Sayfalar

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Kaldık mı Sap Gibi Ortada..?

Fotograf Canan P. öyle sevdim ki bu fotografi, herseyi anlatiyor.
Ve söyle yazmisti, "Love is what we need"
Evet, ihtiyacimiz olan tek sey, SEVGI..
Bloglar sessizleşti deniliyor.. Evet, ama normal değil mi? Hepimizin kafasına vurulan bir tokmak gibiydi bu darbe "girişimi". Darbe denince bi duracaksın. Adı üstünde, "darbe" içinde ne acılar taşıyor. Baskılar, işkenceler, ölümler, kayıplar. Türkiye darbeler ülkesi. En son 12 Eylül darbesinde çocuktum, ve yenice Almanya'ya gelmiştim. O zamanlar uydular yoktu, dolayısı ile tv ve akıllı telefonlar olmadığı gibi, Türkiye'yi sabit ev telefonundan aradığımızda saatlerce numara çevirirdik. Sıfır Sıfır doksan. Çevirmeli telefonun en sonunda yer alan numaralar. Uzun uzun çevirirsin. Sonnra şehir kodu, sonra ev numarası. Çevir Allah çevir. Düşmez numara. Bir saat boyunca telefon başında bekler, yüzlerce kez o numaraları çevirirdik. Bi ara çalardı telefon. İşte o an sanki Loto'da 6 tutturmuş gibi sevinirdik. Bir elimizde ahize, diğer elimizle "tamam, tamam, "çalıyor" der gibi aşağı yukarı sallayarak işaret dili kullanırdık. Karşımızda duran buna inanmaz, şaka yaptığımızı sanırdı. Şimdi ise bunları yazıyor olmam şaka gibi.

Neyse, demen o ki, 12 Eylül darbesini ruhum bile duymadı, o zamanlar. Her iki haftada bir Cumartesl günleri 15 dakika bir yayın vardı, Alman Kanalı'nda. Almanca konuşulur Türkçe alt yazı olurdu. Haberden çok belgesel gibiydi. Birde Köln radyosu olurdu her akşam kırk dakika. Sanırım hala var. Kim dinliyor bilmiyorum. Eskiden Almanya'da yaşayan bütün Türkiyeliler bu yayını dinledi. Genelde akşam yemeği saatlerine denk gelirdi. Çalışanların işden gelme saati ile ilgiliydi belki. Çatal ve kaşık sesleri arasında önemli bir haber, yada bir türkü çıktığında memleket havası yükselir, bizim sesimiz susturulurdu. O çocuk ve bilinçsiz halimizle o haberlerden bir şey anlamazdık, ama türküler kulağımızda yer edinirdi.
Fakat 12 Eylül darbesi öyle derin yaşanmış ki, yankılarından biz bile etkilendik. Hem iyi etkilendik, hem kötü. O dönem bu olaylardan aranan bir sürü sol düşünceli insan Avrupa ülkelerine iltica etmişti. Onlarla tanışmış, ve onlardan dinlemiştik olanları.. Iyi tarafı o insanlarla tanışıp farklı dünya görüşüne sahip olduk. Onları dinledikçe kanım donuyordu. Sonra belgesellerde, dergilerde, kitaplarda, filmlerde, dizilerde, gördüm. Hiç biri yeterli değildi. Hiç biri duyduğum şeylerin bütününü kapsamıyordu. Hep kenarından, köşesinden değinilmiş bir konu gibiydi. Daha fazla filmler, daha geniş belgeseller, daha fazla bilgiler aktarılmalıydı. O zaman doğan çocuklar bugün 36 yaşında. Ve o çocuklar, yani bu günün yetişkinleri "darbe" nedir bilmiyor. Yaşamadan bilinmez tabi. Ama böyle ızdıraplı, böyle sancılı ve acılı bir dönem daha fazla aktarılmalıydı.

