Sayfalar

30 Ocak 2016 Cumartesi

Portakalı Soydum, Ben Bir Masal Uydurdum..

Bir varmış bir yokmuş. Şimdiki zaman içinde, hile hurda içinde, yavşaklar berber iken, kamburlar tellal iken, ben çocuğumun beşiğini zangır zangır sallariken, uzak diyarların birinde kendini çok beğenmiş, sevimsiz, kan döken, can yakan, hayvanlar alemine rahat yüzü göstermeyen Akbaba diye bir kuş varmış. Ama kuş demeye bin şahit-i isbat  gerekirmiş. Gagası uzun olduğu için her yere önce burnunu sokar, sonra kendi girermiş. Oldukçada cüsseliymiş. Gel zaman, git zaman kanatları çok genişlemiş. Artık çok enerji safretmeden uzuuuun süre havada süzülebiliyormuş. Aslında bu akbaba önce küçük yerlerin çöplüğünden beslenirmiş. Bir gün bir kurtlarla kuzuların kavgasını görünce, ellerini ovuşturup cennete düştüğünü düşünmüş. Bakmış ki bir sürü leş kargası var, benden ala leş yiyen mi olur?diyerek, bu düzene ben bi el atayım, demiş.  Bütün hayvanlar alemini uyutucak bir sistem bulmuş. Kendi leş yiyerek beslenirken, et'in sağlığa zararlı olduğunu anlatıp, otun, buğdayın, arpanın, yararlarını anlatmış. Kenevirin yararlarını başka türlü anlatmış. Hayvanlar alemi aldıkça bu keneviri kafalar başka alemde bakara makara diyerek  uçuyorlarmış. Et yiyenler hayvanlar bile ot yer hale gelmişler. Çalışkan karıncaların yuvalarını bozup aynı değilsiniz, bazılarınız kırmızı, bazılarınız kara diye birbirine düşürmüş.  Sanata düşkünlüğü ile tanınan ağustos böceğine, sesin çok çıkıyor diye susturmuş.  Tarımla uğraşan köstebeklere tuzak kurdurtmuş. Arılara zaten düşmanmış. Aslanlara, kaplanlara, zürafalara, fillere karşı gıkı çıkmazmış. Varsa yoksa küçük hayvanlarla uğraşır, o yüzden kendini çok büyük sanırmış. Ama ne zaman aslanların, kaplanların, fillerin vs. can çekişen, ölmek üzere olduklarını görse, fırsatı hiç kaçırmaz, topluca çökerlermiş başına. Ancak hem gövdesi ile, hem gagası ile çok güçlü olduğundan, bulduğu ihaleye hep birlikte çökselerde, düzene sadık kalan diğer küçük akbabalar, uzun olana öncelik tanırmış.  

Fakat hayvanların içinde en sevdiği sürü halinde dolaşan kuzu ve koyunlarmış. Seviyormuşta işte bu akbabanın elinde olmayan, değişmeyen bi huyu varmış. Aynı olmayanı sevemiyormuş.  Akkoyunları seviyormuşta, Karakoyunlulara karşı alerjisi yüksekmiş. Hele kınalı kuzulara hiç dayanamazmış.

Birde başının dertte olduğu iki kuş daha varmış. Biri martı, diğeri güvercinmiş. Biri en yüksek uçma derdinde, diğeri barış için çırpınıyormuş. Barış kelimesini duyan akbaba  çılgına dönüyor, bu barış güvercinlerini birer birer kafese sokuyormuş.
Bu diyarda artık hiç bir şey eskisi gibi değilmiş. Karınca arıya, arı uğurböceğine, uğurböceği kelebeğe, kelebek örümceğe, örümcek serçeye, serçe kırlangıça, kırlangıç ördeğe, ördek tavuğa, tavuk hindiye, hindi ...... Bu böyle devam etmiş. Bütün hayvanlar bir diğerine düşman.. Bu öncedende üç aşa beş yukarı aynıymış ama, en azından bir uyum, bir doğal akış varmış. 

