Sayfalar

26 Mart 2017 Pazar

Sadece Bir Simit..


İlkokul yıllarıydı. Simit alabilmemiz için elimize 1 lira verilirdi. Ya da 50 kuruşa satılan bir keski un helvası için. Hademe teneffüs zilini eliyle çalardı. Hani şu Hababam sınıfındaki Adile Naşit gibi. Bizim hademe erkekti. Sevimliydi. Bütün hademeler sevimliymiş gibi gelir bana. 

Hademe ilk teneffüs zilini çalar çalmaz hurraaaaa, bütün çocuklar aynı yöne koşardık. Okul bahçesine gelen simitçinin yanına. Bol susamlı, çıtır çıtır, sıcacık, gevrek simitlerin hem görüntüsü hem kokusu beynimin bir köşesine hiç çıkmayacağı bir yere o zaman yerleşmişti. Simitçi sırtındaki sepetle taşırdı simitlerini. Bazen param yetmez 50 kuruşluk un helvası alırdım. Pek sevdiğim bir şey değildi. Tatlı besinler eskiden beri çok tercih ettiğim şeyler değil. Param ona yettiği için tercih sebebim olurdu. 

Yine bir gün teneffüs zili çaldı. Koşarak yine simitçinin yanında aldık soluğu. Simitçiyi gördüğümde gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Çünkü karşımda duran simitçi dayımdı. Bana göz kırptı, pssst der gibi işaret etti. Aylarca çalıştığı bu okulda, hiç kimse bilmedi simitçinin dayım olduğunu. Sepetteki simitler bitmeye yakın, en son ben ve abim giderdik. Sepetin dibinde kalan kırılmış, ezilmiş simitleri biz yerdik.  Bunlar bir simitten daha fazla olurdu bazen. Hele sepetin dibinde biriken susamları avuçlayıp ağzımıza atışımız! Nasıl bir lezzetti o? Hendek simidiydi. 

Bir daha öyle bir simit yemedim ben. 
Öyle her simidi yiyemem,  çocukluğumdaki simidi ararım hep. O kokuyu, o sıcaklığı, o gevrekliği. Ne çok şey istemişim meğer? Sonra yıllarca simit yiyemeyeceğim bir ülkeye göç ettim. 
Türk bakkallarında simitler vardı, ama çocukluğumun simidinin yanından bile geçmeyen, kalın, ağızda çiğnedikçe büyüyen bir hamurdan öteye gidemedi. Hiç simit almadım sonra. Türkiye ziyaretlerimde bazen denk gelirdim, ama her zaman değil. Hele simit sarayları hiç değil.  

Dün hiç beklemediğim bir şey oldu. Cumartesiydi. İki yüz metre ötede bir Türk bakkalı var. Oraya peynir, zeytin çay, sebze falan almaya giderim. Ekmek bölümünde sadece bir simit duruyordu. Tek başına. Görüntüsü çocukluğumun simidi gibiydi. Kokusuda öyle. Elimle dokundum, bastırınca pörsmüyordu, zaten bastıramıyordum, çıtır çıtırdı. Hemen attım sepete. Zaten o anda ağzımın suyu akmaya başlamıştı. Hemen eve gidip ortadan bölüp yarım ay şeklinde elimde tutarak yemek için çok sabırsızlandım. Düşündükçe ağzımın suyu akıyordu gerçekten. Birde beyaz peynir ekledim yanına. İşte bu! Bu simit beni Hendek'teki ilkokula, ordan teneffüsse, sonra dayıma, bilimum çocukluğuma götürdü işte. Diğer yarısını bizim gençler paylaştı. Baya iyiymiş dediler. Eşime ise sadece anlatımlarım kaldı. Dedim 40 yıldır nihayet birinin aklına gelmiş böyle bir simidi yapmak. Kim yaptıysa çok iyi yapmış. Aynı Hendek simidi. Bu arada Hendek simidi tanınmış bir simit midir bilmiyorum? Ama dayım bu işi ilerletti, ve Çanakkale'de simitçi fırını açıp, ekmeğini kazanmıştı. Çokta iyi kazanmıştı. 
Ankara simidi varmış galiba, ama hiç yemedim. Ben Ankara'yada hiç gitmedim zaten. Birde İzmir'de denk gelmiştim, gevrek diyorlar, oda çok çocukluğumdaki simide çok benziyordu. 

Yarın işe giderken yine uğrayacağım, bakalım simit her gün geliyor mu? O simit geliyor mu? Yoksa simit hep vardı, şu tatsız tuzsuz olanından. 

Fiyatı 1.90 Fr. bu arada. Türkiye ile kıyaslarsan çok çok pahalı. Nerdeyse tanesi 7.50 tl gibi bir şey. 
Ama burada yaşarken kıyaslama yapmak çok saçma oluyor. 
Çünkü burada emeğin bir değeri var. Diğer yüzüne bakmadığım simitler, 1.20 idi. Ama bu başka. Evet, daha pahalı, ama bana yaşattığı çocukluğumun tadını veriyor. Kim yapmışsa çok güzel yapmış. Neden benim aklıma gelmedi ki? Çok pasifim çooook. 

