Sayfalar

30 Eylül 2012 Pazar

Havaalanı maceraları...


Havaalanı maceraları...

Bugün oğullarımdan biri Taylan 3 haftalık dil kursu için Fransanın güneyine Nice kentine uçtu.. Oradan alınıp 5 km uzaklıktaki Antibes kasabasında Fransız bir ailenin yanında kalacak.. Aile, bir anne bir oğul ve iki kedi.. Anne 55 yaşlarında, bahçesi ve kedileriyle mutlu.. Kitap, sinema, tiyatroyu seviyor.. Oğlu Taylandan 10 yaş büyük.. Ve sadece haftasonları geliyor. Evini ögrencilere açmış.. Bu aileler psikolojik ve pedogojik denetimden geçiyormuş.. Hergün ögleye kadar kursa gidecek, sonra diger aktivitelere katılacak.. 
Bu bilgileri bize bu işi yapan acentalar söyledi.. Herşeyi onlar ayarlıyor.. Uçak bileti, transfer, kalacak aile ve kurs.. Bizde gönül rahatlığı ile gönderiyoruz.. Bu Taylanın ilk yanliz gezisi.. Bu sadece dil kursu değil, bir başına bir yerlere gitme, başka kültürleri tanıma gibi bir çok yönleride var.. Neyse buraya kadar herşey tamam.. 

Dün geceden herşey hazırlandı, camaşırlar ütülendi, yerleştirildi, pasaport, bilet, sağlık sigorta kartı, ve diger ıvır zıvırlar hazırlandı.. Bir büyük bavul yerine iki küçük tercih etti. Yani bir küçük bavul ve bir spor çantası.. Deniz kenarında bir yer olduğu için, yüzmeye falan gidersem, yada sportif bir aktivite olursa diyerekten mantıklı düşündü dedim.. Bunu neden anlattım ilerleyen satırlarda göreceksiniz.. Taylan hem seviniyor, hemde ilk kez bilmediği bir şey yapmanın tedirginliği hissediliyor.. Sabah saat 7 de Zürich havaalaninda olunacak.. Biz 8 de olduk.. Uçak 9 da. Zaman var.. 

Yıllardır uçarız, ilk defa bir olay yaşadım.. Asıl anlatmak istediğimde bu zaten.. 

Biz herzaman direk chek in e gider bavulları veririz, ve bize uçuş kartı verirler.. Prosedür böyledir yıllardır.. 
Bizde aynı prosedürü uygulamak adına sıraya girdik.. Sıra bize geldiğinde boarding kartı aldınızmı dedi? Hayır burdan almıyormuyuz? dedim.. Hayır şu öndeki elektronik gişeden alıyorsunuz, bize sadece bagaj veriyorsunuz dedi.. İyi dedim, çıktık sıradan o elektronik, dokunmatik gişelere gittik.. Uçuş no sunu ve bi kaç bilgiyi tuşlayarak verdik. Kaç bagaj sorusuna 2 tuşuna bastık.. Sonra alt taraftan bavula iliştirilmek üzere iki bagaj bileti, ve 1 boarding kart çıktı.. Biz bunlarla birlikte tekrar kontuarda sıraya girdik, bagajı vericez.. Sıra bize geldiğinde ikinci boarding kart nerde dedi oradaki Srilankalı tamil görevli kadın.. Kadın güzelde, mıy mıy konuşuyor.  Yani konuşsammı konuşmasammı gibilerinden.. Hiç sevmem mıyır mıyır olanları ama, güler yüzümü kaybetmemeye çalışıyorum..
Neyse bu işte ikinci kartı sorunca bir tane verdi o eletronik alet dedim.. 1 kişimi uçuyor dedi? Evet, dedim. 1 kişi 1 bagaj dedi.. Eger iki bagajı varsa para ödemesi gerekir dedi. Taylanın iki bagajının toplam kilosu 13.5.. Yani 20 bile değil.. Bunu söylediğimde bu yeni uygulama, şu tarihten beri dedi.. Ama ben sinirimden ve onun mıyır konuşmasından anlamadım.. O kadarda önemli degildi hangi tarih olduğu.. Böyle bir uygulama varmış. Yani bir kişi bir bagaj verebiliyormuş. İkinci bagaj paralı.. Bunu biliyormuydunuz? Ben bilmiyordum!!
Neyse kadına ne kadar dedim.. "Neunzehn" dedi.. Yani 19 fr. İyi napalım ödeyelim bari dedim. Bana ödemeyeceksiniz, ilerde bir gişe gösterdi, orada ödeyeceksiniz, dedi.. İyi koştura koştura oraya gittik.. Oradaki görevliye böyle böyle diye durumu izah ettim.. Kilo hakkının altında bir yükle gidiyor, sadece iki bagaj olduğu icin fark ödeyecekmişiz dedim.. İkisini bir bavul yapsaydınız dedi.. Sen çok biliyon dedim içimden., İki küçük, sığmazki birbirinin içine dedim.. Neyse, ögrenmiş oldum, ödeyeyim şu neunzehn frankı dedim.. Neunzehn değil, neunzig dedi.. Yani 19 frank değil, 90 frank.. Neeee, meunzig mi?evet neunzig, neun (9) ve null (0) diyor alay eder gibi.. Bu nasıl bir mantıktır, biletin kendisi geliş gidiş 99 fr.. Küçücük 5 kiloluk bir bagaj için 90 fr. Beni çileden çıkardı.. Açtım ağzımı yumdum gözümü.. Oradaki görevli bunu yanınıza alın diye uyarmadımı, Mantıklı biri bunu size söylemesi lazımdı dedi.. Oradaki kadın neunzig demekten aciz, ne mantığından bahsediyorsun dedim.. Ama bagaji çoktan vermiştik.. Geri alma durumu yoktu.. 
Bagaj yükü fazla olur, farkı ödemeyi anlayabilirim.. Ama benim yüküm az, sadece iki parça olduğu için o parayı vermek bana çok salakça geldi.. ve o mıyır mıyır konuşan kadının salaklığının bedelini ben ödedim.. Ben orada onun neunzehn(19) değilde neunzig (90) dediğini anlayabilseydim, o küçük bagaji verirdim Taylanın eline.. 

