni geldiğim yıllarda çocuk parkında bir kadınla tanışmıştım.. Onunda iki çocuğu vardı.. Küçük kızıyla benim ikizler hemen hemen yaşıt sayılırlardı.. Kadının çocuklarının biraz esmer tenli oldukları dikkatimi çekmedi.. parkta oynayan çocuklar hepsi aynıydı, hepsi çocuktu sonuçta.. ve oyun oynamanın lisanı yoktu.. Bizim çocuklar onların dilini bilmiyor, onlar bizimkini bilmiyorlardı.. ama hep güzel oynarlardı.. Benim asıl dikkatimi çeken kadının yüksek Almanca, yani Almanya almancası konuşması idi.. Çocuk değildikki biz oynayarak anlaşalım, konuşarak olacaktı bu... Üstün zekamla kadına şu soruyu sordum: " kommen sie aus Deutschland"? Almanyadan mı geliyorsunuz? Kadın gülümseyerek "evet" dedi.. 16 yıldır hala gülümseyerek oluyor sohbetlerimiz.. 

16 yıldır çok yakın dost ve arkadaşız.. Kadın alman, bir Tamil ile evli.. Onunla tanışmadan evvel Tamil ne demek bilmiyordum.. Sri Lanka'nın kuzeyinde yaşayan etnik bir grupmuş.. Singapur'un ve Hindistan'ın bazı bölgelerinde yaşarlarmış.. Tamil kaplanları adı altında yıllarca kendilerine ait devletleri olsun diye savaşmışlar.. Bir çoğu ülkesini terketmiş.. Kanada Fransa, İngiltere, İsviçre ve  Almanya'ya iltica etmişler.. Almanyada daha az görmüştüm.  İsviçrede çok var Tamil. 

Farklı kültürler. farklı yaşamlar insanı geliştiren şeyler.. 16 yıldır çok özel anlarımızı paylaştık.. Çocuklar küçükken konuşmadan anlaşıyorlar demiştim, çocuklar yaşayarak öğreniyorlar kültürleri ve ırkları.. Kadın Hristiyan, eşi  hindu. birbirlerinin dinlerine saygılı.. Çocuklar küçükken, 6 Aralık'ta Nikolaus çağırırdı kadın kiliseden.. 24 Aralık'ta noel kutlanır.. Paslalya keza öyle.. Tamillerde yani erkeklerde sünnet yok.. Ama kızlarda ilk regl olduklarında büyük eğlence yapıyorlar. Kadının kızının o eğlencesinde tanık olmuştuk.. Onlarda Türkiye'ye bizim çocukların sünnetine gelmişlerdi.. 

Bugün kadının kızının 18. Doğum günü kutlaması vardı.. Yine Tamilce kutlandı.. Kadınlar rengarenk sari'ler giyiyor.. Çok güzel kıyafetler. Erkekleri genelde çirkin, ama kadınları çok güzel. Eh çirkin olanlarıda var hani.. Ah o Sari yokmu o sari? Her şeyi gizliyor.. Ama öyle bir kıyafet ki, yanız başına giyemiyorsun, mutlaka biri giydirmesi gerekiyor.. İlk kez ve son kez  o kızın ergenlik eğlencesinde giymiştim.. Bu akşam kızının doğumundan bu güne kadar önemli günlerin dia gösterimi oldu.. orada gördüm kendimi sari ile ve çok beğendim. Bir tane alacağım ama kendim giyememki? 

çakma Bollywood filmi gibi:))

Yemekleri bol acılı ve körili. O çok yoğun baharatlardan ne yediğini anlamıyorsun.. Ben seviyorum körili ve acılı uzak Doğu yemeklerini.. Ama sevmeyen isviçrelilerde vardı bu akşam. Damak tadı bu, herkes sevmeyebilir..
Körili uzakdogu yemekleri..
Ben seviyorum, farklı tadları, farklı halkları, farklı kültürleri.. Artık bir daha cocuklarımızın düğününde buluşuruz herhalde.. 

Biz kadınla her Perşembe görüşüyoruz.. Ama çocuklarımızın farklı arkadaşları ve farklı okulları, farklı düşünceleri olduğundan sadece böyle özel günlerde çocukluk dönemine saygıdan görüşüyorlar artık..

