Sayfalar

26 Mart 2017 Pazar

Sadece Bir Simit..


İlkokul yıllarıydı. Simit alabilmemiz için elimize 1 lira verilirdi. Ya da 50 kuruşa satılan bir keski un helvası için. Hademe teneffüs zilini eliyle çalardı. Hani şu Hababam sınıfındaki Adile Naşit gibi. Bizim hademe erkekti. Sevimliydi. Bütün hademeler sevimliymiş gibi gelir bana. 

Hademe ilk teneffüs zilini çalar çalmaz hurraaaaa, bütün çocuklar aynı yöne koşardık. Okul bahçesine gelen simitçinin yanına. Bol susamlı, çıtır çıtır, sıcacık, gevrek simitlerin hem görüntüsü hem kokusu beynimin bir köşesine hiç çıkmayacağı bir yere o zaman yerleşmişti. Simitçi sırtındaki sepetle taşırdı simitlerini. Bazen param yetmez 50 kuruşluk un helvası alırdım. Pek sevdiğim bir şey değildi. Tatlı besinler eskiden beri çok tercih ettiğim şeyler değil. Param ona yettiği için tercih sebebim olurdu. 

Yine bir gün teneffüs zili çaldı. Koşarak yine simitçinin yanında aldık soluğu. Simitçiyi gördüğümde gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Çünkü karşımda duran simitçi dayımdı. Bana göz kırptı, pssst der gibi işaret etti. Aylarca çalıştığı bu okulda, hiç kimse bilmedi simitçinin dayım olduğunu. Sepetteki simitler bitmeye yakın, en son ben ve abim giderdik. Sepetin dibinde kalan kırılmış, ezilmiş simitleri biz yerdik.  Bunlar bir simitten daha fazla olurdu bazen. Hele sepetin dibinde biriken susamları avuçlayıp ağzımıza atışımız! Nasıl bir lezzetti o? Hendek simidiydi. 

Bir daha öyle bir simit yemedim ben. 
Öyle her simidi yiyemem,  çocukluğumdaki simidi ararım hep. O kokuyu, o sıcaklığı, o gevrekliği. Ne çok şey istemişim meğer? Sonra yıllarca simit yiyemeyeceğim bir ülkeye göç ettim. 
Türk bakkallarında simitler vardı, ama çocukluğumun simidinin yanından bile geçmeyen, kalın, ağızda çiğnedikçe büyüyen bir hamurdan öteye gidemedi. Hiç simit almadım sonra. Türkiye ziyaretlerimde bazen denk gelirdim, ama her zaman değil. Hele simit sarayları hiç değil.  

Dün hiç beklemediğim bir şey oldu. Cumartesiydi. İki yüz metre ötede bir Türk bakkalı var. Oraya peynir, zeytin çay, sebze falan almaya giderim. Ekmek bölümünde sadece bir simit duruyordu. Tek başına. Görüntüsü çocukluğumun simidi gibiydi. Kokusuda öyle. Elimle dokundum, bastırınca pörsmüyordu, zaten bastıramıyordum, çıtır çıtırdı. Hemen attım sepete. Zaten o anda ağzımın suyu akmaya başlamıştı. Hemen eve gidip ortadan bölüp yarım ay şeklinde elimde tutarak yemek için çok sabırsızlandım. Düşündükçe ağzımın suyu akıyordu gerçekten. Birde beyaz peynir ekledim yanına. İşte bu! Bu simit beni Hendek'teki ilkokula, ordan teneffüsse, sonra dayıma, bilimum çocukluğuma götürdü işte. Diğer yarısını bizim gençler paylaştı. Baya iyiymiş dediler. Eşime ise sadece anlatımlarım kaldı. Dedim 40 yıldır nihayet birinin aklına gelmiş böyle bir simidi yapmak. Kim yaptıysa çok iyi yapmış. Aynı Hendek simidi. Bu arada Hendek simidi tanınmış bir simit midir bilmiyorum? Ama dayım bu işi ilerletti, ve Çanakkale'de simitçi fırını açıp, ekmeğini kazanmıştı. Çokta iyi kazanmıştı. 
Ankara simidi varmış galiba, ama hiç yemedim. Ben Ankara'yada hiç gitmedim zaten. Birde İzmir'de denk gelmiştim, gevrek diyorlar, oda çok çocukluğumdaki simide çok benziyordu. 

