Sayfalar

26 Aralık 2015 Cumartesi

Yoksa Noel Baba Gerçek mi?

Dinlere inanmam. Güzel olan şeylere inanırım. Ve kim neye inanıyorsa ona saygılıyım. Manevi duyguların tatmini değil mi bu, neye istersem ona inanırım.

Hiç Noel kutlamadık. Kültürünü yaşamadığın, hissetmediğin bir şeyi kutlayamazsın. Avrupa'da yaşadığımız için sadece tatillerinden yararlandık biz. Ama nasıl kutladıklarına tanıklık ettim ve gözlemledim.  

Deniz ve Taylan küçüklerdi, buraya yerleştiğimizde. Çocuk parkında tanışmıştım bizim Perşembe Kadınları ile. Çocuklarımızda öyle. Bugün hepsi birbirinden farklı yolları izliyor. Görüşseler konuşacakları şey çok oluyor aslında. Ancak görüşmek için kendilerini yırtmıyorlar. Olursa olur, olmazsa daha iyi olur gibiler. Zorlamıyoruz bizde. 
İşte bunlar küçükken, 5-6-7 yaşlarında iken 6 Aralık'ta çocukları sevindirmek için Nikolaus, (Samiklaus) kutlardı Perşembe kadınlarından biri. Davet edilirdik. Ama Öncesinde hazırlık yapardı. Bir Nikolaus, ve yardımcısı olan kahverengi, kirli giysili,  Knecht Ruprecht'i ayarlardı. Biz hediyeleri alır, girişteki çuvalın içine bırakırdık. Birde kısa yazı yazardık. Önce çocuk ismi, altına güzel yaptığı şeyleri, sonrada bi kaç düzeltmesi gereken hatalarını yazardık. Çocuklarımız bundan habersiz oyun oynarken yapılırdı tüm bunlar. Kocaman, beyaz örtülü ahşap masanın etrafında yemek öncesi şarap içerken beklerdik Nikolaus'u. Bacadan değil, zile basarak gelirdi:) zaten onu bekleyen çocuklar, oyunları bırakıp kapıya koşarlardı. Beyaz sakallı, koca göbekli, kırmızı giysili, sevimli bir Nikolaus ve çirkin ve kirli görünümlü yardımcısı çıkar gelirdi, sırtlarındaki çuvallarla. Nikolaus iyi çocuklarla konuşur, hediyelerini verir, yardımcısı kirli ise, biraz yaramaz çocuklara konuşur ve hediye vermezdi güya. Çocuklar öyle biliyordu, ve acaba kim onunla konuşacak ve hediye verecek diye heyecanla beklerlerdi. Tabiki bütün çocuklarla Nikolaus konuşurdu. Yardımcısı sadece konu mankeniydi. Nikolausun elinde kara kaplı kocaman bir defteri olurdu. Arasındada bizim yazdığımız yazılar. Bizimkiler ikiz olduğu için, ve birbirine çok benzedikleri için şöyle demişti bi keresinde.  Isimleri yazmıştık ya, ve özelliklerini, Deniz, deyince, elleri arkasından bağlı, heyacanlı, biraz ürkek, biraz umutlu gözlerle Nikolaus'a bakarken, "yukardan bütün yıl sizi izlerken karıştırıyordum hanginiz Deniz, hanginiz Taylan, ama şimdi yakından bakınca gayet net görebiliyorum, sen Deniz'sin" İşte onun bütün bi yıl ne yaptığını bizim yazdığımız kısa notlarla okurken, başları ile onaylarken, gözlerindeki o, "Bütün bunları nasıl biliyor" ifadesi olurdu bütün çocuklarda. Güzel şeylerdi bunlar. Din ilede alakası yoktu. Çocukları mutlu etmek. Zaten 10-12 yaşlarında bütün bu olanların bi kurgu bi oyun olduğunu öğrendiklerinde, yooo, ben hala inanıyorum diye espiri yapıyorlar. Amaç hediye koparmak:) yemezler diyorum. 

Ama Noeli hiç yaşamadım. O biraz daha aile içi ve özel yaşanıyor. Yine herşey çocuklar için, onları sevindirirken bir kültürü ve dini tanıtmak.  Beklenmedik bir şekilde Noel baba geliyor ve çam ağacının altına bırakıp gidiyor hediyelerini. İşte buna 6-7-8-10 yaş grubu inanıyor. Asıl amaç ailece birlikte olmak. Tüm o kapitalizmin bir oyununu bi kenara bırakıyorum.. Evet bu doğru. Evet ekonomiyi canlandırmak amaç. Ama Yılbaşı ikramiyesi denen 13. Maaş diye bir olay var. Aralık ayında çalışanlar çift maaş alabiliyorlar. Yani hem teşvik hem destek var devletten.  Insanlar birbirleriyle hediyeleşirken hem mutlu olabiliyor, hem mutlu edebiliyorlar. Güzel anlar değil midir yaşamı güzel kılan? Aralık ayının sevgi ve hoşgörü ayı olduğunu hissederim buralarda. 

