Sayfalar

27 Şubat 2014 Perşembe

Deniz Gezmiş'in ruhu

Yıllar önceydi.. Ruh çağırma olaylarından bahsediyorlardı.. Bazı korku filmlerindede görmüştüm böyle şeyleri.. Inanmıyordum ama.. Biri ben gördüm, öyle bir şey var dedi.. Oturduk bir gece denedik bizde.. Inanmadığımız için ve o ruh çağırma anı gülmekten yerlere yattığımız için gelmedi tabi.. Yok öyle bir şey dedik, geçtik. Bir kaç yıl sonra abim böyle bir şeye tanık olmuş.. Ve heyecanla anlattı bize.. İçimizde böyle şeylere inanmayan tek kişidir aslında. Oda inandıysa denemekte yarar vardı. Bir akşam oturduk ciddi ciddi çağırdık.. Önce yine kıkır kıkır gülüşmeler.. Bi diğeri, ya bi ciddi olun ya.. Sabırla ciddiyet takınmalar. Oda ne? Bir süre sonra fincan hakikaten hareket etmeye başladı.. Gözler faltaşı, hafif bir korku hakimdi bende.. Ama bi o kadarda heyecanlı.. Birbirimizi kandıracak halimiz yoktu. Çünkü herkes zaten bir açık arıyordu, ha biliyordum zaten bir hile vardı, demeye.. Yoktu hiç bir hile yoktu..  Biz o dönemler bunu sık sık yapıyorduk.. Ünlü ünsüz kimleri çağırmadıkki? En çok Deniz Gezmiş'i çağırırdık.. En güzel sohbetleri o yapardı.. Eğlenceliydi. Birde hiç korkmazdım onun ruhunu çağırdığımızda.. Beni etkileyen iki şey olmuştu.. Biz çay içiyorduk. Bize dediki, "banada bir çay verin". Nasıl içeceksin, diye sorduk. Sembolik masada kalsın, dedi.. O çay bardağı hala gözümün önünden gitmez.. Azalakcak mı diye salak salak bakıyorum. Azalsaydı herhalde hepimiz altımıza ederdik. Birde yine bir akşam sohbetimizde bizden bir müzik istedi.. Rodrigo'nun Gitar Konçertosu.. Ben o müziği biliyordum, klasiktir, herkes mutlaka duymuştur. Ama o zamanlar o müziğin adını bilmiyordum, o akşam öğrendim. Ve o müziği açtık. Sesini biraz daha yükseltebilirmisiniz dedi.. Yükselttik.. Ve hepimiz sessiz bir şekilde o müziği dinledik.. Sonra teşekkür etti bize.. Bizi baya sarmıştı bu olay.. Hemen hemen her akşam böyle ruh çağırma seansları yapıyorduk.. Hatta ve hatta ben bir kelimeyi yine Deniz Gezmiş'ten öğrenmiştim.. "Fetişist" bir cümle içinde kullandı. Daha önce hiç duymamıştım.. Bugün onun doğum günü.. Böyle bir anımı paylaşmak istedim.. 
Bütün bunlar neydi? Hala çözebilmiş değilim. Gelen ruhlar gerçekten onlar mıydı? Bilmiyoruz.. Bunun dinle alaksı yok.. Hıristiyanlarda yapıyor bunu.. Bunun çok güçlü bir enerji ile alakası var, ama çözemiyorsun ne olduğunu.. Yaşarken nasıl bir düşünceye sahiplerse yine aynı düşüncede konuşuyorlar.. Bizim düşüncelerimizin bir yansıması diyeceğim ama, o akşam orada bulunan hiç kimse "fetişist" kelimesini bilmiyordu. Dedim ya çözemedik.. Sonra bıraktık zaten.. Uzun zamandır yapmıyoruz. Ama böyle bir şeyin var olduğunu söyleyebilirim.. 