O gün, yani 15 Temmuz, cuma akşamı Zürih Havaalanı'na doğru yol alıyordum. Iki gün öncesinde annem (kayınvalidem) yaşamını yitirmişti, eşim apar topar gidip, sonsuzluğa uğurladıktan sonra o gün geri dönecekti. İzmir-İstanbul-Zürich aktarmalı. Ben yoldayken whatsapp susmadı hiç. Ama okuyamıyorum araç kullandığım için. Havaalanı'na zamanında vardım, beklediğim uçağın indi bilgisi ekranlarda.. Zürich havaalanından bagajsız çıkmak en az 20 dakika. Ben yarım saat önce ordayım. Beklerken, telefondan whatsapp bilgilerini okuyorum. Kardeşim yazmış:

Kardeşim: Darbe mi var?

Ben: Nerde?

Kardeşim: Nerdesin sen? Haberleri izlemiyor musun? Türkiye'de!

Ben: Yoo, evde değilim, Havaalanı'na gidiyordum..

Kardeşim: Nasıl, İstanbul havaalanı uçuşlar iptal, kapatıldı..

Ben: Yoo, beklediğim uçak indi.

Kardeşim: Çok ballısınız, en son sen 1 gün farkla havaalanı patlamasını, şimdide eniştem saat farkıyla atlatınız.

Bütün bunlar, eşim havadayken, ben yoldayken olmuş. Yine ruhumuz duymadı. Yani benim ruhum yine duymadı. Yoksa 12 Eylül'ü hem ruhu ile hem canı ile yaşayan eşim bu sefer duymadı.

Zaten, o gün sadece darbeyi değil, benide duymadıda, fakat konumuz o değil.

Ilk duyduğumda inanasım gelmedi açıkcası. Neyi nereye koyacağımı bilemedim. Tv başında, ve sosyal medyada nöbetçiydim o gece. Bir çoğumuz gibi banada oyun gibi geldi. Belliki, gerçekten bir darbe girişimi olmuş gibi. Alman basınını falan dinliyorum. Şu soruyu soruyor haber spikeri bilir kişiye; Bunların bir senaryo olduğunu söyleyebilir mi? Cevap, senaryo olduğunu sanmıyorum, ........,
Bana, cevaptan çok, bu sorunun sorulabiliyor olması ilginç geldi. Demek ki; bir güvensizlik var. 

Sonra ne oldu? Halk sokağa çağrıldı, hemde sosyal medya üzerinden. Demek ki neymiş? Hak öyle sokaklarda, meydanlarda aranıyormuş. Ve sosyal medya artık bir gereksinimmiş. Evet, hepimiz istinasız darbeye karşıyız. Evet, hepimiz dökülelim sokaklara. Birlikten güç doğar evet. Ama, neden dini kullanarak döküyorsun insanları sokağa? Neden tekbirler, ezanlar, selalar  okunuyor? Cihad çağrısı gibi? 

Madem halkı sokağa çağırıyorsun, herkesin ortak noktası olan bir şeyle olamazmıydı? Türkülerle, halaylarla, marşlarla mesela? Çokta güzel olurdu. Çünkü müzik evrenseldir, köprüdür , ruhun gıdasıdır. Tamda, o zamanda aynı noktada buluşmak, hepimizin kaybettiği sevgiyi, hoşgörüyü yeniden bulabilme şansımız olabilirdi. Herkesin dini kendine. Madem işide de karşıyız, ne işimiz olur "allahu-akbar" sloganlarıyla sokaklarda. 
Mozaik bir ülkeyiz ya, alevisi ile, sünnisi ile, ateisti ile, lazı, çerkezi, kürdü ile, Gürcüsü, macırı, abhazı, fellahı ile, süryanisi, ortodoksu, hıristiyanı ile. Biz birlikte çok güzeliz ya, hani. 
Neden, bu dini olguyla ayrım yapılıyor? 

Bir çoğumuz hem darbeye karşı, hem iktidara karşı, hem fetoya karşı, hem Işide karşı.  Eee, biz bu olayın neresinde kalıyoruz? Hani bir deyim var Türkçe'de, " s.. gibi ortada kalmak. 
Öyle hissediyorum. Kaldık mı s.., pardon  sap gibi ortada? 

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Olmayacak İşler gelebilir başa..