Gelelim, benim bu yaşımda bile acaba Noel Baba var mıdır düşünceme?

Noel falan kutladığımız yok. Dediğim gibi tatillerinden yararlanırız. Noel ve yılbaşı birleşince uzun tatil olabiliyor. Yılbaşını aile ile geçirmeyi severiz biz. Tatilde olunca bütün kardeşlerle birlikte olmak iyi geliyor. Bu iyi gelen şeyi dahada güzelleştirmek adına hediye çekilişi yaparız her sene. Herkes çektiği kişiye bir hediye alır. İşte bende çektim birini. Ve hediyemi özene bezene hazırladım. Siparişimi verdim. Özel kargo ile normalde 5 iş günü içinde geliyor. Baya erkenden sipariş etmiştim oysa. Ama gelmedi. Paket takibi mümkün internetten. Baktım, birde ne göreyim, güya benim paket gelmiş ama evde kimse olmadığı için geri gitmiş, bilgisi var. Durur muyum? Hemen bunlara bir mail yazdım. Dedim ki, o benim Noel hediyem olacaktı, lütfen onu bana 24 Aralık tarihine kadar yetiştirin, yalvarırım, gibi şeyler yazdım. Hemen otomatik bir mail geliyor. Yaşadığınız bu olumsuzluktan özür dileriz, gibi şeyler. Oraya ne yazarsan yaz aynı cevap geliyor. Bunu anladım. Benim yazdıklarımı okuyan bir insan evladı yoku.
Ama ya gelirse diye, okulların tatil olması nedeniyle bizim oğlanlara sıkı sıkı tembih ediyordum, kulağınız kapıda olsun diye. Paket bir türlü gelmiyordu. Bu geçtiğimiz Perşembe, ayın 24 ü. Yani Noel, arefe gün. Beni ciddiye almış olmalılar, bugün paketiniz ulaşacak diye özel mail yazmışlar. Sevindim. Zaten evde birileri var diye emindim paketin geldiğine. 
Eve geldim. Zil çaldı mı? Paketi aldınız mı? dedim.. Evet zil çaldı, aşağıya indiğimde kimse yoktu cevabını alınca, tepemden ayak tırnaklarıma kadar bir sıcaklık bastı bana. Öyle hemen zile basıp gideceklerini düşünmüyorum. Bizimkilerin kıçlarını kaldıramasından kaynaklanmıştı bütün bunlar. Bu kadar duyarsız olamazsınız, biliyorsunuz bu paketi çok beklediğimi, zil çalar çalmaz uçmalıydınız, derken gözlerim doldu. Sonrada tavır aldım, biraz. Benim paket yine geri gitmişti. Arefe gün. 4 günlük bir tatil var. Pazartesi zaten gelmez, Salı Almanya'ya gideceğiz. Ve benim hediyem yetişmeyecek. Üzgünüm, ama yapacak bir şey yok. Artık sonradan gönderecektim, ama giderken götürmeyi istiyordum ben. Hemde çok istiyordum. 

25 Aralık. Noelin 1. Günü. Yani öyle bir tatil ki, restoranlar bile kapalı. Bu pazartesiye kadar böyle. Işte noelin birinci günü öğlene doğru kahvaltı masasında oturuyoruz. Ben bizim Gençler'e hala tavırlıyım. Gözlerimi çeviriyorum, bakmıyorum onlara.. Kapı zili çaldı. Tatil günü, bu saatte? Her zamanki gibi kapıya ben gittim. Kapı deliğinden baktım, aşağıda oturan apt. Yöneticisi. Acaba hangi şikayetle geliyor diye açtım kapıyı? Birde ne göreyim? Elinde benim beklediğim paket!! Boynuna atlayasım geldi. Nasıl ya? Bu tatil günü? Bir gün önce gelmiş olsa, çöp atarken karşılaşmıştım, o zaman söylerdi. Yada akşamıma getirirdi zaten. Sordum, ne zaman geldi bu paket diye. Bilmiyorum, biraz önce girişte gördüm dedi. Anlam veremiyorum hala. Acaba Noel Baba gerçekten var mı? 

