Sayfalar

31 Ekim 2012 Çarşamba

Siviricre Gezim….:))


Ayça'nin kaleminden...
Nedense İsvicre’ye Siviricre diyesim geliyor hep içimden. Hiiii….

Ekim 2012 de Kurban bayramı nedeni ile yine uzun bir tatil vardı önümde. Napacaktım yine bilmiyordum J. Almanya ya gitmem gerekiyor; pasaportumu almam lazım. Ilgıt ziyaret listemin 1. Sırasında. Param yok. Sonunda yine birisi benim adıma insiyatifi eline aldı. Sagolsun Bülent bana bir İsvicre bileti hediye etti.  Big present ! Evet, Server’de bende ikimizi de mutlu etmenin yolunu kesf ettigi icin ayrıca sevindik. Her zamanki gibi önceden bir canta, bavul vs hazırlama alıskanlıgım yoktur. En azından hediyelerimi son dak. bırakmak istemiyordum ama kendi icimde kayboldugum icin yine bugünlerde onuda yapmadım hafta sonu ve carsamba gününe kaldı. Cumartesi gününden beride icimde büyük bir sıkıntı vardı. Keyfim yok, içim daralıyor, boguluyorum, canımı sıkan seyler oldu, onları da astım ama hala o sıkıntım gecmemişti, gecememişti :)… Çarşamba günü; arife, öglene kadar çalıştım. Çıktım, Kadıköy’de Cansu ile buluştuk. Birlikte işlerimizi hallettik, kahvemizi içtik ve vapur ile Beşiktaş’a geçtim. Oradan Harbiye, sonra para bozdurma ve ev… Saat 16:00 ve ben 17:30 havasında olsam bana rahat rahat yeter düsüncesi ile son derece keyifliyim ve huzurlu ayrılacagım buradan. Asansörden indim, kapımın önüne güneş ışıgı vuruyor. O ışık kapı acıksa oaraya vurur. Dedim, allah kapıyı acık bıraktım, eminim bırakmadım, o zaman Bülent geldi, hayır o da İsvec’te gelemez, Cansu’nun anahtarı da evde, o zaman aman tanrım hırsız mı dedim, bir basamak daha cıktım ve paspasın üzerindeki kırılmıs kilitleri görünce sayılı yasadıgım anlardan bir tanesini daha yasadım, tepemden asagı ayak tırnaklarıma kadar inen-tekrar yukarı cıkan bir ısı dalgası yasadım ve eyvah hırsız dedim, lanet olsun. Evdemi acaba diyorum. Hem cok korkuyorum hemde icerde ne olup bittigini de merak ediyordum. Bir kac basamak daha cıktım, hem evi dinliyorum, hem cıkıyorum, evi görebilecek kadar cıktım, yatagımın örtüsünü de acık görünce hemen kactım oradan. Ellerim öyle titriyorki telefonu bile ceviremiyorum.  Hemen 5. Kata indim , Nilgün abladan yardım istedim. Onunda cocukları evde imiş. Nilgün Abla telefonla beni organize etti; polisi aradın mı; yok!  Hemen ara, korkma. Bir şey almış mı; bilmiyorum, eve giremedim, korktum.  Cocuklarla yukarı cık, korkma; tamam! Ben Nuri Abini arıyorum, hemen çilingir’e haber versin, gelsin kilidi degistirsin; tamam ! Ve ben cocuklarla yukarı cıktım. Batu’nun elinde mermer bir cubuk, karsılassak kesin beyninin pekmezini akıtacagız J. Eve girdim ve hasar tespit calısmaları yaptım. Aman cocuklar eliniz bir yere sürmeyin. El izi alacak polisler. Baktım, bilgisayar gitmiş, fotograf makinam gitmiş ve takılarım gitmiş. Sondan basa dogru üzülmeye basladım. En cok da takılarıma üzüldüm. Onların bir cogu hediye idi ve o gerizekalının işine yarayacak bir şey degil. Oradan bir maddi deger elde edemeyecek. Tam yola cıkacagım. Nasıl halledecegim simdi bu isleri, evime hırsız girmiş ve ben seyahate nasıl gidecegim. Offff derken cansuyu aradım, haber vermek icin. O da sagolsun Oldas ile birlikte geldiler. Ben hala titriyorum. Hem aglamaklıyım, hem korkunc bir olay. Birisinin izinsiz senin dünyana girmesi, mahremine girmesi ne kadar kötü bir seymiş. En cok midemi bulandıran durumda bu oldu. Lanet olasıca, yorganımı kaldırmıs. Bu arada ben bir taraftan canta hazırladım, bir taraftan ilk polislerle ilgilendim,Cansu’lar geldi, cilingir geldi ve ben yeni anahtarlarımı alıp yola cıktım J. Ve evet, Türkiye’de bir cok sey aynı zamanda hızlı da olabiliyor:))  Cansu’nun da sayesinde 18:00 de yola cıktım. taksiye bindim, yollar acık. Havalimanına geldim. Ortalık ana bana günü, Check-in, passaport kontrolü derken ben icerde idim. Birde hersey yolunda gitmeye basladı:)) Yolda ilk iyi yolculukar mesajımı almıstım hemen geri aradım, yüz bulsam belki de aglardım ama hic onuda bulamadım:) olayı anlattım ve bana emin ol gitmekle en iyisini yapıyorsun dedi. İçim bir kez daha rahatlamıstı. Hafifletti beni.

Ucak saatimi bekliyorum. Ucaga binmeden, telefonu kapatmadan Cansu ile Oldas’ın isi bitmeden icim yine rahat etmeyecekti. Polislerde ben ucaga binmeden eve geldiklerini duyunca yine rahatladım ve hersey pazara kalmıstı. Ohhhhh, iyi… O zaman baslasın tatil dedim.

Ucakta okudum, balona binmiş havada asılı duran ruhumu ve bedenimi toparlamaya calısıyordum. Server’le gececek zamanımı degerlendirmekten öte bir sey düsünmemeliyim diye kendimi motive etmeye calıstım ama yine de katı muhallebi kıvamından bedenim tam cıkamadı.