Yarın işe giderken yine uğrayacağım, bakalım simit her gün geliyor mu? O simit geliyor mu? Yoksa simit hep vardı, şu tatsız tuzsuz olanından. 

Fiyatı 1.90 Fr. bu arada. Türkiye ile kıyaslarsan çok çok pahalı. Nerdeyse tanesi 7.50 tl gibi bir şey. 
Ama burada yaşarken kıyaslama yapmak çok saçma oluyor. 
Çünkü burada emeğin bir değeri var. Diğer yüzüne bakmadığım simitler, 1.20 idi. Ama bu başka. Evet, daha pahalı, ama bana yaşattığı çocukluğumun tadını veriyor. Kim yapmışsa çok güzel yapmış. Neden benim aklıma gelmedi ki? Çok pasifim çooook. 

Bir simit deyip geçme. Bir simit beni allak bullak etti dün. Simit demek, özlem demek. Memleket demek. Çocukluğum demek. Ama simit gibi simit olacak!!!

İşte bu hafta ben sadece bir simitle duygusal bir ilişki yaşarken, yaşadığım şehirde, Bernde protesto gösterileri varmış. Bugün haberlerde gördüm. Sıra ne zaman İsviçre'ye gelecek diye bekliyordum zaten. Eeeey İsviçre, kıçımın kenarı, sen kimsin demesini.. İşte oldu. 





21 Mart 2017 Salı

Güle Güle Tayfun Talipoğlu..


Takvimler bahar başlangıcını söylesede gri bir Salı sabahına uyandırdı telefon zilim. On dakika sonra yeniden çalmasını söylerken parmaklarım, gözüm ekrandaki mesajlara ilişti. Gözlüksüz kısık gözlerimle okumaya çalıyorum ama mümkün değil. Fakat fotoğraflardan kimin olduğu çok belli. Tayfun Talipoğlu. Hayırdır inşallah, ne oldu ki? Diyorum.. Alttaki yazıları okuyamadığım için bi yandan seviniyorum, bi yandan o aklıma bile getirmek istemediğim şeyi sokuyor aklıma gaipten birileri.  Gözlüğümü takıp ölüm haberini okuduğumda içime bi burukluk girdiğini saklayamam. Çünkü, o güzel insan, hepimizin ailesinden biri gibi gelirdi bana. Abi gibi, arkadaş gibi, komşu gibi, kardeş gibi, yoldaş gibi, dost gibi. 

Ne çok severdim Bam Teli, yol hikayelerini. Bir iş, bir insana bu kadar mı  yakışırdı? Çok severdim ve aynı zamanda pozitif anlamda çok kıskanırdım. Böyle bi işi yapmayı hayal ederdim hep. Hayalde kalacağını bile bile. Hiç onun gibi olunur mu? Bir idol olabilirdi sadece. İşini iyi yapan insanları çok severim. 

Onun bu Bam Teli, yol hikayelerinde,  memleket hasretimi giderdiğimi zannederken, yayın bitikten sonra daha çok özlediğimi hissederdim ülkeyi. Onunla gittim hep, Kars'a, Erzurum'a, Malatya'ya, Urfa'ya, Antakya'ya, Muş'a, Van'a, Ankara'ya, Afyon'a.. Onunla gezdim Anadolu'yu.. İnsanları küçümsemeyen, farklı görüşte, dinde, ırkta, veya siyasette olana hep saygısı ve hoşgörüsü vardı. Hele çocuklarla yaptığı söyleşilerinde, eğilir ve çocukların göz seviyesine inerdi. Çocukları kucakladığında o sevgisi yorgun gözlerinden bile belli olurdu. Bu ince detaylar çok önemlidir ve kişi hakkındaki düşüncelerimi belirgin eder. 

Sonra sesi. Kendine has, kulağa çok hoş gelen bir sesi vardı. Şiir gibi konuşurdu. Sanki konuşurken şiir okurdu. Böyle iç içe geçmiş bir güzelliği, bir özelliği vardı Tayfun Talipoğlu'nun. 

