Sayfalar

17 Eylül 2026 Perşembe

Alp Tarhanası

Dar hane çorbası...

Rivayete göre padişahın biri Ramazan ayında bir eve misafir olur. Evin hanımı, evde ne varsa bir araya getirip bir çorba yapar. Padişah çok beğenir ve adını sorar.

Kadın mahcup bir şekilde, “Dar hane çorbasıdır, padişahım,” der. Zamanla “dar hane” olur sana “tarhana”... Doğru mudur bilinmez ama hikayesi güzel. Tarhanaya da yakışıyor doğrusu. Evde olanla yapılan, gösterişsiz, bereketli, doyurucu bir çorba. Üstelik her yörenin tarhanası başka. Maraş’ınki ayrı, Bolu’nun kızılcık tarhanası ayrı, Uşak’ın uzun uzun fermente edileni ayrı...

Ben Boluluyum. Çocukluğumda Bolu’da ninemle tarhana yaptığımızı hatırlıyorum. Hamurun yoğruluşu, bekleyişi, sonra serilip kurutulması... Bazı şeyler insanın aklında tarif olarak değil; koku, görüntü ve el alışkanlığı olarak kalıyor.

Uşak tarhanasıyla ise sonradan tanıştım. Ama hakkını yemeyeyim şimdi, Uşak tarhanası hakikaten güzel.Yıllarca bizim tarhanamız Uşak’tan geldi. Ailenin büyükleri yapardı, bize de düşerdi. Biz de afiyetle yerdik. İnsan hazırı gelince pek düşünmüyor tabi. Nasıl yapılmış, kaç gün beklemiş, ne kadar emek verilmiş...

Sonra zaman geçiyor. Büyükler birer birer gidiyor, hayat değişiyor, bazı bağlar geride kalıyor. Bir zamanlar kendiliğinden gelen şeyler artık gelmiyor. E, ne yapicaz, tarhanasız mı kalicazz? :) Hem gelenek dediğin, illa başladığı yerde devam edecek diye bir şey yok. Bazen yer değiştirir, el değiştirir ama yaşamaya devam eder. Ben de,  “Yapanlar nasıl yapıyor, benim neyim eksik?” dedim. Kimseye müdana etmeden kendi tarhanamı kendim yapmaya karar verdim.

Çocukluktan aklımda kalanları, yıllardır yediğim Uşak tarhanasının tadını ve biraz da YouTube’da gördüklerimi harmanladım. Kimi sebzeleri önce pişiriyordu, kimi çiğden koyuyordu. Ben çiğden olanı seçtim. Daha aromatik olur diye düşündüm.

Elimin ayarı ve tadı iyidir benim. Her şeyi göz kararı yaparım.  Kapya biber, birkaç acı kırmızı biber, soğan, domates, nohut, yoğurt ve nane... Hepsini rondodan geçirdim, süzme yogurdu da ekledim. Sonra başladım un eklemeye. Aldı. Biraz daha verdim. Onu da aldı. Derken neredeyse 2,5 kilo unu yedi.

Güzelce yoğurdum, üzerini temiz bir bezle örttüm ve serin, karanlık bir yerde uyumaya bıraktım.

Ama öyle “İyi geceler, 21 gün sonra görüşürüz” yok. Her gün örtüsünü açıp altını üstüne getiriyor, biraz yoğurup tekrar yatırıyorum. İlk üç gün pek bir numarası yoktu.

Dördüncü gün bir baktım, bizim hamur kendini salmış. Yumuşamış, neredeyse elimden akıyor. Biraz daha un ekledim, tekrar yoğurdum ve yatırdım. Ertesi sabah bir baktım... Ayaklanmış... Hem de ne ayaklanmak.

Kabarmış, kabarmış neredeyse leğenden çıkıp alıp başını gidecek. “Dur hele, duur, dedim. “Seninle daha işimiz var.” Altını üstüne getirdim, gazını aldım, sakinleştirip tekrar yatırdım. Birkaç saat sonra bir baktım, yine ayakta. Bu böyle birkaç gün sürdü. Bazen günde iki kere kabarıyor, ben iki kere yatırıyorum.

Sonradan öğrendim ki bu hareketliliğin adı fermantasyonmuş. Doğru yoldayim.  Dört beş gün sonra sakinleşti. Bugün 14. gün. Artık kabarmıyor. Kabında uslu uslu bekliyor. Ben yine her gün örtüsünü açıyorum,  Bir altını üstüne getirip sevip oksuyor tekrar örtüyorum. Kokusu güzel, görüntüsü güzel. Küf yok, tüy yok, kötü koku yok. Kendisi sakin. Ben heyecanlıyım.

Bakalım sonunda İsviçre’nin orta yerinden mis gibi bir Uşak tarhanası çıkacak mı? Gerçi artık ona sadece Uşak tarhanası demek de haksızlık olur. Kökü Anadolu’da, çocukluk hatırası Bolu’da, kendisi İsviçre’de doğdu. Ben onun adını koydum bile, "Alp Tarhanası"

Gelenek böyle bir şey galiba. Bir yerden gelir, başka bir yerde devam eder. 

Bekliyoruz. İkimiz de.





