Sayfalar

22 Mart 2013 Cuma

21 Mart'ta yaşam devam ederken..

Yine bir perşembeydi.. Her perşembe öğleden sonrası Elisabethle bahçesinde buluştuğumuz saatlerdi. Bahar başlangıcınada denk geldi.. Havada artık baya güzeldi.. Pembe değil, beyaz şarap vardı bu perşembe. İki hafta önce perşembe pek bir dertliydi.. Bence gereksiz bir şeye bu kadar üzülmüştü.. Onun için önemli olabilirdi, ama bana basit gelmişti.. Çok kötü durumdayım, lütfen gel, deyince uçmuştum yanına.. Sorunu öğrenince bumuydu dedim, ama içimden. Bu hafta tekrar buluştuğumuzda artık o konununda sıcak olmadığını düşünerek gerçek fikrimi söyledim.. Konuyu gereğinden fazla abarttığınıda.. Anladı beni.. Geçen hafta bunu söyleseydim asla anlayamazdı.. Oysa anlayışlı biridir.. Galiba arkadaş ve dost olmanın işveleri bunlar.. Neyi ne zaman söyleyebilirim.. Herşeyde zamanlama önemli.
Geçen Perşembe gitmedim.. Canım istemedi.. Hem hava çok soğuktu hemde o geçen haftaki sorununu dinlemek istemiyordum.
Bu hafta gitmek istedim.. Haftaya paskalya var.. Onlar ailesine gidecek, benimde kardeşim gelecek.. Bizim perşembeler baya aksayacağı için gittim.
İyi oldu bu sefer gitmem. Zaten her Perşembe doyurucu bir zamanla dönerim, taa ki geçen haftaya kadar:)

Üç kadındık.. Her ne kadar kimliklerimizde Türk asıllı Alman, Alman asıllı İsviçreli, isviçre asıllı İtalyan olsakta milliyetimiz önemini kaybediyor. Sadece kadın oluyoruz.. Anne-kadın, eş-kadın, iş-kadın.. Ortak noktamız kadın, anne ve insan olmak.. Her birimizin ikişer çocuğunun aynı yaşlarda ama farklı olmaları.. Küçükken onlarda beraber oynardı, ama herbirinin farklı okullara gitmesi ile arkadaş çevresi değişti.. Biz aynı biz kaldık.. 15 yıl olmuş..

İlginç konulardı yine konuştuklarımız.. Yerel gazetede çıkan bir haberi söyledi biri, okudun mu? Dedi. Hayır dedim.. Hannalore'nin haberini okumadın mı dedi tekrar.. Utanarak, hayır dedim.. Hannalore bizim oturduğumuz semtte köpekleri ile ünlü bir kadındı. 5-6 köpeği birden gezdirirdi.. Psikolog bir kocası vardı.. Kadın erken yaşlarda göğüs kanseri teşhisi ile göğüsleri alındığı için cocuklarıda yoktu.. Hayvan hatta köpek dostu insanlardı.. Hatta eşi savaş bölgesinden özürlü ve çok korkak bir köpeği ülkesine getirmiş, bakımını üstlenmiş, hatta o köpeğini köpek psikoloğuna götürdüğü biliniyordu..