Öte yandan şipariş verdiğim kuruluşun Noel konusunda ne kadar hassas olduklarını hissettim. Bi bayram günü o paket bana nasıl ulaştı? 

20 Aralık 2015 Pazar

Konu yok, ama yazasım var..

Yazida fotografim gibi karman corman oldu..

Bu nasıl bir şeydir anlamadım. Insanın canı tatlı çeker gibi, hamile kadınların turşuya, eriğe, çileğe aşermesi gibi bu. Insan yazmaya aşerer mi? 
İşte böyle bir istek var bende. Bir edebiyatçı yazar olaydım var ya neler çıkardı neler? Ama yok öyle bir durumum. 

Bugün pazar. Ve 4.advent. Yani Noel öncesi son pazar. Bugün dördüncü mumlarda yandı evlerde. Çarşılarda insanlar son hediyelerini almak için koşturuyorlar. Çünkü bu pazarda açık çarşılar. Tatlı telaşlar, koşturmacalar bu Perşembe öğleden sonra birdenbire kesilecek. "Bir tatlı huzur almaya geldim" dercesine bir sessizlik bu. Çok önceleri tanımadığım için bu kültürü sıkılırdım. Bu nasıl bayram, yas tutar gibi, derdim.  Bizdeki bayramlarla karşılaştırırdım. Bizde öyle mi? Ramazan davulcuları gece gece öyle bir vururki tokmağı yerinden zıplarsın, heyecanlanırsın falan. Hele bayram sabahları o davula birde zurna eklenir ki, oynarsın olduğun yerde, heryerde  bir bayram Havası.. Hele Kurban Bayramımda. Kanlar akıtılmadan, sokaklarda kurban kovalamadan bayram mı olur?

Şimdi anlıyorum ama. Harala gürele değil, sessizce, sakince, huzur içinde aileleri ile zaman geçirmek, hediyeleşmeler, büyük yemek masalarında dededen-nineden toruna toplaşmak, sohbet etmek, evet bal gibi bayram işte. 
Demekki başka şeyler, kimseler hakkında ahkam kesmeden önce tanımak, anlamak gerek.. 

Burada bir parantez açayım, çok eskiden, yani ben çocukken, işte bu Noel hakkında şöyle bir rivayet vardı; ama gülmeyin bak. Işte bu Îsâ göğe çıkmış ya, ve bir gün tekrar ineceğine inanılırmış. Ama o Şam'a inecekmiş, ancak bu Hristiyanlar anlamış Çam'a inecek. O Yüzden çam ağacını süsler püsler İsa'yı beklerlermiş. Ve ben salak gibi buna inanırdım. Sonra Almanyaya geldim, baktım ki çam ağacına çam değil "Tannenbaum" diyorlar. Ee ne alaka, Şam, çam??? Şimdi gülebilirsiniz. Parantezi kapadım.. 

Çok sık görüyorum sosyal mecralarda evine çam ağacı koymuş diye eleştirenleri. Koysun kardeşim sana ne? 
İnsanların hangi niyetle, amaçla koyduğunu nereden biliyorsun? Yada diyelim ki inanarak koydu. Ne olacak? Yada amaçsızca koydu, sadece güzel bulduğu için olamaz mı?  Belki insanlar güzel olan şeyleri görmek ve yapmak istiyor. Işık istiyor, huzur istiyor. Işıklandırılmış bir ağaç sonuçta, silahlandırılmamış. 
Ülkemizin insanları çok gergin, çok yorgun. Sabırsız, tahammülsüz, anlayışsız ve asabi. Kolayca sorgulayabiliyor artık ona göre doğru olmayanı. Hiç kimsenin düşüncesi bir diğeri tarafından anlaşılmıyor, tolere edilmiyor, saygı zaten kalmamış. Hep bir bölünme, ötekileşme. Yeri gelmişken Zata'nın şu sözlerinide kondurayım şuraya. 

"Aynı dinlerde birleşip mezheplerimizle ayrılıyoruz. Ülke sınırlarımız için birlikte savaşıyor ırklarımızla ayrışıyoruz. Irklarımızla  birleşip şehirlerimiz, kasabalarımız ve de köylerimizle yeniden ayrılıyoruz. Daima bölünmek için bir nedenimiz var... Hala anlayamadık acının ve tatlının hepimizde aynı hissi uyandırdığını. Aslında bizler, bu dünyanın aklını ve dilini kullanamayan aptalları değil delileriyiz.
Çünkü bölünme deliliktir."

Ülkedeki gazetecilerin o güçlü kalemlerin durumu ortada. Ya mezardalar ya içerdeler. Dün "Türkiye'deki demokrasiye gıpta ile bakıldığını görüyoruz" demiş BB. Ben başka yerden bakıyorum herhalde. Zira göremiyorumda. 