Bir pazar sabahı saat 8 de böyle bir olay yaşadım.. Sinir tavan yapmış.. Güya güle oynaya oğlumu göndercem.. Şöyle adamakıllı vedalaşamadım bile.. Arkasından bakakaldım sadece.. 
Eve geldim.. Saat 10 du.. Uzandım biraz.. Taylandan hiç haber yok.. Saat 10.10 da orada olacaktı. Saat 12 olmuş.. Sms gönderdim.. Bana 1 saat sonra geri döndü.. 
"ben geldim, ev güzel, buralar çok güzel,  playstation oynuyorum Didier'le. (evin oğlu) akşam 5 te bir ögrenci daha gelecek, şimdi öglen yemeği yiycez" yazmış.. 

Onun keyifli olması tabiki mutlu etti beni.. Sabahki sinirimde yok, ama yinede saçma geliyor bana.. Anlayamıyorum bu mantığı? Siz siz olun tek bagaj uçun.. 

Almanya gezim...


Cocukların sonbahar tatili hep Haandaki kermese denk geldiği için her yıl kermeste Haan'da olmak artık adet, gelenek ve alışkanlıklarımız halini aldı..
Kermes deyip geçmemek lazım.. Haan'ın Kermesi ünlüdür. Çok büyüktür.. Almanya genelinde şehir içine kurulan tek ve en büyük kermestir. Haan tanınmaz hale gelir.. İnsan kalabalığından yürüyemezsin.. Hani bir deyim vardır, iğne atsan yere düşmez diye.. Aynı o hal alır o ıssız ve sakin Haan.. Yıllardır görüşmediklerinle orada karşılaşmak mümkündür.. Bu konuda Musabiyeyi tek geçerim. Onunla her yıl mutlaka karşilaşırız:) hatta iki üç kez bile karşılaşabiliriz.. 
Neyse geçen hafta cumartesi sabahtan çıkacaktık yola.. Ama yine saat ögle 12 de çıkabildik.. Bu herzamankine göre yine erkendi:) akşam 18.30 gibi vardik Haan'a. Tabi bizimkiler kermeste idi.. Onları nerede bulacağımı biliyordum. Oraya doğru giderken bir köşede Serpil ve Muratı gördüm.. Arkadan gidip Muratın gözlerini kapadım sanki sürpriz olacakmış gibi:)) sanki bizi hiç beklemiyorlar gibi.. Serpil beni görünce çığlık atinca Muratın beni tahmin etmesi hiçte zor olmadı;) sonra bizi bekledikleri masaya gittik. Herkes oradaydı.. Serdo herhalde sonra gelecekti.. Sonra birlikte biraz kermesi gezdik.. Gençler o asla binmeye cesaret edemediğim adranalinin tavan yaptığı şeylere bindiler..
burada Eylem, Murat, Deniz ve Taylan gökyüzüne çikarken..

Biz yeme içme derdinde, onlar birşeylere binme derdinde olduğu için gençler ayrıldı, ortayaşlılar yani biz:) yeme içme standlarına yöneldik.. Kermeste balık-ekmek (fischbrötchen) vazgeçilmezdir. Ama bu yıl pek hoşumuza gitmedi.. 

Sonra yine bira standına gittik.. Sohbet, muhabbet.. Serdo hala yok.. Saat 22 gibi eve gittik.. Hava soğuktu, ve sıcak bir çay ilaç gibi geldi.. Sohbet, muhabbet ve kendi uğraşlarımızla yaptığımız "tabu" oyunu,( kendi yaptığımız diyorum, Türkiyeden geleceklere duyrulur, gelirken Türkçe Tabu oununu getirirseniz mutlu oluruz) derken artık uyku vakti gelmişti.. 10 kişiyiz evde.. Ve o ev her türlü kalabalığı kaldırır. Herkese yatacak yer vardır.. Şişme yataklar şişirilieken hepimizde bir gülme krizi ama neye güldük bilmiyorum:) 


Pazar sabahı iki masaya taşan bir kahvaltı hazırlandı.. Güle oynaya kahvaltı yapıldı.. Ögleden sonra yine yayan, eski okul yolumuzdan (Haaner Bachtal) Kermese yürüdük. Ve dün ne yaptıysak aynını yaptık.. Ama balık yerine yarım metre sosis (Bratwurst) yedik.. Deve yarışları olan yere gittik.. 12 kişilik bir yarışta biz 7 kişi diğer 5 yabancı yarışa başladık.. Mutlaka birimiz kazanmasi için oranı yükselttik.. Abimin bu yarışta tek rakibi THY dır:) ama bizde maksat muhabbet olsun amacı ile yarıştık.. İki kez oynadık, iki kezde abimi geçen olmadı.. Ve abimi gören kaçtı standtan:) bu adam oynuyorsa ben yokum gibilerinden.. Zaten abimede yasak geldi oynayamazsın diye:))
abimi gören kaçti:))

Sonra yine her zamanki standtaki yerimizi aldık. Ama Serdo hala yoktu:(

Eve gittik, yine çay.. Sonra İphonlarda "tabu" oyunun uygulamasının olduğunu keşfettik, ordan oynadık, ama hoşumuza gitmedi, biz yine kendi yöntemimizle sessiz sinema oynamaya başladık çoluk çocuk.. En çokta abimin sessiz anlatımına güldük.. Dehşet veya vahşet i anlatışı vardıki, vücut diliyle, gülmekten yerlere serildik.. Serdo hala yoktu. 

Pazartesi oldu.. Wuppertal'e gidelim dedik.. Serpil, Murat ve ben.. Serdonun oturduğu memlekete.. Wuppertal dünyada tek olan asma treni, (schwebebahn) ve yokuşları ile meşhur tarihi bir şehirdir. Kalktık gittik, Haana 10 dakika otomobille.. Arabayı bir yere park edip o havada giden trene bindik, şehir merkezine gittik. 
Schwebwbahn -Asma Tren Wuppertal

Asma trenin içinden..