Son zamanlarda o köpekler yok olmuştu birer birer.. En son 1 köpekle görüyorduk.. En son geçen Pazartesi Elisabeth görmüş.. Yanlarında köpek yoktu.. Dikkatimi çekmişti, dedi.. Uzaktan gördüm, eşi ile el ele idiler.. El salladılar, dedi.. O gün oturduğu şehire vedaya çıkmışlardı sanki dedi..
Bu iki karı koca bir yazı yazmışlar, gazetelere göndermişler.. Metni okumadım ben.. Ama şöyle başlamışlar yazıya.. " ikimizde birbirimizin mezarını yanlız ziyaret etmek istemediğimiz için birlikte bu dünyaya veda ediyoruz" geçtiğimiz Pazartesi yaşamlarına son vermişler.. Tüylerim diken diken oldu.. Kavga ile birbirini öldüreni duymuştumda, sevgi için birlikte ölümü göze almak??!!! Ve o kararı verebilmek? Uygulamak? Cesaretsizlikmidir? Çaresizlikmidir? Neyin nesidir? Akıl sır erdiremedim? Ama iki insanın bu şekilde veda etmeleri, birde tanıdığım için derinden sarstı beni.. Ama onlar kararını o şekilde vermişler, öyle yapmak istemişler dedim ben. Yani zorla yapılan bir şey yok.. Diğeri bundan bende sorumluyum sanki, dedi.. Hep yüzeysel konuştum onunla... Sorunları vardı, ve ben sormadığım için suçluyum, dedi.. Bir diğeri, bu dünyaya veda etmek kolaymı, her ne kadar dini duygularım olmasada kafamın arka taraflarında bir yere yerleşmiş, sırf o yüzden yaşamıma son veremezdim, dedi.. Katolik İtalyanların dinlerine bağlı olduğunu hatırladım.. Hatta savaş bölgesinden köpek bile getirdiğini yadırgadı.. Tipik psikolok işte dedi..

Eve geldim bu konuyu anlattım.. Cocuklarımın yorumu. Tipik İsviçreli, yalnızlık, aile duygusu yok, arkadaş sevgisi yok, oldu.. Eşim başka bir yorum.. Savaşa karşı hiç bir eylemde bulunmazlar, savaş bölgesinden köpek getirmekle mutlu sanarlar kendilerini dedi.. Eşimin keskin sınırları vardır.. Kökten halletmeyi sever.. Bazen sert gelsede düşünceleri, öyledir..

Ben ne düşüneceğimi bilmiyorum.. Sadece bu çiftin 70 yaşlarında olduğunu biliyorum. İstedikleri hayatı yaşamışlar diye düşünüyorum. Hatta sevgi dolu yaşamışlar.. Birbirlerinin yokluk acısını çekmemek için birlikte veda etmişler.
Benim asıl merak ettiğim, o kararı nasıl verdiler. Ve nasil veda ettiler.? Gazetede sadece veda mektupları yayımlanmış.. Ne diyeyim, toprakları bol olsun..
Buna benzer konuları konuşurken, ve bahçede akşam olmaya başlamışken gökyüzünde şöyle bir görüntü vardı.. Bugün herşey ilginç geldi bana..


16 Mart 2013 Cumartesi

Nede olsa kışın sonu bahardır..

Bu kış banamı uzun geldi bilemem. Aslında sabırlı bir insanım hemde çok. Beklerim.. Havalar bir ara ısınır gibi olunca, kandım.. Belkide özlediğimi hissettim.. Tamam dedim, bahar geliyor bu senede. 21 Mart olsada bahar başlangıcı takvimlerde, inandım..
Ya sonra, U dönüşü yaptı sanki kış.. Sanki biri ona, hooop, nereye? demiş.. Oda isteksiz geri dönmüş gibi.. İsteksiz isteksiz yağmalar.. Zehir gibi soğuk, kar taneleri küçük küçük, yukarı aşşağı, sağa sola fıttırmalar... İsteksiz yağdığı o kadar belliki.. Sanki silah zoruyla yağıyor.., İsteksiz yapılan işlerden oldum olası nefret ederim. Verimide olmaz zaten..
İsteyerek, severek yapılmalı bir iş.. Ama doğa olunca, tabiat olunca yine gıkım çıkmıyor tabiki.. Kocakarı soğuklarıymış diyor saatli maarif takvimi kardeşim.. Valla bilmem, 27 Mart'a kadar bitsin kocakarı soğuğumu, kocaadam şeyimi? Gâvur şeyi sıcakları gelsin artık:))
Her mevsimi çok seviyorum aslında, ama yaz aylarını daha çok seviyorum. Renkli olmayı seviyorum..

Ama başlıktaki gibi, nasıl olsa kışın sonu bahardır, der bir türkü. Takvimlerde gelmese bile benim baharım 27 sinde gelecek, biliyorum..

