Sayfalar

22 Kasım 2012 Perşembe

12 Eylül…..



Bugünlerde 12 Eylül sorumluları yargılanıyor ya sözde.. Video konferans sistemi ile, çay kavhe içerek. Kendi ifadelerine göre "Adil olsun" diye hem sağdan hem soldan insanlari öldürmüşler, gözaltinda yok etmişler, hapse atmışlar.. Yani boş yere insanlar gereksiz büyük acılar çekmişler. Dün akşam düşündümde, ben o dönemi sadece yazılanlardan, çizilenlerden, anlatılanlardan biliyorum.. Yani çok sonra haberdar oldum.. 12-13 yaşlarındaydım. Almanya'ya geleli 1 yıl olmuş, şimdiki gibi türk tv leri yoktu.. Alman tv lerindeki haberleride anlamiyoruz.. Türkei diye birseyler geçiyordur muhtemelen ama anlamıyoruz işte..  Eve Tercüman gazetesi gelirdi ama yüzüne bile bakmazdık.. Baba bulmaca çözmek için alırdı gazeteyi:) 
Ama hatırladığım başka şeyde alman tv lerinde Yilmaz Güney filmleri gösterilirdi o dönem.. Sürü, Duvar, Yol.. Oysa o dönemler Kadir İnanir'lı Banu Alkanlı, bir sürü filmler vardı, niye onları göstermezlerki diye sinirlenirdik.. Meğer en güzel filmleri gösteriyorlarmış..  Akşamları 40 dakika Köln radyosu türkçe yayın yapardı, o dinlenirdi.. Ama ben bu haberleri hic duymadım, duysamda anlamadım.. Evdede böyle konusmalar olmazdı hiç.. Zaten annemizi 3 ay sonra kaybedince  bizim acımız bize yetmiş olmalı.. Yani dünyadan bi habermişiz o zamanlar.. Bazen bilmemek dahamı iyi oldu diyorum.. Çünkü herkes farklı yaşamış 12 Eylül'ü, herkes farklı acılar çekmiş.. Herkesin bir yanı yarım kalmış.. 

Dün akşam bu konuyu arkadaşıma sordum.. Acaba o dönemi hatırlıyormu, nasil yaşamıştı? 
Bana 12 Eylül, başlıklı bir yazı göndermiş.. Ki o dönemler 6-7 yaşlarında.. Ve yazdıkları tüyler ürperten cinsten.. 
İzniyle bloğumda paylasmak istedim.. 
"Uygun görürsen seve seve" dedi.. 
Buyrun:

12 Eylül…..

12 Eylül pek cok insan gibi bizi de deldi geçti Server. Hayatımı öncesi ve sonrası olarak ayırabileceğim kadar deldi geçti. Çok anlatmısımdır bunları, konusmusuzdur ama 12 Eylül deyince yine anlatmak istiyorum.

Sağ – Sol fark etmedi bence. 12 Eylül ve sonrasında her iki kesimin Sol tabi başta olmak üzere çok acılar cektigini, cok yaralandıklarını ve sonrasında da düzelinmediğini, düzeltilemediğini düşünüyorum. İki tarafda kaybetti.

12 Eylül öncesi sana evimizi anlatayım. Evimiz her zaman çok misair alan bir ev olmuştur. 12 Eylül öncesinde çok keyifli, çok neşeli, çoşkulu, kocaman sofraların kuruldugu bir evdi. Dayımların, yengemlerin kocaman kütüphaneleri vardı köydeki evimizde. Köyden ve cevremizden bir sürü insan gelir oradan kitap alır okur, iade ederdi.  Meydan Laurouse’u, İngilizce Time Dergilerini, Hayvanlar alemi ile ilgili kitapları, Saglıkla ilgili kitapları vs oradan tanımıstım. Tabiki ilgi alanıma girenleri.  12 Eylül sonrasınde ise ev yine kalabalık ama sessiz ve hüzünlü bir ev oldu. Beyazdı yaşam – Siyaha döndü. Ara renk yok. Ara duygu da kalmadı.