2012 yılı ucak yolculuklarımız Cansu’ya da bana da güzel seyler yasatmıstı. O yüzden yine aynı koltukta oturmak istemiştim ama tabi herkes önceden almıs ben biraz daha geriye kalmıstım. Olsun sorun degildi hele bu olayın üstüne hic mi hic sorun degildi. Zürih Kloten’e indim, Kücük trenle ana apron’a geldim, pasaport vs derken kapıdan cıkarken kalbim heyecandan carpmaya basladı. Ve Server karsımda… Elinde ayfonu benim fotografımı cekmeye calısıyor. Ben hala muhallebi kıvamındayım, onu gördüm, heyecanlıyım, bir cok duyguyu yasıyorum; bu sefer yalnız cıktın, ben seni adamlarla bekliyordum dedi J. Dedim her yolculuk böyle kısmetli gecmiyor J(Bir önceki yolculugumda ucakta tatile giden bir grupla tanısmıstım ve güzel bir yolculuk olmustu). Nasılsın ? Muhallebi gibiyim dedim ve acılmaya basladım. Ohhh keyifli bir yolculukla evimize geldik. Hemen radyo acıldı, sarap acıldı, peynir, ekmek, sosis  ve türküler eşliğinde basladık bır bır konusmaya. Konustukca acıldık anlattıkca hafifledik. Tozlanmıs sırlarımızı döktük yeniden ortaya:))… Ve bir kez daha düsündüm, iyiki yasanmıs bazı seyler, onlar olmasaymıs biz biz olamazmısız…. O yüzden aslolan yasamak. İcinden geldigi gibi…akarak ve teslim olarak.

Sabah 4 müydü 5 miydi yattık. Gece kusu Server ve ben de tam gündüz kuşu bu konuda zıt da olsak ben gece o da gündüzleri birbirimize ayak uydurmaya calıstık. Sabah kalktık, ben bir de gözünü aç açan birisi olarak uyandıktan sonra yemek isterim o ise aradan bir kac saat gecer ve öyle yer ama o da kalkınca ilk isi hemen kahvaltı yapalım olur J. Bende elbette severim bu durumu:) ohhh, keyifle bu isi de hallettik. Ve evden beraber cıkmayı planlarken o gitti ve bende biraz daha dinlendim. İsten Server dönünce birlikte Gurten diye bir tepe var oraya gittik. Tepeye bir minik tren ile cıkıyorsun. Tabiki evden cıkmadan yanımıza pembe sarabımızı almayı ihmal etmedik. Benim cantamın kaderi, meyer neler sıgabiliyormus icine:)) Sonbahar cok güzeldi. Agaclar rengarenk. Ohhh mis gibi. Hava sisli oldugu icin etraftaki dagları göremedik. Ama biliyorum uzaklarda cok güze görünüyor. Yürüdük yürüdük. Sonra geldik restorana biraz acıkmıstık. Oradan bir sey aldık yiyecek, sarabımız zaten yanımızda, oturduk yedik ictik, yine konus konus…. Server bol bol fotograflar cekti, ben de ha babam yaprak topladım. Türkiyede sevdiklerime götürmek istedim. Ne getirdin, yaprak:))


 Evde cocuklarımız var. Sorumlu bir anne ve bende arkadası olarak vakitlice eve döndük. Nefis bir yemek. Sandalyeleri cekerken aman dikkat. Alttaki kızıyor:)) Pirzola, Salata, yemekten sonra cay, ben 1-2 bardaktan sonra limonlu cay ile devam ettim. Sonra sarap ve yatma saati. Yine kulagımızda türküler sarkılar. Ben diyorum, aaa bu türküyü de cok severim, Server diyor, ben senin sevmedigin türkü görmedim ki:)) Erken yatıldı saat 4.

Cuma sabah yine ben uyandım Server uyandı. O ise gidecek. Bende evde bos durmayayım. Ne yapayım, koridorda camasır sepeti en iyisi ütü yapayım. Sanayi Ütü cıktı geldi evin ortasına:) Keyifli bir ütü yaptım. Bir taraftan Tv izliyorum. Zil caldı, Ayca Abla benim, hangisi acaba ? Neyse, kapıda tanırım belki dedim olmadı. İyi o zaman arkasından bakıyorum hangi odaya girecek, hah Taylan bu:) Ondan sonra ismiyle hitap ederek konusmaya basladım J. Server geldi, o gün Bern’de dolasmaya karar verdik. Carsıya indik. Otobüs bileti alacagımız zaman fark ettik ki Server cüzdanını evde unutmus. Taylan nasılsa inecek idi carsıya, kendisinden rica ettik, getirdi. İnşallah kendini bir gün bir yerde unutmaz:) Taylan’ı beklerken Bahnhof’un önündeki bir Cafede kahvemizi ictik. Sohbet ettik. Taylan geldi, emaneti aldık. Cuma aksamı cocuklarında programı var. -Genclerin toplandıgı bir lokale gidiyorlar ve orada kendi yasıtları ile özgür ve bagımsız bir sekilde dünya görüşlerini gelistiriyorlar. Cok hosuma gitti.-
Bizde dısarda yiyecegiz. Alısverisimizi yaptık. Bern’in sokakları cok güzel. Unesco dünya mirası icinde olan sokakları da gezdik. Cesmeleri bol. Yine bol bol fotograflar cekilerek-çekerek rehberim esliginde dolastık. Einstein kahvesne geldik. Müze evini gezemedik tamirde idi. Bizde oturduk cafesinede ve yine yazmaya basladık. Camın önündeki masada oturduk, pencerenin önündeki saksıda lavanta cicekleri gün batarken cok güzeldiler. Son dönemde keyifle izledigim bir filmi hatırlattı bana ‘’ a good year ‘’ .  Bize hizmet eden cocugu begendik.  Sonra kalktık.