Bugün, bütün gün buruktum . Bahar başlangıcıydı halbuki. Nevruz'du. Şiir günüydü. Böyle bir güzel günde gidilir mi? Diyorum bi taraftan, özellikle mi seçtin, şiir gününde, hüzünlü bir şiir gibi göç etmeyi? Diyorum diğer taraftan.  Hiç yakıştı mı diyemeyeceğim! Ölüm hiç zamana yakışmazda, gün yakışsada, yıl olarak yakışmadı. Çooooook, çoooook, çoook erken oldu. 

Keşke sürekli, "yolcu yolunda gerek, memleket şartları çetin, ben artık gideyim" demeseydin. İnsan kırk kere ne derse o olurmuş ya, sen belki dörtyüz kez söyledin, belki daha fazla.. Keşke olmayaydı böyle. 

Lakin, gittin işte. Geride güzel şeyler bırakarak. Biz bile böyle üzülüyorsak, ailesine ve yakınlarına sabırlar diliyorum.

Güle güle Tayfun Talipoğlu👋👋👋 


19 Mart 2017 Pazar

Bir Pazar Hikayesi, Patetesli Börek..

Bugün Pazar. Güneşde açtı. Evin diğer fertleri Cenevre'ye otomobil fuarına gittiler. Benim ilgimi çekmediği için gitmedim. Seviyorum evde yalnız olmayı. Okuduğum kitabı cuma iş yerinde unutmuşum. Kızdım kendime. Yürüyüş yaptım bir saat. Haftada bir gün yürüyorum. Ne çok değil mi? Yürüdüğüm yol hep aynı. Ama her hafta başka şeyler görebiliyorsun. Değişiyor, uyanıyor doğa. Kuş seslerini özlediğini hissediyorsun. Aslında bu yürüyüşü her gün yapabilecekken yapmıyorum. Ahmaklık biliyorum. Onun yerine evde olmayı, türkü dinlemeyi, ütü yapmayı (zorunlu), okumayı, yazmayı, dolapları karıştırmayı seviyorum,  birde yemek yapmayı. Bugün patatesli börek yaptım. Yaparken yine bir hikaye canlandırdım kafamda. Onu yazacağım şimdi..  

Olay her zamanki gibi köyde geçer. Zehraabanın, patatesli böreğinin başına gelenler.. ve yine Mudurnu şivesi ile.. 

Bazar böğün, tadil gün. Dip köşe o'masada aycık temizlik yaptım, gaz lambasının fernüslerini bi gaşığın sapına doladığım bez parçasıyla hohlaya hohlaya sildim.. Parıl parıl odula.. Alettirikle kesilip duru, hazır osunla dedim. Yukarı ebdesliğe çıktım, baktım ibrikle boşalmış. 4 ibriği kaptığımınan köyün ortasında şarıl şarıl akan pınara vardım.. Baktım Zehraaba, Pınar'a bakan penceresinde oturup duru.. Bi uğrayım, hal hatır edim, deyerek yanına vardım. Ağşama torunu gelecekmiş, hamır yoğurmuş, yazmış, patatesli böreğini davul fırına gomuş. Ah birde ne gösün, alettirkle gidivemiş, tam orta yerinde.. Gücü gurumuş, sinirleri tepesine çıkmış, aklını fıydırıverecek gibi olmuş. Hemen gitmiş fırınevine ataş yakmış, fırının gızmasını beklerken ben gemişin.. Bunnara artık gatiyen güvenmeyon, eyce heyallaha galktı, pek havayelli oldu bunla, güçlü Türkiye, yeni Türkiye deye deye mani (hep) gittim oyumu vedim. Hani nerde? Kendileri gibi alettiriğinede güven omayo, o davuluda fıydırıp atacam, dedi. 
Ben gene dut yemiş bülbül gibi galagaldım. Bi alettirik kesildi deye ne gücünüzü guruduyosunuz, gurulu düzeniniz vaa, davulda olmazsa, fırınevinde yapasınız, hem eskidende kesilirdi alettirikle, dedim.. Dedim emme, dediğime bin pişman oldum.. Açtı ağzını, bir yumdu gözünü, vedi veriştidi.. 
Benim aklım gıt birez, hepsini aklımda dutamatım, emme en son dediklerini hiç unutmayacan tee 16 Nisan'a gadar.. "yeni Türkiye, güçlü Türkiye diye gıçını yırtabatı, herşey eskisinden beter , ne annadım ben bu işden, bi dedikleri bi dediklene dutmayo bunların dedi.. Isimleri ak, cisimleri gapgara, birde ampül resmini gullanıyorlar, ampül neyinen yanar, alettiriğinen yanar,  ee oda yoğusa nolacak, söner gider işte böne." Deyince birden fırınevine yaktığı ataş aklına geldi.. Ah bide ne gösün, ataşıda geçmiş, alafıda.  Bide ona sinirlendi.. "Gödünmü bak" dedi, "onların yapamadıklarını gonuşmak bile zarar, he şu başıma gelen, ağızlım yüzlüm, bi börek bile yapamayon bunların yüzünden" dedi.