Bugün yaşasaydın eğer 67 yaşında ihtiyar bir delikanlı olacaktın.. Ama sen 25 yaşında bir delikanlı olarak kaldın.. Sen ve senin gibi diğer yürekli arkadaşlarının cansız bedenleri bile bir çok siyasetçiden daha aktif, hala.. Ölümsüzlük diyorlar buna.. 
Bir oğlum olmalı, adı Deniz olmalı dedik.. Ama iki oğul birden oldu.. O'nada "beni Taylan Özgür'ün yanına gömün" dediğin arkadaşının adını verdik.. Ve sanırım o ruhuda verdik. 
Iyiki doğdun. Iyiki.. 

Işte bizden istediği o Rodrigo'nun gitar konçertosu. 

20 Şubat 2014 Perşembe

Mavi Bern


Bugün, Şubat'a rağmen İsviçrede bile çok güzel bir hava vardı.. Masmaviydi.  Bu iyimi kötümü yorumunu yapmayacağım. Doğa işini bilir, varsa sorumlusu öcünü alır. 
Bugün işim ofisten çok, dışardaydı.. Fotoğraf bir tutku olduğu için bende, gözlerim heryere bir fotoğraf karesi gibi bakıyor.. Araba ile bir yere giderken güzel bir şey veya yer göreyim, hemen bir yere park eder, orayı izler fotoğraflar ve yoluma devam ederim. Hiç üşenmem. Fotoğraflarımı instagramda paylaşmayıda çok severim.. İnstagtam adresim @seryal1


Perşembe kadınlarını biliyorsunuz.. Ama bu kadınlar 3 haftadır buluşamıyor.. Bu nasıl bir alışkanlık yaptı ise bizde eksikliği büyük oldu.. Bunun nedeni Elisabeth'in 20 yıllık çalıştığı hastanede son 

zamanlarda mutsuz olduğu için ayrılıp yeni bir hastanede göreve başlaması.. Önceleri perşembeleri boş günüydü. Ben ve Antonella ona ayak uyduruyorduk. Artık saat 16.30 dan sonra buluşabiliriz ama son üç haftadır birbirimize ulaşmada kıl payı tesadüflerle kaçırıyoruz .. Ya ben Antonella ile, ya Elisabeth Antonella ile kısa görüşmeler. Ama yetmiyor. Bugünde öyle oldu.. Hastaneye yeni başlayan Elisabeth'le bugün nihayet görüşebildim. Çok mutlu görünüyordu.. Yeni işi ona çok iyi gelmiş. Ama herşeye rağmen bu perşembelere bir çözüm yolu bulacağım dedi. Şimdilik deneme sürecindeyim, kendimi kabul ettirdiğimde bunu talep edeceğim, çünkü bu perşembelere benimde ihtiyacım var dedi.. Meğer biz her Perşembe öylesine zaman ayırmamışız birbirimize.. Bu bize bir şeylerde katmış. Bu şimdi olmayınca anlıyoruz..  Pazar ayini gibi bir şey olmuş. Mayıs ayında 5 günlük bir İstanbul tatil planımız var birlikte, bir türlü bir araya gelip bunu ayarlayamadık hala. Heyecanlıyız. Tek derdim onlar güne çok erken başlayan kadınlar, bense biraz daha geç:) Elisabeth'in bir felsefesi var, iş için erken kalkıyorsam, kendim içinde kalkabilirim.. Benim felsefe tersine işliyor:) ama uyum sağlarım... Güzel olacaktır.. Bir kaç defa erken kalkıp tecrübe edindim, aslında erken saatlerde kalkmak o sabahın çıtırlığını hissetmek farkli bir duygu.. Ama yatağın sıcaklığı her zaman daha cazip geldi bana.. O sıcak yataktan dürten birimi var, sabahın köründe kalkayım felsefesi hakim bendede:))
Ama ayak uydururum.. Her zaman, her yerde..

17 Şubat 2014 Pazartesi

Ayaklar baş olunca, çokta iyi olur..

Ayaklar bas olmus:)) yürüyelim arkadaslar..