Yemek yiyecegimiz yere geldik. O gece Baslayan bir ısık gösterisi vardı. Yemeklerimizi söyledik, sarabımızı söyledik, gösteri saatini bekiyoruz. Pizzalarımız geldi. Server basladı, bende karabiber degirmenini elime aldım, döktüm ve degirmeni yerine koyarken elimden kaydı ve su bagdagı kırıldı.Cam kırılması beni rahatlatır. Cok sıkıntılı oldugum zamanlarda mutlaka etrafımda bir seyler kırılır yada ben kırarım. Olanların üzerine son sıkıntınında böyle cıktıgına inandım ve rahatladım. Pizzanın üzerine gelmişmidir falan derken sevgili garson, ben İtalyan diye tahmin ederken geldi ve isterseniz ben onu degistireyim dedi. Dedim süpersin süpermen. Neyse, benim pizzam gelip ben yiyene kadar Server pizzasını bitirmişti ve sov saati gelmişti. Biz izin istedik, gittik, kimsede bize bir sey sormadı, oradan da parasını ödemeden gitsek kim ne yapabilirdi. Kendi aramızda bu duruma da güldük eglendik. Parlemento binasını ışıkla süslediler. Sadece ısık gösterisi degil aynı zamanda da hikayeleri vardı o gösterilerin. Yagmurun altında onu izlemek güzeldi, cok begendik, müzik güzeldi. Serverle olmak güzeldi, gösteri güzeldi, yemek güzeldi, garson iyiydi (kara yagız), sarap güzeldi, hersey yine bizden yana.


Aksam evimize döndük. Üşümüştük bayagı, ben en azından. Server camın önünde sigarasını tüttürürken bende güz civcisi battaniyeme sarılarak onu izledim. Cumartesi günü karlı ve yagmulu bir gündü.
Evden sabahtan alısverisimiz icin cıktık. Schwarzsee’ye gidecektik ama  yagmur, kar ve sogukta hic de keyifli olmayacagını anlayınca vaz gectik. Evde kaldık. Kendimize bakım yaptık. Maskeler, tıknaklar, ojeler derken, daha da güzellestik:)) Bu arada deniz ve Taylan benim ayfonumla bayagı mesgul oldular tesekkür etmek istiyorum onlarada. Ayrıca bana verdikleri Heidi hikayelerininde hayatımda bayagı bir yeri olacak. Taylan’a napayım ben de yeni yeni cocuklugumu yasıyorum dedigimde bakısı güzeldi:))

Aksam oldu, nefis makarna ve salatamızı yedik. Sonra cay, sonra sarap. Saat hızla 04 e yaklasıyordu. Saat 04:21 trenine binip Zürih’e gidecegim. O gece saatlerin 1 saat geri alınması da yine bizim için idi, hersey yine bizden yana J.  Yine bol bol sohbetler. Yine tozlanmıs sırlar. Meyer daha bilmemiz gereken ne kadar cok sey varmıs:) Bilinmesi gerektigi için degil, o güven ve o sevgi oldugu icin elbette…
Sonra saat geldi. Ben tabi dayanamadım ve sanırım 1 saat bir uyudum. Calan saate birlikte uyandık. Evimizin erkeklerinden Taylan bizimle gelecek idi fakat uyanamadıgı icin kalkmadı. Server ve ben karlı yollardan tren garına geldik. Buz gibi olur ya garlar, nefret ederim aslında. Neyse, perona yanasmıstı trenim. Bindik icine. 10 dak da öyle gecirdik. Server indi, camıma bir kalp yaptı. Tren düdügü ile birlikte bizde hüzünlendik ve yine sevgi ile ayrıldık. Aglamıcam, acımıyo ki lafları da bosaymıs gördüm. Kendimi bildim bileli ayrılıklar yasıyorum. Hepsi de ayrı acıtır insanı… Ama varsın hayatımızda böyle ayrılıklar olsun.

Finali Zürih havalimanından yapıyorum. Server diyordu yolda uyursun. Huzursuz beden sendromu olan bir insan uyuyabilir mi ? Mimkin degil. Gözlerim fal tası gibi. Geldim Havalimanına aklımda hep, kendimi bir ucaga atsam. Chek-in yapıyorum, cok üzgünüz ucagımız kötü hava sartlarından dolayı 2 saat gecikecek, size kahvaltı ceki verecegiz 18,- CHF, 20 dak sonra lütfen burada olun. Hııı…. Hayır dedim ya. Baktım Boarding 08:45 kaltlanabilirim diyorum. Gittim yemek cekimi de aldım ve iceri girdim. Kurt gibi acım. Kahvaltı yapmam lazım. Midem kazınıyor. Kendime en keyif alacagım yeri sectim ve kahvaltımı söyledim. Tatilimi bir rüya gibi gözümün önünden gecirerek kahvaltımı yaptım, ucakları izledim. Üsüdüm bir ara balktım salımı güvenlik kontrolünden gctigim noktada bırakmısım hemen geri döndüm ve aldım sonra bekleme salonuma gectim. Baktım ucak yok, kimsede bir hazırlık yok….

Samimiyetin ve sevginin bu safhada yasanması, birbirinin ruhuna bu kadar degebilmek, dokunabilmek benim icin cok özel. İcim yaşama sevinci doluyorsa, yani yüregim pır pır olup kanatlanıyorsa, o zaman benim icin güzeldir. Özeldir, ben kendi adıma hafiflemişimdir. Mutluyumdur. Bundan daha önemlisi karsımdaki insanında bu duygularımı yasamasıdır. Ben yasadım, dilerim Canımıniçi de yaşamıstır….

Hayat bize güzeldi...


Aslında başlık "herşey bizden yana" olacaktı.. Buna Ayça ile birlikte karar vermiştik.. Çünkü çoğu güzellikler tesadüfen onun gelmesine denk gelmişti.. Olumsuzluklarla başlamasına rağmen.. Ama ben başlığı değiştirdim.. Çünkü hayat bize çok güzeldi.. Hatta bazen abartıp, şu an yeryüzünde bizden mutlusu yok dedik, üstelik buna inandık:)

Çarşamba, arefe gününün akşamında saat 22.30 da Zürich havaalanından aldım Ayça'yı.. Uçaktan yanlız çıkması bende hafif çaplı bir şaşkınlık yarattı tabi:))

Eve geldik.. Morali hafif bozuktu.. Çünkü bugün öğlen işten çıkıp eve güle oynaya gidip, çantasını hazırlamayı ve hava limanina gidecegini düşünürken, evdeki kötü sürpriz onun moralini bozmuştu.. Evine hırsız girmiş. Maddi değerinin umurunda olmadığı, ama manevi değeri yüksek olan bir kaç eşyasının gitmesi onu üzmüştü.  Allahtan bu moral bozukluğu ile gelmekten vazgeçmemişti. İyide yapmıştı.. Çünkü, bu şoku ancak böyle kolay atlatabilirdi bence:))
Eve geldik demiştim.. Karnı toktu..bunu bildiğim için bende yemek yapmamıştım.. Sadece peynir tabağı, kırmızı şarap, kurtlu elmalar ve kokulu üzümler vardı. Her ikiside Migrostan veya manavdan değil, dalından koparılan meyvalardı.. Görüntüleri ile doğal olarak çelimsiz olsalarda, lezzet bakımından çok farklıydılar.. Masa tamamdı.. Işıklar, mumlar masayla uyum halinde, ee biz zaten.. O konuştu ben dinledim, ben konuştum o dinledi.. Herkes bilir, böyle anlarda akreple yelkovanının arkasından atlılar koşturduğunu.. O akşamda dört nala koşuyorlardı.. Ama ertesi günün güzel geçmesi için uyumalıydık.. 