Anne tarafından lazlık var bende. Lazların bazen çok cool sözleri vardır. Yada o anlık yaşanır, ama unutamazsın yeri ve zamanı gelince bir olay karşısında bir sürü söz sarfetmek yerine o bizim için anlam kazanmış, belleğine kazınmış o sözü söylersin cuk oturur. Önce olayı anlatayım ki, sonrada o sözü.

Teyzem biraz hasta gibiydi o gün, bitkin bir hali vardı, dayım teyzeme nasılsın diye sordu. Teyzem, iyiyim abi, dedi. Ama görünen köy klavuz istemez, misali hasta işte. Dayım dedi ki, "he eyısın, öyle eyısın ki kızım sen, sığamaysın kapılardan!" O hesap, Türkiye'de demokrasi eyle eyi, eyle eyi ki, sığamay kapılardan!!

Hem o ülkede yaşamıyorsun, hem ahkam kesiyorsun diyenlerde oluyor. Sanki bi ülke hakkında düşünebilmem için orda yaşamam gerekiyor muş gibi? İşte bütün bunlar geniş bakamamaktan geliyor. Sanki dünya sadece Türkiye'den ibaretmiş gibi? Elbette Ülkem benim için önemli, orada olan biten neden beni ilgilendirmesin? Tesadüfen doğduğum ülkeyi seviyorum. Vatanseverlikle milliyetçiliği ayrı tutuyorum sadece. 

Laf lafı açıyor, bak aklıma ne geldi. Bi ara çay bardaklarında "Türkiye Türklerindir" diye bi yazı vardı. Bana çok garip gelirdi. Ben Mudurnu'da doğdum, ama Adapazarı/Hendek te ilkokula gittim. ( bu ara hendek kelimesinden soğudum, bunun Adapazarı Hendek ile alakası yok, anlayan anladı) Neyse işte bu Hendek, Göç etmiş insanlarla doluydu. Ben orada öğrendim "herkes birbirine hangi millettensin diye sorardı. Ben orada öğrenmiştim, lazı, gürcüyü, macırı, abhazı, manavı.. Ama hepsi Türkiyeliydi. Sonra bazen ara tatillerde Gebze'ye giderdim amcamlara. Oradada Doğudan göç etmiş Kürtler vardı. Kürt'leri de o zaman tanımıştım. "Kürtler ama çok iyiler" lafı geçerdi. "Ama" sı ne ya diyemezdim o zamanlar. Yani Çocukluğumda bir çok millet ile tanışmışım, ki millet demek, ulus demek.  Ama bu milletler Türkiye'de bir bütün olarak yaşıyor kardeşçe. Ne güzel değil mi? Ama sen çıkar provakatörce "Türkiye Türklerindir" dersen, ve o ülkenin diğer halklarınıda biliyorsan, arı kovanına çomak sokmak olmuyor mu?

Geçen bi arkadaşım şöyle dedi; (Yazıyı aradım bulamadım, bir hata olmasın diye kopyalayacaktım) ama şöyle yazmıştı, "bu acıyı hep Kürtler mi çekti diyenlerden gına geldi, evet Kürtler çekti, Aleviler çekti ve solcular çekti" diye. Aynı fikirdeyim. Terör örgütü neden çıkar hiç düşündünüz mü? Aşağılandığı için, ezildiği için. Birde besleniyorsanız başka ülkeler tarafından bu kaçınılmaz. Siyasi platformda haklarının olduğunu düşünüyor, ve sadece böyle olabileceğini düşünüyorum. Silaha, Savaşa, zorbalığa hep karşıydım, hep karşı olacağım. Ama o terörü yaratan unsurlarında farkındayım.

Benim böyle düşünmem Ülkemi sevmediğimi değil, tam tersine çok sevdiğimi gösterir. Çünkü ben o ülkenin kültürü ile büyüdüm, tarladaki buğdayın, değirmende una, undan hamura, hamurdan fırına nasıl ekmeğe dönüştüğünü bilerek yetiştim. Emeğin değeri sürekli yanıbaşımda oldu. O ülkenin atasözleri, yöresel deyimleri, masalları, ninnileri ile büyüdüm. Müziği'ni kulaklarıma ve yüreğime işledim, folklorunu sevdim, insanlarını sevdim, çocuklarımı o dille büyüttüm. Ne diye o ülke hakkında yorum yapamıyorum? Bal gibide yaparım. Uzakta olsamda orasıda benimde ülkem. Yaşadığım ülke benim değil, doğduğum ülke benim değil, ben nereliyim o zaman?