Günlerden bir gün, bu hep çok yüksekten ve uzun uçmayı isteyen martı başarmış bunu. Yüksekten bakınca neler görmüş neler!! Bi kere akbabanın o kadarda büyük olmadığını görmüş, o kendini öyle sanıyormuş. 
Hemen aşağıya süzülerek inmiş. Bütün bu gördüklerini anlatmış. Kendinize gelin, sizin bu didişmeleriniz, kavgalarınız akbabaya yem oluyor. Yapmayın, etmeyin.. Ama dinleyen kim. Kimi anlamış, kimi dinlemiş ama anlamamış. Bu sefer anlayanlar anlamayanlarla karşı karşıya gelmiş. Ortalık hepten karışmış. 

Aradan çok zaman geçmiş, bir sürü sular akmış, karlar yağmış, baharlar gelmiş, yazlar, sonbaharlar derken, yine günlerden bir gün bu akbaba hastalanmış. Elden ayaktan düşmüş. Saygınlığını yitirmiş. Ölümünü bekliyor, ama bir türlü ölemiyormuş. Kara bir sinek konmuş burnunun ucuna. Eliyle sineği savmaya mecali kalmamış. Sinek uçup uçup yeniden konuyor,  vızıltısı kulaklarında uğulduyormuş. Bütün hayvanların öcünü kara bir sinek almış.. Bi daha hiç haber alınamamış akbabadan. O hayvanlar alemi, o diyara ne olmuş oda bilinmiyormuş. 

Gökten üç elma falanda düşmemiş. 




18 Ocak 2016 Pazartesi

Kuş Bakışı Olacaktı, Ama Karga Bakışı Oldu..

Karga bakisi..
Kar güzelidir, masalısıdır, dinlendiricidir, romantiktir, beyazdır, masumdur.. Sessiz sessiz yağsada, sesi vardır duymak istersen. Böyle soğuk ve berrak kokusu vardır hatta.. Yağmur ve dolu gibi ıslatmaz, acıtmaz. Böyle hafifçe düşer saçlarına, yada kirpiğinin ucuna.. Ağaçlar, köprüler, çatılar bütün kent gelinlik giymiş gibi olur. Birde günlerden pazar ise seyre doyamazsın. Bende doyamadım zaten. Aldım fotoğraf makinamı, seyre daldıklarımı çektim. Çok uzağa gitmemde gerekmiyor. Aynı yeri her gün çekebilirim, ve her seferinde başka poz verir sanki bu şehir. 

Kar iyidir, güzeldir, doğaya gereklidir evet, ama her yere, her şehire yakışmaz. Tıpkı bir mankenin üzerine cuk oturan güzel bir giysinin, bedenini tanımayan birinin giymesi, ordan burdan taşmış hali gibi olabilir.  
Burada güzel olmayan kar yada o giysi değil tabi. Altyapı. Üstyapı.. Yaşam koşullarına göre alan yaratabilmek.. Alt sağlam olunca üstte sağlıklı oluyor. 

İsviçre denince ilk akla gelen, dağlar, göller, kayak merkezleri, kış mevsimi. Kış turizmi önemli bir gelir kaynağı. 8 milyon nüfusulu kıç kadar bir ülke. Altyapısı mükemmel diye ahkam kesmeyeceğim. Öyle olmalı zaten. Hiç bir zaman çok kar yağdı diye okullar tatil olmaz. Bilmez yani buralarda okula giden öğrenciler. Ama çok sıcak olursa "hitzefrei" denilen olay var. Oda öğleden sonra 35 dereceyi aşıyorsa, okulların tatil edilmesi. Ama biz bunu İsviçre'de hiç yaşamadık. 