Perşembe.. Bir kaç saat çalışıp eve geldim. Zamanımız kısıtlı olduğu için yakın yerlerde ve dolu dolu geçirmekti hedefimiz.. Hava sisli pusluydu.. Bir tv kanalında hava spikeri vardı, "hava nasıl olursa olsun, sizin havanız iyi olsun" derdi eskiden.. Aynen öyle oldu. Güneş yüzü görmedik ama bizim havamız gayet iyiydi. 
Bize 15 dakika mesafede olan Gurten'e çıktık.. 
Gurten Bergbahn


Çok kez gitmiştim.. Herseferinde başka güzel orasi.. En son geçen yıl Serpille gitmiştim.. Güzel sonbahar resimleri çekmiştik.. Tek vagonlu bir dağ treni ile çıktık Gurten tepesine.  Bu sefer Gurten'in etrafinda yürüdük.. Yeni güzellikler keşfettik.. Güzel havalarda Bern'in ünlü ve her daim karlı dağları Eiger, Mönch ve Jungfrau görüntüsü buradan muhteşem oluyormuş. O görüntünün tadına varmak için, Gurtenin arkalarında bir yerde banklar yapmışlar, insanlar oturup izlesin, ve kendinden geçsin diye..  Bunu ilk kez keşfettim.. Fakat hava puslu olduğu için dağlar saklambaç oynadı bizimle:) bir gün ilk gelen konuğumla sobeleyeceğim o karlı dağları, söz!

Sonbaharın yaprakları olur ya, şöyle yol boyu.. İşte öyle bir yolda, yaprak hışırtılarının arasında yürümek bizi çocuk gibi sevindirdi.. Hatta yol kısa olduğu için, tekrar geri gidip tekrar yürüdük:)) 
Bu güzel yürüyüşten sonra Gurten'in tek yapısı olan otel ve restoranına geldik. Restoranı değilde bahçesini çok daha güzel bulurum.. Hava serin olmasina rağmen orada oturup, pembe şarap ve sohbet büyük mutluluk verir.. Sonbahar renkli ağaçların altindaki mavi yeşil ahşap masaların üzerine düşmüş yaprakların güzelliği beni kendimden geçirir. Ayçada kendinden geçti.. 

Hava kararmadan evimize geldik.. Birlikte yemek yaptık ve yedik..  Birde güzel çay demledik.. Cansu'nun gönderdiği ve benim çok izlemek istediğim "Nar" filmini izledik.. Boşuna bu kadar önemsemişim o filmi. İkimizde hayal kırıklığı yaşadık. Bize göre vasat bir filmdi.. Senaristin hayal gücünü yakalayamadık bir türlü.. Yüzleşmeler, sırlar, adalet aranıyormuş filmde.. Konu güzel olmasına ragmen daha gerçekçi anlatılabilirdi diye düşünüyorum.. İkimizde sıkıldık filmden. Filmden sonra biraz daha oturduk, sohbet ettik ve ardindan uyuduk.. 

Cuma.. Ben yine bir kaç saat çalışıp gelene kadar, Ayça evdeki ütüyü, temizliği bitirmişti.. Bugün Bern'i gezelim dedik. En son geldiginde aynı gün uçacağı için koştura koştura gezmiştik.. Bugün sindire sindire gezecektik.. Ayrıca Taylan bize akşam 19.00 ve 20.30 da parlemento binasında muhteşem bir ışık gösterisinin olacagını söyledi.. Rahat rahat gezdik Bern'in tarihi sokaklarında, alışveriş yaptı Ayça, kartlar aldı.. Sonra Einstein kafenin ikinci katında dinlendik. Kartları yazdık.. Keyifliydi.

Saat 19.00'taki ışık gösterisi randevusuna geç kalmıştık.. Eh, o zaman bizde 20.30 daki gösteriye yetişiriz dedik.. Ve Bundesplatzda, Santa Lucia pizzeriadaki yerimizi aldık.. Pizzalarının güzel olduğunu en son Bern gezimden sonra keşfetmiştim.. Cam kaplı restoran hem dışarda, hem içerde oturuyorsun hissini veriyor. Soğuktan korunmak için kalın battaniyeleri var. Normalde mantar şeklindeki ısıtıcılarda var, ama bugün yoktu.. Çok soğuk olmadiği için herhalde. Ben deniz ürünleri pizza aldım.. Ayça, şimdi aklımda olmayan farklı pizza istedi..  Pizzalarımız geldi.. Nefis görünüyordu.. 
Bardagi kirmadan önce:) 

Ikinci pizza geldi.. Su bardagi yok!!

Üzerine karabiber ve acı sos döktükmüydu artık tamamdı.. Ayçanın sakarlığından değilde masamızın darlığından, karabiber ögüteceğini yerine yerleştirirken su bardağının üzerine çakınca, bardak tuz buz oldu.. Nazar dedik.. Pizzayada gelmişmidir diye incelerken garson ben size yenisini getireyim deyip aldi pizzayı.. Ve yeni pizza geldi.. Bu arada ben bitirmiştimde, Ayçanin pizzasını bitirmesine vardı.. Fakat saat 20.30 du.. İkinci gösteriyide kaçırmak istemiyorduk.. Masada herşeyi olduğu gibi bırakıp, garsona gösteriyi izleyip gelicez dedik.. Artık nasıl masum görünüyorsak bizim geri gelecegimize inandı.. Yağmur yağıyordu.. İnsanlar şemsiyeler altında parlamento binasının önünde birikmişti.. Bizim gibi tek tük kişide vardı şemsiyesiz.. Islandık, ama çok güzeldi.. Üç boyutlu ışık aldatmacası.. 