Türküler deyince, nasil güzeldiler..
Aslında ben bu yazımı türküler üzerine yazacaktım.. Başlığıda radyoda dinlediğim ilk türkünün sözüdür.

Ben aslında bir TSM aşığıyım. Çok severim.. TSM müziğini seven insanları artı puanla başlarım sevmeye.. Ama türkülerinde tadına varmaya başladım ben. Türküleri sevmek başka bir şey. Her türküde bir yöreyi, bir yaşanmışlığı, bir geleneği, bir sazı, bir sözü hissediyorum.. Her türküde bir hikayeyle yeni bir keşfe çıkıyorum. Ufkum genişliyor sanki.. Ülkemi tanıyorum, geziyorum türkülerle.. Bir türkü dinlediğimde hangi yöreye ait olduğunu artık tahmin edebiliyorum az çok.. En azından bölgesini biliyorum ama bölgedeki şehirlerde kayboluyorum bazen..

Türkülerin takvimi, ayı, günü zamanı olmadığı gibi, siyasi bir haritasıda yok.. O yıllanmış türküler ne bir mekana, nede bir zamana sığıyor.. Sınırı olmuyor, nerede dinliyorsan orada oluyor türküler. Çünkü çok saf ve çok temiz ve samimidir sözleri.. Çünkü en derin duygularla yakılan o türküler zaten en son ihtimal olarak yakılmış.. Samimi ve doğal olan herşeyin tadı damakta güzel bir tat bırakır zaten..

Geçenlerde bir arladaşm gelmişti hani.. Biz yine hep türkü ne şarkılarla geçirirken zamanı, bir anda dediki; ben artık türkü dinlemiyorum.. Beni üzen bir melodi dinlemiyorum..Üzüldüm.. oysa türküleri çok seven bir insandı.. çokta güzel söylerdi.. "yüce dağ başında yanar bir ışık" türküsünü onda dinleyip onunla sevmiştim..

Bugünün başka bir güzelliği ise kartpostal kardeşliği ile başlayan etkinin tepkisi:) eşleştiğim sevgili Mina dan bu ayın kartını aldım.. Yeşil renginin yoğun olduğu bir kart.. Yeşil bir alanda kuru dal üzerinde baharı bekleyen bir baykuş gördüm ben.. Ne ilginçtirki benimde ona gönderdiğim kart yeşil renklerde idi:) ulaştımı acaba? Zira sevgili Özleme gönderdiğim kart ve ayraçlar 1.5 aydır eline ulaşmamış.. Ve kaybolduğuna kanaat getirdim artık.

Geciken baharı kartlarda, türkülerde, şarkılarda, vazomdaki çiçeklerde yaşıyorum ben. Ne diyor bir türküde "nede olsa kışın sonu bahardır""


7 Mart 2013 Perşembe

İşte buda benim "emekçi kadınım"...


Ressam: Murat Taban
Bu resimdeki kadın bir tütün işçisiydi. Adı Ayşe Emiral'dı.. hanginiz tanıdınız? hiç biriniz!! çünkü tanınmış ünlü biri değildi.. Bu kadın benim anneannemdi:)
Ben bu 8 Mart'ta anneannemi anmak istedim.. Onu yazmak istedim..

Bir anneannenin yada bir babaannenin gözlükle torunlarına örgü ördüğünü düşünün.. Ne sıcak bir resimdir..

Anneannem, burnunun ucundaki o siyah çerçeveli gözlükleri ile bize kazak, hırka, yelek ve patrikler ören bir tatlı kadındı.. Belkide o gözlükler ona ayarlı bile değildi.. hatırlayanlar vardır, eskiden herhangi birine ait bir gözlük için ver bi takayım denirdi, ve takardı o kişi, sonra ellerini uzatıp bir uzaktan bir yakından ellerine bakardı, bayada iyiymiş derdi.. Ve sahipsizse o gözlük onu kullanırlardı.. Acaba onun gözlüğüde öyle mi elde edilmişti, şüpheliyim? Gerçi çalışan bir kadındı, belkide sigortası ödemişti ve ona aitti..