12 Aralık 2015 Cumartesi

Eski Misafirperverlikler..

Mudunu
Uzun kış gecelerinde insan ne kadar çok şey anımsıyor geçmişe yönelik. Hele birde günlerdir sis çökmüş ve hiç kalkmıyorsa. Ufkun daralmışsa. Anılara sarıyor insan, bi çıkış yolu gibi. İlginç olan hep güzel olan şeyleri hatırlıyorum Kötü olanları unutuyorum. Bu hepimizde aynı mı, işte onu bilmiyorum? Insanın mutlu geçen çocukluğu geleceğe ışık tuttuğu gibi, gelmiş olan, o "gelecek" tekrar o ışığı geçmişine çeviriyor. Günümüzde artık olmayan şeyleri gülümseyerek hatırlayıp, yazarak benden sonrakilere sönükte olsa ışık tutmak istiyorum.

Türkiye'nin her yöresinde vardır bu misafirperverlik. Tüm Avrupalıların Türkiye gezisi sonrası söyledikleri ilk kelime şu, "Gastfreundlich" yani ülkemizin "misafirperverliği" akıllarında kalan ilk şey oluyor.  Bu güzel bir şey, evet, ama asıl misafirperverlik çok eskidendi. Hiç bir çıkarı olmadan misafire hürmet etmek. Ben çocukluğumdan bildiğim ve gördüğüm misafirperverliği anlatmak istiyorum.

Yazları geceler çok kısa, ve köylerde bahardan, sonbahara iş çok olduğu için akşam oturmaları çok uzun sürmezdi. Zaten gündüz herkes birbirini, tarlada, bahçede, bostanda görüyordu.

Tüm mevsimlerin çok güzel olduğu Mudurnu'nun kış mevsimi masal gibiydi.
Çocuklar dedelerinin elleri ile yaptığı ahşap kızakların altına sarımsak sürerdi ki daha hızlı kaysınlar diye. Öyle Heidi gibi kızakla kayarken şalımızın bir ucu mutluluktan uçmazdı, çünkü şalımız yoktu. (Ama onunda ayağı çıplaktı, aslında hiç farketmedik, Peter'in pabuçu varken Heidi'nin yalınayak oluşunu. O çıplak ayaklı çocukların gerçek bir hikayesi varmış aslında İsviçre'de, bu gerçeği İsviçre hiç gün yüzüne çıkarmamış, şimdi hesaplaşmalar var, ama içlerinde, dışa yansımıyor) elbette konumuz bu değil şimdi. Konuyu dağıtmadan, devam.
El emeği ile örülmüş renkli hırkalar, altında pazen pijamalar, Üstüste giydiğimiz çoraplar, veya ninelerimizin ördüğü yün, konçlu patiklerin üstüne Ankara lastiği giyip çıkardık. Hiç mi üşümezdik? Üşürdükte, üşüdüğümüzü hissetmezdik eve gelene kadar. Akşam sıcak bir tarhana çorbasını içerken iyice mayışırdık sofra başında. Çorba kaşığını ağzımıza götürürken uyukladığımı, uyuklarken kaşıktaki çorbayı dökerken uyandığımı, döktüğüm çorbaya ninemin kızmasıylada uykumun tamamen kaçtığını bilirim. Sofra adabı çok önemliydi onun için, döke saça yemeyi hiç sevmezdi, hele hele bütün parmaklarların yemeğin içinde olması akıl dışıydı. Eğer elle yenilecekse sadece başparmak ve işaret parmağı ile olabilirdi. Ama huy herhalde hala döke saça yerim, bilenler bilir. En son İstanbulda kahvaltıdayım arkadaşlarımda. Beyaz masa örtüsünü yumurta ile sarıya, domates ile kırmızıya, zeytin ile siyaha boyayınca, bana "bileydim, serpme kahvaltı hazırlardım, bilemedim, affet demiştide, gülmekten işemiştim bide. Ben helaya koşarken arkamdan, "rahat ol, döke saça git" dediğinde ise yere yığılmıştım artık gülmekten, ve koyvermiştim. Buda günümüzün misafirperverliği işte.

