Sayfalar

25 Nisan 2014 Cuma

THY reklamı..


Valla ne yalan söyleyeyim, bu son reklamı çok beğendim... THY nin iç politikası, yönetim biçimi, anlayışı bi yana, bu reklam güzel olmuş.. Güzel olan bir şeyede güzel diyebilmeli. İnsan isterse herşeye bir kulp kanat takabilir.. Bu reklamın yönetmeni Bahadır Karataş çok başarılı bir reklam filmi çekmiş bence. 
Ben biraz duygusal, birazda kişisel bakınca böyle oldu tabi.  O cocukların doğallığı, uçak sevgileri duygularımı yeşertti, gözlerimi yaşarttı.. Benim uçaklarla bağım biraz farklı.. Hele o teyyare sesi yokmu.. Bir başka, tarifsiz bir duygu.. Şu yazımı teyyare sesi  okuyan beni çok iyi anlayacaktır. 

Bu reklama politikayı karıştırmadan bakıyorum.. Sadece reklam olarak bakıyorum.. Birde şuda var, kendimizi aldatmayalım.. Ilk tercihimiz hep THY oluyor.. Ucuz bilet varsa onu tercih ediyoruz.. 30 yıl önce ilk kez THY ile uçmuştum. Gerçi o zamanlar monopoldü.. Rakipleri yoktu.. Şimdi rekabet çok, buda tüketiciyi güldürüyor.. 

Daha önce bu reklamlarda Hollywood'un ünlüleri, sponsoru olduğu Barcelona, Manchester vs. futbolcuları oynamıştı.. Bu son reklam onlara kıyasla çok daha sıcak, çok daha samimi.. Ha bunun altında bir buzağı aramak istersem, bulurum.. Mesela, bu son filmde çocuk oyuncular bir Kevin Costner gibi, yada Barcelona oyuncuları kadar maddi karşılığını aldılar mı? Onlar gibi diğer çocuklarda uçağa binebilecekler mi? Filmin sonunda diyor ya hani, "Türkiye'de uçmadığımız tek bir yer kalsa, dünyada en çok noktaya uçmuşuz ne fayda"  Evet, tamam güzel.. Heryere uçabilecek güçte olmalı o çocuklarda, diyebilirim, mesela.. 
Ama ben sadece bir reklam filmi olarak değerlendirdim, ve çok beğendim.. 

19 Nisan 2014 Cumartesi

"Rüya gibi geçen yıllar, biraz durun, durun biraz"



Çok severim Türk sanat müziğini.. Halk müziğinide severim.. Ama TSM başka.. Her cümlesi bir duyguyu imalı  anlatır, bir şarkı sözü bir ömür, bir kitap olur.. 

Başlığa attığım şarkı sözü, benim bu akşam duygularımı anlatan en güzel ifade biçimi. Geçen hafta Wohlensee'de çektiğim bu fotoğrafla güzel bir uyum sağladığını düşünüyorum.. 

Neden mi? 

Yıllar önce tamda bugün tutmuş annemin doğum sancısı.. Ve ben doğmuşum.. Karanlık bir odada, gaz lambasının fitili pır pır yanarken. Bir ebe bile yoktu muhtemelen.. Köydeki tecrübeli kadınlar vardı herhalde.. Allah'tan bir terslik çıkmamışta ve ben tesadüfen yaşamışım. Benim doğum günüm çok önemli mi, değil mi bilmiyorum açıkçası.. Köydeki diğer çocuklar gibi, bizim her günümüz aynıydı.. Değil yıllar, aylar bile mevsimden ibaretti.. Ilkbahar, yaz, sonbahar, kış. Yaz aylarından bir tek Temmuz'u bilir ve severdim.. Çünkü o ayda annem ve babam gelirdi Almanya'dan. Onun dışında değil aylar, günler bile sadece cumartesiden ibaretti. O gün herkes şehere (kasabaya) pazara giderdi.. Gelirkende bize ya şeker yada ciklet getirdikleri için mutlu olurduk.. Birde kışın iğde getirlerdi.. Çok severdim. Onun dışında Pazartesi'nin, salı'nın, perşembe'nin hiç önemi yoktu.. Hatta saatlerin bile. Zaman kavramı vakitlerden ibaretti.. Sabah, kuşluk vakti, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı olarak.. Böyle bir zaman kavramında doğum gününün nasıl bir önemi olabilir ki? Çoğumuz büyüklerimize ben hangi gün doğdum bile değil, ne zaman doğdum sorusuna pancar ekilirken, bostan bozulurken, harman zamanı, zemheri gibi zaman birimleri verilirdi.. Ee gelde doğum günü kutla.. Bu birazda çocukluktan gelen, yaşanan, yaşatılan ve öğrenilen birşey..  Çocukluğumda hiç bilmedim ben doğum günümü. Yaşım sorulduğunda yedisinden gün aldı, onikisinden gün aldı gibi şeyler söylenirdi.. Hep bir yaştan gün aldığımız söylenirdi.. Asıl yaşımı hiç bilemedim ben.. 