Yaz mevsimi.. Normalde bu zamanlar hep tatilde, genelde Türkiye'de olurduk. Gerek benim zamansız gidişim, gerek artık bizim gençler'in okul tatillerinin uyumsuzluğu değilde, onların artık yalnız  tatil yapma planları bizi plansız yaptı. Belki bi ara yine giderim/iz.. Bilemiyorum. Zaten hiç bir zaman planlı programlı olamadım. Aniden karar verir, aniden yaşadım. Benim herşeyim spontane. Belkilerle yaşarım. Hayat benim için planlar sanki.. Buna inandığım için hiç heyecan yapmam, panik olmam. Ben mi hayata ayak uyduruyorum, hayat mı bana, çözemedim.. Genelde uyumluyuz. Bazen caz yapıyor olsada, olacak o kadar, diyorum. Zaman zaman benimde caz yaptığım oluyor.. 

Bayram geldi geçti. Ramazanda öyle. Hiç biri bize uğramadı. Ramazan hiç uğramaz zaten. Fakat Bayram hala bi yoklar.. 

Biz Avrupa'da yaşayanlar, bu bayramları bayram gibi yaşayamayanlardanız. Yada eksik yaşayanlardanız. Çünkü, normal bir iş günüdür. Noel ve Paskalya tatil olur, ama bizim için yine sıradan bir gündür. Aslında önemli bi konu olmasına rağmen hep itelediğimiz bi konudur. Sanırım yaşlanınca daha çok anlayacağız.. Yani, bayramları yaşatamadığımız, öğretemediğimiz çocuklarımızın duyarsızlığına üzüleceğiz. Büyük olasılıkla yaşlandığımız için sorunu hiç bir zaman kendimizde aramayacağız. Bunuda buraya bir not olarak düşeyim.. 

Bu bayram benim için bir kabus gibiydi. Şöyle; Bayram'ın ikinci sabahıydı. Hava mis gibi berrak. Kurduğum saat değil, güneş uyandırıyor.. Enerjik kalktım. Hazırlandım, giyindim, kuşandım. Arabada çalan müziğe eşlik ederek çıktım garajdan. Ana yola girmek için bekliyorum. Sağa sola baktım. Araba yok. Iyi. Soldan yaya geliyor yavaş yavaş, o gelene kadar ben sağa dönerebilirim diye düşünürken bir anda sağa tekrar bakmadan gaza basınca birden bir bisikletli genç çıktı önüme, ve ben ona hafifçe çarptım. Bisikletiyle birlikte yere düştü. Geri geri geldim, el frenini çekip çıktım arabadan. O heyecanla vitesi boşa almayı unutunca araba bir sallanıp istop etti. Ben bunları yapana kadar o genç kalktı yerinden ve bana haklı olarak sinirli bakıyordu. Bizim oğlanlardan bir iki yaş küçük olmalı.. Iki elimi birbirine kavuşturarak, "özür dilerim, çok çok özür dilerim, yemin ederim görmedim sizi, bir şeyiniz var mı, iyi misiniz, çok üzgünüm, çok özür dilerim" sözlerini kaç kez tekrarladım bilmiyorum. Ve bunları söylerken iki gözüm iki çeşme. Bu sefer çocuk kendini bıraktı, beni teselli etmeye başladı, "sorun yok, iyiyim ben" diyerek. Hakkaten iyi misiniz, diye uzatınca benden sıkılmış olmalı ki, iyiyim ben deyip bastı gitti bisikletinin pedalına. Bakakaldım ardından. 

En korktuğum şeydir, bir insana çarpmak. Yada bir canlıya. Yani benim yüzümden bir insanın hayatının değişmesi veya son bulması. Bir daha hiç bir zaman ben, ben olamam. Kaza, hakikaten "geliyorum" demiyor, "geldim" diyor. Çok şükür ki, ve binlerce şükür ki,  zarar verecek şekilde çarpmamaşım. 

