Sayfalar

25 Nisan 2026 Cumartesi

Beş Günlük Serüven (2) Doğum Günü Programı.

Eveet, nerede kalmıştık, tren garından arkadaşımı almaya koltuk değneği ile gitmiştim. Biraz ağlaştık, sonra gülüştük derken, Ayça’yı aldığım gibi Rosengarten’e gittik. Çünkü hava çok güzeldi ve neden olmasındı. Piknik sepetini de hazırlamıştım önceden. Kim takar dizi? Ha evde oturmuşum, ha Rosengarten’de. Doktorun verdiği yakı ve ağrı kesici nispeten ağrımı azaltmıştı. Hatta değneksiz bile dikkatli yürüyünce ağrımıyordu. Piknik örtümüzü serdik, atıştırmalık aperatifleri de dizdik üzerine, şarap bardakları ve soğuk roze ile tamamladık. Başıma gelenleri anlattım, ama dizim böyle devam ederse planlarımızı yapabiliriz dedim. Yoksa kızcağız hastabakıcılık yapmaya gelmiş gibi olacaktı.  Sonra Antonella katıldı bize. O da beni değneklerimle görünce bir şok yaşadı, zira bir gün önce malum perşembeydi ve görüşmüştük. Her şey o gittikten sonra oldu. Neyse bir kez de ona anlattım olanı biteni. Eee dedi, Pazartesi doğum günü planın ne olacak. Dedim böyle ağrısız olursa plan aksamayacak, o GoldenPass güzergahını yapacağız. 

Akşam karanlığı çökmüş, şehrin ışıkları birer birer yanmaya başlamıştı. Biz ise hâlâ oradaydık. Eve gitmeye pek niyetimiz yoktu ama, neden sonra kalktık. Çünkü ertesi gün için başka bir planım vardı... Dağlara kaçacaktık. Madem dizim artık gıkını çıkarmıyordu, planlar da tıkır tıkır işlemeliydi.

Sabah 9’da evden çıktık. Kahvaltımızı Thun gölünün kiyisinda yaptık sonra rotayı Lauterbrunnen’e çevirdik. Arabayı park edip tren garındaki gişelere yöneldik. Şans bu ya, günlük kampanya bileti bulduk. Berner Oberland bölgesi için geçerli, tren, otobüs, teleferik, füniküler… ne varsa kapsayan bir Tageskarte. Erken çıkmanın ve yaz saatine geçilmiş olmasının avantajıyla günü sonuna kadar kullandık. O dağdan bu dağa mekik dokuduk; deyim yerindeyse biraz bokunu çıkardık:)  Ama değdi.

Uzaktan bakıp hayran kaldığımız o karlı dağların dibine kadar trenle gitmek… Sanki uzansak dokunacağız hissi muhteşem...Yeşil vadiler, bembeyaz zirveler, masmavi bir gökyüzü… Ben susayım, fotoğraflar konuşsun.







Dizim mi? Pssst… Şimdilik sessiz. Ceylan gibi sektik” desem, biraz abartmış olurum tabii. Daha çok ulaşım araçları sayesinde sektik diyelim. Sistem şöyle işliyor: trenden in, diğerine bin; ondan in, teleferiğe geç… Gün boyu böyle akıp gitti.

Asıl olay Pazartesiydi.. Yani 20 Nisan. Yani doğum günü planımız...

O gün, GoldenPass Line üzerinde, meşhur Belle Époque treniyle yolculuk yapacaktık. Peki bu ne demek?
1800’lü yılların zarafetini bugüne taşıyan, nostaljik bir trenle yaklaşık 2,5 saatlik masalsı bir seyahat…

Trenin içi ahşap, koltuklar kadife… Camdan baktıkça dağlar, vadiler, köyler akıp gidiyor. Biz de 1. sınıf vagondaki, önceden rezerve ettiğimiz koltuklarımıza kurulduk. Ama öyle sıradan kurulmak degil. Masa örtümüzü serdik, minik vazoya çiçeklerimizi yerleştirdik…
Aperatifler, cam şampanya kadehleri ve tabii ki şampanyamızla masamızı donattık. Sanki tren yolculuğu değil, adeta mobil piknik + aristokrat kaçamağı:)) 

Güzergâhımız Zweisimmen’den başlayıp Montreux’e uzanıyordu.
Ve ben… nasıl mutluyum anlatamam. Her şeye rağmen bu planı gerçekleştirebilmenin huzuruyla, durup durup şükrettim.