Dedim ya, kar iyidir güzeldir ama her yere yakışmaz diye, değiştiriyorum.. Kar her yere yakışır, ama her yer kaldıramaz, taşıyamaz.. 
Çok büyük metropollerde bu bir çile olabilir. Zaten zor işleyen trafik hepten beyaz bir arapsaçına dönebilir. Yada çalışan anne babalar, birden okulların tatil olduğunu öğrenince ne yapar? Nasıl organize olurlar? Şöyle bir şey var mı mesela? Valilik bir akşam ertesi gün okulların tatil olduğunu açıklıyor, resmi olduğu için çalışan anne yada baba o gün işe gitmeme gibi bir hakkı oluyor mu? 
Yada, herkes başının çaresine mi bakıyor? Konuya komşuya, ananeye, babaanneye, yada başka aile fertlerinemi bırakılıyor? Tamam zengin olanlar bakıcıya bırakıyor, ya öyle olmayanlar? Demek ki bi şekilde oluyor diyor düşünüyorum. 

Birde yolları kapanan köyler oluyor. Hasta insanların yada hamile kadınların hastaneye ulaşamadıkları. İşte böyle durumlarda kar romantik değil, çile halini alıyor. Çok eskiden iletişim çağının bu kadar etkin olmadığı dönemlerde filmlerde izlerdik böyle şeyleri. "Yol" filmi "Derman" filmi vardı mesela, karlı ve zorlu yaşamı anlatan. Sadece bir film der geçerdim. 40 yıllık filmler bunlar ama değişen bir şey olmamış.. Hala haberlerde aynı şeyleri görebiliyoruz. Heryere duble yollar yapıldı, fakat ulaşmak hala mümkün değil. Çok gelişti ülke!! 

Size bir sır vereyim mi? Bir yazının başı, ortası ve sonu olur değil mi? Ben anyadan girip gonyadan çıkıyorum. Yazı yazar gibi değil, konuşuyor gibi yazıyorum. Bazen iyi şeylerde yazıyorum ama her zaman yapamıyorum bunu. 

Ben aslında buralardaki kış mevsiminin güzelliğinden bahsedecektim? Ama bizim için rüya gibi olan güzelliği, ben kimine göre kabus olan kışa çevirdim. 

İşte bütün bunlar dünya genelinde yaşanan, ama ülkemizde daha fazla yaşanan olumsuzluklardan dolayı oluyor. Mutlu bi anı paylaşmak istediğimde yaşananlar köstek oluyor. 

Pazar günü masalsı bi şehri gezdiğimi, gördüklerimi fotoğrafladığımı, şehrin sessizliğini, güzelliğini, romantikliğini Rosengarten tepesinde Bern'i ararken birden kar bastırınca Bern'in kaybolduğunu, ama yarım saat sonra belli belirsiz olan kuş bakışı Bern'in yavaş yavaş güneş'le birlikte gün yüzüne çıkışını hem anlatacak hem fotoğraflarla kanıtlayacaktım.. Olmadı. Artık instagramda yapacağım bunu. Orası tam yeri. 


16 Ocak 2016 Cumartesi

Bir Ocak ayi Klasigi..

Sabahın erken saati... Hava masmavi. Çatılarlardaki ince kar örtüsünü izleye izleye gidiyorum işe. Fotoğraf makinamda yanımda. Ne olur ne olmaz. Kulağımda radyo enerji tınıları.. Heryer o kadar sessiz ve sakin ki, sanki hep doğa diyordun, al işte doğa dercesine. Yüzümde kışın verdiği bir beyazlık, ve karşımda duran sonsuz bir mavilik... Öyle durgun, öyle dingin ve öyle güzel ki ayna gibi varolan herşeyi bir kez daha sunuyor gibi... Benim aklım ise hayatıma doğan o iki güneşte. Deniz ve Taylan'da. Doğum günleri bugün. Hiç bir zaman şöyle şaşalı bir doğum günü kutlamamız olmadı. Küçükken bile olmadı. Hani şöyle projeli falan kutluyorlar ya. Aslında böyle kutlayanlara heves ettim ama ben hiç beceremedim. Insan öğrenemediği bir şeyi yapamıyor. 18 yaşıma kadar doğum günümü hiç kutladığımı bilmem. Hatta doğum günüm hangi gün onu bile bilmezdim. Avrupa'ya gelince öğrendim. Avrupalılar çok önem veriyor böyle şeylere. Bizde önem verir gibi olduk. Ee sonradan öğrendiğin şey hep eğreti duruyor üstünde. Oysa düşündüğümde önemli bi gün. Kişinin var olduğu gün. Onu önemseme bunu önemseme? Neyi önemseyeceğizki biz.. Neyin anlamı kaldı ki? Bari gerçek olan şeylerin önemi olsun.