Bu olaydan sonra tekrar arabaya bindim, radyoyu falan kapattım, çok kontrollü bir şekilde işe gittim. Adapte olabildim mi? Hayır.. İyi ki, bir şey olmadı! Ya olsaydı; bunları yazamıyor olacaktım, büyük olasılık tutuklu yargılanacaktım. Zaten tutuklu olmasamda, vicdanım beni tutulayacaktı. Maddi kazalar umurumda değil.. Onun Sigorta'sı var. Manevi kazalar öyle mi? Ömrünün sonuna kadar taşırsın. 

Bugün, vicdanıma iyi gelen bir şey yapmalıyım diye düşündüm.. Martin amca geldi aklıma. Yaptığım yemeklerden bir tabak hazırladım, bir kavanoza mercimek çorbası, diğer bir tabağada karpuz kestim. Üçüncü kata bunları taşıyamayacağım için Taylan'dan yardım istedim. Birlikte çıktık yukarıya, zile basıp bekledik. Tekerlekli sandalye ile açtığı için normalden daha fazla bekliyoruz. Kapı açıldı yine o gülen gözlerle.. İstediğim buydu belki. Iki gülen göz görmek.. 

Elimdekileri görünce, "bana bir yiyecek getirmek zorunda değilsiniz" dedi. Biliyorum, dedim. Zaten sizin için yapmıyorum, her gün yaptığım bir şey, istemezseniz yada damağınıza uygun değilse çöpe atın. Olur mu, dedi. Çok lezzetli yemekleriniz. Afiyet olsun o zaman, dedim. Kapıda lafladık biraz. Kimseniz yok mu, Çocuğunuz falan? Dedim. Hayır, bildiğim yok, bilmediğim çocuğum varsa onuda ben bilmiyorum, dedi. Espirilide hani:) 
Aşağıda duran turuncu bir Vespanız vardı, uzun zamandır yok, dedim. Evet, başka garajda duruyor, şimdilik binemiyorum, dedi. Şimdilik, demesi bana bir gün bineceği umudunu taşıdığını düşündürdü. Mutlu oldum. 
Sonra, satranç oynadığınızı söylemişti site yöneticisi, dedim. Evet, dedi satranç eğitmeniyim. Avrupa turnuvalarında yer aldım. 
Bu benim oğlum Taylan.. Oda sever satrancı, tabiki çok amatör, ama isterseniz, vaktinizde uyumlu ise sizinle oynamak onun için büyük zevk olur, dedim. Tabiki, zevkle, karşılıklı bir şeyler öğrenebiliriz, dedi mütevazi bir duyguyla.. O kadar eminim ki, bu duygusunun şu anki rahatsızlılığından olmadığını. Eğer, bundan daha önce yine böyle bir iletişimimiz olsaydı, yine aynı davranırdı. 
Çok seviyorum, insanların, insanlığını kaybetmediği insanları.. Ne olursan ol, kim olursan ol, karşındaki insanı anlamıyorsan, sen, o sen değilsin. 

2 Temmuz 2016 Cumartesi

İstanbul'daydımda..


İstanbul gezimden bazı notları düşmek istiyorum bloğuma.. 

Aslında gezi değil, bir zorunluluktu. Güzel bir zorunluluk. Diş sağlığı için gitmiştim aslında, bu zorunluğu fırsata çevirdim:) 