7 Eylül 2026 Pazartesi

Isvicrenin Kalbine Yolculuk (7) Luzern

Bu da Luzern'in Sulukule'si:) 

Bir haftalık gezinin son günü... Artık dağ bayır, dere tepe bitti. Bugün medeni insanlar gibi şehir gezeceğiz.  Her gün işe gider gibi erkenden kalkıp yollara düşmeye de gerek yok. “Siz güzelce uyuyun, kahvaltınızı yapın, çayınızı için, öğlene doğru çıkarız,” diye sözleştik.

Öğleye doğru çıktık yola. Ama bizimkiler belli ki dağa bayıra henüz doymamışlar. Daha Luzern’e varmadan fikir değişti, “Pilatus’a mı çıksak?” E hani şehir gezeceeedik :))

Neyse, iyi peki, gelmişken orayı da görelim madem dedik. Vardık Kriens’e, teleferik ve dağ treni biletlerinin satıldığı noktaya. Bir baktık ki, sıra sokaklara taşmış. Bir de fiyatı öğrenince hepimizde bir anda müthiş bir şehir gezme isteği uyandı:)) Zaten kıyafetlerimiz de dağa çıkmaya pek müsait değildi. Şehir turuna gidiyoruz diye şehirliler gibi giyinip kuşanmışız. Hava yine müthişti. Luzern Gölü’nde yarım saatlik bir tekne turu yaptık, sonra sokaklara daldık. Ünlü ahşap köprüden geçtik, Su Kulesi’ni gördük, güzel sokaklarında dolaştık. Yani sonunda gerçekten şehir turu yaptık. 

Sonra Bern’e döndük. Akşam, bu bir haftalık gezinin son yemeğini yine Rosengarten terasında yiyecektik. Günler öncesinden rezervasyonumuzu yaptırmıştım. Yemek saatine kadar da Rosengarten’ın çimenlerine yayıldık.

Yanımızda şaraplarımız da vardı tabii. Şehir turu yapınca gün içinde içmeye fırsat bulamamıştık. İşte, dedik, tam yeri ve tam zamanı. Bir şeyleri unutmadan olur mu hiç?  Nasıl beceriyorsam bugün de tirbuşonu unutmuşum. Bir haftadır sıcak su arıyorduk, bugün sıcak su derdimiz yoktu ama belli ki arayacak bir şey bulmadan günü tamamlayamıyoruz. Bu sefer de tirbuşon arayışına girdik.

Ama çare tükenmez. Aldım şişeyi, gittim restoranın barına;  “Şeyyy... Bizim birazdan burada rezervasyonumuz var da... Dışarıda bekliyoruz... Beklerken de şarabımızı içmek istiyoruz da... Acaba bunu bize açabilir misiniz?”

Sanki adamdan borç para istiyorum. :)) Şu şarabı açabilir misiniz de, geç. Bu kadar hayat hikayesine ne gerek var? Tabii açarım, dedi çalışan gülümseyerek. Şarabı açtırıp bizimkilerin yanına döndüm. Sohbet, muhabbet, kahkaha derken baktım ilk şişe bitmiş. Dokuz kişiyiz sonuçta. Herkese bir yudum anca düşüyor:)) Aldım ikinci şişeyi, yine bara gittim. Bu sefer tecrübeliyim. Hiçbir açıklama yok. Şişeyi uzattım. Açtırdım. Döndüm. :))

Yemek saatimiz geldiğinde masamıza geçtik. Yiyeceklerimizi, içeceklerimizi sipariş ettik. Yine leziz, yine bol sohbetli, bol keyifli, bir akşamdı.

Bir ara Ayça ayağa kalktı, çatalını kadehine çın çın vurarak dikkatleri üzerine topladi.  Son gecenin ruhuna yakışır güzel bir konuşma yaptı. Bana teşekkürler, övgüler, güzel sözler… yalnız o sırada gözüme bir şeyler kaçtı. Hem de iki gözüme birden :) 

Sonra diğerleri de tek tek söz aldı. Haftayı değerlendirdiler, teşekkür ettiler, ne kadar güzel vakit geçirdiklerini anlattılar. Sanırım ömrüm boyunca bir akşamda bu kadar güzel sözü bir arada duymamıştım. Buna ihtiyacım mı varmış nedir, bana bir iyi geldi, bir iyi geldi ki sormayın.

Parantez açıyorum, ( Çünkü son haftalarda beni inciten, hayal kırıklığına uğratan bazı şeyler yaşamıştım. Üstelik bir kadının başka bir kadına yapmaması gerektiğini düşündüğüm şeylerdi bunlar. Bu kişilerin sosyal medya sayfaları ahlak, dürüstlük, vicdan, kadın hakları üzerine kopyala yapıştır özlü sözlerden geçilmiyor. Altlarında kalpler, beğeniler, alkışlar, başparmaklar havada… Ama gel gör ki, iş gerçek hayata gelince, yine aynı kişiler hiç düşünmeden bunun tam tersini yapabiliyorlar.