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Marmaris- Selimiye -Datça-Knidos

Can Yücel'in Datca siirindeki tarifi gibi, "baska türlü bir sey Datca
Tatilimizin son haftasını yine geçen yılki gibi Selimiyede geçirmek istemiştim.. Aynı yere gitmeyi aslında tercih etmem ama orası başka.. Deniz'i güzel, doğası güzel, insanları güzel.. Hatta ve hatta seneye yine gidersem hiç şaşmayın:) geçen yıl yanlız gitmiştik.. Bu yıl 8 kişiydik.. Seneye 15 kişi getirecem dedim kaldığımız Sarmaşık pansiyona, belki indirim yapar diyerekten ama tutmadı.. Sadece teşekkür etti..

Sözleştiğimiz gibi iki saat aralıklarla birer birer geldik tatil yuvamıza.. Kimimiz Almanydan, kimimiz İstanbuldan kimimiz İzmirden geldik.. Gelir gelmez attık denize kendimizi.. Zaten 5-6 adım falan pansiyondan denize.. Deniz'in hafif ve ses çıkarmaya korkan dalgaları ayaklarımızı okşuyordu.. O sessizliği dinledik bir süre Ayça ile..  Sonrası deniz, güneş, sohbet, çay, kahve, su, bira, yemek, yatmak gibi eylemlerle devam etti..

Ayaklar denizde, gözler ve kulaklarda..
Ertesi gün grup tamamlanmıştı.. Denizde çocuklar gibi oynuyorduk. herşeye gülüyorduk.. Kahkahalarımız ağustos böceklerinden daha sesliydi. Akşamları ise yemekten sonra bir yürüyüş yapıp, büfeden bira alıp yine sahilde oturup sessizce içiyorduk.. radyoyu sessiz dinliyorduk, sohbetlerimiz sessiz oluyordu.. Selimiye sessiz bir yer çünkü, ve o sessizlik bulaşıyordu sanki.. ama ne kadar sessiz olursa o kadar konuşacağı ve güleceği gelir ya insanın, öyleydi..

Bize özel bir tekne turu yaptık..bizim dışımızda kimse yok.. Rahat ve güzeldi ama bazı koylara gitmediği gözümden kaçmadı.. Ben geçen yıldan bildiğim için gitmediği koyları söyledim..
Ama oraların Deniz'i öyle güzel ki, öyle mavi, öyle derin, öyle serin ki.. Hangi koy olursa olsun Deniz'i aynı deniz olduğu için gıkımızı çıkarmadık.. Öğlen yediğimiz Balık çok lezzetliydi.. Bazılarımız ikinciyi istedi.. Şımarıklığımız tavan yapmış, aynı masalarda orurmuyorduk, herkes bir masaya oturmuş daha doğrusu yayılmış  bira keyfi yapıyorduk.. Tatil demek kafaya göre takılmak değilmiydi? Onu yapıyorduk güya:)



Ayca'nin bikinisini parcalayip dilek tuttuk:)) o dilekler tutarmi bilinmez:))

Baska pencerelerden baktik..

Baliklarimiz bir taraftan kizariyordu..
Tatilin dördüncü gününde Ayçanın ve Cansunun tatili bitmiş geri dönüşe geçmişlerdi bile.