Hayrandım onun örgü örme stiline.. Hani ip şöyle boyuna atılır, şişler ellerin altında değil, üzerinde olur.. Şişler, eller üzerinden dirseklere kadar uzar.. İlmek attıkça işaret parmağı şişe ipi uzatır.. Çok estetik bir görüntüdür.. Anneannemi örgü örerken izlemeyi çok severdim.. Onun gibi örmeyi çok isterdim.. Ama örgü örmeyi ninem (babaannem) öğretti, kendi stili ile.. Ne boynuna doluyorsun, ne parmağına o ipi.. Parmağa dolanmış ipi sevmezdi ninem, " ne o öyle çük gibi parmak havada" derdi:)

Ama dedim ya, anneannem ne parmağına dolardı ipi, nede başka birşey.. Bakmadan örerdi, hem senin yüzüne bakarak konuşur, hem o işaret parmağı ile ipi attıra attıra örerdi..

Ben annenemin ilk kız torunuyum.. Ve birazda torpilliyim hep.. Ama abimde ninemin ilk göz ağrısı.. Erkek torun ya.. Ona toz kondurmazdı.. Babaanneler erkek torunu, anneanneler kız torunu çok seviyorlar, bu kesin:)) ama ben ikisinide çok seviyorum... Çünkü onları anlayabiliyorum..

Anneannem çocuk ruhlu bir kadındı.. Çocukla çocuk, büyükle büyük olurdu..
Sabrı o kadar geniş değildi ama, saman alevi gibi geçiciydi siniride:) o yüzden kızgınlığını kimse ciddiye almazdı.. Mesela rüzgarla kavga ederdi.. Yazın mutfak perdesi rüzgarla esiyorsa, ve o perde yüzüne vuruyorsa sinirlenirdi, ve derdi ki; ey gidi, es desem esmez:))
Veya, aluminyum tencereleri vardı, yanları yamuk, o tencereler eğer aygazın üzerinde durmuyorsa yamuk olmaları nedeniyle, alırdı o tencereleri vururdu yerden yere, sonra pencereden aşağı fırlatıldı:)) sonrada gider alırdı..

Mesela bir şey anlatır, ve sen onu duymadıysan, anlamadıysan, tekrarlatıyorsan eğer, başını sağa sola sallayarak dişlerini sıkarak ve sesini yükselterek anlatırdı ki, güya sinirlenirdi, ve biz sırf o anı yaşamak için tekrar anlattırırdık.. Sonra yine kendi hareketine kendi gülerdi..

O erken yatardı mesela, biz hala uyumadıysak, ve sesliysek, kapıyı aralar, pijamalarının dizleri D şeklini almış öne doğru çıkık, ak saçları yüzüne düşmüş, o kısık ve bizi aşşağıyalarak bakan gözleriyle, bir nefes içine çekerek, "ey gidi, akşam yatmak pilmeysınız, sabah kalkmak, or......." derdi;) sonra bize katılır, horon bile teperdi.. Çok tatlı bir laz kadınıydı ananem:)

Bir anımızı daha yazayım:) Bir gün Çanakkale'de teyzemlere gittik.. Kuzenler falan epey kalabalığız.. Anneannemde yanımızda, halk plajına gittik.. Biz giydik mayoları, bikinileri güneş, deniz, kalabalık cırkıl cırkıl tadını çıkarıyoruz.. Ananem giymiyor tabi mayo falan.. Alışık değil, zor geliyor herhalde.. Gerçi mayosuda hiç olmadı ya, ama olsada giymezdi demeye getiriyorum:) neyse, oda eteğini dizine kadar sıyırdı, kuma gömdü, şemsiyenin altında oturuyor.. Zaman sonra hopörlerden bir anons.. "Üstü giysili bayan, lütfen plajı terkedin yada mayo giyin"!! Biz tabi duymuyoruz.. İkinci ve üçüncü anonstan sonra ki dialoglar:
teyzem:anne bak sana diyo..
Ananem: ne dey??
Teyzem: üstü giysili bayan plaji terkedin diyo!!
Ananem: aman, afkuruy o be!!
Dizlerim ağrıy, ha böyle sicak kum iyi geliy romatizmalarıma, öyle derim pen ona :))
Sonra kaldıkmı, gittikmi hatırlamıyorum.. Ama garip gelmişti bana, ne olurdu ki, o kadın orada otursaydı.. Güya "halk plajı"