Hani geçen 14 Şubat'ta "One Billion Rising" etkinliğine katılmıştım. Yıllardır bu şehirde yaşarım ama şu fotoğrafını çektiğim "ucubeyi" :) ilk kez gördüm.. Görür görmez gezi parkı döneminde "ne zamandan beri ayaklar baş oldu" diye bağıran biri vardı ya.. O aklıma geldi.. Güldüm.. Hoşuma gitti.. Bizim ayaklar senin başından daha önde, dedim kendi kendime.. 

Ya aslında ben bir şey itiraf edeceğim.. Bunun ilk iktidara geldiği dönemlerde dini bakış açısını bir kenara bırakıp, dürüst olacaklarına kanaat getirdim. Ne bileyim öyle düşündüm işte.. Oy kullandım mı? Hayır! Çünkü kullanamadım. Biz yurtdışında yaşayanlar böyle bir hakkımız yok.. Ancak TR ye gidersek seçim döneminde, havaalanında öyle bir şansımız var. Onun dışında yok.. Ben burada diğer avrupalı arkadaşlarıma soruyorum, örneğin bir Alman isviçrede yaşarken mektupla kendi ülkesinin seçimlerine katılabiliyor. Biz Türkiye'lilerin seçme ve seçilme hakkımız yok. Yani biz bir hiçiz.. Ne bulunduğumuz ülkede ne ait olduğumuz ülkede.. Neyse.. Ben başka bir konuyu yazacaktım. 
Yani başlarda bu iktidarda olanları hoşuma gitmesede insani olduklarını düşünmüştüm.. Başörtüsünden girmişti konuya.. Herkes istediği gibi giyinmeli diyordu.. Ve daha başka şeyler. Evet bunu bende öyle düşünüyordum.. Aradan 12 yıl geçmiş adam hala bunu zaman zaman kullanıyor.. Demek ki bunun işine geliyormuş bu durum.. Millet bunlarla oyalanırken o başka şeylerle uğraşmış. Suni gündem diye bir terim kullanırdı bazı arkadaşlar gençliğimde.. Suni gündemin ne olduğunu yaşarken öğrenmiştim bile. 

Zamanla herşeye müdahale etmeye, bağırıp çağırmaya başladı. Işine gelmeyen herkese. Zaten herşey gezi parkı olaylarından sonra ortaya çıktı.. Onun öncesindede bir çok olaylar oluyorduda.. Ama geziden sonra benim gibi salaklar daha iyi görmeye başladı.. Çünkü olup biteni görmemek için ya kör, ya sağır, yada g*t kılı olmak lazımdı.. 
Hatırlatırım, gezi olaylarında camiye içki ile girdiler, görüntüleri haftaya cuma yayımlayacağız demesi bende bile "neden" haftaya cuma? olmuştu.. Varsa görüntü anında yayınla!! Olmadı. O görüntüleri hiç gösteremediği gibi, caminin imamıni yok böyle bir şey deyince, sürdüler. 
Sonra Kabataş olayları.. Gerçi orada olanları kamerada net göremiyorum ben.. Pek değerlendirme yapamam ama, bir soru işareti var yinede bende? 
Yine o dönemde içişleri Bakanı en doğru olanı yapmıştı.. Polisleride.. Hakimleri, savciları.. Ne olduda 17 Aralık'tan sonra hepsi tu kaka oldu, sormazmı insan kendine? "Bizimle resmen oynuyor" sorusu gelmiyormu aklınıza? 
Yine gezide olan, ölen genç kardeşlerin kamera görüntüleri yoktu.. Ama şimdi birer birer çıkıyor.. 17 Aralık zaten kapkara bir leke sürdü o ak'a. Ama o, hala hep ak, diğerleri kapkara.. O hep mağdur, ama bir o kadar da haklı, onurlu, gururlu!! 
Millette bir korku.. Artık kendilerine özel sayfalarda bile istedikleri gibi yazmamıyor. Bir korku paranoyası.. Ama her iki tarafta.. 

Adamın ülkesine nasıl bir kastı vardı ise tepe tepe kullanıyor.. Ya pısıp uyumaya devam edilecek.. Yada onun deyimi ile ayaklar baş olacak ve sokaklara dökülecek.. 