Konu konuyu açıyor. Birde asıl konuya girebilsem. Neyse çocukluğumun misafirperverliğini anlatmak istiyordum; işte o uzun kış gecelerinde, köyde insanlar birbirini ziyafet ederdi. Buna "otumakçı" denirdi. Yani oturmaya gelen insan. Elindeki yanan fener ışığında gölgesi kendinden uzun insanların sesi gideceği ev ahalisi tarafından duyulur, " bi gelen var menemme (herhalde) diyerek gaz lambası ile karşılanırdı. Zaten kapılar hiç kilitlenmezdi. Hala öyle galiba köylerde. Sonra "buyrun buyrun, hoş geldiniz Sefa geldiniz" denirdi. Halbuki gündüz zaten herkes birbirini görmüştür. Sanki uzun süre görüşmemiş gibi, herkes günlük kıyafetini çıkarır, gezmeye gider gibi güzel giysilerini giyerdi. Bu aslında bi saygı ve sevgi gösterisidir, ve güzel bir şeydir. Gelenlerle tokalaşılır, büyükse eller öpülür, yaşlılık derecesine en güzel yere oturtulurdu. Sonra arkalarına rahat etsinler diye yastıklar konulurdu. Çaylar demlenirken, sanki uzun zamandır görüşülmemiş gibi bir sohbet olurdu. Kimi pazarda tereyağını kaçtan satmış onu anlatırdı, kimi ıspanaklara, pırasalara gübre attığını, kimi topladığı mantarları, kimi tavşan avında yaşadığı macerayı, kimi Çılbır parasını konuşurdu.  Bazen Demirel ve Ecevit'in muhabbeti olurdu. Ama ben anlamazdım. O zamanlar siyaset siyasi bir dille konuşulur, çocuklar anlamazdı. Şimdi öyle mi? Ülke liderleri öyle basit konuşuyorlar ki, çocuklar bile endişe ve korku ile izliyorlar. Konu hep bi taraftan günümüze sıçrıyor. Devam ediyorum.. 

Tüm bunlar olurken ev sahibi hem muhabbete dahil olur, hem hizmet ederdi. Mutfaktan çay bardaklarının dizildiği tepside içine konan çay kaşıklarının sesi müzik notalarını anımsatırdı bana. Kim demli, kim açık içiyor bilinir, bardaklar ona göre dizilirdi. Çaylar bardaklara doldurulur, en yaşlı olandan başlanarak ve eğilerek sunulurdu. Çayı biten sürekli gözetlenir, hemen boşlar alınırdı. Eğer çay kaşığını bardağın üzerine ters şekilde kapatmış, ziyade olsun diyorsa, bir çay daha istemediği anlamına gelirdi. Afiyet olsun, deyip bardak alınırdı. Çay kaşığı çay tabağının kenarında ise bir çay daha istiyorum anlamına gelirdi. Misafire herhangi bir şey istediği sorulmazdı. Sorulmadan sunulurdu. Çünkü sorsan, misafir kibarlığından, "hayır, yetişir" derdi. Evet istiyorum, diyen misafir olmazdı. Avrupa'ya geldiğimde bunun böyle olmadığını farkettim. Avrupalılar bir sunum yapmadan önce sorarlar, isteyip istemediğini, sen kibarlığını kullanıp hayır dersen, getirmez. Ama bu kültürü tanımak lazım. Onlar sorduğunda evet istiyorum dersen ayıp olmuyor. Eskiden bize bunun ayıp olduğu öğretildiği için zorlanıyordum, ve hep aç kalıyordum:) şimdi öğrendim ama, istiyorsam evet, istemiyorsam hayır, diyebiliyorum. 

Çay faslı bittikten sonra, kocaman bir tepside, yanlarına meyva bıçağı sokuşturulmuş meyva sunulurdu. Meyvalar bahçelerde yetişen elma, ayva ve kış armudu ağaçlarından. Bunlar sonbaharda toplanır evin en serin yeri olan hayat denilen yerde saklanırdı. Oraya girildiğinde heryer elma kokardı. Ve kış boyunca hiç çürümezdi o meyvalar. Bereli olanlar ayıklanırdı. Meyvalar yendikten sonra bir ucu ıslak, diğer tarafı kuru olan bir havluyu evin küçük kızı önce Islak tarafını sonrada kuru tarafını büyükten küçüğe tutardı. Herkes aynı havluya silerdi elini.. Önce Islak tarafına sonra kuru tarafına. Günümüzde bakacak olursak hiçte hijyenik değil, evet. Ama ne hikmetse günümüzde hastalıklar eskisinden çok daha fazla. 
Plastik yoktu o zamanlar, turşular küpte kurulur, yemekler çömleklerde, tavuk bahçede dolaşan, yumurtası yine o tavuktan, süt, Tereyağ, peynir, yoğurt inekten. Makarna, erişte, ekmek keza tarladaki buğday unundan. Biber, fasulye, domates, patates salatalık, pırasa, ıspanak, soğan, sarımsak, nane, maydonoz, dereotu, mısır, vs. Hep kendi üretimleri. Hastalık niye olsun ki? 