Havada kara bulutlar zaten var idi, sonra bir fırtına bir yağmur kendimizi bir yere attık.. Orasida cok güzel bir yermiş.. "Hans im Glück" diye bir kafe..
Serpilin dediğine göre öyle bir hikaye varmış almanlarda.. Ama ben bilmiyordum. Araştırmalarım sonucu şöyle bir hikayeye rastladım;
Hans uzaklarda 7 yıllık çalışma bedeli olarak kafa büyüklügünde kocaman bir altın almış.. Uzun zaman sonra bu altınla annesinin evine gidiyormuş bir orman yolunda.. Bu altını bir atla değişmiş, atı inekle degişmiş, ineği domuzla, domuzu kazla, kazı bileme taşı ile, bileme taşını basit bir taşla degişmiş. Ama kendisi bu degiş tokuştan gayet memnunmuş. Çünkü gittiği yolda bu ağır yüklerin hafiflediğine inanıyormuş.. Bir çeşmede  veya pınarda su içerken o basit taşlarda o suya düşmüş.. O zaman demişki, yeryüzünde ve bu güneşin altında benden mutlusu yok, bütün ağırlıktan kurtuldum, hafif ve sadece kalbimle anneme gidiyorum, demiş.. 
Bence biraz salakmış ama, Hans işte:))
Hans im Glück kafee


Girdigimiz kafe de böyle bir konsept vardı.. Kavak sırıkları ile süslü, ve ahşap masalar. Orada aldığımız kartları yazarken pembe şaraplar bize eşlik ediyordu... Serdo mu? Oradada yoktu? Ama görebilme ihtimali büyüktü.. Olmadı:((

Yine eve gittik.. Nuray güzel yemekler yapmıştı yine. Yedik, içtik. Sonra Serpiller gitti.. Biz başbaşa kaldik. O gün sesizdik.. Ama hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk.. Sessizce uyuduk o gece.. Ertesi gün Serpil hastalanacaktı:)  Ben ona önceden geçmiş olacak dedim:))

Salı olmuştu. Yani 25 eylül salı.. Bugün bu dünyaya bir melek bebek geldi.. Cananın bebeği Mina Su bebek.. Serpile gelmişti ilk resimler.. Oda bizimle paylaştı.. Nasil güzel bir bebekti.. Ve Canana benzerligi beni çok şaşırtmıştı.. Genelde bebekler kimseye benzemez, küçücük minicik bir varlıktır..Mina Su bebeği kucağımiza aldık, kokladık, fotoğraflar çektik.. İkinci adı Su gibi, temiz, berrak ve masum.. Hayatıda su gibi aksın.. Mutlu olsun, neşeli olsun.. Güzel bir insan olsun.. Hoş gelmiş Mina Su bebek aramıza... 
Mina Su Bebek..


Hastaneden ayrıldık Düsseldorf Altsatadta gittik.. Bir yerde pizza yedik.. Sonrada iki bira içtik.. Aksam eve döndügümüzde Nuray bir sürü yemekler yapmıştı.. Nasıl utandım.. O bize yemekler hazırlıyor, biz kıç gezdiyoruz.. Gerçi haber etmiştik bizi yemege beklemeyin diye ama, o telefondaki mesajı görmemiş.. Özürümüzü kabul edip büyüklügünü gösterdi.. Ben o akşamda orada kaldım.. Konuştuk bol bol.. Serdo hala yoktu.. 

Perşembe olmuştu.. Abimde işe gitmemisti, Serpil ve Murat geldiler. Birlikte kahvaltı yaptık.. Kahvelerimizi içemeden abime bir telefon geldi.. Taksilerden biri kaza yapmıştı.. Şükürki ölüm yoktu, ve kimseye birşey olmamıştı.. Abim bizle vedalaşıp apar topar gitti.. Bizde ardından ayrıldık Haandan.. 

Leverkusene geldik. Serpil oradada bir kahve yaptı.. Mutfakta kahvelerimizi içtik.. Duvara bir resim asmıştı.. Yakından baktım.. Meğer bu resmi ben Serpile 79-80 senesinde ilk Almanyaya geldiğimde yapmışım.. O zaman evinde kiraci olarak oturdugumuz evin sahibi bu resmi 1-2 yıl önce Serpile posta ile göndermiş.. Adam kendide resimler ve tablolar yaptığından olsa gerek bu resme sanatsal açıdan bakıp değerli bulmuş olmalı ki 30 yıl sonra resmi sahibine ulaştırmış.. Biz olsak yırtar atardık, buda ne diye?:))
Serpil içinde degerli olmalıki, bu ilkokul tarzı cizgileri çerçeveletip asmış:)) güzel olmuş ama.. Ve aradan 30 yıl geçince baya değerlenmiş:) 
1980 den kalma bir resim.
Veda kahvesi..
Bir Almanya gezimizi daha arkada bırakarak uzun yollara koyulduk..

Serpil bak yine uzun oldu.. Ne yazacaksın demiştin? Bende, blogtaki en kısa yazım olacak, "gittim, gezdim, gördüm, geldim! Buruğum" yazcam dediğimde, piiiiis, diyerek nasılda gülmüştün:))

Serdoyu göremeden dönmek burmuştu beni.. Serdo kimmi? Canımın öteki diğer yarısı.. 




20 Eylül 2012 Perşembe

Bern..



İnsan yaşadığı yeri niçin sever? Çünkü başka çaresi yokturda ondan sever.. diye bir replik vardi, Vizontele filminde.. 

Başka çarem olmadığındanmı bilinmez ama ben çok seviyorum bu yaşadağım şehri.. Bir keresinde Serpille konuşurken, yine ben bu şehirde yaşamayı seviyorum dediğimde, ne güzel şeydir, insanin yaşadığı şehri sevmesi demişti.. O kadar derin söylemiştiki bunu, neden, sen sevmiyormusun yaşadığın şehri diye soramamıştım bile..