1980 Ocak ayının başında evimiz birden dolmaya başladı. Evimizin yazlık ve kışlık misafirleri olurdu. Yazın gelenler kısın gelmez kısın gelenler yazın gelmezdi. Ama bu sefer hepsi birbirine karışmıştı. Anlam veremedigim bir kalabalık vardı. Çetin Dayı gelmişti. Çetin Dayı dedemden korkar gelemezdi, çok içerdi, dedem de ona bu nedenle kızardı o gelmezdi, gelemezdi. O vardı. Salih Dedem gelmişti. O da bir yaz misafiri idi, kışın ortasında gelmişti. Elmas Ninem bizim yattıgımız odada sedirin üstüne yatmış arkasını insanlara dönerek yatmış aglıyordu. Elmas ninem ağlamazdı, insan yanında yatılmaz, insana arkanı dönemezdin. Ananneme sormuştum, Elmas Ninem neden aglıyor diye, o da bana Oglu Besim Dayı Almanya’da trafik kazası gecirmiş ona üzülüyor dedi. Anannem o kış gününde bir taraftan insanlara yemek yapmaya calısıyor, bir taraftan koca kazanlarda camasır kaynatıyor bahcede. Bilirsin eskiden camasırı kaynatırlardı, beyazları;) bir taraftan da gelenle gidenle ugrasıyordu. Bende onun eteğinde dolanıyordum. Anlamaya calısıyorum. Dedem ortada yok o kalabalık icinde.Meğer o evden uzak durmaya calısıyormus, Sinop’ta-Erfelek’te dolasıp duruyormus. Herkes cok dikkatliydi, fısır fısır bir şeyler konusuyorlar, gizli saklı.

Bir gün, kac günü biz böyle yasadık bilmiyorum ama bir gün Hamza Dayı ile Basri Dayı anannemi yine yattıgımız odada divanın kösesine cektiler. Oturttular onu duvar dibine. İkiside karsısında ayakta. O da zaten kısa boylu bir kadındı. Onlar da uzun boylu kocaman adamlar benim o zamanki halime göre dev adamlar, sana bir sey söyleyecegiz yenge dediler. Celalettin hastalanmıs, Hülya ile birlikte Sinop’a geliyorlarmış. Anannemin değirmisi çözüldü o anda. Omuzlarına dogru düştü uçları. Almanya’da doktor mu kalmadı, siz bana oğlum ölüyorda geliyor desenize dedi. O an değişti benim ve çevremizdeki tüm insanların yaşamı. O an anannem basladı cığlık çığlığa ağlamaya ve 2008 e kadar bu sekilde agladı. O cığlığı, o haykırmayı, o çaresizliğini, o dizlerini dövmesini, o odadan odaya gidip insanlara beni de öldürün ben bu acıya dayanamam diyerek yalvarmasını unutamam. O anda Tüfekler, tabanca ortadan kaldırıldı. Ben bıcakları sakladıgımı hatırlıyorum, kendini öldürmesin diye. O andan itibaren onu bırakmadım hic. O nereye gitse bende peşinden gittim. Korudum güya onu, gözetledim kendine zarar vermesin diye.  O anda ev doldu. Sanki insanlar etrafta saga sola saklanmış gibi herkes anında o saklandıgı yerden cıktı ve ev doldu. Sonra cenazenin Türkiye’ye gelmesini bekledik. Bir gece uyandım. Salonda Türk Bayragına sarılı bir tabut. Sonra sabah uyandıgımda o tabut yattıgımız odaya gelmiş. Dedemin yatagının üstüne koymuslar. Bayragın kokusunu ve kuması unutamam hic. Çinko bir tabuttu. Cenaze icinden cıkmadı hic. Acmadılar. Sadece anannem görmek istedigi icin yüzüne denk gelen bir alanı kesmişlerdi. Merdivenin basında oturuyordum yukarda. Dedem Cagırdı asagıya. Gittim. Beni odaya götürdü, kucagına aldı ve bak kızım dayın dedi. Onun gülen yüzünü gördüm.Gözleri hafif acıktı. Ben aglayınca yeniden yere bıraktı beni.