Beni asıl inciten de buydu sanırım. Sanki otuz yılı aşkın bir geçmişimiz, bir hukukumuz, birlikte yaşanmış güzel günlerimiz, anılarımız, paylaştığımız sofralarımız hiç olmamış gibi… Bunca yıllık tanışıklığın hatırına bile biraz özen gösterilmeden, neredeyse gözüme sokarcasına yapılan o saygısızlık gerçekten ağır geldi. İnsan hiç değilse geçmişin hatırına birbirinin canını acıtmamaya dikkat eder diye düşünüyordum. Yanılmışım. İnsanlar sosyal medyada bazen kendilerinde ne eksikse en çok onu paylaşırlarmış. Ne kadar doğrudur bilmem ama insanın aklına gelmiyor da değil. Belki de bu yüzden bazı sayfalarda ahlak, dürüstlük ve vicdan hiç eksik olmuyor. Çünkü ahlak üzerine söz paylaşmak kolay, asıl mesele ahlaklı davranabilmek.

Ben olanlardan habersiz değildim. Gördüm, duydum, bir şekilde haberdar oldum. Ama sustum. Susmak görmemek değildi, gördüğüm halde o çirkinliğin bir parçası olmamayı seçtim. Herkes kendine yakışanı yapar. Üstelik bu saygısızlık öyle gizli saklı da yapılmadı, adeta gözüme sokarcasına yapıldı. İki saat sonra akılları başlarına mı geldi, yoksa biri bir şey mi dedi bilinmez, paylaşımlar apar topar silindi. Ama bazı şeyleri sosyal medyadan silmek, insanın gördüğünü ve hissettiğini de silmiyor. Ben de otuz yılı aşkın hayatımda yeri olan bu insanları sessizce çıkardım hayatımdan. İşte misafirlerim geldiğinde, ben böyle bir haftadan çıkmıştım.) Parantezi kapadım. 

Sonra sıra bana geldi. Ben de her birine ayrı ayrı teşekkür ettim. Bu haftanın sadece onlar için değil, benim için de ne kadar güzel ve özel olduğunu söyledim.

Aslında bu hafta bana tahmin ettiğimden çok daha iyi geldi. Işte yaşadığım o kırgınlıklardan sonra, sanki hayat bana küçük bir hatırlatma yaptı. Başka hayatlar da varmış. Her şey kavga, kırgınlık, hayal kırıklığı değilmiş. Hayat aslında biz zorlaştırmadığımız sürece o kadar da zor değilmiş. Bazen güzel bir sofra, içten bir kahkaha, söylenen birkaç güzel söz, hatta birlikte çıkılan bir dağ, birlikte içilen bir çay bile insanın hayata baktığı yeri değiştirebiliyormuş. Ben bu hafta biraz da bunun farkına vardım. Onlara İsviçre’yi gezdirdim belki ama onlar da farkında olmadan bana başka bir pencere açtılar. Bana iyi geldiler. Hem de çok iyi geldiler. Böylece muhteşem bir haftayı, yine muhteşem bir akşamla noktaladık.

Bol bol gezdik, yedik, içtik, güldük, dağlara çıktık, göllere indik, trenlere bindik, teleferiklere doluştuk… İsviçre’nin altını üstüne getirdik... Şimdi müsaadenizle İsviçre’yi bu kadar güzel temsil ettiğim için Turizm Bakanı'ndan madalya almaya gidiyorum:)) 

Ha, bir de haftanın en önemli gelişmesini söylemeden bitirmeyeyim. Arkadaşlar İstanbul’a döndükten sonra gittim bir termos aldım.  Bir hafta boyunca dağda, bayırda, istasyonda, dinlenme tesisinde, sıcak su nereden bulacağız, diye dolandıktan sonra aklım başıma geldi:)









5 Eylül 2026 Cumartesi

Isvicrenin Kalbine yolculuk, (6) Lauterbrunnen, Kleine Scheidegg, Grindelwald

Yine güneşli, güzel bir sabaha uyandık… Rotamız belli, rutinimiz belli. Çantalara iki kırmızı, iki beyaz şarap; zeytin, peynir, kraker, cips, sandaviçler ve yolda kesin lazım olur, denilen ne varsa doldurdum. Sonra da soluğu arkadaşlarımın otelinde aldım.

Dikkat ederseniz artık “misafirlerim” demiyorum. Arkadaş olduk biz artık. Hem de öyle uzaktan uzağa değil, baya baya senli benli, birbirimize şaka yapacak, hatta yeri geldiğinde birbirimizi hafifçe tiye alacak kadar samimiyiz. Artik resmiyet bitti, dostluk başladı:)

Çıktık yola…

Yine Thun Gölü kenarındaki dinlenme yerinde mola verildi, sandaviçler yendi. Ardından her zamanki milli meselemiz gündeme geldi, sıcak su sorunu. Sıcak su arandı, bulundu, çaylar ve kahveler içildi. İsviçre’nin dağlarını, göllerini geziyoruz ama asıl maceramız sıcak su bulmak. İstikamet Lauterbrunnen köyü. Oradan dağ trenine binip Eiger, Mönch ve Jungfrau dağlarının eteklerine çıkacağız.

Lauterbrunnen'e vardık, mucizevi bir sekilde park yeri bile bulup tren garına yürüdük. Gişeye gittim ve kışın iki kez kullandığım 66 franklık günlük bileti sordum. Gişedeki çalışan yüzüme bakıp, “Hiçbir zaman öyle bir bilet olmadı,” demez mi?

Nasıl olmadı? Ben o biletle iki kez gittim... Deliriciğim. Allah'tan yanımda Ayça var. En son onunla 66 franka gitmiştik. Şahidim var yani, kıçımdan uydurmuyorum. Ayça, “Evet, ben de vardım, birlikte bu geziyi 66 franka yaptık,” dese de gişedeki görevli için Ayça'nın şahitliği de yeterli olmadı.