Sonra yine güvenilir insanlar olduğumuz için restorana geri geldik:) Ayça pizzasının geri kalan çeyreğini bitirdi.. 

Sonra eve geldik.. Yine çay ve ikinci film "Yeraltı" filmi.. Yine bir hayal kırıklıği. Dünkü filmden farksız.. Bir Demirkubuz filmi.. Dosteyevski edebiyatıymış.. Kitabı bilmiyorum, kitaba sadık kalinmışmıdır. Ama senaristin buradada ne anlatmak istediğini ikimizde anlayamadık.. Orasını burasını koklayan bir adam, elinde bir patates, uluyan, inleyen.. Hhhhmmmmmmmm diye garip sesler çıkaran.. Oyuncu Engin Günaydın başarılı ama, konu bana ağır geldi.. Anlamakta zorlandım.. Buda benim görüşüm film hakkında. Bazı dialoglar hoşuma gitsede, Sevemedim.. Sonra yine uyuduk..

Cumartesi.. Hava nasıl soğuk. Karla karışık yağmur yağıyor. Bugünde evde kalalım dedik.. Rahat rahat.. Biryere koşturmadan.. Zaten bu gece saat 4 te ayrilacaktık.. Sadece kendimize ayırdık bu günü.. Güzellik maskeleri yaptık, türküler dinledik, güldük, işi deliliğe vurduk herhalde, nede olsa ayrılık saatine vardı.. 
Bu arada ince ince yağan kar iyice birikmişti.. Sonbaharda gelen Ayça, kışın dönüyormuş gibi oldu.. Son 3 günde 3 mevsim görmüştü.. Son iki gündür izlediğimiz filmler bizi gerdiği için bu akşam tv veya film izlemedik.. Müzik dinlemeyi tercih ettik.. Gece 2 gibi biraz uyuyalım dedik.. Koltukların üzerine kıvrıldık.. Saat 4 e doğru uyandık.. Bern Gar'ına erkenden vardık.. Kimsecikler yoktu yollarda.. Trafik ışıkları hep yeşildi.. Ortalık bembeyazdı.. Kar tipi şeklinde yağıyordu.. İstasyona umduğumuzdan erken geldik. Zaten hep soğuk olan gar, buz gibiydi.. Arabanın içinde bekledik. Bizim dışımızda seyehat eden insanlarda vardı.. Issız değildi oralar o saatte.. 04.21 te hareket edecek olan tren 5 numarali peronda bekliyordu.. O soğukta hemen yerini aldı Ayça.. 10 dakika sonra kalkacak olan trenin  içinde bende bekledim.. Hareket saatine dakikalar kalınca dışarda beklemeye başladım.. Ayça içerden bana, elleri ve kollarıyla "git git" der gibi işaretler ediyordu.. Hiç gidilirmiydi? İlk defa gözler sulanmadan birini göndermeyi başarmak istiyordum.. Gayet iyiydim.. Güzel bir 3 gün geçirmiştik.. Mutluydum.. Ağlamakta neyin nesiydi.. Resimler çekiyordum 
oyalanmak için, trenin penceresine bir kalp çizmiştim gülerek, "acımıyorki acımıyorki" diyerek omuzlarımı yukarı aşagı indirip kaldırıyordum..

Saat 04.20 gibi trenin kapılarının kapandığı andaki o acı ses, acıttı yine.. Başaramadım, bu seferde olmadı.. Sanırım bunu hiç başaramayacağım.. Ağır ağır uzaklaştı ve kayboldu o tren, o sabahın köründe.. Eve döndüm.. Yatağımı yapıp yatacağım.. Yatak örtümü bir kaldırdım.. Bir not.. Deli şey dedim.. Yenice kurumuştu bu gözler..

Güle güle git Ayça..  Gene gel, gene buyur.. 
ayriliga 5 kala..
Bern, Parlanento binasinda yapilan Isik gösterisinden bazi görüntüler.. izlemek isterseniz, buraya tik tik..
Böyleydi bizim 3 günümüz...

18 Ekim 2012 Perşembe

Bayram şekerim...

Aslında çok istiyordum onun bayramda yanımda olmasını... Oda öyle.. Bir ara belki gelirim diye bir şeyler söylemişti galiba.. Yada benmi öyle anlamak istedim? Bilemiyorum.. Umutlanır gibi oldum ama sonra umutlarım söndü,
Onunda öyle.. Neysssse, dedik.. Yine erteledik..

Hayat sürprizlerle dolu derler ya, valla öyle.. Bugün gelen haberle, gözlerim fal taşı gibi açıldı.. "veeeee beklenen an" diye başlayan bir mail.. Ve mutluluktan şoka girmiş, bir türlü çıkamamış, ne yazdığını ne kendi anlamış, ne okuyan olarak ben anlamıştım!! Tek anladığımız şey onun geliyor olmasıydı..

Zaten geç karşılaştırmıştı hayat bizi... Yıllarca aynı şehirlerde yaşamış ve neredeyse omuzlarımızla çarpışacak kadar aynı sokaklarda yürümüşüz.. Hatta adını duyardım.. Ortak arkadaşlar siz mutlaka tanışmalısınız derlerdi.. Artık neye göre değerlendiriyorlardı bilemiyorum ama bizi çok yakıştırıyorlardı.. Ama o fırsat hiç olmadı.. Biz o dönem hiç karşılaşamadık.. İkimizde o şehirden ayrıldık, farklı şehirlere bile değil, farklı ülkelere yerleştik.. Yıllar sonra bizi tesadüfler bir şekilde yeniden karşılaştırdı.. Ortak arkadaşların beceremediği konuya hayat el attı sanki.. "Eeee, yetti be, tanışacaksanız tanışın artık" dedi sanki bize.. Tanıştık.. Tek kişilik oynanan bir Genco Erkal tiyatrosunda..
Ben tiyatroyumu izledim, tiyatro benimi bilemem.. Ben o akşam Genco Erkal'dan çok ona odaklıydım.. Kulağım Genco Erkalda, gözlerim onda yan yan onu süzüyorum.. Tiyatro bitti.. "Tanıştığıma memnun oldum" deyip ayrıldık.. Ama Telefon numaralarımızı aldık.. Aldık ama, telefonlaşmıyoruz.. Sadece, iyi bayramlar yada işte özel günlerde kısa ve öz mesajlar.. Yıllar sonra sanıyorum 2005.. Abimle köye gitmiştik.. Dönüşte istanbuldan dönecek.. Ve o demişki, kardeşinide getir mutlaka. Gittim tabiki.. İyiki gitmişim.. O gün bugündür yediğimiz içtigimiz ayrı geçsede, aklımız fikrimiz birdir..
Evet farkli ülkelerdeyiz.. Yılda 1 kez, bilemedin iki kez görüşebiliyoruz.. Ama hergün birbirimizden haberdarız..