Kaldık 6 kişi.. Arefe gününe kadar daha 3 günümüz vardı.. Ayça giderken bize bir araba kiralayın ve Datçaya ve Knidosa gidin dedi.. Knidosta gün batımını izleyin dedi.. Selimiyede araba kiralamak mümkün değil.. Marmaris'e gitmek gerekiyor.. Murat bu görevi üstlendi.. Biz deniz güneş derken o bir gününü bu işler için harcadı.. Sağolsun..
Madem arabamız var, Bozburunada gidelim dedik.. Gidilmesede olurmuş.. Tekne yapımıyla meşhur bir köy.. Her bahçede bir tekne iskeleti var.. Sonra yol üzerinde olan Turunç şelalesini gezdik. Yeşillikler ve devasa ağaçların arasında şirin buz gibi bir şelale..
Turunc Selalesi
Orada bir ayran içtikten sonra yine yolumuz üzerinde olan Kızılkum'a uğradık.. Deniz'in ortasında yürüyorsun.. Rivayete göre dönemin Kralı yıllar süren savaşı kaybeder. Düşmanlar oranın halkını ve Kralı'nı öldürür. Güzelliği ile meşhur ve yüzme bilmeyen prensesi korsanlardan kaçmaya çalışırken eteğindeki kumları denize serptikçe deniz üzerinde bir yol oluşur.. Eteğindeki kumlar bitince ve hava kararıp yolunu kaybedince boğularak ölür.. 
Kizilkumda yürüyüs..
Bizde yolumuzu kaybetmeden yarı yoldan döndük.. Çocuklar jetski yaptıktan sonra rotamızı Datçaya çevirdik.. 55km, ama yolları kıvrımlı olduğu için sanki 155 km gittik.. Arabanın içinde yollar kıvrıldıkça üst üste geliyorduk.. Offlar poffflar çoğaldı arabanın içinde.. 
Ah Ayça ahh, dedik ve kulaklarını çınlantık.. Ah bir duyaydın bizi:)) resmen davul çaldık kulaklarında:) iyiki duymadın.. Az gittik uz gittik, dere tepe düz değil, sağa sola yatarak gittik.. Nihayet Datça'ya ulaştık.. Ama biz bir an önce denize atmak istiyoruz kendimizi.. O kadar çok Bük varki orada.. Bir yere ulaşıyoruz yer yok.. Tekrar arabaya biniyoruz.. Palamutbükünü tavsiye ediyorlar.. Git git bitmiyor o yollar.. Ayçayı tekrar bir anıyoruz:)) Büklere gelesice diyoruz:)) ilk harfini değiştirerek söylediğimizde doğrudur:) karşımıza Haytbükü çıkıyor, gidelim diyoruz.. Yol ayrımına bir girerizki, denize dürbünle baksak belki görürüz.. çoooook uzaklarda.. Dağlardan ve kıvrımlı yollardan geçerek ulaşıyoruz denize.. Karettalar gibi denize atıyoruz kendimizi.. Orada deniz çok dalgalı.. Biraz serinleyince oranın rahat şenzloglarında yarım saat kadar uyuyoruz.. Ama macera bitmiyor.. Daha Knidosa gidicez.. Emir büyük yerden;) gidelimmi gitmeyelimmi derken, madem buraya kadar geldik bir 19 km daha gidelim diyoruz.. Tabi o 19 km bize yine 99 km gibi geliyor.. Biz Ayçayı o gün çok anıyoruz:)) Allah'tan bizi duymuyor.

Knidos hakkinda bilgiler..







Nihayet varıyoruz Knidosa.. Bir antik kent.. Çok yeni sayılır.. 1996-2006 yılları arasında kazılardan sonra ortaya çıkmış bir tarih.. Oldukçada büyük.. Ben ve Serpil şıpıdık tetkiklerimizle gezemiyoruz tepelerini.. Ama Murat ve bizim gençler tırmanıyorlar heryerine.. Biz aşağıda bekliyoruz.. Akşam güneşin batış saatini bekliyoruz.. Bir büfe bile yok orada.. Ama bir restoran var.. Bir ağacın altında bir masada toplanıyoruz.. Buz gibi bira içerken günün bütün yorgunluğu gidiyor üzerimizden.. Çok sakin bir yer.. Sanki başka bir dünyadayız.. İkinci biralar bittiğinde güneş rengini hafif sarıdan kızıla devrederken güneşin battığı yere doğru gidiyoruz.. Daha çok yabancılar var.. Herkes elinde fotoğraf makinası beklemeye koyulmuş.. Sessiz.. Sadece Ağustos böcekleri ötüyor.. Evet o an gelmişti artık.. Hakkaten Ayçanın dediği kadar varmış.  Günün bütün yorgunluğuna değdi.. Güneşi denize batırdık. Muhteşemdi.. Harikaydı..
Keşke Eski Datçayıda gezseydik.. Can Yücel sokağını ve evini göremeden dönmek biraz koydu.. Artık birdahaki sefere diyelim.. 