Avrupa'da insanlar yaşlarını çok önemsiyor, doğduğu günleri falan çok önemli.. Davetlere falan gidiyorum. 18. yaşımı kutlayım bari dedim.. Ehliyetimide 3 gün kala almışım.. Kendimi bir önemsiyorum bir önemsiyorum.. Süper hazırlandım..  Herşey güzel olacak diye umud ediyorum... Hiç böyle şeylere alışık olmayan baba alışık olduğumuz bir tavır sergileyince, iki kat aşağıda oturan bir Alman arkadaşım bütün davetli arkadaşlarlarıma evini açmıştı. Eğlenceye orada devam etmiştik. Böylece 18. Doğum günüm her anlamda unutulmaz olmuştu.. Ondan sonra ben hiç doğum günü kutlamadım. Her günüm aynı benim.. Sonradan öğrendiğimiz bir şeyi kutlama derin hisler uyandırmıyor bende.  Bu yaşlardan sonra hele hiç bir önemi yok kaç yaşındayım, ve kaçıncı yaşımdan kaç gün almışım. Yaşamdan bir yıl daha aldım diye mutluyum artık.  

Biraz önce su içmeye kalkan oğullarımdan, Taylan'ın doğum günü kutlaması, en etkileyici olanıydı.. "Şu sigarayı bıraksanda seni daha fazla yaşayabilsem" dedi.. Sustum.. Altta kalmamak adına, ben çok yaşlanmak istemiyorum zaten diye bir şeyler zırvaladım.. Sonra o sustu.. 

Kendi çevrem dışında varlığımın pek bir önemi yok aslında.. Insanlık için bir buluş yapmadım.. Bir iz bırakmadım ben. Iki can verdim verdim sadece..   Mum gibi kendi çevremi aydınlattım ve birazcıkta ısıttım belki.. 

Bir anne pastası ile kutlayamadığım doğum gününü hiç benimseyemedim ben belkide , hep eğreti kaldı.. 

Ama yaşamaktan mutluyum. Olduğum gibi olmaktanda. Annem iyiki doğurmuş beni. Ben asıl ona teşekkür ediyorum bugün.. 

(blogspot 19 Nisani göstersede 20 Nisan cokan oldu bile)

15 Nisan 2014 Salı

Imza:Ben / İstanbul tanıtımı





Bugün "İmza:Ben" kitabının tanıtımı vardı Istanbulda. Katılamadım ben. Bedenen buralarda olsamda ruhen oralarda dolaşıyordum.. Benim canımın diğer yarısı olan Ayça benim yerime oradaydı.. Tüm yetkilerimi ona verdim.. Imza yetkisi bile.. Çalıştığı için gecikmelide olsa gitti.. Bense çok uzaklarda, elimde bir akıllı telefon kaldım twitterlerde, instagramlarda:) #imzaben hashtagı ile bi oraya bakıyordum bi buraya:) bu konularda hakkaten çok akıllı:) tek tükte olsa o hashtagle ilgili yazıları ve resimleri görebiliyordum.