Zehraaba'yı lafa duttum deye, içim bi gısım oldu. Yaptığı börek hiç hora geçmedi diye garnım dakılırken, baktım eminaların fırınevinin bacası tütüp duru. Verin tepsiyi bana dedim, pişiripte getiriverecem. Tepsiyi gaptığımınan o fırınevine gittim. Fakriye aba süngüynen fırını temizleybatı.  "Berekatlı osun" dedim. "Hoşgedin, Bohçacıla gibi gezip durma, ekmek ediyom, şu sedirin üstünde duran sahana iki yımırta gır, şu ambarın üstünde duran çıkıdan birez susam dök, çırpta, somunları sulakla bakam" dedi.. Nereye varsam azarlandım böğün. Herkes bi ayrıksa omuş. Kim delirtti bunnarı bilmen ben? Neyse sulakladım galan somunları Fakiye aba kürekle fırına verdi. Şu başına gelmedik gamayan, Zehrabanın Börek tepsisinide verdik fırına. Bahçeye iki minder attık, bu sırada Zehraabada geldi, oturduk. Dut ağacının dalında asılı iredyoyuda açtık. Türküler varıdı ne gözel. Engin Turan, o tok sesiyle, "Vardım hint eline, gumaş getirdim, sen benim başıma neler getirdin, ben senin gahrını çekemem" derken, happadanak referandum gampanpayasına geçti. Zehraaba ottuğu yerden bi hışımınan galktı, "Nisan'a gadar cana imana yetele galan, bilmekte istemeyon, duymakta istemeyon şu adamın longurdusunu, dolu başağın başı eğik, boş başağın başı dik olurmuş ye, bununkuda o hesap, dedi. Hinci bunu dinleken fırındaki böreği yakmayam deye, gısıverdim sesini", dedi. 



11 Mart 2017 Cumartesi

Yeter Artık Bölmeyin. Birazda Toplayın.

Kısaca içimi döküp gidicem. Bugün olanlarla ilgili. Hani şu ikide birde Avrupa kapılarına dayanan politikacilarla ilgili. Adamlar gelmeyin, ülkemizde referandum propagandası yapamazsın diyor, bunlar biz geliriz, hadi sokmayın bizi içeri dünyayı başınıza kaldırırız diyorlar. Yani sırf inatlaşma, bir güç gösterisi, bir sidik yarışı. Sonrada mağduriyeti oynama. Kimileri bunun danışıklı dövüş olduğunu söylüyor. Valla Çavuşoğlunun açıklamalarını dinleyince hak verdim, danışıklı dövüş olmasa bile bir mağduriyetten oy kazanma çabalarına. Milli duygular üzerinden.

Bundan önceki seçimlerde evet geldiler, konuştular. Ben o zamanda yadırgamıştım. Avrupa'da sadece Türkiyeliler yaşamıyor. İtalyanlar var, İspanyollar var, eski Yugoslavya ülkelerinden olanlar var. Hiç bir ülke liderleri, bakanları seçim propangandası için başka ülkeye gittiğini hiç görmediğim gibi, zaten Avrupa ülkelerindede kendi seçimleri için meydanlarda konuştuklarınıda hiç görmedim. Ne seçim otobüsleri, ne ses, ne göz kalabalığı. Tv lerde karşılıklı tartışılır sisayet programlarında, birde her parti kendi seçim bildirgesini da
ğıtır, insanlar okur, gider seçimimi yapar. Birde oy'unun peşinde olmaz kimse durmaz Ne trafolara kedi girer, nede oylar çalınır. Güvenir insanlar, siyasetciler birbirine.