Sonra arkadaşlara utana sıkıla biletlerin 96 frank olduğunu söyledim. Bir de bu biletle gidebileceğimiz yerler sınırlı. Oysa benim varlığı kanıtlanamayan 66 franklık biletim hem ucuz hem de sınırsızdı.

Arkadaşlar gayet sakin, “Olsun,” dediler.

Neyse… Aldık biletlerimizi, dağlara doğru kıvrıla kıvrıla giden trenimize bindik ve geldik Kleine Scheidegg’e. Orası da bir başka güzel… Bern’den uzaktan gördüğümüz karlı dağların şimdi hemen dibindeyiz. Sanki elini uzatsan dokunuverecekmişsin gibi. Hava berrak, dağ havası mis gibi, içine çektiğin oksijeni bile hissediyorsun.

Buraya dördüncü gelişim. Daha önce hep kış ve bahar aylarında gelmiştim. İlk kez ağustosta buradayım. Fotoğraflarda buraya çok yakın bir yerde göl görünüyordu. Kışın buz tuttuğu için fark edilmez ya da her taraf karla kaplı olduğunda oraya yürünmez diye daha önce hiç peşine düşmemiştim. Bu sefer o gölü ne yapıp edip görelim istedim. Orada insanlara sorduk, buralarda bir göl varmış, nerede, diye. 

Kimsenin gölden haberi yok. İnsanlar bize, "ne gölü, hangi göl, siz hangi gölden bahsediyorsunuz" der gibi bakıyor. Ben ise fotoğraflarda gördüm, eminim. 66 franklık biletten sonra bir de var olmayan göl vakasıyla karşı karşıya olamazdım.

Neyse, Google Maps’i açtık. Gerçekten yakın görünüyordu. Haritayı takip ederek yürüdük. Heyecanla göle yaklaştık…Anaaa.....  Bir de ne görelim?

Bizim büyük umutlarla aradığımız göl, meğer minicik bir su birikintisi gibi bir şeymiş. İnsanlara “göl” deyince neden anlamadıklarını o zaman anladık. Göl demeye bin şahit ister.

Ama olsun.

Biz onu bulmak için yürüdük mü? Yürüdük.
Güzel miydi? Güzeldi.
Manzarası var mıydı? Fazlasıyla vardı.

O halde bizim için göldü.

Piknik sepetimizi orada açtık. Şaraplarımızı, peynirlerimizi, zeytinlerimizi çıkardık. Böylece dünyanın belki de en küçük gölünün kenarında, manzarası en büyük pikniklerden birini yaptık.

Yooo, Matterhorn da bambaşkaydı… Ay bilemedim, her yeri ayrı güzeldi.

Sonra Jungfraubahn'a (Tren) binip biraz daha yukarıya çıktık. Oradan teleferikle Grindelwalde geçtik. oralarda biraz oyalandıktan sonra aynı güzergahı geri geldik. Biletimiz sınırlı olunca günü erken bitirdik. Hem aç gibiyiz hem tok gibi.. Dedim bu akşam bana gidelim, size bi çorba yaparım, bir de çay... Bu fikre bayıldılar. Günlerdir restoranlarda helak oldular:)) gursaklarından ıscacık bir çorba geçsin istedim.)) Lauterbrunnende dükkanlar daha açıktı, arkadaşlarım ev için alışveriş yaptılar, ekmektir, salatadır, şaraptır vs.

Eve geldik, bir yandan çorba yaptık, bir yandan cheri tomates, kapari, zeytin, sarımsak ve maydonoz soslu penne, (makarna yani) penne deyince havalı oluyo ya ondan şeyettim:)) Sinem harika bir salata yaptı. Birimiz balkonu süpürdü, bi diğerimiz masaya tabakları yerleştirdi. yemekleri yaparken aperol spritzlerimizide elimizden eksik olmadı. Keyif insanlarıyız hepimiz. Keyfimiz olmadan aslaaaaa... Yemekler herkesin damağına pek bir lezzetli geldi. Alt tarafı tarhana çorbası, makarna ve salataydı ama övgülere bakılırsa Michelin yıldızını kapmıştım :)) Ardından bir de çay demledik… Oh, oh, oh... Değmeyin çay tiryakilerinin keyfine… Şahane bir günü, şahane bir akşamla bitirdik.

Otellerine giderken, dedim yarın acelemiz yok... Dağ, bayır bitti artık. Yarın sadece şehir turu var. Luzern'e gideceğiz...


Aradigimiz göl:))


Ama manzara güzel...





4 Eylül 2026 Cuma

İsviçre’nin Kalbine Yolculuk(5) Montreux ve Gruyères

Bu sabah yağmurlu bir güne uyandık. Bugünkü rotamız Montreux, ardından da fondü yemek üzere Gruyères köyüydü. Yağmur çiselemiyor, şakır şakır yağıyordu. Öğle saatlerine kadar da böyle devam edeceği için hiç acele etmeyelim dedik. Hatta bugün çay sorunu yaşamayalım, önce bende güzel güzel çaylarımızı içelim ve çaydanlığımızın hakkını verelim, diyerek misafirlerimi bana davet ettim.Pencerelere yağmur damlaları vururken içeride sıcacık çaylarımızı içerek yağmurun biraz azalmasını bekledik. Azalmadı… Biz yine de çıktık yola.