Ruhu güclendirme yeri, diyorum ben buraya..

Günesi batirdik...
Herseyi batirdik...



13 Ağustos 2013 Salı

Sizin hiç şarap kadehinize güneş doğdu mu?





Benim doğdu... Hemde Antalya'da.. Bunu  bir Fransa yada İtalya kentlerinden birinde yapmak bir ayrıcalık değil, Antalya'da bir Fransa şarabı ile yapmak bir ayrıcalık:))
Tatili tükettim.. Her yıl olduğu gibi bu yılda ülkemdeydim.. Antalya'ya uçtum bu sefer. 3-4 günlük bir Antalya tatili yapmak istiyordum.. İşin aslı, uzun yıllardır görmediğim çocukluk arkadaşımı ziyaret amaçlıydı.. Akdenizi çok sıcak bulduğum için genelde tatilimi Ege,de geçirmek isterim.. 
11 Temmuz Antalya hava limanina indiğimizde gece olduğu için sauna etkisi yapmadı.. Arkadaşım bizi evde değil caddede bekliyordu kızı ile.. Özlemle ve sevgiyle beklenmek ne güzel şey.. Terasta bit masa hazırlamıştı.. Sarmalar, dolmalar, börekler.. Ağzımız doluyken bile konuşuyorduk.. Zaman yetmeyecek gibi geldi bize.. Çenemiz iyice düsmüs, yerlerde sürünüyordu..  Uyku denilen şey zaten firardaydı.. Ama ertesi gün zinde olmak için birazda olsa uyku şarttı.. 
Konyaltı plajı, Kaleiçi, Saatkulesi, Yatlimanı gezdiğim gördüğüm yerlerdi. Birde Mehtap turumuz varki, onu hiç yazmayayım.. Berbat bir turdu.. Eğlenceli bir tur olur diye umud etmiştim.. Amaaa, bana en güzel saat kulesi neresi diye sorsalar, Antalya saat kulesi derim:)) . Halbuki Bern'deki saat kulesi daha ihtişamlı ve daha güzel ama, Antalya'daki bir farklıydı:) 

Radyo dinlediğim bilinir, TRT den bir nostaljik radyo daha kazanmıştım tatilden bir hafta önce. Yurtdışına göndermedikleri  için arkadaşımın adresini vermiştim.. Radyonun biz ortadayken gelmeside güzel bir tesadüf olmuştu.. Arkadaşımın radyoda çalışıyor olması ve evinde radyo olmamasıda bir o kadar ilginçti:) güzel bir ev hediyesi oldu..

Arkadaşım ilk kez rose içecekti.  Bu bizim birlikte içeceğimiz ilk şarabımız olacaktı.. Hiç uyumadık biz son gece.. TRT'de nağmeler, bizde sohbet hiç bitmiyordu zaten.. Tan yeri ağarmıştı.. Kısa bir süre sonra sabağım kızıllığı ile şarabın kızıllığı birbirine karıştı.. O sabah 8.45 te ayrıldık Antalya'dan.. Güzel ve özel anlardı.. Teşekkürler arkadaşım..
mutluyduk yine..


(Bu alttaki yazı ise arkadaşımın kaleminden dökülenler:)