Sabah da küçük bir bavul hazırlamıştım. Ama öyle klasik bavul değil…
İçinde neler var dersin... Şarap, masa örtüsü, atıştırmalıklar, vazo ve çiçekler, veeee… şapkalar:))E tabii… Madem bir dönem yolculuğu yapıyoruz, konseptimiz olacak... Öyle rastgele takılmak yok… Stil sahibi aristokrat aile bireyleriyiz:))










Geldik Salı’ya…

Salı günü dizim için MR çekilecekti ya… Ayça’yı yolcu ettikten sonra soluğu doktorun yanında aldım. MR sonucu geldi, Cuma ilk gittigimde doktorumun da tahmin ettigi gibi sağ dizimin iç bağı kopmuş. Doktorum bana hemen ortopedik dizlik ve fizyoterapi yazdı. Gittim, bana uygun dizliği aldım. Ama ne dizlik… Bildiğin robot bacak. Tüm bacağı sarıyor. Kendimi yarı insan yarı robot bir varlık gibi hissediyorum. Üstelik 8 hafta boyunca gece gündüz çıkarmak yok… Onunla yatıp onunla kalkacağım. Ama olsun… Buna da şükür. 0 kadar plan yaparken, o kadar dağ bayır gezerken bana gıkını çıkarmayan dizime cok teşekkür ediyorum.

Ve tabi ki, bu macerada yanımda olan arkadaşlarıma da kocaman bir teşekkür. 🙏

robotik bacagım..

22 Nisan 2026 Çarşamba

Beş Günlük Serüven (1) / Kaza Geliyorum Demedi..

Aylar öncesinden 20 Nisan’a program hazırlamıştım. Çünkü doğum günümdü. Ama öyle sıradan bir doğum günü değil… Bu sene özel olacaktı. Özel bir yaş, özel bir plan...

GoldenPass denilen o masalsı güzergâhta, özel bir tren yolculuğu… Her şey ince ince düşünülmüştü. Üstelik İstanbul’dan canım arkadaşım Ayça da 4 gün önceden gelecekti. Plan kusursuzdu. Evrenle bile anlaşmış gibiydim. Günler öncesinde o tarihe meteoroloji soğuk ve yağmurlu hava gösterirken, birden güneşli günleri gönderdi. Sanki “merak etme, hiçbir aksilik olmayacak” der gibiydi. Artık gerçekten hiçbir kusur kalmamıştı. Her şey muhteşem olacaktı… Hatta aynı gün, arabanın içini dışını güzelce temizlerken, koltuğun altında neredeyse bir yıldır kayıp olan altın bilekliğimi bile bulunca çok sevinmiştim.“Her şey mi bu kadar yolunda gider?” diye düşünmüş, içim içime sığmamıştı.

Derkeeen… Evren son anda “bi dakka, bi dakka... hooop, hayırdır hemşerim?” demiş olmalı… Oysa hiç yapmazdı böyle.

Ayça uçağa bindiği saatlerde ben bir hastanenin acil servisindeydim… Hem de koltuk değnekleriyle. Tabii ona hiçbir şey söylemedim. “İyi yolculuklar, gelince anlatacak çok şeyim var” dedim sadece. O da merakli ama umutlu bir cevap verdi. Büyük ihtimalle “Server yine güzel sürprizler hazırladı” diye düşünüyor. Ah Ayça ah… Keşke sürpriz sandigin şey koltuk değnekleri olmasaydı.

Peki ne oldu?