Montreux’ye varışımız yaklaşık bir buçuk saat sürecekti. Ama güzergâh o kadar güzeldi ki yolun nasıl geçtiğini anlamadık. Yemyeşil ormanların ve dağların üzerine sis bulutları çökmüş, yağmurla yıkanan vadiler daha da parlak bir yeşile bürünen yollarda ilerlerken Leman Gölü de görünmüştü.

Arabayı park edip yağmurluklarımızı giydikten sonra Montreux’nün sokaklarında dolaşmaya başladık. “Eksik gedik ne varsa bu yağmurlu günde tamamlayalım,” diyerek alışveriş için bir dükkândan diğerine dalıyorduk.

Nihayet yağmur dinmeye yüz tuttu. Bulutlar yükselmeye başlayınca Leman Gölü kıyısındaki bir restoranın yuvarlak masasına çöktük. “Ne içelim, ne içelim?” diye kısa bir kararsızlık yaşadıktan sonra Prosecco içmeye karar verdik. Sohbet, muhabbet ve fıkra gibi yaşanmışlıklarımızı anlatırken zaman akıp gidiverdi.

Gruyères köyü dönüş yolumuzun üzerindeydi. Bu masalsı köyde fondü yiyecektik. Çünkü gravyer  peyniriyle ünlü olan bu köy, fondüsüyle de ün salmıştı. Gökyüzü gittikçe açılıyor, güneş iyiden iyiye kendini gösteriyordu. Köy meydanındaki restoranlardan birinin balkonunda kendimize güzel bir yer bulduk. Hafta içi olması ve sabahki yağmurun ziyaretçileri biraz ürkütmesi sayesinde köy bugün her zamankinden daha sakindi; dolayısıyla yer bulmakta hiç zorlanmadık.

Gruyères, İsviçre’nin en güzel köylerinden biri...

Önce serbest zaman ilan ettik; herkes köyün bir köşesine dağılıp kendi keşfine çıktı. Belli bir saatte, kararlaştırdığımız yerde yeniden buluştuk. Köy meydanındaki restoranlardan birinin balkonunda yerimizi ayırtmıştık ama rezervasyon saatimize daha vakit vardı.

Biz de sandalyelerimizi bir ağacın altına daire şeklinde dizip yuvarlak bir masanın çevresindeymişiz gibi oturduk. Ortaya tam bir “Gruyères Köy Meclisi” görüntüsü çıktı. Sanki birazdan Gruyères Şatosu’nun hangi kulesinin onarılacağına, meydandaki çiçekleri kimin sulayacağına ve fondüye ne kadar beyaz şarap konulacağına karar verecektik:)) Bizim meclisin gündemi çok daha keyifliydi, her daim yanımda taşıdığım şarapları açmak, sohbet etmek, bol bol gülmek ve yemek saatini beklemek…

Günü aşağıdaki fotoğraflarla noktaladık. Albümümüze güzel kareler, hafızamıza muhteşem bir gün daha ekledik. Fondü mü? Gayet lezizdi...

Yarınki planım ise yine  oldukça iddialı, Lauterbrunnen, Grindelwald ve Kleine Scheidegg… 

Berner Oberland’da görüşmek üzere…


Montreux'de, Yagmurlu bir günde...
Köy meclisi önemli kararlar alirken:))
(Gruyeres köyü)

Gruyeres Köyü- Agizlar hep kulaklarda:))



köyden ayrilirken bir selfi yapmayalim mi yani?

Bu kiz var ya, bu kiz.....

3 Eylül 2026 Perşembe

Isvicrenin Kalbine Yolculuk (4) Aareschlucht, Giessbach Brienz, Thun


Giessbach/ Grandhotel/Brienz gölü

Dün Matterhorn’a giderken tren garından aldığımız baget sandviçlerin tadı damağımızda kalınca, bu sabah yine istasyona uğramadan edemedim. Aynı sandviçlerden aldım. Bu kez kahvaltımızı Thun gölü kıyısında, muhteşem manzaraya karşı yapacaktık.

Sandviçlerimiz hazırdı, manzaramız hazırdı, çay poşetlerimiz de her zamanki gibi ellerimizde, kaldik  Restoran kapılarında:) Sonunda kimimiz kahvesini, kimimiz çayını içti, karnımızı doyurup neşemizi de yanımıza alarak günün ilk durağı Aareschlucht’a doğru yola devam ettik. 

Aareschlucht, yani Aare Kanyonu, devasa kaya duvarlarının arasından akan Aare Nehri’nin binlerce yıl boyunca kayaları sabırla oyarak oluşturduğu büyüleyici bir doğa harikası. Yaklaşık 1,5 kilometre uzunluğundaki kanyonun bazı bölümleri öylesine dar ki iki kaya duvarının arasında gökyüzü bile incecik bir çizgi gibi görünüyor.

Kayalara tutturulmuş dar yürüyüş yollarında ilerlerken bir yanımızda yüksek taş duvarlar, hemen altımızda ise köpürerek akan turkuaz renkli Aare. Suyun çağlayan sesi, kayaların arasındaki serin hava ve yukarıdan süzülen ışık insana bambaşka bir dünyaya girmiş hissi veriyor. 