Rivayete göre bundan çoook uzun yıllar önce, yani 1100 lerde falan, o zamanın avcıları o zamanlar meşe ağacları ile kaplı olan bu Aare yarımadasında yerleşirken, ilk vurduğum hayvanın adını verecegim demiş. Ve ilk vurdukları hayvan kocaman bir ayı olmuş.. Bär. Zamanla Bern olmuş.. Bu bir rivayet, gerçekliği kanıtlanmamış. Ama sembolü bile ayıdır.. 

Bern sanki hergün başka görünür bana.. Çok farkı bir şehirdir. Yormaz insanı.. Sakindir.. Orta çağdan kalma binaları, çeşmeleri,köprüleri ile tarihi bir havası vardır.. Her mevsim çok güzeldir ama, kayak yapmayacaksanız, Bern ve çevresini gezmek için en ideal dönem Mayıs-Eylül arasıdır.. Ölmeden önce yapılacak 101 şey kitabı vardı, 102. şey olarak o kitaba eklenmeli bence.. Gerçekten!!!!

Uzun zamandan beri yapmak istediğim bir şeyi yaptım dün.. Hava güneşli ve berrak olunca uzaktaki Alplerin görüntüsüyle Bern muhteşem oluyor.. İşte bu herzaman olmuyor.. Dün fotograf çekmek için ideal bir gündü.. Fotograf makinamı kaptığım gibi Bern şehir merkezine attım kendimi.. 
benim gözümden ve objektivimden Bern'i anlatmaya çalışacağım.. 
Bu Resim Internetten
Şimdi adım adım fotoğraflarla gelin birlikte gezelim.. Gezime hemen Bern (Bahnhof) tren istasyonunun yanindaki Lorraine köprüsunden başladım.. Aare nehri Bern Altstadtı U şeklindeki akışı ile adeta kucaklayan bu şehri yarımada gibi yapmış.. 18 köprüsü olduğunu bende bugün ögrendim:) belli başlı olanları biliyordumda, henüz üzerinden geçmediğim köprülerde mevcut.. Lorraine köprüsünden bu fotoğrafları çektim.. 
karsida Alpler var ama görünmüyor..

Objektif degistirdim, Alpler göründü..

Daha yakindan
Sonra şehir merkezine dogru ilerlerlerken bu Bern sanat müzesini gördük.. Görkemli bir bina olduğunu zaten hep görüyordum.. Ama bunca yıldır bu şehirde olupta hala girmediğim bu müzeye utanarak, görüşmek üzere diyerek yine yanından teğet geçtim.. 
Sanat Müzesi

Parlameto binasına geldim.. Benim bu şehre yerleştiğim zamanlarda parlamento binasinin önündeki fıskiyeler yoktu.. Sonradan yapıldı. Bu yerden fışkıran fiskiyeler 26 tane olduğunu ve 26 kantonu ( bölge, eyalet) temsil ettigini biliyormuydunuz.. Ve yere döşenen taşlar keza 26 kantondan getirtilerek döşenmiş.. İsvicre 26 Kantondan oluşuyor.. Ve adını latinceden Confoederatio Helvetica ( helvetler konfederasyonu) almış. Isviçre genelinde 4 resmi dil olduğu için, ve hiç birine öncelik tanımamak adına, ülkenin resmi kısaltması CH dır.. Bernde resmi dil almancadır.. Ama kendi aralarında diyalektleri olan Berndütsch almancası konuşurlar.. Ülkenin tek bayrağı olup, 26 kantonun kendine özel flamaları vardır.. Bern'in flamasının üzerinde tahmin edeceğininiz gibi ayı resmi vardır.. Ülkede hemen hemen herkes almancanin yanı sıra fransızca,  ingilizce ve italyanca konuşur. Okul sistemlerini seviyorum.. Almanca, fransizca ve ingilizce zorunlu ders olarak verilmektedir..  Çok dilli bir eğitim. Bir dil bir insan, iki dil iki insan, derim ben hep. 
İsviçrenin nüfusu 7.5 milyon, Bern nüfusu 133 bin civarinda olup, Bern kanton olarak 350-400 bin dir. Para birimi Frank (CHF)en küçük para birimi 5 Rappen'dir.. Yönetim biçimi; doğrudan demokrasi.. Bu sosyal ve siyasi bilgileride verdikten sonra geziye devam edelim..
Palamento binasi

Marktplatz dan başlayıp 3 paralel cadde aynı tarihi mimarisi ile Ayılar çukuruna kadar iner ve 7 km dir. 
Alışveriş merkezi olan bu üç caddede kemerli sütunları ile yağmurlu havalarda bile ıslanmadan o caddelerde alışveriş ve gezme olanağı tanıyor. Zaten bu caddeler Bern altstadt olarak 1983 ten beri Unesco, dünya mirası olarak listeye alınmış.. 
Gözetleme kulesi


Geçmişte hapishane ve gözetleme kulesi olan bu Görkemli yapı gümüzde politik ağırlıklı sergiler ve etkinlikler yapılıyormuş.. Altgeçidi olan bu binadan artık Marktgasseye giriş yapılıyor.. Sadece yaya değil, tramvay ve belediye otobusleride buradan geçiyor.. Bu yapı saat kulesinden sonra ikinci önemli kule olduğu gibi yine ikinci giriş geçidi olma özelligini taşıyor. 