Sonrada heryere yukarda görülen "ucube" her caddeye dikilecek.:)) 

Maden o hep bizim düşüncelerimizle bizim üzerimize geliyor, bizde aynını yaparak dumura uğlatalım.. Bizim ayaklar onun başından önce gelsin.. 
Bir adım önde olalım... 

14 Şubat 2014 Cuma

"Dünya öykü günü" masadaki sigara..

14 Şubat, dünya öykü günüymüş.. Geçen yıldan beri birde "one billion rising" hareketi başladı. Kadına karşı şiddete hayır diyerek bugün saat 12 de bütün dünya ülkeleri ile eş zamanlı Bern'de kadınlar dans etti. Katılım azdı.. 25-30 kadın.. Birde yerimiz dardı.. Bu konuyla ilgili yazıyı geçen yıl bugün şöyle yazmışım.. okumak isterseniz buraya TIK

Bugün ise "dünya öykü günü" için kendime bir öykü yazmak istedim. 

"Masadaki sigara"

Her pazar kardeşi ile Folklor ekibinde oynayan kız yine folklörden sonra binanın merdivenlerinden aşağıya inerken, yukarıya çıkan o genci görmüştü.. Göz göze geldiler sadece.. Ilk defa görmüşlerdi birbirlerini.. Ertesi hafta daha bir severek gitti genç kız yine kardeşi ile..  O'da oradaydı. Bir süre o kültür merkezine görevli olarak gelmişti.. 
O genç kız artık her pazar o kültürel faaliyetlere daha büyük bir heyecanla gidiyordu.. O pazar hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Masada duran onun sigarasını ve çakmağını tanıdı. Fakat kendisi yoktu.. Yine görevli olarak başka bir yere gittiğini öğrendi genç kız. Hemen o sigara paketini ve çakmağını çantasına attı.. Ondan kalan bir şeye sadece kendisi sahip olabilirdi.. Öyle düşündü genç kız.. Ve eğer gittiyse mutlaka bir nedeni vardır, dedi, kendi kendine.. O gün birlikte oturduğu arkadaşları ile sigaraları bitince, kiz çantasındaki ondan kalan sigara paketini çıkardı. İçinde tek bir sigara kalana kadar diğer arkadaşları ile paylaştı.. O tek sigarayı paketi ile birlikte sakladı.. Onunla tekrar buluşursa o tek sigarayı onunla birlikte içip kaldığı yerden devam edeceklerdi. O sigaraya köprü görevini yükledi genç kız.. Ama O'na inanmıştı.. Bir gün tekrar karşısına çıkacaktı.. 
Aradan 8 ay geçti.. Kızın çalıştığı ofiste telefonu çaldı.. "Merhaba" diyen sesi hemen tanıdı, nabzı yükseldi, kalp atışlarını duyuyordu, yüzü pembeleşmişti.. Karşısında duran iş arkadaşı hemen anlamıştı.. Ama kız içinde gizli gizli yaşadığı bu duyguyu pat diye anlatamıyordu.. Çok heyecanlanmıştı.. Biliyordu, bir gün arayacağını biliyordu.. Güven, sevgiyi besleyen en büyük duygu olduğunu bir kez daha anladı.. Artık ondan haber almıştı ya, uzakta olsada, iyi olması genç kızı mutlu etmeye yetiyordu.. 

Günün birinde, onun yaşadığı şehirde bir kültürel etkinlik vardı. Genç kızın katıldığı koro ve folklor ekibininde orada bir gösterisi olacaktı.. Kız heyecanı yenemiyordu.. Uzun bir yolculuğun ardından o alana geldiklerinde kız ilk o'nu gördü.. O,da genç kızı.. Etrafa aldırmadan sıkı sıkı kucaklaştılar.. Sanki bir daha hiç ayrılmayalım, der gibi.. 

O gece yine gösteriden sonra yine o uzun yolu nasıl gitti o genc kız hatırlamıyordu.. Aradan bir ay geçmiştiki, o sevdiği adam karşısında duruyordu, "seni istiyorum" dedi. 

O günden sonra hiç ayrılmadılar.. O pakette kalan son sigarayı hala birlikte içmekteler. Ikide oğulları oldu.. 20 yıllık bir hikaye hala devam etmekte.. 