Anannem camın önünde oturuyordu ve herkes o camın önüne gelip onunla konusuyorlardı. Sonra Almanya dan geldiklerini ögrendigim insanlar; ananneme sözler verdiler; ‘’ kanı yerde kalmayacak ana ‘’… Kimdi ki katili … ? Yıllar sonra öğrenecektim kim oldugunu Hürriyet gazetesinden. Hürriyet gazetesinde bu kadar acık, net bir şekilde okumak hele kanımı dondurmuştu. 12 Eylül döneminde Yurtdışındaki cinayetlerin, ölen insanların isimleri ve yasadıkları sehirlerin isimleri verilerek, dayımın ismini orada okumustum ve o dönem ölen 2 kişinin daha. Bu cinayetlerin MİT ve BND ile ortak olarak organize edildigini, Türk Ocaklarında ki insanların bu cinayetleri işlemeye azm ettirildiklerini yazmıştı Hürriyet. Bu bir sol gazete degildi, yani öyle bir taraf degildi. Alman bir adamın arastırmasıydı bu ve kitabı da vardı. Kısaca Camiden cıkıp bu cinayeti işlemişti katil. Kimdi ki katil …?  

Cenaze evden cıkacagı zaman beni komsumuzun evine götürmüşlerdi. Herhalde ananemi o halde görmemem icin. Onların evinin penceresinden bende omuzlarda tasının cenazeyi izlemiştim. Cok kalabalıktı. Hava soğuktu.. 

Annem Oğuz ile gelmişti Türkiye’ye (ben anannem ve dedemin yanında yasıyordum zaten) ve Oğuz'u oyalamam için bana bırakmışlardı. Cenazeden sonraydı. Hatırlıyorum iskemle/kücük tabure, onun etrafındayız elimde ip var ve Oguz, zaten mızmızdı, niye zırladıgını hatırlamıyorum ama annem beni o gün ilk ve son defa dövdü. Ama öyle böyle değil. Kiren sopası ile, evire cevire dövdü. Valla etlerim morarmıştı, o kadar yani. Tabi bu cenazeden sonra yasanan bir olay. Sanırım annem iyice tükenmişti ve kurban ben oldum:) Annem, Oğuz ben dayımın odasında uyuduk. Anneme sordum, dayımı kimler öldürdü diye, o da köpekler öldürdü demişti. Cocuksun. Gelde çık işin içinden…

Sonra Eylül geldi. Darbenin yapıdıgı günü hatırlamıyorum tam. Ama her gün ve hic bir ajansı kacırmayan dedeme bir haber sonrasında Muhtıra ne demek diye sordugumda, bana bunu bilmedigim icin kızmıstı. Ondan sonra hic unutmadım Muhtırayı:)

Büyük Yengem aranıyordu. Dayım öldügünde 2. Ogluna hamile idi. Cenazede bir konusma yapmıs, Evren ve ekibine Cuntacılar dediği için onuda arıyorlardı ve o bu yüzden uzun zaman Türkiye’ye gelememişti.. Dayım ölünce herşey bitmedi. Ondan sonra başka bir hayat başladı. Sık sık polis, asker bizi ziyaret eder oldu. Dedem, tüm silahlarının ruhsatı olmasına ragmen özellikle tabancasının yerini kimseye söylememi sıkı sıkı tembihlemişti. Tabanca da, Eski evimizde her odada banyo vardı, yattıgımız odanın banyosunun icinde mandal torbası gibi bir torba asılı idi. İcine, sabunluk, sabun veya özel esyaların saklandıgı o bez torbanın icinde idi:) Bazan düşünürdüm, ya agzımdan kacırırsam diye, belkide kacırdıgım için dedem bana söylemişti:) Evdeki tüm kitapları sakladık. Samanlıgın oraya gömdük, olmadı, ambarın altına gömdük, olmadı, cevizin altına gömdük, olmadı, evde yüklüklerin üstüne sakladık. Ve en son o da sanırım 12 Eylül sabahı idi yaktık. O sabah ev sessiz. Ben kiminle yatmışsam sabah da onunla uyanmak isteyen bir cocuktum. Eger onu yanımda, etrafımda göremiyorsam vay haline onun. Onu bulana kadar pijama ile tarla, bag, bahce ne varsa dolasır, bagıra bagıra onu arardım. Uyandım. Anannem yok. Dedem yok. Sonra bir ara kapıdan gecti birisi. Fırladım peşinden arka odaya bir şey tasıyorlar. İkiside sessiz. Ocak yanıyor. Ocakta kitaplar yanıyor. O gün Dolabın üstüne sakladıkları 3 bavul kitabı yaktılar. Dedem Bülent Ecevit’in bir kitabını atese atmadan durdu, baktı kapagına baktı ve attı. O ateşi unutmam. Piramit gibi yığılmış kitapların ateşini. Sonra duydum ki Orhan Dayım tutuklanmıs. Ve kitapları nedeni ile tutuklanmıstı. Ve bizimkilerde baska bir acı daha kaldıramayız diyerek bu izleri de ortadan kaldırmıslardı.