Kramgasse

Aynı cadde üzerinde ilerleyince yine Bern'in önemli bir kulesi karşılıyor Marktgasseden gelenleri.. Zytglogge, saat kulesi.. Bu kulede çook önceleri hapishane ve gözetleme kulesi imiş. Sonradan saat kulesi yapmışlar.. Bernin sembolu haline gelmiş.. Her saat başı turistelerin özellikle japon turistleri kulenin önünde ellerinde fotograf makinaları görmeniz mümkün., çünkü her saat başı küçük bir gösteri yapılıyor.. Ben yıllardır bu gösteriyi bilmeden yaşadım desem:)) oradan geçerken bu insanlar nereye bakıyor böyle kafaları yukarda, agızları açık dedim.. Bi keresinde denkgeldim tesadüfen.. En tepede bir soytarı elindeki tokmağı saat kaçı gösteriyorsa o sayı kadar çana vuruyor. Sonra bir horoz, ve başka figurler dönüyor.. Çokta büyütülecek bir olay degil ama, turist çekmeyi iyi beceriyor bu isviçreliler:))

Einstein camdan bakiyor..

Sonra Kramgasse sokagı başlıyor.. Ünlü fizikçi Albert Einstein'in yaşadığı sokak.. 1903-1905 yillarında eşi Milevave çocuklari Hans Albertle yaşadığı o ev artık müze olmuş.. 50 yılda otursam şu evde müze olmazdı, cünkü niye, fizikçi degilimde ondan:) İkinci katta 2 odalı bir ev. O dönemin stiline göre döşenmiş. Geçen yıl gitmiştik Cansu ve Serpille.. Aylardır ziyarete kapalı.,  Çünkü ağır su baskınına maruz kalmış.. Tadilat yapılıyor..Açıldığında gider ve görür ve bilgilendiririm merak edenleri.. 

resim internetten

Sonraki durağım Münsterplatz, Münster  kilisesi.. Bu kilisenin özelliği ise, ortaçağın sonlarında yapılan, sadece Bern'in değil İsviçrenin en yüksek yapısı olması.. Ön cephesinde ünlü heykeltraş Erhard Küng ün "son yargı" isimli heykelcikleri ile donatılmış. Tam 234 tane.. Sayamadım ama öyleymiş.. 
Aynı şekilde Unesco dünya mirasi.. Yer olarak tam Aar nehrinin kıyısında, altstadtın içinde.. Arka avlusu Matte nehire bakıyor ve insanların uğrak yeri.. Cansununda aşık olduğu yer;))


Orada oturup pembe şarabımı içerken çektiğim fotografları düşündükçe yüzüm gülüyordu.. Elbette profesyonel değil, açılar maçılar çok acemice ama fotoğraflar bence işte.. 

Daha çok yeri var gezilecek,görülecek, yazılacak.. İki saatte anca bu kadar gezebildim.. 

Ve geziye başladığım yer olan Marktplatza geri geldim.. Hava güzeldi ama alacakaranlık olmuştu.. Elisabethle ilk kez Bernde buluşmuştuk.. Acıkmıştıkta.. İlk kez Santa Lucia'da pizza yedik.. Çok güzeldi. Gecede bir başka güzel Bern.. Ama saat 22.00 den sonra iyice tenhalaşır büyük caddeler bile. Bir sakinlik çöker koca şehre..


Seviyorum Bern'i..
(Resimlerin üzerine TIK layinca büyüyor) :))

15 Eylül 2012 Cumartesi

Serçe kuşuna teşekkürüm..


Duravadım.. Mudurnuca bu kelimedir.. Ninem öyle derdi çok iş yapıp yoruldugunda, " ayy duravadım, bi huh deyin hele" derdi.. Türkçesi,: ayy, çok yoruldum, bi nefes alayım hele, demektir.. 

Bende onun deyimiyle pek duravadım, bi huh deyim hele diyorum..

Oysa ne güzel günlerdi, kış sabahlarında cocuklarım okula gitmeden önce sabah kahvaltılarında pencerimize yuva yapan anne serçenin yavruları ile cik cik cik ötüşleri.. Aynı biz derdim... Bak oda yavrularını doyuruyor..  Her sabah büyük bir zevkle izlerdik.. Uzun zamandan beri yok.. Radyoda dinlediğim bir şarkı bana o serçeyi hatırlattı.. Zara söylüyordu.. " artık bülbül ötmüyor, gül dolu pencerede" bu şarkıyı dinleyince perdeyi aralayıp benim kuşa bi bakayım dedim.. Birde ne göreyim? 
pencerye attirmis..

böylece terketmis..

Bu resmi görünce, "bütün kuslar vefasiz, mevsim artik sonbahar" sarkisinida ben mirildandim..
Evet, s*çmış batırmış, sonrada terkedib gitmişti.. Be hey serçe, o nasıl s*çmaktır? Küçücük bedenden bu şelale gibi fışkırtmak neyin nesi? dedim..  İnsan böylemi teşekkür eder? der demez, doğru ya sen zaten kirani peşin ödüyordun o kış sabahlarında, dedim.. Herşeyin bir bedeli yokmuydu? O güzelligin bedelide bugün akşama kadar cam silmek olacaktı.. 

Ama bizim evdede bir cam varki, camcı ismail o camları, pencereleri takarken göbek atmıştır diyecem ama, bu büyük ihtimal camcı İsmail degil, camcı Fritz'dir o.. Birde cam siliciler gelse onlarda göbek atar ama, fırsat vermiyorum.. Ben siliyorum.. Ha, ben bırak göbek atmayı kollarımı kaldiracak mecalim kalmmiyor, o başka!!

Şöyle anlatayım, duvardan çok pencere var bu evde.. Hemde tavandan tabana kadar.. Birde balkon varki, uzun uzun upuzun, ve camla kaplı. Pencereler açılmazki, önlü arkalı silesin.. Resimlerde görürsünüz.. Zayıf olmak gerekiyor o camları silebilmek için.. Bu eve taşınırken nasılda sevinmiştim.. Pek severim, aydınlık, güneş giren evi.. "Güneş girmeyen eve doktor girer" değimi hep aklımın bir kenarında kalmış.. Birde et girmeyen.. diye başlayan  bir degim vardır ama konumuzla alakası yoktur:)) 

camla korkuluk arasindan büyük bir incelikle gecmek gerek..

sonra silmeye devam..

silince bi baska güzel.. günes nasilda siziyor eve..
Bugün bir heves geldi.. Havada güzel. Sonbaharda kapıya dayanmakla kalmamış, geçmiş oturuyor.. Ee bir sonbahar temizliği şart. Bütün pecerelerin perdelerini söktüm çıkardım.. Başlayınca gerisi geliyor biliyorum.. Perdeleri çıkarınca camların pisliği ortaya çıktı.. Güneş ışınları bile giremiyor içeriye, sisli puslu bir hava var gibi dışarda.. Meğer camlar sisliymiş.. 