Şimdi bizim Perşembe kadınlarını biliyorsunuz değil mi? Ben 10 Haziran, cuma günü uçacağım için, bir önceki gün olan bizim perşembeye gitmiştim. Güzel geçen perşembeden kucaklaşarak ayrıldık, İstanbul'daki Arkadaşlara hem selam, hem küçük hediyeler gönderdi Antonella. Bana iyi yolculuklar diledi, seni çok özleyeceğim, dedi.
Cuma sabahı Bern Gar'ından Zürich Havaalanı'na doğru yol aldım. Vakitlice geldim. THY nin kontuarını ararken, arkamdan bir ses, "bayan Yalçın yanlış yöne gidiyorsunuz" deyince başımı arkaya çevirdiğimde birde ne göreyim? Bizim Perşembe kadınlarından Antonella  karşımda duruyor. Şoka girmiş gibi bir hal alıyorum. Beni taa, Havaalanı'na yolcu etmeye gelmiş, ne ince düşünceli diye düşünüyorum. Küçük bir el bagajına benzeyen bir şey var yanında. "Sen n'apıyorsun burada" diyorum, salakça. "Seni yalnız bırakır mıyım, Dişçi koltuğunda elini tutacağım" diye cevap veriyor. Benim sadece ellerim, dizlerim titriyor, kalp atışlarımı boğazımda hissediyorum, ama dışarıdan belli olmuyor, donmuş gibi bön bön Antonella'nın yüzüne bakıyorum. Bir saat falan sonra normale dönüyorum. Çok sevindim. Benim dışımda herkes biliyor muş zaten. Türkiye'deki arkadaşlarım hepsi bu sürprizin içindeymiş. Hatta, biz Bern'den Zürich'e aynı trende gitmişiz, ama gizlenmiş benden. Türkiye'de bekleyen arkadaşım Ayça, bana gereksiz sorular soruyor, mesela, " evden çıktın mı, trene bindin mi, yemekli vagonda mısın, kahveni mi içiyorsun, hangi vagondasın? Gibi!! Içimden, bu kız hepten şaşırdı herhalde, diyorum. Meğer benden aldığı bilgileri Antonella'ya aktarıyormuş. Bildiğin ajan yani:) Hakan fidandan daha iyi çalıştığı kesin:)) 

Birlikte eğlenceli bir şekilde İstanbul'a uçtuk. Antonella sadece 5 günlüğüne geldi, ben iki haftalığına.
Ayça bizi bekliyordu Feriköyde'ki o enerjisi yüksek evinin terasında. Sadece Ayça mı? Martılar bile bizi bekliyordu. Mart'ı sesi duymayız biz buralarda. Kuş sesleri vardır. Martılar İstanbul'a çok yakışıyor. 

Hafta sonu turist gibi gezdik. Pazartesi diş doktoru randevum vardı. Hatta, 12 Haziran, pazar akşamı, nevizadede Avrupa şampiyonası maçlarının ilki olan hem İsviçre, hem Türkiye maçlarını izlemiştik. Türkiye yenilmişti. Antonellanın dikkatini çeken şey şu olmuş, "Türkiye yenildi, kimse taşkınlık yapmadı, herkes herkesin omzunu pışpışladı ve hayata devam ettiler, çok güzeldi" dedi. Buraya geldiğinde de bunu anlatmış herkese. 

İşte o pazartesi geldi çattı. Dent İstanbul Levent şubesi. O günden itibaren her gün Osmanbey metro istasyonundan Levent'e gidip geleceğim. Sadece üç durak. Güya kalabalık ortamlarda bulunmayacağız, metrolara binmeyeceğiz falan. Tam aksini yaptık. Çünkü diğer orada bulunan insanlardan hiç bir farkımız yoktu. Birlikte olunca korkuda azalıyor. Ama nedendir bilinmez, bu birliktelik sokaklara akamıyor. Gezi Direnişi gibi birliktelikten söz ediyorum. Çok düşünüyorum bu konuda, o kadar çok şey oluyor ki ülkede, ama hiçbirimizden ses yok. Nedenini düşünüyorum? Galiba neden şu! Herkes sosyal medyadan kükreyerek deşarj oluyor. Herkes üzerine düşeni yaptığını sanıyor, oturduğu yerden. Nafile.. Sadece mastürbasyon.. Kapitalizm böyle bir şeymiş demek. teknolojik silah, vurmadan öldüren.. Hepimizin elindeki o aletle devrim yapıyoruz güya. 