Dar geçitlerden, tünellerden ve ahşap yürüyüş yollarından ilerleyerek çıkış noktasına varıyoruz. Yüzlerde gülümseme, dillerde “Bugün de on ikiden vurdun, harikasın, muhteşemsin” sözleri… Ben de kendimi bir nevi tur operatörü ve rehber gibi hissediyorum:) Ben bu işe mi soyunsam naapsam?:))

Aareschlucht’tan ayrılırken kulaklarımızda hâlâ suyun güçlü sesi, yüzümüzde kanyonun serinliği vardı. Fakat günümüz daha yeni başlıyor... Sırada Giessbach Şelaleleri, Brienz ve Thun var.. 

Suya ve su sesine hâlâ doymamış olacağız ki bu kez rotamızı hemen yakındaki Giessbach Şelaleleri’ne çevirdik. Ormanın içinden çağlayarak Brienz Gölü’ne doğru inen şelaleler, gölün o inanılmaz turkuaz rengi ve hemen yanı başındaki görkemli Grandhotel Giessbach… İnsan nereye bakacağını şaşırıyor.

Otelle ilgili gerekli mi gereksiz mi bilmem ama, misafirlerime orada anlattığım olayı buraya da yazayım. Bu otel, geçtiğimiz kış aylarında birkaç günlüğüne ziyarete kapatıldıydı. Çünkü orada bir film dönmüş. Ay bu da şey gibi oldu. Hani gizli kapaklı bir iş yapılır da bilmezsin, “orda bir film dönüyor ama, du bakalım” dersin. Ama bu kez gerçekten bir film dönmüş. Hem de Hollywood filmi. Başrollerde Leonardo di Caprio ve Jennifer Lawrence, Filmin adı “What Happens at Night” Konusu: Film, Avrupa’ya çocuk evlat edinmek için giden Amerikalı bir çiftin, kaldıkları esrarengiz otelde yaşadıklarını anlatan gotik bir gerilim filmiymiş. Gösterime 2027’nin baharında girecekmiş. Buradaki yerel gazetelerden okumuştum.

Hatta çekimler için otelin terasını yapay karla kaplamışlardı, oysa o dönem tam kıştan çıkarken okkalı bir kar yağışı olmuştu, buralarda. Yetmemiş olacak ki yapay kar ile çoğaltmışlar. Biz ise aynı yerde, yaz güneşinin altında turkuaz renkli Brienz gölünü seyrederken dondurma yiyorduk. Filmi izlerseniz, “Aaa, bak, biz de oradaydık” dersiniz, dedim. 😊 Çok iş ha şindi... Benim rehberliğim de bu işte..😀

Ne zaman oraya gitsem, ormanın içindeki loca gibi ayrılmıs küçük bir yerde otururum. En fazla on kişinin sığabileceği, sanki özel misafirler için ayrılmış gibi duran bu yer nedense hep boş olurdu. Bu defa içeride yalnız başına oturan bir amca vardı. Biz dokuz kişi içeri dalınca, garibim bir süre sonra pılısını pırtısını toplayıp gitti. :))

Yine açtık çıkınımızı… Bu kez şarap ve atıştırmalıkların yanı sıra biber dolması, patates salatası gibi yiyeceklerimiz de vardı. Türk sanat müziği şarkıları söyleyerek, hatta bir ara horon bile teperek orada geçirdiğimiz keyifli birkaç saatin ardından Brienz ve Thun kasabalarını da gezdik. Akşam olunca onlar otellerinin, ben de evimin yolunu tuttum. Böylece güzel bir günü daha anılarımıza ekledik. Yarınki rotamız Montreux, ardından da fondü yemek üzere Gruyères köyü… Bakalım yarın yine on ikiden vurabilecek miyim? :))

Aareschlucht- Aare Kanyonu




Breinz gölü






Brienz köyünde çeşme başında, iki güzel:)

2 Eylül 2026 Çarşamba

Isvicrenin Kalbine Yolculuk (3) Matterhorn



Hele hele, şu duruşa, şu ihtişama...
(Görsel internetten)

Eveeet, geldik üçüncü güne… Bugün büyük gün. Sanırım gezi programımızın zirve noktası burası.

Dünyada en çok fotoğrafı çekilen, İsviçre denince insanın aklına ilk gelen o görkemli dağ, Matterhorn.

Sırf onu görebilmek için ayağına kadar gidiyoruz. Ne kadar asil... O yerinden hiç kıpırdamıyor, dünyanın dört bir yanından insanlar onu görmeye geliyor.

Zermatt’a araçla girilmediği için tren biletlerimizi günler öncesinden ayarlamıştım. Kampanyalı birinci sınıf günlük biletler kişi başı 120 franktı. Bu biletle 24 saat boyunca bütün İsviçre’de birinci sınıf vagonlarda, başka hiçbir ücret ödemeden yolculuk yapabiliyorsunuz. Ben de fırsatı görür görmez biletleri kaptım tabii. Üstelik o gün hava yağışlı olursa rotamızı değiştirebilir, İsviçre’nin başka bir köşesine doğru yola çıkabilirdik. Yani her ihtimale karşı planım hazırdı. 