Bütün perdeleri yıkamak 3 makinaya sığıyor. Bu kadar söyleyeyim.. Artı ne kadar çarşaf, nevresim, kilim artı haftalık camaşır varsa çıkardım.. Ama bir sorun vardı? Burada evlerde çamaşır makinası bulunmaz.. Bodrum katta camaşır makinaları vardır.. Kredi kartı gibi bir kartla yıkanır çamaşırlar.. O kart yöneticide para karşılığı doldurulur.. Ama cumartesi veya pazar yapamazsin bu işlemi.. Benim kartta 5 Fr. Kalmış.. Her makina 2 fr.  Ben bu tutarla sadece 2 makina çamaşır yıkayabilirim.. Benim var 7 makina çamaşırım.. Kara kara düşünüyorum, acaba önce neyi yıkasam? Perdelerimi, yatak örtülerinimi yoksa diğer çamaşırlarımı? 
4 numaralı yıkama salonunda bir not! Gözlüğümüde takmamışım.. Gözlerimi kısıyorum, uzaklaşıyorum yakınlaşıyorum, ıı ıh, okuyamıyorum.. Tekrar yukarı çıktım, gözlüğümü takıp indim aşağiya.. Bu yazıyı görünce bu sefer ben göbek attım..

Bugüne kadar görülmüş birşey değildi. Yazıda kısaca, kart sisteminin bozulduğunu ve kartsız yıkandığı yazıyordu:)) ellerimi yukarı kaldırıp, ey güzel serçe sana teşekkür ederim, sen yine gel emi, dedim. Bütün çamaşırlarımı bedavaya yıkadım:)) serçem kirasıni peşin ödediği gibi depozitosunuda yatırıp gitmişti:))

Gece 10 gibi bitti işlerim, bende bitik durumdayim ama mutluyum.. Heryer mis gibi.. 

14 Eylül 2012 Cuma

"Türkan"


Bu akşam yanlızdım DVD keyfi yaptım.. 
Tatil dönüşü birsürü film getirmiştim.. Malum yeni çikan yerli filmler gelmiyor bi şehre.. Eskiden gelirdi. Sonra Türkiyelilerin daha yoğun oldugu yerlere geldi.. Taa oralara giderdik. Daha sonra onuda kaldırdılar.. Artık hiç bir yeni filmi sinemada izleme şansımız kalmayınca bende topluca filmleri Türkiyeden getiriyorum.. 

Bu akşamki film "Türkan"dı.. Homekino denen alete yerleştirdim DVD yi. Işıkları hafif kıstım.. Çayımıda aldım, uzandım koltuğa.. Sessizce kendi başıma filmi sindire sindire izledim.. Çok begendim.. Açık söyliyeyim, dizisini pek sevmemiştim. Zaten tutmadı, saatleri degişti, sonra gece yarısına falan aldılar, sonrada hepten kaldırdılar.. 
Sonra Cansu bana "Türkan" kitabını hediye etmisti.. Yok ya, sanki Ayça hediye etmişti.. Evet evet Ayça'ydı.. Karıştırdım işte.. İkiside sürekli kitap yediye ettikleti için, kim neyi verdi karıştırdım.. Ama son kararım, Ayça:))

Neyse kitabi zevkle okumuştum. Ayşe Kulinle bütün mektuplarını okuyarak başlıyor ve tüm hayatını okumuş gibi oluyorsunuz.. Film kitapla aynı değil. Sadece son günleri işlenmiş. Yani Arnavutköydeki, o yeşil evin basıldığı gün ve sonrası.. Gerçi bir çoğumuz o talihsiz günden sonra tanımadıkmı bu güzel kadını.. En azından ben ondan sonra tanıdım.. 
Koskoca ve dolu dolu geçen bir insanin hayati 1.5 - 2 saate nasıl sığabılırkı zaten, ki son günlerindede o dimdik duruşu ve mücadelesi tüm hayatının özeti gibi zaten..Her karesi bir mesaj niteliğinde..
İki oğlu var, ama binlerce kardelenleri var, çocukları gibi sevdigi... Hastaları var, hayatını onlara adadığı.. Bir sahne var filmde, büyük oğlu son günlerinde bari olsun, sakin ve başbaşa geçirmek istiyor ve ağlayarak isyan ediyor.. Türkan hocanın verdiği cevap cok etkileyici; "affedin beni oğullarım, sadece sizin anneniz olamadığım için beni affedin" 
Kendi kendime dedimki, ne yaparsan yap mutlaka bir şey yarım kalıyor.. 
Ama herşeye rağmen verimli bir hayatı olmuş.. Okumuş, doktor olmuş, profesör olmuş, ülkenin en ücra yerlerinde çalışarak insanlara faydalı olmuş, cüzzam için mücadele vermiş, çağdaş yaşamı destekleme derneğini kurup binlerce çocuğa burslar sağlamış, az şeylermi? 
Bence hayatınıda güzel yaşamış.. Aşklarınıda.. 
Ankaradan gelen sevgilisi Ali ile son görüşmeside çok güzel.. Papatya getirmiş.. Belliki papatyaları çok severmiş.. Orda bir replik var; "papatyaları kopardığında, kokar, bir ölüm bu kadar güzel kokabilirmi" diyor., kendisine çok yakıştı, oda öldükten sonra güzel bir koku bıraktı.. 