Siz niye geliyorsunuz? Gelmeyin. İletişim çağındayız, ve her gün görüyoruz zaten sizi heryerde. Tv ler sizden geçilmiyor. Buna rağmen biliyoruz #hayır diyeceğimizi. Evet diyenlerde biliyor, hayır diyenlerde. Gelmeyin buralara. Germeyin bizide germeyin. Sizin bu EGO'larınız, o ülkelerde yaşayan bizleri , bölmekten başka bir işe yaramıyor. Ha belki sizin ma
ğdur politikaniza yariyor. Fakat zarari daha büyük. Evetçiler, hayırcılara düşman ediliyor, ve yetmezmiş gibi ve aşırı sağcı nazileri üzerimize salıyorsunuz. Türkiyede bölecek bir şey kalmadı, şimdi Avrupa'ya mı geldi sıra? Böyle bir krizde bir ölen olsa sorumlusu kim olacak? Nisanda bitecek bu seçim, fakat biz burada yaşamaya devam edeceğiz, Türkiyeli olarak ve o döküp kırdıklarınızla. Ya sonra? 
Foto alinti.
Şu ara kendimi anası babası sürekli kavga eden, korkudan bi kenara pısmış bir çocuk gibi hissediyorum. 

10 Mart 2017 Cuma

Benden Selam Olsun Bolu Beyine, diyen Köroğlunun Torunuyum ben Binali efendi!

Abidik gubidik, profili düşük bir Başbakandan elbette siyasi, politik, bilimsel, entellektüel, bir şeyler beklemiyorum, ama bu kadar seviyesizliğe, laubaliliğe, lakayıtsızlığa değil benim, şu bizim Deniz'in baykuşunun bile tüyleri diken diken oldu. Adam kendini ciddiye almıyor, sen niye alıyorsun? Dimi? Ama öyle olmuyor işte. 

Değerlere, geçmişe, yani tarihe,  yapılan "gaf"larla ( gaf deniyorda, bence gaf değil, ama alayda değil, adını koyamadığım başka bir şey, kara cahillik bu) bugün artık yeter dedim. Daha öncede Çanakkale için, "Çanakkale geçilemez diyorlardı, biz geçiyoruz işte" gibi şeyler söylemişti, güya köprü yaptıklarını ima ederek. Bu sözü söylerken insanın dili tutulur, içi ezilir be. Bu söz Çanakkale savaşından zaferle çıkılan, ve düşmana söylenen bir söz. O zaman şöyle mi anlamalıyım? "Biz bu ülkenin düşmanıyız, ve geçiyoruz işte" Bunu mu demek istiyor bu abidik gubidik? 

Bu günkü "gaf"ı da zıplattı beni yerimden. Evet ben Türkiyeliyim. Ama insanın doğduğu yerle başka bir bağı oluyor. Bolu-Mudurnu'luyum ben. 

İşte bizim abidik bugün Bolu'ya gitmiş. Halkı "Bolu beyinin torunları" diye selamlamış.!! Yahu hiç duymadıysan bile Köroğlunu, Bolu girişinde, meydanda, elinde  sazı, altında atı, kocaman bir heykeli var, onuda mı görmedin?  Yoksa "benden selam olsun Bolu beyine" türküsünü şu veya bu şekilde duyduğundan, aslında içeriğini bilmediğinden, aklına ilk gelen Bolu beyi olabilir mi? Yoksa zulmedenlere sempatiden mi bu sarfedilen sözler? Akıl alır gibi değil. Hani kedinin kuyruğuna basarsınızda cırlar ve tırnaklarını çıkarır ya, aynı o kedi gibiyim bu akşam.

Bolulular, çok sessizdir, suskundur, sabırlıdır, hoşgörülüdür.. Fakat yeri ve zamanı geldiğinde taşı gediğine koyarlar. Kendimden biliyorum. 