Ayça gelmeden bir gün önce, akşam saatlerinde balkonumda son derece masum bir temizlik faaliyeti içindeydim. Suç aleti tekerlekli saksı altlığı. Plan basitti aslinda. Onu biraz kenara çekeceğim, altını süpüreceğim, sonra tekrar yerine koyacağım.Ama o saksı altlığının benimle başka planları varmış. Bi ara kendi kendine yer değiştirmiş olmalı. Ben de hiçbir şeyden habersiz, temizlik gururuyla geri adımımı attım… Ve işte tam o an oldu ne olduysa. Tam üstüne basmışım. İki bacağım birbirine veda edercesine biri doğuya, diğeri batıya doğru açıldı. Hayatımda ilk ve muhtemelen son kez bu kadar başarılı bir spagat yaptım. Keşke biraz daha zarif olsaydı… Ama yok. Sağ dizim büyük bir kararlılıkla taş zemine "ben geldiiim" diye kapaklandı.

Hemen kalktım. “Bir şey yok galiba” dedim. Hatta profesyonel sporcu ciddiyetiyle buz koydum, şişmesin, morarmasın diye.Gece olunca anladım ki dizim benimle aynı fikirde değil. Ağrı? Var...  Sızı? Fazlasıyla var...  Uyku? Yok... 

Sabah olduğunda yürüyebilmek iyce işkenceye dönüşmüştü. İşe gitmek yerine kendimi acil serviste buldum. Oradakiler bana baktı, ben onlara baktım… Sonra biri “tekerlekli sandalye verelim mi?” dedi. Dedim ki: “Yok, o kadar da değil.” (İnat önemli, olanlari kabul edersem daha kötü olurum düsüncesi hakim) Bunun üzerine bana koltuk değnekleri verdiler. Yani durumum resmi olarak biraz daha ciddileşmişti.

Orada beklerken düşündüm:
Dizime mi üzülsem, yoksa aylar öncesinden yaptığım o şahane planların suya düşme ihtimaline mi? Üstelik Ayça geliyor…Ya onu karşılayamazsam? İşte o an anladım… Hayat bazen seni GoldenPass trenine bindirmek yerine acil serviste koltuk değnekleriyle bekletebiliyor. Ve ben, tüm bu absürtlüğün ortasında, hem gülmek hem ağlamak arasında bir yerde kaldım. Bütün duygularım allak bullak oldu.

Uzunca bir bekleyişten sonra doktorun yanına alındım. Olayın nasıl geliştiğini anlattım. Şişlik yok, morluk yok… Ama yürümek çok zor.Sonra röntgene alındım. Kırık yok, kemikler sağlam görünüyor. “İç diz bağı zedelenmiş olabilir, hatta kopmuş da olabilir,” dedi. Bunun için MR’a yönlendireceğini söyledi. Ve ekledi: “Randevuyu 20 Nisan’a alalım.” Yani benim doğum günüme.

Bir anda çocuk gibi dudaklarımı büktüm, omuzlarım düşürdüm, kollarimi gögsümde kavusturdum, “Ama o gün benim doğum günüm… Benim bambaşka planlarım vardı. Hatta bugün arkadaşım İstanbul’dan geliyor…” diye mızıldandım.

Doktor bana baktı, hafif gülümsedi: “Tabii, bu sadece bir öneri. İsterseniz salı günü gidersiniz" dedi. Hee, tamam o zaman, dedim. Bir anda moralim yerine geldi, yüzümde bir tebessüm.

Sonra dizime yapıştırmam için yakı gibi bir şey, ağrı kesici verdi ve koltuk değneklerimi teslim etti.

Bir de arabayı soruyorum tabii, Peki, araba kullanabilir miyim? Cevap gayet net. Buna siz karar verin. Gaza ve frene basabiliyorsanız sorun yok, dedi. 

Eve geldim. Ağrı sanki biraz hafiflemişti. Ayça’nın gelmesine neredeyse iki saat vardı.“Denemeden olmaz,” dedim. Arabaya bindim, kısa bir test sürüşü yaptım. Sorun yoktu.Tamam, dedim, harika... 
Olmazsa Ayça kullanırdı zaten. Yeter ki gara kadar gideyim. Ve tam saatinde gar'daydım. İki değnekle gitmek fazla dramatik olurdu. Bir tanesini aldım sadece. Hem çok kötü görünmeyeyim hem de Ayça şok olmasın diye, hem de nispeten agrim azalmisti..