Sonra Ayça eve geldiğinde bir bir anlattı herşeyi.. Yazar kadınların heyecanını görmüş. O güzel ellerin titrediğini görmüş.. O çok güzel iletişim ve enerjiyi çok yakından hissetmiş.. Imza alabildiği yazarlardan imza almış ve Ayça'dan imza isteyenlerede, kendini tanıtıp benim adıma katıldığımı söylemiş ve oda benim yerime imza atmış. Canım benim.. Buradan tekrar teşekkür ediyorum Ayça'ya. Sevdiğim ve takip ettiğim blogger arkadaşlarımdan imzalar almış. Ve sürpriz olarak, benim yazımın üstüne Doğan Cüceloğlu imzalamış.. Çocuk eğitimi üzerine kitaplarını okuduğum bir yazarın, cocuklarıma yazdığım bir mektubun üzerindeki imzası benim için onur verici bir şey oldu.
Kitabı hala elime alamadım ama, bu akşam almış kadar oldum.. Imzalı kitabım emin ellerde.. "Birlikte yaptığınız çok güzel bir yolculuk bu, tebrik ederim hepinizi" dedi Ayça..

Sevgili yol arkadaşlarım, bizler 154 dalı olan kocaman bir ağaç diktik. Birlikte güzel bi iş başardık. Tabi Banu Özkan Tozluyurt ve Esra Aylin Akalın öncülüğünde.. Hepinize teşekkürler..





13 Nisan 2014 Pazar

Misafiriz biz..

Günlerdir muhteşem ilkbahar havaları devam ediyor.. ( Mustafa Kandıralıdan oyun havaları gibi oldu, ama evet onun gibi Bayram sabahları dinlediğimiz oyun havaları gibi bu bahar) Bu bahar geçen sene ve önceki sene yoktu. Sanırım ondan önceki senede.. Kışın yağmayan doğru dürüst kar, Nisan ayında yağardı, birde deli deli yağardı. Sağa, sola fıttıra fıttıra.. Zorla iş gören gelinler gibi.. Bu sene bi farklı, cıvıl cıvıl, rengarenk.. Belliki isteyerek, severek gelmiş;) 

Kafama koydum doğaya yapışacam bugün yine.. Fotoğraf makinamı ve ruhumu alıp çıktım.. Her gittiğim yere ruhum refakat etmez benim.. Ama severek, isteyerek gittiğim heryerde hem bedenen, hem ruhen orada olur tadını çıkartırım. Öyle oldu bugün işte. Bize hiçte uzak olmayan Wohlensee' ye gittim.. Ama senede 2-3 kez giderim.. Yakın olduğu için herhalde.. Hani insan burnunun ucunu görmezde taaa uzaklarda arar ya bazı şeyleri, öyle bir şey herhalde.. 

Gittim, herzaman gördüğüm şeyleri yeniden görmek mutlu etti beni.. Eski bir dostu yeniden görmek gibi.. 
O köprü, o yol, o nehir, nehirde yüzen ördekler, kuğular, o ağaçların asil duruşu, kuşların cıvıl cıvıl sesleri, ahşap küçük köprü altından akan suyun sesi, ağaçlardan fışkıran çiçek tomurcukları.. Sanki kendi dillerinde "hoş geldin" dediler bana. Hoşbuldum dedim.. Dinledim, dokundum, baktım, kokladım, fotoğraflayarak dondurdum doğayı.. 
Öyle güzel ki.. Bu sese kulak vermeyen, bu kokuyu içine çekmeyen, bu güzellik karşısında etkilenmeyen varsa, sorun doğada değil, kendisindedir. Yada ergendir.. 

Ağaçlar, çiçekler, böcekler, denizler, nehirler, dereler bu evrenin sahibi, biz sadece misafiriz onların dünyasında.. Misafirlikte hep kibar davranırız, değilmi? O zaman misafir gibi davranalım lütfen..