Bir gün asfaltın kıyısındayım. Önümden hızla bir Murat 124 gecti. Arabanın arka penceresinden yarı beline kadar dışarı fırlamış bir adam ve icerde onu iceri cekmeye calısanlar, dokunsa bana degecek, gözümün önünden imdaaat diye bagırarak gecti-gitti. O zaman hep gördügüm bir rüya vardı. Köyümüz askerler tarafından basılıyor, top atesine tutuluyor ve beni o atesin ortasından komsumuz bir nine vardı hep o kurtarırdı. Sonrasında evde yalnız kalamadım. Evde kalacagım zaman mutlaka kapıyı acık bırakırdım. Tavuk, köpek, inek ne varsa bahce de iceri girsin de ben de yanlızlıgımı hissetmeyeyim diye. Eski evimizin duvarı ahırla bitişikti. Tuvaletin penceresinden ahırın içini görürdün. Bir gün tuvalete gidecegim. Üst kata zaten korkumdan cıkamıyorum, kapıyı actım, karsımda bir göz bana bakıyor. Tuvaletin bir kapısı vardı, istenirse oaradan ahıra inilebilinecek. O kapının üzerindeki delikten bakıyor bir cift göz bana.  Dondum. Hareket edemiyorum, bagıramıyorum. Bu ne zaman hareket etti, gözlerini kırptı anladım ki buzağ. Şapşal şey. O günkü korkumu anlatamam:)

Evet korkular kaldı geriye, hüzün kaldı, aglamak kaldı, anannemi ondan sonra gülerken hatırlamam hic, mutluluklarımız gitti, birbirimizden uzaklaştık tüm aile, yasaklar kaldı. Anannem mesela ondan sonra hiçbir Cumartesi günü çamasır yıkamadı. Kırık-çıkık tedavi eden bir kadındı, artık kimsenin canının yanmasına dayanamadıgı icin bu işleri bıraktı. Agladı, agladı, agladı…. Saklamayı ögrendim ben ondan sonra, sorunların üzerini örtmeyi, gömmeyi. Ve sonrası. Yaşadıgım hic bir sıkıntı, sorun kimse tarafından fark edilmedi. Görmediler, duymadılar, bilmediler…

Bence 12 Eylüller daha çok anlatılmalı. Daha çok yazılmalı, daha çok filmleri çekilmeli…. İnsanlar bunun ne demek oldugunu daha iyi anlamalı, anlayabilmeli Server. Bu bizim yasadıgımız. Ben 6,5-7 yasında idim bunları yasadıgımda. Bu benim gözümden 12 Eylül. Kimbilir kimlerden neler aldı daha... Anannem ‘’ bası yastıkta ölseydi bu kadar üzülmezdim belki ‘’ derdi. Düşün kayıpları düşün, cenazesini bile alamamıs-bulamamış, anne-baba, eşleri,kardesleri, cocukları düşün, idamları düşün, sakat kalanları düşün, işkence görenleri düşün, tecavüz edilenleri düşün…. Bir daha yaşanmaması için, birbirimizi anlamak için, empati kurmak icin, duymak için, hissetmek için, anlamak için, çözüm bulmak için, kardeşce yaşamak için bence çok çok çok daha çok anlatılmalı ve bu bilinmeli...