O yüzen 16 Nisanda, Bolu beyini selamlayan Başbakan'a, Köroğlu selamı çakarak onunda hala Başbakan kalmasını sağlarlar. Kendisi her ne kadar bu ülkeye değil bir Ali bin Ali feda olsun desede. Görünen o ki ülkesinden bi haber olan bu başbakan ülkeye feda olsun diye değil, profili olmayan isteğe karşı bir feda bu. Kişilik yok, itibar sıfır, seviye düşük, güya laf ebeliği yapan, ama bunu bile beceremeyen siyasetçiler ve politikacılar yönetiyor bu sevdiğimiz ülkeyi. Sonrada Avrupa'da niye kabul edilmiyoruz cıyak cıyak bağırıyorlar. 

Valla bir şey söyliyeyim mi? Aslında hoşuma gidiyor, Avrupa'nın bu tutumu. 

Dün Perşembe kadınları ile birlikteydik. Antonella dedi ki; madem Avrupa ifade özgürlüğünü tanıyor, bu yasaklamaları doğru bulmuyorum.. haklısın dedim. Ve ama, diye devam ettim. Hangi ülke seçim propangandası için başka ülkeye gidiyor? Ben görmedim. Ama Avrupa'nın şöyle bir yanlışı var, daha önceki seçimler için günümüz hükümeti gelip seçim propangadıları yapmıştı. O zamanda yasaklasaydınız diyorum. Şimdi neden hayır? Bunu fırsata çeviren hükümetin ekmeğine tereyağı mı sürüyorlar? Bunuda anlamış değilim. 

Günümüz politikaları bizi hep şüpheci bir tilki yaptı? Acaba ne yapmak istiyorlar? Şunumu demek istediler, bunumu demek istediler. Güven sıfır. 

Biraz önce evde şöyle bir konuşma geçti. Ben dedim ki, ben bu yaşadığım ülkenin başbakanını tanımıyorum, tv lerde görmedim, aynı kentte yaşıyorum, sokakta karşılaşsam tanımam. Güldü kocam. Ama bu sefer alaycı değildi. Bana hak vermiş gibiydi. Bence oda tanımıyor:) neyse.  Ama Türkiye politikasında öylemi? Tarım bakanına kadar tanıyorum artık. Neredeyse muhtarları tek tek tanır hale geldim. 

Benim burada politikacıları tanımamam, Türkiye'deki muhtarlara kadar tanımam arasında hiç bir fark yok. Ülkedekiler sürekli tv den 7-24 evimizin salonunda. Yaşadığım ülkeninkilerse gündüz işinde gece evinde sen ben gibi yemek yiyor, tuvalete gidiyor, hatta ossuruyor, ve rahat uyuyor. Belki biraz daha zengin yaşıyordur, ama bunu en azından gözümüze sokup, vatandaşına höykürüp, parmak sallamıyor. 

Elbette ülkemi kıyaslamıyorum. Ama yaşadığım ülkede bile, kadınlara tanınan seçim hakkı Türkiye'den çok sonra gelmesini politikaya alet eden ülkemin politikicaları o zaman ileriye taşıyın, geriye değil. Evet yaşadığım ülkenin utancı olmasına rağmen (çıplak ayaklı çocuklar) insanlar hep ileriye bakmışlar. Tamam İsviçre kendine has, istisna bir ülke. Fakat 16 Nisan'daki anayasa değişikliği (Cumhurbaşkanlığı sistemi) referandumu ileriye giden bir anayasa değil, aksine çok geriye götüren bir sistem. Bununda aslında bir göt kurtarma sistemi olduğu apaçık ortada. 

Acayip sinirliyim, üzgünüm bu akşam.. Bolu beyinin torunları, ne demek ya? 

#Hayır, Binali efendi. Ben Köroğlunun torunuyum. Bu cevabımı size 16 Nisan'da vereceğim!!! 




8 Mart 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #16 #17 #18 # 19 #20 Ve Challenge biter..

Challenge başladık madem bitirelim değil mi? Zaten 20 soruydu. Ve bugün bitmesi gerekiyordu. Hafta sonu iki soruya yazdığım uzun cevaplar bloğa aktarırken kaybolunca hevesim kaçtı bi daha yazamamıştım. O zaman şimdi 5 soruya birden kısaca yazıp bari aynı günde bitireyim:)

16-Kendini çok değerli hissettiğin an var mı?