Tüm bunlar onun emekli olduktan sonraki halleriydi.. Ama onu öncesinide biliyorum ben.. Çünkü çocukluğumuz ananne ve babaanne yanında geçmiş.. Her ikiside farklı, her ikiside güçlü kadınlardı benim gözümde..

Hani literatüre girmiş, dünyaca ünlü emekçi kadınlar vardır. Ama bazılarının adı hiç yoktur.. Tıpkı 8 Mart'ı tarihe geçiren 40 bin tekstil işçisinin greve gitmesi, ama 129 kadın işçinin yanarak can vermesi gibi.. Kimdi o kadınlar? Asıl acıyı onlar çekmedilermi? Onların adı yok.. Ama birileri bu işe önayak oldular ve tarihe geçirdiler.. Clara Zetkin, Rosa Luxemburg gibi.. Elbette çok önemli kişilikler.. Ya diğer emekçi kadınlar? Elbette onlarda kişilikliydiler.. En az Zetkin, ve Luxemburg gibi.. Yada Frida Kahlo? Evet çok acı bir hayat hikayesi var.. Geçenlerde arkadaşımda aynı şeyi söylemişti.. Yani biz burnumuzun ucundaki bir kadının acılarını göremiyorsak ve paylaşamıyorsak, çok uzaklardaki kadının acısını, yaşamını hissetmek iki yüzlülük değilmi? Çok doğru.. Elbette onları anlamak güzel şey, ama yakınımızdakilerin duygularınıda hissederek, görerek ve bilerek..

Demem o ki, ananem dünyaca tanınmasada, emektar bir kadındı.. benim gözümde dev gibiydi.. Elleri büyük büyüktü. O cüsseli bedenin içinde pamuk bir yürek..
Evet, emekçi bir kadındı üstelik.. İki katlı, sarı bir evin ikinci katında yaşıyorduk.. Anne-baba Almanya'da bilindiği üzere, bizde abim ve ben Hendek'te ananne, dede, teyzeler, dayılar birlikte kalabalık bir ailede yaşıyorduk.. 8 kişilik bir evin tek çalışanıydı anannem.. Hemde bir tütün fabrikasında.. Ve ilginçtir onun dışında evde herkes sigara içerdi.. Abim ve ben bile o yaşlarımızda ilk denemelerimizi yapıyorduk.. Alpay'ın "fabrika kızı" diye bir şarkısı vardır. Sözleri derindir; "fabrikada tütün sarar, sanki kendi içer gibi, sararkende hayal kurar bütün insanlar gibi.. Bir evi olsun ister, birde içmeyen kocası.. Tanrı ne verirse geçinir gider, yeterki mutlu olsun yuvası.." diye sürer gider şarkı.. Onu hatırlarım hep bu şarkıda. Sanki ona yazılmış gibidir.. fabrikada tütün sardı, sigaradan nefret etmesine rağmen, nasıl hayaller kurardı o tütünleri sararken bilinmez ama, onun ne bir evi oldu, nede içmeyen bir kocası...

Hayat ananneme hiçte nazik davranmadı.. Üç evladı ve bir torunu kendisinden önce veda etmişti bu dünyaya.. Evlat acısını yüreğinde nasıl taşıdı acaba? Büyük kızının, yani annemin bir kış günü Almanya'dan ansızın gelen tabutuyla karşılaşmasını nasıl kaldırdı o ana yüreği? Ben o zamanlar bunları düşünemeyecek kadar küçüktüm.. Ama şimdi düşündüğümde o nasıl bir güç, kudret ve kuvvetir ki, bu acılara göğüs germiş.. Acaba gerebilmiş midir??
Ana-kiz tarhana yaparken.. belliki Almanya'ya giden bavullara konacak..
En azından hayata küsmemişti.. gülebiliyordu.. Hayatın devam ettiğini biliyordu.. Evet hassastı, göz pınarları hep bir bahane arar gibiydi akmak için.. Ağlayarak yıkamış olabilir miydi o yüreğinde taşıdığı acıları??
Belkide torunlarında gördü o kaybettiği çocuklarını.. Mesela beni ne zaman görse, anneme benzeterek severdi, ellerimi annemin ellerine çok benzetir beni gördüğünde ellerimi hep ellerinin arasına aldırdı ve öperdi onları.. Sırf o yüzden bende estetik, ince ve uzun olmayan ellerimi çok severim mesela..