Biz birbirimizin, arkadaşı, dostu, kardeşi, psikoloğu, sırdaşı, eli, kolu, gözü, kulağı, havası, güneşi, çiçeği, türküsü olduk.. En önemlisi birbirimizi sadece kulağımızla değil, yüreğimizle dinliyoruz.. Anlıyoruz, anlaşılıyoruz.. Bazen ablalığım tutuyor, çemkirdigim oluyor. Başını öne eğer ve dinler o zaman:))

Gecikmiş günleri telafi etmeliydik artık.. Yazışmak yetmiyor, daha sık görüşmek istiyor bu can..

Bunuda herkes anlamış olmalıki, bizi mutlu etmek isteyen ya bir Zürich bileti hediye ediyor, yada İstanbul bileti:)

Evet bayram şekerim geliyor.. Ayçam geliyor.. 3 güncük sadece:( yetermi? Yetmez tabiki!! Ama bunada şükür deyip, azı bulamayan, çoğu hiç bulamaz deyip, bu işi organize edene çok teşekkür edip, bayramı bayram gibi yaşamanın tadına bakalım degilmi?

Twitterde biri, "herkesin hayatında bir Ayça olmalı" diye yazmıştı.. Kime yazdı bilinmez ama, bu Ayçalar hepmi güzel insanlardı?
Bende twitterde hiç tanımadığım bu insana "bencede" demiştim..
Evet, herkesin hayatında bir Ayça olmalı...


7 Ekim 2012 Pazar

Susuz Yaz...


Sene 2009.. Temmuz ayının son haftası.. Ayvalık-Sarımsaklıda kuzenlerle 3-4 gün tatil planlamıştık.

Fikir ve organizasyon benden gelmişti. Kimi kuzenlerle yıllar olmuştu görüşmeyeli.. Her birimizi başka başka yerlere serpmişti hayat.. Artık küçüklügümüzdeki gibi annanne evinde toplanılmaz olmuştu.. Çünkü ne annanne vardı artık, nede evi.. Anne tarafından kalabalık aileyiz aslında.. Kimi ölmüş, kimi küsmüş, kimi uzaklara savrulmuş.. Ancak ve ancak böyle bir organizasyonla bir araya gelebilirdik artık. Hem gelmeliydikte.. Çünkü cocuklarımıza diğer kuşakları tanıtmak adına bir görevdir hatta. Aile olmak böyle bir şeydir.. Akraba olmak böyle bir şeydir.. Ben böyle öğrenmiştim büyüklerimden.. Ninem çok değer  verirdi akrabalığa, korunmasını isterdi.. Hatta o baya bir abartır dedesinin kardeşinin çocuklarının torunları ile görüşmemizi isterdi.. El insaf be ninem.. 6-7 kuşak arşivi nufüs dairesinde bile yok.. Hem bir yerde kopar zaten, aile genişledikçe.. O dini yönden bakar, çok sevap derdi.. Ben insani yönden bakıyor ve onun kadar abartmıyorum, yakın akrabalar yani bir iki kuşak.. Hadi bilemedin 3 olsun.. Akrabaları geniş olanlar güçlü olurlar.. Yanlızlaşmazsın.. Akrabalığa, arkadaşlığa ve dostluğa bu yüzden çok önem veririm.. 

İşte ben böyle bir organizasyona giriştim.. Sağolsun, eşim bir arkadaşının yazlık evini cüzi bir fiyata ayarladı. Bu parayı aramızda bölüştügümüzde dahada ucuza gelmişti:) 

Evi ve tarihi ayarladıktan sonra kuzenlerime davetiye gönderdim facebook aracılığı ile:) sagolsunlar zaten görmek istediğim çoğunluk katılmak istediğini belirterek geri döndü.. Toplam 16 kuzeniz.. Ama birbiriyle görüşmek isteyenler 11-12 kuzen. Bunlardan katılmak isteyenler 8-9 kişi.. Ee cocukları olanlarda var.. Allahtan eşlerimizin hepsi anlayışlı çıktı ve katılmadılar:)) biz çoluk çocuk, ve kuzenler 15 kişiydik.. Baya kalabalık sayılırdık.. 

Bir 24 temmuz sabahı,bizi, İstanbuldan, Çanakkaleden, İspartadan, Almanyadan, İsviçreden, Uşaktan, İzmirden giden bütün yollar Ayvalık Sarimsaklıya götürüyordu.. Anahtar bende olduğu için önce ben gittim çocuklarla.. Saat  12 de evdeydik.. Sabahın erken saatlerinde yollara koyulduğumuz için yorgunduk.. Digerlerini bekleyecektik.. Uyuduk.. İki saat sonra, İnci ve Mine geldiler cocukları ile.. Sıcaktan mahfolmuşlardı.. Tuttuğumuz ev 5. Kat ve asansor yoktu.. Koca bavulu o sıcakta 5. Kata çıkarmak herkesin harcı değildi tabi.. Kan ter içinde, oflaya poflaya girdiler içeri.. Kıpkırmızı olmuşlardı.. Merhaba der demez, bir el yüz yada duş almak istediler.. Gittikleri gibi bir hışımla geri döndüler.. Anam oda ne? Sular kesikti.. Evde su yok!!! Ben bunun farkına varmadım.. Çünkü evde buzdolabında birşey olmadığı için gelir gelmez dışarda birşeyler atıştırdık, eve gelip uyuduk.. Tatilimiz olumsuzluklarla başlamıştı.. Evde beklemeyelim, plaja gidelim telefonlarımız var, gelenleri orada bekleyelim dedik.. 