Ben, ne kendimi çok hor görürüm, nede çok beğenirim. Ortasında dengede tutmaya çalışırım. O çok hassas bir denge. Önce kendime değer veririm ben. Ama ukalaca değil, dediğim gibi hassas terazimde ölçerim. Bunu, yaptıklarımın, yaşadıklarımın düşüncelerimin, ilişkilerimin yansıması ile ölçebiliyorum. Yapmacık sevgi gösterileri değil bu.

İçten gelen, samimice söylenen güzel sözler ve davranışlar bana değerli olduğumu hissettirir.

Mesela;
-mesela, eline sağlık anne, dendiğinde..

-canım, çok güzel olmuş.. sen bunu çok iyi yapıyorsun.. dendiğinde..

-abla seni çok özledim.. seni çok seviyorum.. diye mesaj geldiğinde..

Arkadaşımın -canımıniçi, diye başlayan sabah maillerinde..

30 yılı aşmış bir arkadaşımdan "benim vefalı arkadaşım" diye başlayıp... "yaşamımın en iyi arkadaşı" diye biten bir cümlesinde..

Perşembe'leri buluşmadan önce "bu hafta çok uzun geldi, birazdan görüşeceğimiz için çok sevinçliyim" diye gelen bir mesajda..

Veya blogda yazılarımın altına espirili bir yorum geldiğinde. Ama bende mutlaka geri yazarım. Çünkü karşımdaki zaman ayırıp bir şey yazmış, en azından kısa bir cevap veya bir teşekkür etmek zor olmamalı. Bana değer verenin değerli  olduğunu düşünürüm.

17- Annenden babandan ne öğrendin? 

Maalesef anne ve babamdan bir şey öğrenecek kadar uzunca bir yaşamı paylaşamadık.

18-Hangisi daha olası; Cadı, vampir, kurt adam? Ve Tabiki neden? 

Cadı daha bir olası gibime geliyor. Cadı, hani şu masallardaki gibi süpürgesinin sapına binmiş, sivri uzun burunlu, tek dişli, kocaman benli biri değil sözünü ettiğim. Eski çağlarda, akıllı kadınları, baş kaldıran kadınları, din alemi cadı diye diyerek negatif hale getirmişler. Yakmışlar, öldürmüşler.. Günümüzdede halen aynı değil mi? Baş kaldıran kadını keserler, öldürürler. Kısaca böyle yani.

19- Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı daire mi? 
Manzarası müthiş bir daire olabilirdi. Ama seçenekte yok. O zaman hiç biri. Şöyle bahçeli bir dört duvar, üstünde çatısı ve yanında kümesi olursa daha iyi olur.

20- Hayat sana ne öğretti? 
İşte annemden babamdan öğrenemediğim her şeyi bana hayat öğretti. Bu doğrultuda, herkesten herşeyi beklemeyi öğretti.
Böylece hayal kırıklığım daha az oluyor.

Böylece ilham perisinin başlattığı bir meydan okumanın (challenge) sonuna geldik. Teşekkürler. 

Birde son olarak henüz 8 Mart bitmeden, dünya emekçi kadınlarımızın gününü kutlayayım. 

instagramda paylaştığım fotoğraf ve yazıyla.. 


İnsansız bir dünya olurda, kadınsız bir dünya olmaz. Dünyanın sevgi gücüne ihtiyacı var, o da kadında var. Çünkü kadın, gücünü sevgiden alır, erkekler gibi kaba kuvvetten değil!! 

3 Mart 2017 Cuma

Apartman Sohbetleri #14 #15 Fiziksel acılar, saçma teklifler..

14)En sevdiğin fiziksel acı? 

Challenge sorusu bu! Soruya bak hizaya gel diyesim geliyor. Ben mi farklı düşünüyorum? Fiziksel bir acı sevilir mi? Sevilir tabi yaaa. Bak şimdi geldi aklıma. Mesela acı biber 🌶.. Tarhana çorabısının yanında, kütür kütür bir aci biber turşusu. Dilin yanar alev alev 🔥 ama çok zevk alırsın. Ama bu tat olarak alınan acı. 