Sabah erkenden yola çıkacaktık, yolumuz uzun, göreceğimiz yerler ise çoktu. Sandviçlerimizi trende yer, çayımızı da yol boyunca içeriz diye düşünmüştük. Fakat ne yazık ki restoransız bir trene denk gelmiştik. Üstelik kalabalık nedeniyle, hani uçaklardakine benzeyen şu minibar arabalarını da artık trenlerde dolaştırmıyorlarmış. Bu geziler boyunca yaşadığımız tek sıkıntı galiba çay meselesiydi.

Neyse ki bir süre sonra Zermatt’a giden dağ trenine binecektik. Tren, güzel vadilerin ve köprülerin arasından kıvrıla kıvrıla ilerlerken manzaralara dalmıştık. Yolun nasıl geçtiğini anlamadan Zermatt’a varmıştık bile.


Hava pırıl pırıldı, gökyüzü masmaviydi. Rengârenk sardunyalarla süslü balkonları, ahşap evleri ve şirin otelleriyle Zermatt, insanı daha ilk anda kendine hayran bırakan turistik bir dağ kasabası.Güzel bir kafede yer bulduk. Kimimiz çayını, kimimiz kahvesini içtikten sonra Matterhorn’un en güzel görüldüğü noktalardan biri olan Stellisee’ye doğru yola çıktık. Füniküler ve teleferik istasyonuna doğru yürürken birden:

“Bakın, arkanızda kim var” dedim.

Herkes aynı anda arkasına döndü. İşte oradaydı.. Matterhorn, bütün ihtişamıyla karşımızda duruyordu. Sanki biz fark edene kadar sessizce arkamızdan bizi izliyormuş gibiydi.

Bir süre olduğumuz yerde durup onu izledik. Fakat asıl hedefimiz, bu görkemli dağı en güzel göründüğü yerlerden birinden izlemekti. Bu nedenle fazla oyalanmadan Stellisee’ye doğru yeniden hareket ettik. Füniküler ve teleferik ücretleri günlük tren biletimize dahil değildi. Gerekli ek biletleri aldıktan sonra fünikülere bindik ve dağın yukarılarına doğru çıkmaya başladık.

Göl kenarında, Matterhorn Dağı’nı da tam karşımıza alarak güzel bir yer bulup piknik sepetimizi açtık. Biz dağa bakıyorduk, dağ bize… Sanki “Hoş geldiniz,” der gibi başını eğmiş, bizi selamlıyordu. Çok keyifli ve unutulmaz birkaç saat geçirdikten sonra aynı rotayla geri döndük.

Dönüş yolunda, trende derin sohbetler ederken bir kadın tepemizde belirdi. “Almanca biliyor musunuz?” diye sordu. “Evet,” dedim. “Burası birinci sınıf vagon. Sessiz olmanızı rica ediyorum,” dedi. Sanki kavga ediyor ya da hahaha, hohoho, hihihi gülüyorduk. Normal bir ses tonuyla sohbet ediyorduk ve gülünecek yerde gülüyorduk. Neymiş efendim, fısıldayarak konuşacakmışız… “Peki,” dedik, ne yapalım? Biz uyumlu ve kibar bir ekiptik. Buna yalnızca bizim kültürümüzü anlayamayacak kadar yalnız ve soğuk insanlar anlam veremezdi tabii. Avrupa kültürünün de böyle minik kıllıkları oluyor işte. 🙂

Hiiiç neşemizi kaybetmeden, iki buçuk saatlik yolculuğumuzu tamamladık. Misafirlerim otellerine, ben de evime döndüm. Yarınki rotamız: Aareschlucht, Giessbach, Brienz ve Thun. Bakalım yarın bizi hangi maceralar bekliyor?





Biz yukarıdayken duman başından eksik olmadı.

1 Eylül 2026 Salı

Isvicrenin Kalbine Yolculuk (2) Macera dolu...

Bugünkü rotamız: Kandersteg, Blausee, Öschinensee, Gasterntal…

Kahvaltımızı Blausee’de yapmak üzere misafirlerimi sabah erkenden otellerinden aldım. Elli dakika sonra Blausee’deydik. Doğanın ortasında güzel bir masa kurduk. Ekip neşeli olunca zaten masa da güzel oluyor, kahvaltı da, manzara da…Tek eksiğimiz vardı,  çay termosu.

O da benim hatam. Ben çay içmediğim için herkesi kendim gibi sanmışım. Meğer ekipte çay tiryakileri varmış. Ellerinde poşet çaylarla sürekli sıcak su arayışına girdiler. 😂 Bunu da not ettim, bir termos alınacak. Çayımız eksikti ama neşemiz tamdı. Ya aksi olaydı, dimi ama? Kahvaltıdan sonra gölü tavaf ettik. Kafeden bardaklara sıcak su alıp nihayet çaylarımızı da içtik ve rotamızı Öschinensee’ye çevirdik.