Tek isteği son günlerine denk gelen ÇYDD nin kuruluşunun 20 yıl kutlamalarında orada olabilmek.. Ondan sonra ölüme hazır zaten. Ne kadar çok kişi gelirse, o kadar çok bilet satılacak. Ne kadar bilet satılırsa, o kadar çocuk okuyabilecek.. Son evinin basılmasindan sonra biletler tükeniyor.. Bu durumdan çok mutlu oluyor. Evinin basilması güzel bir işe vesile oldu diye.. Hayatında herşeyi positif bir şeye dönüştürebiliyor.. 

Ve son sahnesine çıkıp konuşmaya başlarken "görüyorumki bir hayatı boşa harcamamışım" diyerek konuşmasına devam ediyor.. Bu hayatını anlatan anlamlı bir cümle bence..  Evet hayatını boşa yaşamadı.. 

Hayranım bu güzel insana.. Yaptıklarını, mücadelesini gördükçe kendimi çok tembel görüyorum.. 

Ama zorladımda ortak yönlerimi buldum:)  ikimizde kadınız, ikimizinde iki oğlu var, ikimizde papatyaları seviyoruz, ve dudak ruj rengimiz aynı:)

Hayat sana tekrar tekrar teşekkür ederim, bana güzel işleri yapma gücü verdiğin için diyerek bitiriyor hayatını.. Ne gü güzel bir cümle ve hayata teşekkürdür.. 

Umarım hepimiz bu cümleyi kurabiliriz, giderken... 

13 Eylül 2012 Perşembe

Küçük bir hayal kurdum..


Sevgi sokagi
Böyle bir sokakta yaşıyormuşum.. Bu sokağın adı "sevgi sokağı" imiş..Sadece ben değil tüm sevdiğim ve yanımda olmasını istediğim insanlarda aynı sokakta ve bu evlerde yıllardır yaşıyormuş zaten.. Burada insanlar hiç yaşlanmıyormuş.. Ölüm diye birşey zaten yokmuş.

Ben, ortada görülen mavi evin üst katında yaşıyormuşum.. En alt katta şirin küçük bir kafebar işletiyormuşum.. Adıda "amor cafebar" mış.. Buranın adını yıllar önce yolu bu sokaga düşen Arjantinli güzel bir insan koymuş.. Orası öyle güzel bir yermişki, en güzel şarkılar orada çalarmış, en güzel şiirler orada okunurmuş, en güzel şaraplar orada içilirmiş, en güzel sohbetler orada yapılırmış, en güzel dostluklar orada yasanirmis.. Herkesin yüzü güleçmis.. 

Gülmeyenlere caza olarak bir gün kıdıklama cezası verilirmiş.. Ve o kişi gülmekten ölürmüş..:))

Sen,  bu sokakta hangi evde yaşıyorsun??

(Resim internetten alinti)

11 Eylül 2012 Salı

Cansuyla tanışmam!!!!


Cansu bir gün bana; bana, benimle nasil tanıştığını ve sonrasını yazarmısın? dedi.. Ama blog diliyle yaz diyede ekledi.. Hoşuma gitti..  blog dili, yeni bir terim.. İyi fikir, iyi bir yazı diziside olabilir.. kiminle, nasil ve ne zaman yollarımız kesişti, o kader o ağlarını nasıl örmüştü?
Cansunun bu fikri ile ilk Cansudan başlayayım o zaman.. 

Cansu ile tanışmamız çok eskilere dayanmıyor.. Yeni sayılır, ama çok eski gibi bir samimiyet var.. 

Sanıyorum Sene 2007.. Serpil, Ayça ben ve bizim çocuklar bir kaç günlügüne bizim köye gittik.. Yine çok güzeldi.. Dönüşte Hendege uğrayacağız, annemin mezarına.. 
Ayça dediki; Hendekte babamin asker arkadaşı var, kardeşten öteler, onlarıda ziyaret edebilirsek çok sevinirim.. Taman dedik.. Ama Ayçada ne bir adres, nede bir telefon numarası, hiç bir şey yok.. Sora sora bulucaz:) Sora sora Bagdat bulunmus, Hendekteki Ali amcayimi bulamayacagiz:))

Annemin kuzeni Ayhan abiyi artık biliyorsunuz:) işte ona rastladik bir kahvenin önünde.. çalisirken rastlayacak halimiz yoktu elbette:))..Uzun yıllar sonra tekrar ayaküstüde görsek, yine güldürmüştü bizi:)) işte ona sorduk.. Ayhan abi, Ali K. nu taniyormusun biz onu arıyoruz.. He, tanıyrum, ne yapcanız onu? dedi. Bu yanımızdaki arkadaşimiz Ayçanın babasının asker arkadaşı imis, babası illa onunla tanışmasını istemiş.. Bu açıklamayı yaptıktan sonra bizi gerçekten anladımı bilemem ama, bir elini beline koydu, diger eliyle kafasini kasiyarak, hendeğin neresindeyim der gibi sağına soluna baktı.. Bu arada kızkardeşi Nurtende bizimle, bizi o götürecek mezarliğa ve ardından Cansunun Hendek'teki evlerine.. Kim abi bu Ali K. dedi.. Ben tanıyormuyum? Kardeşine bakarak, "yau yokmu hau marangoz, beyaz mercedesli deli, onu arayler.." deyince biz hepimiz Ayhan abi adına utanarak birbirimize baktık.. Nurten hemen çıkardı kim olduğunu.. Öyle yerlerde herkes birbirini adı ile değil lakapları ile tanınıyor besbelli.. Sonra tarif etti yolu.. 
Nurtenin rehberliğinde evin kapısina geldik.. Dış kapı bahçeye açılıyor.. Bahçede İncir ağaçları, ve birsürü yeşilligin içinde güzel tipik bir Hendek evi.. Dışı sarmaşık kaplı. Bir tek pencereler görünüyor.. Ama eve girmedik.. Bahçesi öyle güzeldiki, bahçede oturduk.. Nasıl sevindiler bizi görünce.. Hatta annesinin annemi tanıması beni çok mutlu etmişti.
Saçlarımı okşayarak, ne kadarda Sabiha ablaya benziyor demişti benim için.. Sonra sohbet muhabbet derken, Ali amca Istanbuldaki kızlarından bahsetti.. ve hemen yanımızda aramıştı galiba, ve telefonu Ayçanın eline sıkıştırıvermişti.. Neler konuştular hatırlamıyorum ama, İstanbulda görüşmek için sözleştiler.. Sonra vedalaşıp ayrıldık oradan..
Hendekteki o ev
Çok zaman sonra Ayça tanışmış Cansu ve diger kardesleri ile.. Banada yazmıştı, nasil sevimli cocuklar, nasıl temiz çocuklar, şöyle tatlılar, böyle şirinler anlata anlata bitiremiyordu.. 