En son cam şişede kolonya sıkılır, ardından şekerlik ile şeker ikram edilirdi. Bir şeker alana, "tekrar buyrun" denirdi. Misafir ya bi tane şeker daha alır, yada "yetişir, sağol" derdi. 

Yatıya bir misafir geldiğinde, abdestlik, yani lavaboda ibrikten su dökmek için, sonrada kapıya çıkıp temiz bir havlu, yada peşkir ile dışarda beklerdik. Misafir odası diye bir oda vardı. O odalar sadece misafirler için açılırdı. En güzel döşekler serilir, el ile kabartılırdı. En temiz çarşaf ve yorganlarda yatırılırdı. Misafirden sonra yatılır, misafirden önce kalkılırdı. Misafirler gitmeden önce, ayakkabıları tek sıra halinde düzenlenir, tam giyecekleri hali alırdı. Kimse ayakkabısının diğer tekini aramak zorunda kalmazdı. Bütün gidenlere köy ortasına kadar refakat edilir, "gene gelin, gene buyrun" denirdi. 

Bu " Gene gelin, gene buyrun" deyimi aklıma hep şu yaşadığım olayı getirir. onuda yazmadan geçemeyeceğim.

Yıl 1998 galiba. Yine Türkiye'deyiz. Kardeşim Serdar'da var. O zamanlar Türkçe deyimleri pek bilmiyor. İzmirdeyiz. Elektrikler kesildi. Serdar'ı yukarı katta oturan evin yakınına mum almaya gönderdik. Gitti, alıp getirdi. Sonra daha oturmadan ben yine yukarı gidiyorum, dedi. Şaşırdık tabi, çünkü yukarı gittiği kişiyi ilk kez tanımıştı, ve yaşlı bir kadındı. Nedenini sordum, dedi ki, o teyze bana "gene gel, gene buyur" dedi. Ne gülmüştük. Ona bu deyimi nasıl anlattım o zaman bilmiyorum, ama aslına bakacak olursak ne kadar masum değil mi? İşte bunlar hep kültür farkı. Misafirperverlik farkı. Avrupalı bir insan hiç tanımadığı bir insana "gene gel, gene buyur" demez. Tanıdığınada demez, Böyle bi deyim yok çünkü.. Iyi Akşamlar dileyip gönderir. Ama tekrar gel, diyorsa bundada ciddidir. Bizde deyimler söylenir, ama ne kadar ciddilerdir bilinmez. Mesela o yaşlı kadın Serdar'a " gene gel, gene buyur" dediğinde ne kadar ciddiydi? 

Eskiden adetler bilerek, isteyerek yapılıyordu. Şimdi adet yerini bulsun diye yapılıyor.. 

Yer döseginde pinardan aksan suyla uyumak..



Misafor odasi..

bir diger misafir odasi.


5 Aralık 2015 Cumartesi

Aynı istikamette olduğumuzun farkında bile değiliz..

Ülkem dediğim yer gittikçe komikleşiyor diyemeyeceğim, maalesef trajikomik bir halide aşmış başka bir aleme doğru gidiyoruz. Düşünme gücümüz sıfır. Düşünmeyincede düşüncesiz şeylerle uğraşmayı insanlık sanıyoruz.

Bu düşüncesizliklere çoktandır tanığım. Ne zaman başka bi ülke ile boktan sorun yaşansa hemen protestolar başlar. İsrail ile "one minut" başkaldırılarında görmüştük hangi ürünleri sokaklara döktüklerini.. Ne oldu sonra. Hiiiç.
Pekeke li sandığı kişileri tekme tokat dövdükleri kişi MHP li çıktığının haberini okuduğumda gülemedim bile, tıpkı Fransa'yı protesto etmek için Hollanda konsolosluğunu basanları okuduğum gibi. Bayrak renklerini karıştırmışlar bu sefer. Biri dikey, diğeri paralel ama aynı renk. Ama kim farkına varacak? Zaten bu kadar farkında bir halk olsaydık çok daha farklı bi ülke olurduk.  O Yüzden şaşırmıyorum artık hiç bir şeye.