Ama artık İsviçre’de öyle ha dedigin zaman istedigin yere gidemiyorsun.Sosyal medya sağ olsun, eskiden kimsenin adını bile duymadığı yerler şimdi olmuş dünya starı. Ülke küçük, turist çok.  İsviçreliler de belli ki oturup düşünmüşler, madem bu kadar geliyorsunuz, bari az gelin, öz gelin, mümkünse biraz da paralı gelin, deyip basmışlar fiyatları.  Ama paran var diye de öyle elini kolunu sallaya sallaya giremiyorsun.  Biletini önceden online alacaksın, rezervasyonunu yapacaksın, saatinde orada olacaksın… Burası İsviçre, dağa çıkmanın bile bir nizamı var. Zengin olabilirsin ama sıranı bileceksin dercesine:)

Ufak çaplı bir park macerasından sonra gondollarımıza (teleferik) bindik ve Öschinensee’ye çıktık. Manzara zaten insanı susturacak cinsten…

Her daim yanımızda bulunan atıştırmalıklarımızı ve içeceklerimizi çıkardık, (cay termosu yok ama saraplar hep yanimizda) güzel bir manzaraya karşı konuşlandık. Birkaç saat boyunca hem gözümüzü hem gönlümüzü doyurduk. 

Öğleden sonra düşündüm ki, madem bu kadar geldik, Gasterntal’i görmeden dönmek olmaz. Gasterntal bambaşka… Vahşi, bakir, kayalıkların arasına sıkışmış muhteşem bir doğa.Yalnız oraya ulaşmanın küçük bir ayrıntısı var. Yol daracık. Öyle dar ki, iki araba yan yana geçemez. Peki yol tek yön mü? Hayır. Gidişli gelişli. 😂 Ama belli saatlerde bir taraf gidiyor, belli saatlerde diğer taraf geliyor. İnternetten baktım. Bizim saate beş dakika vardı. Tam o sırada önümüzden beyaz bir araba yola girdi.

Orada duran birine sordum, “Gidiş saati ne zaman?”

“Bilmiyorum ama biraz önce beyaz bir araba gitti.”

Beyaz arabayı biz de görmüştük zaten.

Mantığımız son derece basit,  Eee, o gittiyse biz de giderizVe girdik dönülmez yollara...

Kıvrım kıvrım, kayalıkların arasından, tek şeritlik yolda ilerliyoruz. Bir taraf kaya, öbür taraf… bakmasak daha iyi. Derken virajı döndük. Karşımızda bir araba. Hem de ne araba? Minibüs. Bizimki ne? O da minibüs.

Birbirimize baktık. Ne biz geri gidebiliriz, ne o. Derken onun arkasından bir araba daha geldi. Sonra bir tane daha. Oldular üç. Biz bu manzarayı değerlendirirken beş dakika geçti, bizim arkamız da dolmaya başladı. Artık ne ileri, ne geri. Gasterntal’ın ortasında, kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde trafik sıkışıklığı yaratmayı başarmıştık. Hepimiz icimizden  “Buradan bizi herhalde ancak helikopterle alırlar,” diye düşünüyoruz, en azindan ben öyle düşündüm.  

Neyse ki karşımızdaki minibüs bölgenin servis aracıymış. Şoför yolu belli ki avucunun içi gibi biliyor. Milim milim, santim santim derken yanımızdan geçti.

Bir oh çektik. Ama macera bitmedi.

Arkasındaki Hollanda plakalı araç geçmeye çalışırken kayalıklara sürttü.

Ve suçlu kim? Biz.

Onun arkasındaki araç da dayanışma ruhuyla hemen Hollandalının tarafını tuttu. Gasterntal’ın ortasında tam uluslararası bir kriz çıkmak üzereydi ki sigorta kayıtları, fotoğraflar ve hararetli konuşmalar derken mesele medenice çözüldü. Sonunda hepimiz, kıl payı da olsa, geçmeyi başardık, kimi arabasının kıçını, kimi aynalarını sürte sürte, milim milim ilerledi. Varış yerine ulaştığımızda kayaların arasından beliren Gasterngesicht, namıdiğer Gasterntal’ın Bekçisi, sanki bütün bu olanları başından beri seyretmiş de “Daha duruuun, bunun dönüşü var,” dercesine yüzümüze anlamlı anlamlı bakıyordu.

Gasterntal Bekcisi

Dönüşte mi? Bu defa saatimizi dakika dakika biliyorduk. İnsan bazı şeyleri yaşayarak öğreniyor. Blausee’de çaysız kaldık. Öschinensee’de gözümüz gönlümüz açıldı. Gasterntal’da ise neredeyse mahsur kalayazdık. 

Sağ salim Bern’e vardığımızda kendimizi doğruca Rosengarten’e attık. Gündüz Gasterntal’ın kayalıkları arasında yaşadığımız stres, akşam masada yerini kahkahalara bıraktı. Herkes olayı bir kez de kendi açısından anlatınca “Hollandalı araba kullanmayı bilmiyorsa bizim suçumuz ne?”, “Asıl onun arkasındaki niye hemen taraf tuttu?” gibi cümleler havada uçuştu. Kimin arabasının kıçı nereye değdi, hangi ayna hangi kayayı sıyırdı derken yeniden gülme krizine girdik. Sonunda, Gasterntal’da iki kayanın arasına sıkışıp kalmadan Bern’e dönebilmiş olmanın şerefine kadehlerimizi kaldırıp güzel bir akşam yemeğiyle günü noktaladık.

Yarın dinleniyor muyuz? Tabii ki hayır. Yarının rotası: Zermatt – Matterhorn.

Bakalım yarın bizi hangi maceralar bekliyor… ?

Blausee'de Kahvalti



Öschinensee





Kandersteg- Rudihus

Gasterntal yolu, Lanetli yol da diyebiliriz:)