Ayça..
Görseller internetten.. Isimsiz.. Bilsem Yazardim:)

16 Kasım 2012 Cuma

Beni bana anlatanlar...


Ayçanin gözünden, yüreginden, kaleminden ben..

Server…

Ö.... Ailesinin her üyesini  Meto’dan cok duymustum. Ayça tanısman lazım, Ayça kızları tanıman lazım. Nuray’ı anlatır, Serpil’i anlatır, Server’i anlatır. Çok neşelidirler der. Çok keyiflidirler. Mutlaka tanısman lazım. O kadar cok ortak mekanlarda bulunmusuz ki, nasıl karsılasmadık hala anlayamam.
Neyse, bir gün tiyatroya gidecegiz. Hepimiz bizim evde bulusup birlikte yola cıkacagız. Duisburg’da Genco Erkal’ı izlemeye gidecegiz. Arkadaslarım geliyorlar yavas yavas. İbo ve Server’de geldi. Bu arada Server benden evvel Düsseldorf’tan ayrılmıstı. İsvicre’ye esinin yanına tasınmıştı. Ve taşınmadan evvel evindeki esyaları dagıtıyordu. Çamaşır makinası da bana nasip olmustu:)  O gitmeden tanısamamıstık. Giderken de onu tanıyamadan gittigi için hayıflanmıstım.  Gittikten sonra kardeşlerini ziyarete geldigi işte bu Almanya seyahatinde tanıstık sonunda yani o tiyatro gecesi. Ama sadece tanıstık. Server sessiz! Server İsvicre’ye geri döndü. Bende cok gecmeden Türkiye’ye tasındım. O arada cok az haberleştik. Bir iki mesajlasmayı gecemedi diyalogumuz.

Meto o kadar anlatmıstı ki, ben daha neseli, daha konuskan bir insan bekliyorum. Server izliyor. Sessiz. Az ve öz konusur genelde ama bunu tanıyınca anlıyorsunda ilk tanıdıgında o neşeli, keyifli, çoşkulu insanı görememiştim, hani Meto’nun bahs ettigi. Nuray’ı da öyle tanımıştım:) Sinemaya gitmiştik. Türkiyeden gelen bir film vardı(o zamanlar cok fazla sinema filmi gelmezdi Almanya’ya), Zeki Alasya, Metin Akpınar, Yıldız Kenter’in birlikte rol aldıkları bir filmdi, Güle güle idi sanırım. Onunla da aynı sırada oturmuştuk ve Nuray’da film boyunca aglamıstı. Neşe derken, hay allah ! Bu işte bir yanlışlık vardı:) Bu konuda beni yanıltmayan Serpil’dir. Her şartta herkesi güldürmeyi başarır:) Ve Serdar.. Yok ama her zaman var:) Bir arada zaman gecirmek kısmet olmadıgı icin pek gülmedim ona ama gülüşünü çok severim J.

Server’i tanımadan evvel bir de Taci’den duymustum. Bir sohbet esnasında Server’in şarap sevdiginden bahs etmiş, keyifle içer demişti. Almanya’ya gelirken falan getirirmiş. Evet, şarap seven bir kadın, bu özelligi de cok hosuma gitmişti. İçkiye uzak degildik ama şarap içmek = keyif demekti. Sindire sindire, yavaş yavaş… Koştur koştur şarap içilmez. Şarabı başka bir şeyle de karıştırarak içemezsin. Tek alternatifi vardır yine kendisi:) O yüzden kişilikli bulurum şarabı. Onu sevende, sevebilenide özel bulurum (Babam duymasın, rakı ve viskiden başka ickiye pek içki demezde:) ). Ben de o zamanlar evimin yakınında şarap satan bir yer kesf etmiştim. Şaraplarımı oradan almaya ve tadını anlamaya çalışıyordum. Bu yönü de bende merak uyandırmıstı.