Gittik.. Denize, kuma, güneşe merhaba dedik.. İki saat sonra diğer kafile ulaşmıştı Sarımsaklıya.. Telefonla tarif ettik nerede olduğuzu.. Karşılamaya gittiğimde çok büyük bir sürpriz beni bekliyordu..  Anlatayım.. 
Gelecek olanlar abim, Serpil, Osman, Eylem ve Şima idi.. Geldiler.. Onlarla kucaklaşırken uzaktan gelen Serdarı gördüm.. Çıldırdım resmen. Hayatımda ilk defa sevinçten orada çığlık atıp ve sevinçten hüngür hüngür ağladım.. Tv lerde görürdüm insanların sevinçten agladığını ve inanmazdım. Sevinçten ağlanırmı derdim. Evet, ağlanıyormuş.. Onun gelmesini çok istiyordum ama gelemeyecegini biliyordum.. Sanıyorum 10 seneyi aşkın bir süredir gemiyordu Türkiyeye..Ve bazı kuzenleriyle hiç tanışmıyordu.. Abim gelirken onuda getirmiş, ve benden gizlemişlerdi.. Çok güzel bir andı o an.. Bedenim tir tir titriyordu, abimler bayılacam diye çok korktular;)) kendine gel diye telkinde bulundular.. Ve dakikalarca sarılı kaldık ve onlar bizi bekledi.. Kendime geldiğimde hadi gidelim, İnciler bekliyor dedim. Bu sefer İnci ve Mine'ye bu sürprizi yapalım dedik.. Serpil ve cocuklarla geldik İnci'lerin yanına.. Serpille kucaklaştılar, hasret giderdiler.. Sonra, Serpile dedimki, Osmanın arkasındaki kim? Serpil suratını bükerek dediki, "aman bi sinirlendimki; Osman bir arkadaşınıda takmış peşine" 
İnci ve Mine, aa neden? sadece kuzenler demiştik, yabanci birinin ne işi var dediler ve moralleri hafiften bozuldu.. Bir kaç dakika sonra abim, Osman ve Serdar ( güya Osmanın arkadaşı) kurtlar vadisi dizisinin fedaileri gibi arka arkaya dizilmişler, plaja geliyorlar.. Önde abim, sonra Osman, arkadan Serdar.. İnci ve Mine abimle ve Osmanla merhabalaşıp kucaklaştılar.. Serdarla sadece kuru bir tokalaşma.. Yüzüne bile bakmiyorlar.. Bir süre sonra İnci ve Serdar gözgöze geldiler.. Derin bir baktı İnci, sonra bana döndü, işaret parmağinı Serdara uzatarak, "Serdar?" dedi.. Kafamı evet anlamında salladım., sonra oda birden kalkti yerinden ve sarıldı Serdara.. Mine'de öyle.. Serdar hepimize sürpriz olmuştu.. Denize girildi hep beraber, sonra Ayvalık tostlatı yendi.. Günbatımında artık buz gibi Efesler bu buluşmanın şerefine tokuşturulmalıydı.. Eğlenceli, kalabalık grubumuz dikkat çekiyordu.. Ama daha bitmemişti iki kişi daha gelecekti.. Akşama doğru Cansu aradı, Sarımsaklı otogarda beklediğini söyledi.. Osman gidip aldı.. Yine bir selamlaşma, kucaklaşma.. Biz yıllar sonra görüşmüştükte, Serdar ve Cansu ilk kez tanışıyorlardı.. 
Sonra hep birlikte eve gittik.. Duş alacaktik ama evde su yoktu!! Anavana belediye tarafindan kilitlenmişti.. Evin sahibi ile konuştuk.. Şaşırdı, kilidi kırabiliyorsanız kırın dedi, ama mümkün olmadı.. Karşı dairenin kapısı açık, ve kimse yoktu içerde.. Henüz inşaat halinde.. Ama o evin suyu vardıda elektriği yoktu.. Bizdede elektrik var, su yoktu:) tuvalet ve duş ihtiyacımızı orada giderdik ilk gün.. Ama soğuk suyla, ve başımızda biri cep telefonununun ışığla bekleyerek.. Eğlenceliydi:) Bu olumsuzluklar bile güldürdü bizi.. Amaç birlikte olmak isteyince gerisi teferruatmıydı neydi? Bi şekilde çözülmüştü sorun.. Akşam yemeğimizide yedikten sonra evimizdeki balkona geri döndük.. Muhabbete orada devam ettik.. 14 kişi olmuştuk.. Ev 1 salon, 2 oda ve mutfak.. Herbirimiz biryerlere kıvrılıp uyuduk.. 
Ertesi gün tekne turu yapacaktık.. Tekne 30 kişilik.. Yarısı bize aitti.. En eğlenceli gruptuk.. Diğerleri birbirini tanımayan ikili, üçlü gruplardı.. Şarkılar söylendi, oyunlar oynandı, sınırsız balık "Papalina", ve salata yendi.. Papalina, hamsiden küçük ve sadece temmuz ayında ve sadece Ayvalıkta yenen balıkmış. Lezzetliydi.. 
Cunda adasında 1 saatlik mola vermiştik.. Cunda sokaklarında dolaşırken en son kuzenle karşılaşmıştık.. Biz evde olmadığımız için gündüz Cundada geçirmeyi düşünmüştü.. Orada karşılaşmak yine bir sürprizdi hepimiz için.. Bir saatlik zamandan sonra ayrıldık teknemizle iskeleden  el sallayarak ve Serkanı arkada bırakarak.. İnci demiştiki; ben böyle ayrılıklara dayanamıyorum, utanmasam ağlayacaktım.. Abimde dediki; niye İnci kardeş, Somalide birakmadık Serkanı, bir saat sonra oda katılacak bize.. Çok gülmüştük.. İnci çok duygusal bir kızdır, ota boka ağlar:)

Akşam eve geldiğimizde, Serkanda gelmişti Vespasıyla.. Ve ev sahibi bir sekilde halletmişti su işini ve artık suyumuzda vardı.. Artık 15 kişiydik, hepimizin duş alıp hazirlanmasi saatler aldığı için bazılarımız yine karşı daireye gidiyirdu duş ve diğer ihtiyaçlar için.. 