Bir simit deyip geçme. Bir simit beni allak bullak etti dün. Simit demek, özlem demek. Memleket demek. Çocukluğum demek. Ama simit gibi simit olacak!!!

İşte bu hafta ben sadece bir simitle duygusal bir ilişki yaşarken, yaşadığım şehirde, Bernde protesto gösterileri varmış. Bugün haberlerde gördüm. Sıra ne zaman İsviçre'ye gelecek diye bekliyordum zaten. Eeeey İsviçre, kıçımın kenarı, sen kimsin demesini.. İşte oldu. 





21 Mart 2017 Salı

Güle Güle Tayfun Talipoğlu..


Takvimler bahar başlangıcını söylesede gri bir Salı sabahına uyandırdı telefon zilim. On dakika sonra yeniden çalmasını söylerken parmaklarım, gözüm ekrandaki mesajlara ilişti. Gözlüksüz kısık gözlerimle okumaya çalıyorum ama mümkün değil. Fakat fotoğraflardan kimin olduğu çok belli. Tayfun Talipoğlu. Hayırdır inşallah, ne oldu ki? Diyorum.. Alttaki yazıları okuyamadığım için bi yandan seviniyorum, bi yandan o aklıma bile getirmek istemediğim şeyi sokuyor aklıma gaipten birileri.  Gözlüğümü takıp ölüm haberini okuduğumda içime bi burukluk girdiğini saklayamam. Çünkü, o güzel insan, hepimizin ailesinden biri gibi gelirdi bana. Abi gibi, arkadaş gibi, komşu gibi, kardeş gibi, yoldaş gibi, dost gibi. 

Ne çok severdim Bam Teli, yol hikayelerini. Bir iş, bir insana bu kadar mı  yakışırdı? Çok severdim ve aynı zamanda pozitif anlamda çok kıskanırdım. Böyle bi işi yapmayı hayal ederdim hep. Hayalde kalacağını bile bile. Hiç onun gibi olunur mu? Bir idol olabilirdi sadece. İşini iyi yapan insanları çok severim. 

Onun bu Bam Teli, yol hikayelerinde,  memleket hasretimi giderdiğimi zannederken, yayın bitikten sonra daha çok özlediğimi hissederdim ülkeyi. Onunla gittim hep, Kars'a, Erzurum'a, Malatya'ya, Urfa'ya, Antakya'ya, Muş'a, Van'a, Ankara'ya, Afyon'a.. Onunla gezdim Anadolu'yu.. İnsanları küçümsemeyen, farklı görüşte, dinde, ırkta, veya siyasette olana hep saygısı ve hoşgörüsü vardı. Hele çocuklarla yaptığı söyleşilerinde, eğilir ve çocukların göz seviyesine inerdi. Çocukları kucakladığında o sevgisi yorgun gözlerinden bile belli olurdu. Bu ince detaylar çok önemlidir ve kişi hakkındaki düşüncelerimi belirgin eder. 

Sonra sesi. Kendine has, kulağa çok hoş gelen bir sesi vardı. Şiir gibi konuşurdu. Sanki konuşurken şiir okurdu. Böyle iç içe geçmiş bir güzelliği, bir özelliği vardı Tayfun Talipoğlu'nun. 

Bugün, bütün gün buruktum . Bahar başlangıcıydı halbuki. Nevruz'du. Şiir günüydü. Böyle bir güzel günde gidilir mi? Diyorum bi taraftan, özellikle mi seçtin, şiir gününde, hüzünlü bir şiir gibi göç etmeyi? Diyorum diğer taraftan.  Hiç yakıştı mı diyemeyeceğim! Ölüm hiç zamana yakışmazda, gün yakışsada, yıl olarak yakışmadı. Çooooook, çoooook, çoook erken oldu. 

Keşke sürekli, "yolcu yolunda gerek, memleket şartları çetin, ben artık gideyim" demeseydin. İnsan kırk kere ne derse o olurmuş ya, sen belki dörtyüz kez söyledin, belki daha fazla.. Keşke olmayaydı böyle. 

Lakin, gittin işte. Geride güzel şeyler bırakarak. Biz bile böyle üzülüyorsak, ailesine ve yakınlarına sabırlar diliyorum.

Güle güle Tayfun Talipoğlu👋👋👋 


19 Mart 2017 Pazar

Bir Pazar Hikayesi, Patetesli Börek..

Bugün Pazar. Güneşde açtı. Evin diğer fertleri Cenevre'ye otomobil fuarına gittiler. Benim ilgimi çekmediği için gitmedim. Seviyorum evde yalnız olmayı. Okuduğum kitabı cuma iş yerinde unutmuşum. Kızdım kendime. Yürüyüş yaptım bir saat. Haftada bir gün yürüyorum. Ne çok değil mi? Yürüdüğüm yol hep aynı. Ama her hafta başka şeyler görebiliyorsun. Değişiyor, uyanıyor doğa. Kuş seslerini özlediğini hissediyorsun. Aslında bu yürüyüşü her gün yapabilecekken yapmıyorum. Ahmaklık biliyorum. Onun yerine evde olmayı, türkü dinlemeyi, ütü yapmayı (zorunlu), okumayı, yazmayı, dolapları karıştırmayı seviyorum,  birde yemek yapmayı. Bugün patatesli börek yaptım. Yaparken yine bir hikaye canlandırdım kafamda. Onu yazacağım şimdi..  