Aslında ilk aklıma gelen başkaydı. O'da şu, sevgi ile yapılan fiziksel aktiviteler.. Spor gibi diyelim.. spor güzeldir😀 konuyu fazla dağlatmadan keseyim en iyisi.  

15) Almış olduğun en saçma teklif? 

Çok ayıppp!!
Indecent Proposal filmi geldi aklıma😀 hayır, böyle bir teklif almadım. Almamda zaten. Öyle bir potansiyel yok. İyiki..

Ama söyle saçma bir teklif aldım, daha yenice hemde.

Bizim evdeki modem yada wi-fi, mi her ne zıkkımsa bozuldu. Bu bozulma evdeki bütün iletişim araçlarını engelledi. Tv, radyo, internet gibi. Sap gibi kalıyorsunuz bunlar yok olduğunda. Acı ama gerçek. Alışmışız bi kere. Hemde iliklerimize kadar. Neyse işte, bunlar bozulunca ertesi gün hemen yetkili servisi aradım. Eve geldi bir tekniker, baktı etti, bana dediki, modem bozulmuş. Yapılamaz. Size şöyle bir teklif sunuyorum, ben buraya geldim, ve bunun bozuk olduğunu tespit ettim. Benim ücretim 200 fr. Ya bu ücretimi ödersiniz, yada ben şimdi yeni bir modem bağlarım, burnunda ücreti 200 fr. Karar sizin demez mi?
Yani hiç getirisi olmayan hizmet için 200, ve hemen getirisi olan hizmet artı yeni bir ürün için yine 200 ödeyeceğim. Bu ne saçma bir teklif? İlk seçeneği kim seçer? Bunu kendisinede söyledim zaten alaycı bir mimikle. Bunu size söylemem gerek dedi. İyi ettiniz dedim.  Hala unutamıyorum. Yeri geldi anlattım. Apartman Sohbetleri işte.

O değilde fotoğraf arşivime baktım bu akşam. Baharı bekliyorum deli gibi. Şu altta görünen fotoğrafa takıldı gözüm. İnstaramdada paylaştım zaten. Sanki baharla birlikte gelen bir #hayır var. Çiçekler bile hayır yazmış sanki? Ne dersiniz? 


ilk sari ciceklerin H Harfi oldugunu düsünün.. gerisi gelir.

1 Mart 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #13, Cesaret..

13-Asla cesaret edemeyeceğin bir şey? 

Bu soruya şöyle cevap vermek isterdim. Mesela bir böceği, bir örümceği, bir yılanı, fareyi elime alamazdım. Ama bunların zararsız olduğuna ikna olursam yapabilirim belki. 

Asla,( bu arada asla demeyi hiç sevmem) cesaret edemeyeceğim bir şey varsa, bir insanın, bir hayvanın, kısaca bir  canlının hayatına zarar veremem. Öldüremem yani. Bu kim olursa olsun, düşmanım bile olsa. Veya sevmediğim bir politikacı mesela, hani şu üçbin dörtbin korumalı gezen politikacılar, onlarla bile yalnız karşı karşıya gelsem oturur sohpet etmeye çalışırım. Neden "evet" diyelim? diye sorarım mesela. O sigara içip içmediğimi sorar belki. İçiyorum, derim bende.  Paketi ister. Bende vermem. Siz önce beni ikna edin, sonra özgürlüğümü verin, falan derim. Ha, beni anlamaz, bu sohbetin bedelini ağır ödetirse işte o anki ruh halim nasıl olur? Bilemiyorum. O zaman şöyle derdim herhalde, çomak sokmamak lazım arı kovanına. Çiçekteki arıyı korkutuyorsunuz, ama kovandaki arıları unutuyorsunuz, gibi mesela.. Büyük olasılık kendim çalar, kendim oynardım. Demem şu ki, cesaretimi konuşmaktan yana kullanırım. Yani sonuna kadar konuşmaktan, anlamaktan ve anlaşılmaktan yanayım. Anlaşılmam o başka.. 

Fakat, asla "asla" dememek lazım. Asla yapamam dediğin şeyleri yeri gelir yapabilirsin. Büyük lokma yut, büyük laf etme...