Bizde bir jip ve bir vespa vardi.. 15 kişi bu araçlarla sıkış tepiş bir şekilde Ayvaliğa gittik.. Denize sıfır, güzel bir restoranda, uzun bir masada yemek yedik. Ve ben hayatımda ikinci kez rakı içmiştim.. Çok güzel bir akşamdı. Ailelerin büyük masalarda toplanması nasıl güzel bir şey.. Yemekten sonra kalktık, çocukarında yatma saati geldiği için eve döndük.. Sevgili Mine gönüllü evde kalacağını söyledi.. En küçük çocuk onda olduğu için, ve zaten hep fedakar olduğu için.. Bizim çocuklar daha büyük olduklarından daha rahatız..  Mineyi çocuklarla bırakıp, diğer büyükler plaja gitmek istedik.. Büfeden 30 bira alinca büfeci çok şaşırmıştı;) belliki onun böyle kalabalık ailesi yoktu.. Senelerin verdiği özlemi, sohbet, muhabbet, şarkılar ve kavun içi dondurmayla gidermeye çalıştık:))

Ertesi gün yine Sarımsaklı plajındaydık.. Nerde olduğumuzun önemi yoktu.. Birlikte en ucra bir yerdede olsak eğlenceli olacaktı.. Deniz keyfinden sonra, yine ev, yine duş ve hazırlık.. Bu sefer Cunda'ya gittik.. Ve güzel bir restonanin yarısı yine bizdik. Yine uzun bir masamız vardı.. Fasılda vardı orada.. Ve biz şu şarkıyı istemiştik. "senede bir gün" ve "bir kızıl goncaya benzer dudağın" İnci içindi bu şarkı.. 
Sonra yine eve geldik.. Bu sefer çıkmadık dışarı.. Evdeydik hepimiz. Önce balkonda, sonra salonda.. Sonra Nusret dayım geldi, ruhuyla.. Onunla sohbet ettik.. Osman ve Serkan konuştular babalarıyla.. İlginç bir geceydi.. 

Ertesi gün olmuştu. Zaten 3-4 günlügüne gelmiştik.. Herkes birer, ikişer gittiler.. En son yine ben çıktım evden. Güzel bir 3 gündü.. Herkes mutluydu.. Bütün olumsuzluklara rağmen.. Bunu her 5 yada 10 yılda yapmayı düşündüğümde bana, hayır her yıl yapalım dendi.. Ama adım gibi biliyordum bunun bir daha olamayacağını.. Bu bir ilkti.. Ama sonmu bilemem.. 

Hepimiz çok eğlenmiştik.. Çocuklarımızda.. Hatta bize demişlerdiki; bizde büyüyünce sizin gibi kuzenler buluşması yapacağız.. Amaçlardan biride buydu zaten.. O zaman ne mutlu bize... 

"Susuz Yaz"  koymustuk bu buluşmanın adını.. Bir sonrakinin adı olurmu bilmem... Adını geçtim, kendi olurmu hiç bilemem..

4 Ekim 2012 Perşembe

Benim güzel Meslerim/ mestlerim...



Ben yine eskilerden hatırladığım ama şimdi benimde hayatımda olan bir şeyden bahsedeceğim.. 

Mest'leden yada mes'lerden.. Ben yıllardır bugüne kadar bunların adını mes olarak bilirdim.. Bu akşam wikipedia da arastirma yapmak istedim.. Arama motoruna mes diye verdim, hiç bir bilgi yok.. Hayret ettim.. Nasıl olmaz? Sonra Ayağa giyilen mes diye verdim. Bu sefer çıktı bir şeyler.. Ama mes, değil mest'miş onun adı.. Ögrenmenin yaşı yokmuş meğer.. Ben mest olmayı biliyordum, mest giymeyi değil:) 

Yine ninem, yine bir hikaye.. Ben mes'i ninemde, ve onun annesinde görmüştüm.. Evet ben ninemin (babannemin) annesini tanırım.. Torununun torunu görmüştür.. Ninemde öyle.. Neyse ninem kışları .. Gün boyu namaz kılmak için abdest aldığında bile onlar ayaktan çıkmazdı ayaklarından., 
Üzerine 3 kere mesh ederdi.. Yani ıslak ellerle üzerinden geçerdi.. Dinen caizmiş.. Birde suyun olmadığı yerlerde teyemmüm denilen bir abdest çeşidi varmış. Toprakla yapılan. Tarlara calışılmaya gidildiğinde yeterli su yoksa bunu yapardı.. Ve bizede öğretirdi.. Yere diz çökerdi, avuçları ile üç kere toprağa vurur, üç kere ellerini çırpar, yüzüne, kollarına ve üzerine yada ayaklarına sürer gibi yapardı sanki, öyle hatırlıyorum.. 

Neyse konumuz mes, yada mest;) yıllardır mes dedigim birseye mest demek kolay olmuyor.. Ama alışmalıyım, dogrusu neyse o dimi? 

İşte ninem bu mesleri giyerdi.. Dışarıya giderkende mestleri ile giyebileceği lastik ayakkabıları, Ankara lastiğide deniyor galiba, onları giyerdi.. Güzeldiler.. Karda, kışta, yağmurda, çamurda hiç ayakları ıslanmazdı.. 
O zamanlar bunları yaşlılar giyerdi.. 

En son yine bizim serpil bahsetmişti, Mudurnu gezisinden birinde almış, ve çok sevdiğinden söz ediyordu.. Ninemin giydigi mes, yıllar sonra modern bir kızın giyimiyle sentezlenmişti.. 
Bu yıl Mudurnu tatilimde bu mestleri satan dükkani gördüm.. Serpilde yanımdaydı.. Hatta o gösterdi.. Oradan aldım bu mestleri.. Sadece mest satıyor o dükkan.. Çok severim özel satıcıları.. Yani, zeytini zeytinciden, peyniri peynirciden, yumurtayi yumurtacıdan, sebzeyi meyvayı manavdan almayı.. Küçük esnaftan alışveriş yapmayı severim.. Daha samimi ve daha özel.. Mest'imide mestçiden almak son derece memnun etti beni.. 

Sonbaharla bitlikte giymeye başladım.. Yumuşacık.. Aksamları eve geldiğimde giyiyorum ve yatana kadar.. Sıcacık ve korunaklı.. Hiç üzerimde taşımıyor gibiyim.. Bedenime ait bir şey gibi.. Herkese tavsiye ederim.