Olay her zamanki gibi köyde geçer. Zehraabanın, patatesli böreğinin başına gelenler.. ve yine Mudurnu şivesi ile.. 

Bazar böğün, tadil gün. Dip köşe o'masada aycık temizlik yaptım, gaz lambasının fernüslerini bi gaşığın sapına doladığım bez parçasıyla hohlaya hohlaya sildim.. Parıl parıl odula.. Alettirikle kesilip duru, hazır osunla dedim. Yukarı ebdesliğe çıktım, baktım ibrikle boşalmış. 4 ibriği kaptığımınan köyün ortasında şarıl şarıl akan pınara vardım.. Baktım Zehraaba, Pınar'a bakan penceresinde oturup duru.. Bi uğrayım, hal hatır edim, deyerek yanına vardım. Ağşama torunu gelecekmiş, hamır yoğurmuş, yazmış, patatesli böreğini davul fırına gomuş. Ah birde ne gösün, alettirkle gidivemiş, tam orta yerinde.. Gücü gurumuş, sinirleri tepesine çıkmış, aklını fıydırıverecek gibi olmuş. Hemen gitmiş fırınevine ataş yakmış, fırının gızmasını beklerken ben gemişin.. Bunnara artık gatiyen güvenmeyon, eyce heyallaha galktı, pek havayelli oldu bunla, güçlü Türkiye, yeni Türkiye deye deye mani (hep) gittim oyumu vedim. Hani nerde? Kendileri gibi alettiriğinede güven omayo, o davuluda fıydırıp atacam, dedi. 
Ben gene dut yemiş bülbül gibi galagaldım. Bi alettirik kesildi deye ne gücünüzü guruduyosunuz, gurulu düzeniniz vaa, davulda olmazsa, fırınevinde yapasınız, hem eskidende kesilirdi alettirikle, dedim.. Dedim emme, dediğime bin pişman oldum.. Açtı ağzını, bir yumdu gözünü, vedi veriştidi.. 
Benim aklım gıt birez, hepsini aklımda dutamatım, emme en son dediklerini hiç unutmayacan tee 16 Nisan'a gadar.. "yeni Türkiye, güçlü Türkiye diye gıçını yırtabatı, herşey eskisinden beter , ne annadım ben bu işden, bi dedikleri bi dediklene dutmayo bunların dedi.. Isimleri ak, cisimleri gapgara, birde ampül resmini gullanıyorlar, ampül neyinen yanar, alettiriğinen yanar,  ee oda yoğusa nolacak, söner gider işte böne." Deyince birden fırınevine yaktığı ataş aklına geldi.. Ah bide ne gösün, ataşıda geçmiş, alafıda.  Bide ona sinirlendi.. "Gödünmü bak" dedi, "onların yapamadıklarını gonuşmak bile zarar, he şu başıma gelen, ağızlım yüzlüm, bi börek bile yapamayon bunların yüzünden" dedi.

Zehraaba'yı lafa duttum deye, içim bi gısım oldu. Yaptığı börek hiç hora geçmedi diye garnım dakılırken, baktım eminaların fırınevinin bacası tütüp duru. Verin tepsiyi bana dedim, pişiripte getiriverecem. Tepsiyi gaptığımınan o fırınevine gittim. Fakriye aba süngüynen fırını temizleybatı.  "Berekatlı osun" dedim. "Hoşgedin, Bohçacıla gibi gezip durma, ekmek ediyom, şu sedirin üstünde duran sahana iki yımırta gır, şu ambarın üstünde duran çıkıdan birez susam dök, çırpta, somunları sulakla bakam" dedi.. Nereye varsam azarlandım böğün. Herkes bi ayrıksa omuş. Kim delirtti bunnarı bilmen ben? Neyse sulakladım galan somunları Fakiye aba kürekle fırına verdi. Şu başına gelmedik gamayan, Zehrabanın Börek tepsisinide verdik fırına. Bahçeye iki minder attık, bu sırada Zehraabada geldi, oturduk. Dut ağacının dalında asılı iredyoyuda açtık. Türküler varıdı ne gözel. Engin Turan, o tok sesiyle, "Vardım hint eline, gumaş getirdim, sen benim başıma neler getirdin, ben senin gahrını çekemem" derken, happadanak referandum gampanpayasına geçti. Zehraaba ottuğu yerden bi hışımınan galktı, "Nisan'a gadar cana imana yetele galan, bilmekte istemeyon, duymakta istemeyon şu adamın longurdusunu, dolu başağın başı eğik, boş başağın başı dik olurmuş ye, bununkuda o hesap, dedi. Hinci bunu dinleken fırındaki böreği yakmayam deye, gısıverdim sesini", dedi.