Ama dedim ya, öğrenmediğin bir şeyi yaşayamıyorsun. Çocuklar küçüktü, o zamanlar biraz daha basitti. 
Bütün arkadaşlarını ya buz patenine götürüyordük, ya bir müzeye, yada dağ başında bir maceraya.. Organizasyon oralara aitti. Kolaydı. Bana sadece çocukları oraya taşımak kalıyordu. Onlar büyüdükçe zorlandım hep. Zorlandım demek ne kadar doğru bilmiyorum, daha doğrusu hiçte üretici değilim diye kendi kendime kızdım çoğu kez. Dedim ya, hiç böyle projeli mrojeli doğum günlerine hazırlanamadım. Pastaları kendim değil, hep satın aldım. Bak şimdi aklıma geldi, dün ben yine pasta almıştım, ne dün nede bugün aklıma gelmedi o pastayı kesmek ve yemek. Allahtan hava buz gibi, ve pasta hala balkonda. Yarın aklıma düşerse keserim.. Zaten pastayı satın alırken bu yenir mi acaba diye düşündüm bir süre. Evde tatlı çok yenmezde. Ama adettendir diye almış bulundum. Özür dilerim. Bi daha almam.. Yok bu işi beceremeyeceğim ben.. 

Akşam olmak üzereydi, belki yemeğe gideriz diye umud ettim. Ama olmadı. Babamızın işi uzadı. Olsun, dedik artık. Gelirken bir büyük rakı almış. Oğullarım 20 yaşına girmiş, onlarla içelim diye. Ama oğullardan biri dışarda. Kızarkadaşı ile yemekte. Diğeri haftaya sınavları olacağı için kendini eve kapatmış. Doğum günü umrunda bile değil. Yani hepimiz ayrı telden çalıyoruz. Oysa ben gayet masalsı başlamıştım güne, karlı Bern görüntüsü ile. Şiirsel biteceğinin garantisini kim verebilirdi? 

Manevi hediyeleri sunduk hep. Belki erken başladık buna. Ilk dönemler anlamakta zorluk çekmiş olabilirler. Şimdi anlıyorlar. Eminim. 
Sadece onlara sarılmak, sizi ben mi doğurdum, bu bi mucize olmalı, gibi sözlerle yetindik hep. Birlikte 20. Yılı geçiriyorsak mutlu olmaya yetmez mi? Hele birde sağlıklı bi şekilde gelmişsek.. Manevi duyguları işlemeye önem verdim. Sanırım tutmuş.
Saatlerce baba-oğul konuştular. Konuşurken, yani sevginin "seni seviyorum" un ötesinde hayatın gerçek yönleri , katı kurallarına rağmen sevebilmeyi, başarmayı, umutsuz olmamayı, dik durmayı, karalı olmayı anlattı. Onları izledim hayran hayran. 

Sonra diğeri dahil oldu. Birazda öyle devam ettik. Sonra pırr diye uçup gittiler evden. Arkadaşları ile birlikte olmak için. Sanki bi kaç yıl sonra uçmanın fragmanı gibi oldu bu.. 

Böyle böyle alışıyor insan herhalde. Evet artık onlar sadece bizim çocuğumuz değil, evreninde..  

Doğdukları gün hakkaten daha dün gibi değilse bile önceki gün gibi.. . Avucumun içine sığdıkları, o prematüre halleri. O bi şeye benzetemediğim çirkin ördek yavruları.. söyle yazmisim. 
Bugün böyleler. Şükürler olsun.. 


Baba-Ogul.