İstanbul’da Halkalıda yasıyorum. Bir gün Ibo’dan bir telefon geldi. İstanbul’a geliyoruz Can, görüşebilir miyiz dedi ? Bende balıklama atladım. Server ile birlikte geldigini söyledi. Elbette beraber olacaktık. Taksim’de bulustuk. Nevizade’ye gittik. Ben artık bir İstanbul’lu olarak misafirlerimi İstanbul’da agırlamanın keyfini yasıyordum. Meyhane’de, Demgah’da oturduk, yemek yedik, içtik. Bol bol sohbet ettik. Onlarda (Server ve İbo) bizim gibi nineleri ile büyümüşlerdi, ben ve kardesim gibi sonradan Almanya’ya gitmişlerdi. Ninelerinin yanından geliyorlardı. Server, ninesini kaplıcalara götürmüş ve yıkamıştı, cok hosuma gitmişti, bilirim o mis gibi sabunla yapılan uzun banyoları:) Öyle yakındıki anlattıgı hersey. Zerre uzak degil, zerre yabancı degil. Bazı insanlarla öyle olursun iste. Bir yerden baslarsın ama o basladıgın noktanın öncesindeki zamanın hic bir önemi olmaz. Ayrı yasanmıstır ama yasanmamıs gibidir. Yakınsındır. Birlikte gecmiş ve yasamıs gibi. Bu da öyle idi. Server bana bir mumluk getirmişti. Yesil boncuklarla sarmalanmıs bir mumluk. Yeşili severim, Işık ve aydınlıkla ilgili herseyi severim ve Server’den gelmesini daha da sevmiştim. Beni görecegi planlı bir sey degildi. Ama o hangi arada derede bulmussa bunu yapmıstı, eli bos gelmemişti. Gördügünüz gibi ne kadar da önemli elinin bos olmaması :))… O sabah erkenden İbo’nun ucagı vardı. Biz Nevizade’den sonra Karaköy’e oradan havalimanına oradan da benim eve gelerek yattık. Uyandıgımda Server’i karsımda görmüştüm. Bana bakıyordu. Ne güzel uyuyormusum:))… Sıcacık bir ifade ve sevgi.

Gündüz Merve bizden ayrılmıstı, sanırım o günden sonra basladı bu; bir ara ne kadar kalabalık olursak olalım basbasa kalacak bir zaman denk geliyor. Florya da dolastık o gün. Sahilde. Sonra oturduk bir yerde bir seyler atıstırdık. Benim İstanbul’daki kötü günlerimdi o zamanlar. Kendimden uzaktım ama birbirimize yaklasabilmiştik. O aksam onu otogara bıraktım ve cantasından bana bir şişe şarap cıkartıp vermişti:) Otogarda Anadolu Turizm’den onu Usak’a ugurladım ve bana hala iyi gelen bir dostlugun temelleri o zamanlar atılmıstı. Sonra düzenli İstanbul bulusmalarımız ve 2012 Mart ayından beri de 2. Gerceklesen İsvicre bulusmalarımız:)).

Hayatın bana dostlarım konusunda bonkör davrandıgını düsünürüm, mutlu olurum ve bu durumdan çokca beslenirim:)
İyi, güzel, çoşkulu, sevgi dolu nefis, mis gibi bir şey bu….

Bu arada, evet gerçekten neşelidir:))

11 Kasım 2012 Pazar

Bir offf çeksem..


Yazasım var.. Durmadan yazasım var hemde.. Düşünmeden yazasım var.. İfade etmekte zorlandığım dillendiremediğim sepet sepet fikirlerim olaylalarım var..Böyle azgın akan çağlayan gibi, hatta seller gibi.. Yada fırtına gibi.. Önüme ne çıkarsa sürüklemek gibi. Yıkıp geçmek gibi..
Darmaduman etmek gibi..

Ama beyinle yürek çatışınca olmuyor.. Kelimeler noksan kalıyor.. İçinde büyük bir yumru, yada sineye yatırılan kocaman bir taş.. O yazma selinin önünde duran büyük kum torbaları... Bunlara ragmen yazmak, saçmalama korkusu yüklüyor üzerime.. Daha bir ağırlaşıyorum.. Yazacaklarım havada ucuşuyor.. Hic birini yakalayamıyorum. Başlıklar büyük harfli ve altı çizili ama digerleri küçük ve kursiv..