Acemi fotoğrafçılığıma, yine doğa el attı. En güzel pozu doğa veriyor. Çünkü doğal:)) 
















11 Nisan 2014 Cuma

"Imza:Ben"



Şimdiii, nereden başlasam, nasıl yazsam bilemedimki? Ama çok heyecanlandım, çok mutlu oldum, yani bi hoş oldum ben.. 
Nasıl başladı bütün hikaye? En iyisi oradan başlayayım.. 
2012 yılından beri belli aralıklarla blog yazılarım oluyor. kendimce bir şeyler yazıyorum.. Sonra blog bloğu açıyor, blog başka kapılar açıyor derken, çok daha kıdemli blog yazarları keşfettim.. Çok daha aktif, çok daha dinamik.. Banu Tozluyurt ve iki arkadaşı bir kitap üçlemesi çıkartmak istemişlerdi. Ben bu kitabin üçüncü ayağına yetiştim. Ilk kitap "Imza:Kızın" ikinci kitap "İmza:Karın" ve sacayağının üçüncüsü ise "Imza:Ben"

Bu kitapta ise herkes herkese yazabilecekti.. Çocuğuna, arkadaşına, öğretmenine, kardeşine, komşusuna, kendine, çiçeğe, böceğe vs. Bu sonuncu kitapta erkeklerde yazar diye tahmin ediyordum.. Yine 154 kadın yazmış.. Sadece kadın insanlar yazmış. Yazar listesi e-mailime geldiğinde sadece isimleri yazıyordu.. Isimlerinin önüne sıfatları yazılmamıştı.. Oysa hepimizin tanıdığı kadınlarda vardı..?Siyasetten kadınlar, sanattan kadınlar, yazar kadınlar, doktor, avukat, öğretmen kadınlar var, ve onlar sadece kadın, ana, kardeş, komşu, arkadaş yani insani kimliği ile yazmışlar.. Bu hoşuma gitti.. 

Bu son kitap duyurusu yapıldığında, bende bir şeyler yazmak istedim.. Hemde çok istedim.. Tek sorunum, kime yazacağıma karar veremeyişimdi.. Herkese yazasım vardı. 

Bu, nasıl ve kimden yana karar vermem gereken zor bir dönmedi.. Gönül isterdiki, arkadaşıma, kızkardeşime, abime, çocuklarıma, bir blog arkadaşıma, yada yada hayatımdaki herhangi birine.. Mümkün değildi tabi.  Eleye eleye iki kişi, hatta üç kişi kalmıştı.. Birine yazsam diğerine haksızlık edecekmişim gibi geldi.. Gönderdim yazılarımı daha doğrusu mektuplarımı.. Sonra bir mail geldi.. Talep çok olduğu için mektuplar seçilecek diye.. Umudumu yitirdiğim anda bir bilgi daha geldi. Kitap destek yayınlarından basıma girmişti. Çok mutluydum.. Kitap bir haftadır kitapçılardaki yerini almış..  Bu tarifsiz bir duygu.. Benimde bir iki sayfaya katkım olmuş olan bir kitap ben öldükten sonrada var olacak duygusu çok güzel..  Teşekkür ediyorum, diğer 153 kadına ve bunun öncülüğünü yapan Banu Özkan Tozluyurt'a ve Esra Aylin Akalın'a.. 

Hani çocuğun olurda kucağına alamazsın ya, öyle bir şey benim için şu anda.. 

15 Nisan'da İstanbul'da, 21 Nisan'da İzmir'de kitabin tanıtım gecesi var bütün katkıda bulunan yazar kadınlarla.. Maalesef katılamayacağım. Ama benim yerime İstanbulda yaşayan kardeşim, arkadaşım Ayça gidecek.. Organizasyonun bundan haberi var.. Ayça ile oradaki kitapta yeralan yol arkadaşlarıma selam ve sevgilerimi gönderiyorum.. Ve benim 1 kitap olan telif hakkım Ayça'ya teslim edilecek.. Hepinizin imzasi olursa ne güzel olur. 

Bu kitabında diğer kitaplar gibi telif hakkı bir yardımlaşma platformuna gidecek.. Bu seferki kitabımız Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı (TÜRGÖKyararına oldu..  Ayrıca bu sesli kitap olarakta mevcut. Bu sesli kitap cd si kitapla birlikte mi, yoksa ayrı mı temin ediliyor, bilmiyorum.  

Bizler yazarak mum yaktık, TÜRGÖK'e, sizde okuyarak daha fazla aydınlatabilirsiniz o dünyayı..