Burada kim Deniz kim Taylan sölemeyecegim artik..
hala ayirdedemeyenlere gelsin..

tipik Deniz ve Taylan:))

12 Ocak 2016 Salı

Normal olsada, olmasada...

Bi kaç gün önce ig de yazmıştım, normal olan şeyler anormal, anormal olan şeyler normal hale geldiğini. Ve eklemiştim, sakın "normal" nedir ki diye felsefik sorular sormayın! diye.. Çünkü bu sorular lüks sorular artık. Mutluluktan sıkılıyorsundur, kelimelerin gücünün  analizini araştırırsın. Artık öyle zamanlar bitti.. 

Günümüzde yok artık böyle şeyler. Hala yaşıyorsak ancak şükredeceğiz. Bir gün bir yerlerde ölmüyorsak, bir gün daha yaşadık diye yine şükredeceğiz. Bizi buna mahkum etmeye hala devam ediliyor., İsyan etme hakkımız bile yok. Hatta işlemediğimiz bi suçta bile özür diler hale geldik. Bu hakkı elimizden aldılar, demeyeceğim, aldırdık! Klavye başında isyan ede ede yaşamaya mahkumuz. Hepimiz sosyal alemde isyankarız, devrimciyiz. Herkes bir şeyler paylaşıyor. Hadi Twitter, instagram başka bir mecra, Facebook'ta bile en yakınlarınla, akrabalarınla ayrı düşebiliyorsun.  CB bu sosyal platformlara karşıydı ama, tamda onun istediği gibi artık millet, sadece siyasi değil, mezhep ayrığı değil, akraba, kardeş ayrılğı yaşamaya başladı. 

Matematiğin hayatta önemli olduğunu öğrenmiştim, ama en geç öğrendiğim şeyler "Çıkarma" ve "Bölme" idi. En kolayı toplama. Bir bir daha iki, iki iki daha dört, beş beş daha on.. Katmak, yani dahil etmek anlayışıma sığıyordu. Ya çıkarmak? Veya bölmek? Anlayışıma ters bi durumdu belki, o yüzden anlamakta hep zorlandım. Çarpmaya gelince, onu sadece ezberledim. Burada anlamlı buduğum şey şuydu; Sıfır.. Sıfırla neyi çarparsan çarp hep sıfırdı.  Rakamları hep enterasan buldum. Hayat bir matematik demişti en sevdiğim matematik hocam bir derste. O zaman anlamıştım kendimi. Demek ki matematiksel bakıyorum hayata, bölmek ve çıkarmak bana ters geliyor. Ben toplayayım sadece. 

Bölmeyi bem CB den öğrendim.  Okula giderken anlayamamıştım. Çok teşekkür ederim kendisine ama sevmediğim kadar varmış be! Hala sevmiyorum bölmeyi.. Bölüşmeyi seviyorum, yani bayağı kesirleri. Ne güzel şeydir aynı paydada buluşmak, çok farklı olsanda, sonuçta aynı yerdesin ve aynısın. 

Tam anladım derken, başka bir matematikle çıkıyor karşıma. Asla aynı paydada buluşamadığım !!

Cumhurbaşkanı cumhurbaşkanı gibi değil, başbakan başbakan gibi değil. Barış isteyen, çocuklar ölmesin diyen terörist, bunu dinleyen daha bi terörist,  basın çok özgür, ama gazeticiler içerde, bi patlama olur, yayın yasağı anında gelir, özgür medya "Sultanahmet'te bişi oldu diye yayın yapar, "sözde akademisyenler" diye başlar söze, ama onun özde akademisyenlerinin fetvalarını okuduk, duyduk. Sapıklıktan başka bir şey değildi. Olmuyor, ne yaparsam yapayım aynı paydada buluşamıyorum. Ters yani, matematiğe uymuyor. Kimyama uymuyor.. Türkçede zaten anlaşamıyorum. Bu akşam yine bir şeyler söyledi, mezdekileme mi, mandalama mı? Valla anlamadım.. Anlamak için uğraşmadımda. 

Bildiğim tek şey, ölüm bizi bulana kadar yürüyeceğiz bu yolda.