Zaten havada kasım kasım kasılıyor.. Güneş dargın bir kaç gündür. Bunlu pazar kasfetini ekle üstüne.. Trt de dinlenilen şarkılarda zaten hepsi bana yazılmış gibi bu ara.. "Senede bir gün" şarkısı alır götürür beni Cundaya, Ayvalığa.. Tam güzel anılara dalayım derken, diger şarkı, "dertleri zevk edindim bende neşe ne arar" sarkısıyla başa dönersin..

Ama kendimi motive etmede üstüme yoktur.. Olumsuz herşeyin güzel yönünü görmek gibi bir huyum var benim.. O zaman beni mutlu eden günün en güzel olayını anlatayım.

Aynı binada oturan bir yaşlı amca var.. Onunla ya posta kutusuna bakarken, ya garajda yada evin etrafinda karşılaşırım.. Garajda çok eski turuncu bir vespası var.. Bu amcayı çok sempatik bulurum.. Ağzında piposu, başında şu fransız kasketi, yanakları al aldır.. Bu adam benim babam olsa türünden severim.. Her gördügünde gülen yüzüyle selamını ve güzel bir gün dilemeyi hiç ihmal etmez. Hatta ben bir parantez açayım 3 yıl önce bu amca ile ilgili tanık olduğum bir olayı anlatayım..

Bir cumartesi günüydü.. Evin önünde cenaze arabasi vardi.. Bu arabalar cok sık görülmediği için dikkatimi cekmişti.. Acaba neden gelmişti? Bir süre beklemeye koyuldum.. Sonra tekerlekli bir sedyenin sesine yöneldim.. Üzerinde bakımlı bir tabut vardı.. Ama görüntü soğuktu.. Cenazeyi alan kişiler ve bir ucundada bu amca vardı.. Elinde çiceği.. Tabuta bıraktı ve cenaze arabasının arkasından sadece el salladı araba kaybolana kadar, sonra ağır ağır evine döndü.. İlk kez ölüsü ile böyle vedalaşan birini görmüştüm.. Sessizce.. Amcanın hasta yatalak bir yakınımı vardı evde.. Acaba hayat arkadaşımıydı? Annesi olamazdi herhalde.. Çünkü kendi yaşlıydı? Ben bu soruların cevabını hiç ögrenemedim.. Sormaya cesarette edemedim.. O gün bu gündür bu amcayi daha cok sevdim.. Yanlızlığına acıdım, gülen yüzüne hayran kaldım.

Bugün garajda yine gördüm. Bana gülen yüzüyle merhaba deyip, kapıyı tuttu benim için.. İyi pazarlar dedi.. Dileği sadece kelimelerde kaldi gerçi.. Olsun.. O amcayı gördügümde gülümsüyorum. İçim sevgi doluyor.. Yemek yaptigimda bir tabakta ona götüresim geliyor:)) o derece yani!!

Yazıma nerden başladım, nasil bir şeyle bitirdim?? :)) işte buyum ben..




2 Kasım 2012 Cuma

Reklamlarrr..


Uzun zamandır şu türk tv lerinin Avrupa kanallarındaki reklamlarına takmış durumdayım.. Sinirleri zıp zıp oynatan reklamlar.. Komik desem iltifat olur.. Gülünç desem o basitliği ima etmiş olabilirmiyim acaba? Tek kelimeyle basit reklamlar.. Ne ses kalitesi, ne görüntü, nede kreatif.. Bu reklam şirketlerinin basitliğimi, yoksa avrupalı izleyicilerimi basite alıyorlar anlamıyorum.. Reklamın iyisi kötüsü olmaz denir ya.. Bence olur.. Reklamın kötüsü olur.. Evet insanin aklında kalıyor, ama nefretle kalıyor.. Köşe bucak kaçasım geliyor o üründen..