                                ŞARAP TADINDA

Yıllanmış şarap gibi kırk yıllık dostluk, kırklı yaşlarında iki kadın on yıl aradan sonra buluşunca... Kimi zaman çok seyrek kimi zaman çok sık görüşseler de dostlukları hep sımsıkı. İki ayrı ülkede hayatları geçerken acı tatlı ne çok şey yaşamışlardı. Bazılarını paylaştılar zaman içinde bazılarına zaman yetmedi. Derken bir haber "Uçak biletini aldım, on beş güne Antalya'dayım." Uzun yıllardan sonra ilk kez yüz yüze sohbetin dibine vuracaklar, gülecekler, gezecekler, sevinecekler belki de ağlayacaklardı. Son on yılın hatta kırk yılın tüm anılarını sadece dört güne sığdırabilmenin tek yolu gece az uyumaktı. Böyle düşünüyorlardı. Bu özel dost, özel konuk günlerdir bekleniyordu sevinçle. Birinin iki oğlu birinin bir kızı vardı. En son buluşmalarında çocukları küçük olduğundan şimdi onlar da yeni tanışacaklardı. Çocuklar da heyecanlıydı annelerinin dostluğuna şahit olmaya. Nihayet özel konuklar indi uçaktan. Bekleyen kadın çoktan hazırlıkları tamamlamış, geldiklerinde kurulacak sohbet sofrasının havasına girmişti bile. Hiç değişmemişsin dediler birbirlerine kahkahayla. Dört gün boyunca gezdiler, güldüler, konuştular.Veda edecekleri sabah saatlerine kadar son geceyi sohbetle geçirmeye karar verdiler. İki ayrı ülkede yaşanan sevinçler, hüzünler nasıl geçmişti? hepsini zamana meydan okurcasına konuşmaya başladılar. Nostaljiyi ikisi de severdi.
Yurt dışından getirdiği hediyelerin yanı sıra güzel dostuna özel bir hediye de hazırlamıştı. Nostaljik görünümlü, düğmeli, ibreli bir radyo. Tatillerin arasında bir postayla çıkageldi. Çocukluk günlerinden kalma radyo dinleme anılarınıda yanlarında bulundurmayı ihmal etmediler."Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım,bazen gözyaşı dolu bazen içli bir şarkı..."

Yıllar geçti,çocuklar büyüdü diye söze başladıklarında yılların ne kadar zalimce geçtiğini düşünmeleri sohbeti hafiften bir hüzne çevirmişti."ŞARAP KADEHE, SOHBET DE ŞARABA YAKIŞIR" DEYİP GÜL ŞARABI HOŞ KOKUSUYLA KADEHLERİ DOLDURMUŞTU BİLE. Şarkılar şarap sohbet derken sıcak serin arası bir temmuz gecesinde yıldız dolu gökyüzü çatı katı evin terasında şarap tadında sohbetlerine eşlik ediyordu. Gece karanlığı koyulaşırken cümleler de iyice koyu bir duygusallığa bıraktı kendini. Dost iki kadını yıllar biraz yıpratsa da yaşam sevinçlerine ve çocuksu duygularına dokunamamıştı. Çocukluk yıllarından, ailelerinden, gençlik anılarından ne varsa hepsine bazen gülerek bazen özleyerek konuşuyorlardı. İkisi de anılara şarkılara, aşklara, aile değerlerine hayata dair güzel ne varsa herşeye inceden inceye değer verirlerdi. E konular geniş olunca sohbetin dibine vurmadan önce, şarap dolu kadehlerini; gelecek günlere, sağlığa, tekrar görüşmelerine tüm güzelliklere vurdular kadehlerini."BAŞLARINDAN GEÇENLERE DE İÇTİLER, YÜREKLERİNDEN GEÇENLERE DE."Geçmiş, gelecek, yarınlar, aşklar, şarkılar, kazanılan ve kaybedilenler derken birkaç satır şiir okumayı da ihmal etmediler."YOKSUL DÜŞMEZDİ YILLANMIŞ ŞARAP TADINDAKİ ŞİİRLER BÖYLESİNE,KULAĞINA OKUNACAK BİRİ OLSAYDI EĞER..."Vedalaşacakları sabaha saatler kalmıştı. Sohbetin de kadehin de şişenin de dibine vurulmuş son yudumlar içilirken şarap tadında sohbete, şarap renginde gökyüzü kızıllığı karışmış güneş doğmaya başlamıştı bile. Kırklı yaşların güzel olgunluğunda yıllar sonraki sohbet daha bir başka olmuştu sanki. Her anı ölümsüzleştirmek adına çekilen fotoğraflarda gündoğumu kızıllığı ve nihayet sabah olduğuna karar veren güvercinlerin güzel görüntüleri değerli birer anı olarak  hafızalarımıza kazınmıştı.Günün aydınlığıyla birlikte yükselen güvercinlerin "guuguk guuuk..."sesleri geceye noktayı koymuştu.
             "KALDIR KADEHİ DOSTLUĞA İÇELİM
               BİR SENİN ADADA BİR BENİM ADADA 
              BİR SANA BİR DE BANA BİR DE DÜNYAYA..."