Ben her İstanbula gidişimde birbirinizi kılpayı kaçıriyorduk.. Bir türlü karşılaşamıyorduk.. Ama hep birbirbirimizden haberimiz oluyordu.. 

Ve nihayet, 2010 temmuzunda şahsen tanıştık. Ayçayla Fransiz sokağında (Cezayir sokağıda deniyor galiba) Cansuyu bekliyorduk.. Kuzenim Merve'de bir arkadaşi ile gelecekti.. Biz 5 kız Cezayir sokagindan Istiklale çıkan yolda karşılaştık.. Orda sarmaş dolaş bir tanışma faslından sonra Fıccına gittik.. Orada oranin ünlü pidelerinden ve diger ara sicaklardan .. Cansu daha çok Ayça ile sıkı fıkı.. Bende Merve ile.. 
Cansunun o gün ilk iş günü imiş.. Ayçada unutmuuuşş!! Vayy senmisin unutan.!! O akşam konu dönüp dolaşıp Ayçanın nasıl unuttuğuna geliyor.. Bende sürekli kendisini kızdırmakla meşgulum:)) beni görünce doğal olarak seni unuttu diyorum.. Hatta "kıskanç Cansu, kıskanç Cansu" muhabbetimiz baya uzun sürmüştü.. 

Gel zaman git zaman dostluğumuz baya ilerledi.. Kuzen gibi olduk.. Abla kardeş gibi olduk.. Birbirimize posta kartları gönderdik.. "En son ne zaman kartpostal aldığımı unutmuştum" dedi bana ve mutluluğu taaa Bern'e ulaşmıştı.. Sonra Cansu beni posta yağmuruna tuttu.. Hatta paketler.. 

2011 Kasım.. 5 günlük bir İsviçre-Bern gezisi planlamıştı.. Tesadüfen Serpil'de o tarihte burada olacakti.. Çok güzel bir 5 gün geçirdik.. Ben sabahtan işe gidiyordum, Serpil ve Cansu evde kahvaltı yapıyor, ve evi topluyorlardı.. Ögleye dogru gelip onlarla birlikte Bern ve çevresini dolaşıyorduk.. Akşam eve geldiğimizde dil dışarda, zor atıyorduk kendimizi koltuklara.. 
Zürichide gezmiştik biraz.. Ama en çok Bern'i sevdi Cansu.. Hele Münster'e aşık oldu.. Ne zaman Bern'de dolaşsam ve Münsterplatz'ı ve Münster kilisesini görsem Cansuyu anımsarım.. Hatta Cansu baya bir abartip diyorki; hani kilisenin karşısındaki çeşmenin başında "münsterplatz" levhası varya, onu kopar getir diyor.. O kadar yani.. Bir gece gidip sökecem o levhayı:))
Münsterplatz levhasi

Bern, Zytglocke
Zürich, Bern, İnterlaken, Lauterbachbrunnen, Blausee derken 5 gün bitivermisti.. Buradan Serpil ile birlikte Almanyaya gidecekler.. Tren bileti serüveni varki, anlatılacak gibi değil:)) birkaç iptalden sonra Almanya Freiburg'tan binecekler trene.. 

Münsterplatz
Jungfrau
Blausee

Zürich


Zürichte biz


Trenle yapılan yolculuklar çok duygusal gelir bana.. Belki bunda eskiden çok Almanya-İsvicre yolculuğu yaptığım için olabilir!! Neyse bindiler trene Serpil ve Cansu.. O trenin kapılarının kapanacağı an acı acı öten bir sinyal vardır ya, kapılar yüzüne kapanır, ve sen orda kalırsın.. Tren uzaklaşır senden ağır ağır, onunla gidersin bir süre, ama sonra yetişemezsin.. İşte o an yapayalnızsındır orada.. Çünkü o tren silip süpürmüştür gidenleri..  O an oturup bir sigara içmekten başka birşey yapamazsın.. Öyle yaptım bende.. Sonra bindim arabama, o yol nasıl bitti anlamadım, hiç birşey hissetmedim.. Tek hatırladığım, 11.11.11 saat 11.11 de nikah çılgınlığı vardı.. Sevenler birlesiyor, oysa biz ayrilik yasamistik. Ama bizim dostluk iyice derinlesti, o evlenenlerin çogu kesin ayrilmistir:)) Arabada radyoda bu haberleri dinlemiştim.. Artık o günde benim için unutulmaz günler arasına girmişti..

ayriliga ramak kala..
Artık biz kardeş gibi olmuştuk., Cansu bizim küçük kardeşimizdi.. bazen şımarık, ama herzaman çok hassas, çok nazik, çok kibar, ve çok saygılı bir kız olarak tanıdım.. 

İyiki gitmişiz o yıl Ayçayla Hendeğe.. Biz birbirimizle tesadüflesme ağlarını farkında olmadan örmüşüz.. Böyle oldu Cansuyla tanışmam.. Serpil daha önce tanıdı.. Abim, Serdar ve diğer kuzenlerimde tanıştı.. Hatta ve hatta biz Cansu ile cok uzaktan akrabaymışız.. Onun teyzesi, benim annemin dayısı ile evliymiş:)) 

Böyle bizim tanışmamız:))