Severek giderim hep dişçiye. Antonella benden daha endişeliydi, benim için üzülüyordu. Ilk iki gün yoğun geçti dişçi koltuğunda. Hatta ikinci gün saat 12 den akşam 7,30 a kadar klinikteydim. Bunun 4 saati ağzım açık şekilde, ve sürekli anestezi. Ağzımı hissetmiyordum. Bir ara kendime acıdım, gözümdeki yaşlar yanlardan süzülerek kulaklarımı ıslattı. Doktor ağrınız mı var dediğinde, hayır dedim, öylesine akıyor. Saatlerce ağzımın içinde iki el, ve o kulak tırmalayıcı ses. Sonucu düşünün, çok güzel olacaksınız, dedi.. Iki hafta süreyle bazen her gün, bazen iki günde bir gidip geldim. Evet, sonuç güzel oldu. Sevdim.. 

Peki bu iki hafta dişçiden arta kalan zamanlarımda ne yaptım? 

Bir gün Macera Kitabım blog yazarı Özlem ile Remzi kitabevinde buluştuk. Orası Özlem'in uğrak yeri. Zaten bende orada buluşmak istiyordum. Oranın kaffesinde, ağaçların gölgesinde baya bir oturup sohbet ettik. Aklımıza neden bir fotoğraf çekmek gelmedi, şaşırmadım, çünkü sürekli bıdırdaştık:) birde unutmamış, bir zamanlar kendi üretimleri olan rakı bardaklarında aklım kalmıştı, onlarıda beraberinde getirmiş. Hemde sürahisi ile birlikte. Hala içim coşuyor düşündükçe. Buradan tekrar teşekkür edesim var.. Teşekkürler, Özlem.. 

Sonra bir gün, Balat, Fatih, Edirnekapı, Kariye müzesi dönüşü, otobüsten Pera'da indiğimde, otobüsten çılgınca bana elini sallayan bir kadın gördüm. Tanıdık geldi. Bende ona el salladım. Nerden tanıyorum demeye kalmadı evet çıkarmıştım. Ama otobüs gitti, biz sadece el sallamıştık. Çok enterasan, nerdeyse 20 yılı aşkındır. Ben o zamanlar Almanya'da çalıştığım bir şirkete, Türkiye'den 3 aylığına çalışmaya gelmişti Sema. Evet, oydu. Eminim galiba.. Aradan bunca yıllar geçmiş, ve beni tesadüfen bindiğim o belediye otobüsünden inerken tanımıştı. Konuşamadık bile. Sadece el sallayabildik sevgi ile. Bu an'ı unutamıyorum. Ve beni onca yıl sonra nasıl tanıdı? Valla bravo.. Soyadını bile bilmiyorum ki, arasam sosyal medyalarda:) 

Sonra yine sosyal medyadan tanıştığım @zen_free var. Harika fotoğrafları vardır. Meğer biz hemşehirliymişiz. Yani ikimizde Mudurnulu. Geçen yıl Mudurnu'da buluşmuştuk. Bu sene yaşadığı şehirde, İstanbulda buluştuk. Günlük gezdiği yerleri gezdirdi. Sarıyer, Yeniköy, Emirgan, karşıda Beykoz, Küçüksu, gibi. Biz daha çok sohbet ettik. İçime sinen bir gündü. 

Enterasan olan başka bir şey ise, beni ig den ve blogdan tanıyan @bosdefter, bir fotomun altına "sizi bugün Levent metrosunda görmüş olabilir miyim? Çok benziyordunuz" diye yorum bırakmış. Kesinlikle bendim. Keşke bir merhaba deseydiniz, dedim.. Koskoca bir metropolde ikinci kez tanınmam bana çok enteresan geldi. 

Bir hafta sonu Uşak- Banaz'a gidip geldim. Oradada kendimi çok iyi hissederim hep. İki dolu dolu gün geçirdim. Yeniden İstanbul. Dişçiye git gel. Hem sağlık, hem seyahat güzeldi. Buradan, Ayça'ya, Cansu'ya, @macarakitabim a, @zen_free ye, Merve'ye, Ünal'a, Eda'ya, Hasibe'ye, Ziya abime, ve Antonella'ya çok teşekkür ederim. 

Döndükten bir gün sonra İstanbul dış hatlar terminalinde patlamalar oldu. Bir gün arayla şanslı olan taraftaydım. Ne kadar egoistçe değil mi? Ama artık böyle, bir gün ölüm bizi buluncaya dek yaşayacağız.