Bir kaç örnek vereyim:

Şu her beş dakikada giren 56 bilmem kaça mesaj gönder, sende kazan muhabbeti.. Adamin parmaklari kütük gibi telefonun üzerindeki numaralari tuşluyor.. Ve sıradan insanları seçmişler, güya onlara çıkmış büyük ikramiye. Ulan sana çıktıysa gidip kendine bir bakım yaptırsaydın. Ne bileyim gidip kendine bir iyilik yapıp dişlerini temizletseydin.. Sende kazan. Sende kazannnn.. Sende kazan diyen bir sürü insanlar.. Sinir oluyorummmm.

Başka.. Birde şu türk kitapevi reklami.. Yanlız kadınlar seti..Sanki yazarı Nobel ödülü almışta benim haberim yok..
"aradıgınız her şey şimdi türk kitap evi nokta de de.. Kitabın dogru adresi.. Varan 1.. "İki kötü kadının mektupları." Kötü kadın ne lann, diyesim var..
Varan 2. "Ben nasıl kötü kadın oldum.."
Sadece gülesim var..
Varan 3. "Dayak onun kaderi"
Ananın a.. Diyesim var..
Yaseminin çilesi, Ayşenin kaderi, Fatmanın bilmemnesi diye gidiyor bu set.. Almanyadaki çilekeş kadınların yaşam öyküleriymiş.. Sanırsın dünya klasikleri.. 7 kitap birarada.. Üstelik yüzde elli indirimle.. Sadece 29.90 diye ses frakansı kulaklara resmen tacavüz edercesine.. Sinir oluyorum..

Bir başka reklam.. Halı reklamı..
"kimi ister odasına, kimi ister arasına" renklisi var, tüylüsu var, tüysüzü var..
Bu nasil bir reklamdır? Ürünün adı aklımda bile yok.. Hiç başarılı değil.. Sinir oluyorum..

Sonra peynir reklami var..
Adama peynir geliyor, beğenmiyor, "ben peynir istedim, alman panzeri değil" diyor.. Sonra baska peynir geliyor, bu seferde " bu ne ya Berlin duvarı gibi" diyor.. Sonunda işte aradigim ve özledigim peynir bu diyor ve markayı söylüyor.. Buna sinir olmuyorum ama çok basit geliyor.. Hele hele peynirin memleketinde yaşıyorsam..
Değişik peynir reklamları mevcut.. Bir tanesi var, masada bir dilim peynir var güya, kalabalik bir aile masada kahvaltida.. Son kalan peyniri herkes elinde çatal bekliyor, birbirlerinin gözlerine bakıyorlar, adamın birinin şakağindan ter akıyor ama terden çok sümüğe benziyor.. En son evin en küçük bireyi o peyniri kapıyor. Aman ne komik.. O reklamdan sonra o peyniri almıyorum mesela..

Bir başka peynir reklamıda, anne ile küçük kızı kahvaltı yapıyorlar, kız peynir yemiyor, annenin arkasinda duran inekcikle koyuncuk figurü küçük kızın gözüne sokularak, ama bunlar çok üzülür deyince küçük hanım hemen peynir yemeye başlıyor.. Bu kadar basitti.. Peynir yemeyen çocuklarıma bende deneyim dedim, sadece güldüler.

Dikkatimi çeken reklamda anlatmak istenenin basit bir şekilde ürünün üstüne çıkılması.. Benim aklımda kalan ürün marka değil, basitlik.,

Buna benzer çok var.. Zaten sadece sucuk, peynir, çay, halı, kitap ve şans yaz şu numaraya gönder reklamları var. Hepside estetikten çok uzak, kulak tırmalayıcı, ve basit.. Bu işe birilerinin el atması lazım..

Yabanci kanallardaki reklamlara denkgeldigimde hiç sıkılmadan baktığım gibi o ürünü hemen alasım geliyor.. Renkler, sesler, görüntü, kreasyon ahenk var..

Öylesine yapılan işleri sevmiyorum.. Herkes işini iyi yapmalı.. Aşcı güzel yemek yapmalı, bahçıvan bitkiden anlamalı, temizlikci iyi temizlemeli, doktor hastayı anlamalı, mimar güzel yapılar yapmalı, reklamcı iyi reklam yapmalı.. Böyle yani..