Ananemle ilgili çocukluk anılarım var benim aklıma geldiğinde beni gülümsten.. Şöyle ki;

Tütün fabrikasında çalışan kadınlar hep aynı giyinirdi.. Krem yada külrengi uzun pardüsülü kadınlar.. Tütünün ziftinden korunmak için olabilir, bilemiyorum? Akşam saat 5 te paydos edilirdi.. Abim ve ben ananemi karşılamaya giderdik.. İstisnasız hergün.. Ve hep aynı yerde karşılaşırdık.. Ona yaklaşınca kollarını açardı, ve biz koşarak ona sarılırdık.. Bilirdik ki, cebinde yine leblebi tozu var.. Hergün leblebi tozu getirirdi bize.. Şimdi yok galiba öyle bir şey.. Eskiden olurdu, şöyle 100-150 gramlık poşetlerin içinde. Sonra o poşetteki tozu ağzımıza doldururup konuşmaya çalışırdık, konuştukça ağzımızdan çıkan harflere göre püskürdü o tozlar havaya. Biz buna bayılırdık.. Bazende poşete su akıtırdık çeşmeden, o leblebi tozu olurdu çamur gibi.. Onuda yine ağzımıza boşaltır en çabuk kim yutacak yarışması yapardık:))

Birde hiç unutmam, okullarda yıl sonu müsamereleri olurdu.. Ve beni öğretmenim mutlaka dahil ederdi. Ya bir küçük tiyatroya ya bir şiir okumaya, yada bir halk oyunlarına.. O yıl ben bir şiir ve bir oyunda oynayacağım.. Kızlar tek tip bir elbise giyecek.. Aynı basmadan, kenarları su taşı, pon pon çoraplar, ve o döneme ait bir ayakkabı. Müsamereye iki gün kalmış, benim kiyafet hazır değil.. Güya anne baba Almanya'da, herkes zengin sanıyor beni.. Durum hiçte öyle değil.. Dedim ya 8 kişilik ailede çalışan tek bir kadın, üstelik kiralık bir ev..
Canım ananem arkadaşından bir borç alarak son anda o basmayı aldı yine terzi bir arkadaşına diktirdi, gece yarılarına kadar, pon ponlu çoraplarımıda aldı, ama ayakkabıya parası yetmedi.. Naylon, kenardan kıskaçlı bir ayakkabı ile çıkan tek öğrenciydim.. Ananem izlemeye gelen tek yakımımdı.. Haa birde Abi'm.. Abi, eğer okuyorsan bu yazıyı hatırlıyorsun değil mi? O döneme ve o müsamereden resimler var ama köydeki resim kutusunun içinde. Kim giderse o resimlerin fotosunu çeksin, ama resimler orada kalsın.. Yıllardır oradalar, oradada kalsınlar.. Herşey yerinde güzeldir..

Ananem sadece fabrikada üretmememişti, 7 çocuğu ve 17 torunu olarakta epey üretkenmiş.. Bilemiyorum kaç torunu bu yazıdan haberdar olur, ve bana katılır yada katılmaz.. Benim gözümdeki ve gönlümdeki yürekli anannem bu..

Anneannem, senin aracılığınla önce sana sonra anneme sonra nineme ve tüm dünya emekçi kadınlara selam olsun!!! Gününüz kutlu olsun... Mekanınız cennet olsun...
Anneannemin torunlarinin yarisi..