Uzaktan birbirimizi gördük. O bana bakıyor… Ben ona bakıyorum… Burun diregim hafif karincalanmaya basladi, ha ağladim ha ağlayacağim... "Nooldu sana böyle" deyince koyverdim kendimi. Hem güldük, hem ağladık… Ben gülerken ağladım, o da ağlarken güldü falan...

Simdilik kisa kısa kesiyorum, cünkü uzun yazılar okunmuyor, diyolar...

Hani "Bu Hikâye Senden Uzun Osman" kitabi var ya Aylin Bilboa'nin. Bazı hikâyeler kendini uzatır, anlatılmak ister. Benimki de onlardan biri gibi. 5 günlük bir serüveni yazmasam olmaz...

Bu hikâye senden uzun olacak sevgili sağ bacağım.

Devamı olacak...



18 Şubat 2026 Çarşamba

Biraz Hayat, Biraz Sanat

Geçen yıl blogda sadece bir yazıyla var olmuşum. Koskoca bir yıl, tek yazı. Bu yıl Şubat ayındayız ve ikinci yazı geldi. Hadi bakalım… hızlandım mı ne? Şubat zaten cüce bir ay. Ama bana göre daha da hızlı geçiyor. Çok şey yaşamıyorum belki. Rutini yaşıyorum. Ama yine de akıp gidiyor.

Hafta sonu ben de birçoğu gibi Masumiyet Müzesi’ni izledim. Hafta sonuna yaydım, üç günde, sindire sindire. Kitabı okumuş, müzesini gezmiş biri olarak diziyi başarılı buldum. Gerçi kitapla hikayem biraz karışıktı. İlk başladığımda yarıda bırakmıştım. Ben öyleyimdir, sarmıyorsa bırakıveririm. Sonra bir ara İstanbul’dayken müzesine gitmiştik. İsviçreli arkadaşım kitabı önceden okuduğu için müze ona çok daha anlamlı gelmişti. Müzeden sonra kitaba yeniden başladım. Yani bende sıra biraz ters işledi, önce yarim kitap, sonra müze, sonra yeniden kitap, şimdi de dizi. İsviçreli arkadaşım izler mi bilmiyorum. Kendisi kitapların filme uyarlanmasını pek sevmez. Ama ben diziyi beğendim. Dönemi iyi yansıtmışlar.

Görüntüler özellikle çok güzeldi. Zaten film izlerken benim için konu kadar görüntü de önemlidir. Hele o son bölümlerdeki ayçiçeği tarlaları, o Şevrole araba ve kırmızı elbiseli Füsun, tablo gibiydi.  Izlerken  tuvale nasıl aktarırım diye düşünüyordum. Bir şeye bakarken ister istemez “buradan sanatsal ne çıkar?” diye düşünüyorum. Ekrandan fotoğraflarını çektim o görüntülerin. Başarabilirsem tuvale aktaracağim bakalım. Olmazsa bozar başka bir şey yaparım :)

Geçen yıl, taşınma zamanları yani Nisan ayından itibaren hiç resim yapmamıştım. Bu sene Ocak ayında başladım nihayet. Yine salonun orta yeri bir atölye gibi. Ellerim bomboş oturamıyorum. Ya tığ işi yapıyorum, ya örgü, ya resim. Taşındığım evin bütün pencerelerine dantel yaptım. Öyle güzeller ki baktıkça mutlu oluyorum. Pencerelere de cuk oturdu bence:)

 

Bitirdiğim sadece bir resim var bu sene. Ama var ya, o da içime acayip sindi. Çok sevdim. Bu resme başlarken uzun uzun düşünmedim. İçinde biriken ne varsa, el bir şekilde yolunu buluyor sanki.

Bu tabloya bakan herkes başka bir şey görüyor. Kimi bir akşamüstü diyor. Kimi bir yolculuk. Kimi yalnızlık. Kimi umut. Ben hiç birini düzeltmiyorum. Çünkü sanat galiba tam da bu. Anlatmadan anlatmak. Açıklamadan bırakmak.

Benim için özel bir tablo bu. Ama nedenini söylemek istemiyorum. Bazı şeyler kelimeye dökülünce basitleşiyor.