Son günlerde Rusya problemimiz var. Yine ülkemin çok entellektüel halkı çok entellektüelce bi karar vermiş. Neymiş bu? Rus klasiklerini okumama kampanyası başlatmışlar. Yesinler kampanyanızı! Sanki çok okur bir milletmişiz gibi. En basitinden "Gorki" kimdir desem bilmeyen çoğunluktadır. Belki solcu ve entellektüel kesim bilir. Ama yaşadığım ülkede sağcısında bilir, solcusuda. Bir şeye hakim olup konuşmak başka, hakim olmadan bol keseden atma bambaşka. Bizim halkımız gibi herşeyi bilen, ahkam kesen, sapla samanı karıştıran bir ülke halkı var mıdır?. Bilmiyorum. Zaten bütün Kürtler pkk lidir, hatta esmer görünen MHP li bile PKK lidir, Franzızlar Hollandılıdır, Koreliler Çinlidir, gülen kadın hallidir, hamile kadın sokağa çıkmamalıdır, çünkü cinselliği barındırır, ama 3-5 çocuk doğurmalı talîmatı gelir ileri gelenlerden, bu mümkünse cinsellik yaşanmadan olmalıdır, evini çam ağacı ile süsleyen dinsizdir, Ooooo, bütün bu saydıklarımı sakın paylaşmaya kalkma.. Hayatında hiç tanımadığın insanlar çok kötü yargılarlar, ne orospuluğun kalır, ne vatan hainliğin.   Sanane, diyesim var onlarada, ciddiye alırsam kendilerini bir bok zannedenler diye hiiiç oralı olmuyorum. Çünkü hakkaten ciddiye alınacak gibi değiller. Kişisel olarak ciddiye alınmıyorlar tabi. Ama ülke bunlardan geçilmiyor!

Akşam çok güzel bir film izledim. "Çekmeceler" bir insanın çocukluğunda yaşadığı travmaların çok güzel işlendiği bir film.
Ülkece yaşanan bir tavmanın sonuçlarını düşünemiyorum bile.
O filmden sonra, sosyal platformdan öğrendim bu Rus edebiyatını, yani klasiklerini okumama kampanyasını.. Sonra yorumlara baktım. Biri demişki, "ruslarında çok Dostoyevskindi" bi değeri " Oblomov öpsün sizi" tabi bunlar anlayanlar için çok anlamlı. Rusları edebiyatı değilde, kadınları ile
tanıyan ve bütün o ülke kadınlarına aşağılayıcı bir isimle "Nataşa" diyen bir ülkeye gelde edebiyatını anlat.

Ah cahillik sen nelere kadirsin? Ve cahillikten beslenenler.. Nasıl nefes alabiliyor sunuz?

Hayat bir matematik. Bunu ben demiyorum. Bilinçli insanlar söylemiş zaten.  En basit bir matematikle bayağı kesirleri ele alalım. Parçalara böler bu matematik. Bu parçalar paydalardır, farklı olabilir, ama aynı paydada birleşirler. Zaten çözülmez ise problem çözülmez. Ülkenin durumu bu, aynı paydada buluşamamak. Zaten o yüzden herkesin tahammülsüzlüğü, saldırışı, anlayışsızlığı, sapla samanı karıştırışı. Aynı paydada nasıl buluşulur? İşte bunun çözülmesi lazım.

Ben sadece bunların farkında olduğumu belirtmek istiyorum. Ama değişim için hiç bir fikrim yok. Belki kendiliğinden gelir herşey. Çünkü matematik yanlış.

Örneğin bu fotoğraf. Paydalarımız ne? Hepimiz farklı bir istasyondan bindiğimiz. Ortak paydamız ise aynı istikamete gittiğimiz. Farkımız ise bunun farkında olmayışımız.

1 Aralık 2015 Salı

20.Yil...

20. yilin serefine bu sehirde..

Trenin penceresinden dışarıya bakarak ilerlerken, geride kalan sadece ağaçlar, nehirler, köprüler, evler değil, önceki hayatımıda geride bırakmaya gittiğimin farkındaydım. Sonra göğe baktım. Geride kalmadan benimle birlikte yolculuk yapan birde güneş vardı. Bulutlar'da geride kalıyordu. Sadece kalıcı olanlar ayrılıyordu diğerini geride bırakarak. "Evet" demeye 1 gün kala gelmiştim bu şehre.. 20 yıl önce tamda bugündü. O günkü duygularımı hatırlamıyorum ama, şimdi iyiki gelmişim o gün bu güzel yere diyorum. 


Dün bunları yazmıştım instagramda. 
20 yıldır o güneş benimle beraber. Elbette bazen hava şartlarına maruz kalıyor, tıpkı bizim gibi. O gün bu gün güneşle çok yakın arkadaşız. 

1 Aralık 95'i  3 yil önce böyle yazmisim..Eksiği var fazlasi yok...

Iyiyim böyle.. Daha nice Yıllara o zaman.. 


20 yil öncesine ait bu fotoyu buldum..