Onlar etmiş muradına, biz çıkalım kerevetine.. 
Ayca'nin gönderdigi Romy Schneider'in
bu kartpostalini o yüzden cok severim..

3 Şubat 2014 Pazartesi

Ben köyümü özledim..

en son köyde ben..
Bizim köyde hayat bir başkaydı sanki.. Minicik bir köy olduğu için ne bir köy kahvesi nede bir bakkal vardı.. Buna rağmen hiç canımın sıkıldığını bilmem mesela o köyde.. Zaten ara sıra böyle bir şeyi dile getirdiğimde, "sıkı can iyiydir, hemen çıkıvermez" derdi ninem.. Yada, "a aa, can'da mı  sıkılırmış, can nasıl sıkılır, bir anlatta bende bileyim?, derdi.. Ee gelde anlat.. Git damı süpür, git bahçeyi sula, git ibrikleri doldur, diyerek iş bulurdu bana.. Yapmak istemeyincede, o can sıkısı değil, tembellik derdi.. Böyle böyle can sıkıntısını unuttum.. 

Kadınıda, erkeğide çalışır bizim köyün.. Çocuklarada o yapılan işlerin küçük, eğlenceli tarafları verilerek el yatkınlığı ve becerileri geliştirilirdi.. Örneğin, haftada bir 15-20 tane köy ekmeği yapılırdı.. Koca teknelerde hamur yoğrulurken, kenardan bizde hafif hafif su dökerdik.. Hamuru iyi yoğurmak gerekir derdi, ninem.. Sonra fırın yakılırdı, fırında yakılan odunlar sobada yakılandan daha uzun ve kalın olduklarından biz onları taşıyamazdık.. Biz çıra, mozak ve kibritle bekler, ateş nasıl yakılıyor bakardık.. O çıralar ne güzel kokardı.. O fırın baya bir yanardı.. Süngü denilen aletle ( uzun bir sopa, ucunda eski bez parçaları tutturulmuş) iş yine bize düşerdi.. Gider onu pınarın biriktirdiği olukta ıslatıp koşa koşa fırınevine getirirdik. Onunla fırının içindeki küller temizlenirdi.. Sonra bir kadın ekmeklerin hamurunu avuçlarıyla "yassıağacın" (ince bir tahta) üzerinde somun haline getirir, küreğin üzerine koyar, biz çocıklarda bir tasın içindeki yumurta ve susam karışımını somunların üzerine minik ellerimizle cıp cıp sürerdik.. Kazıyacak la tekneyi kazırdık.. Bir sonraki ekmeğin mayası olurdu o tekneden kazınan hamur.. Sonra çevreyi bir bir ekmek kokusu alırdı.. Çevre evlere koktu diye birer ekmek verilirdi. Onlarda ekmek yapınca sana getirir böylece bir denge kurulurdu.. Bence en güzel kokudur sıcak ekmek kokusu.. Bazı somunların başından küçük bir somun daha oluşurdu fırında pişerken, bunada ekmek kuzulamış derlerdi.. O kuzu ekmeklere tere yağı sürüp yemenin tadı gibi tat çocukluğumda kaldı.. 
Sonra yine çamaşıra girilirdi, ırmakta.. (Fırınevi gibi buda çamaşır yıkama evi) 
O gün akşama kadar çamaşır yıkanırdı.. Bizde küçük, havlu, peşkir, teharet bezleri, falan yıkadık.. Kil kokusu var mesela hafızamda.. 

Sonra yazın harman zamanı.. Tarlaların adı vardır.. Akınbeli, Kaşın arkası, Derindere, Kocadere, Pınaryanı, Acıpınar, Dımışkı, vs. Dımışkı artık her ne demekse? Çok soran oldu, bilmiyorum.. Kimsede bilmiyor.. Ama adı garip olsada kendisi en güzel tarlamız ve bahçemizdi.. İçindedeki elma, erik, ceviz ve findık ağaçları ile.. 

Hangi tarlaya gidileceği önceden belli olurdu ki, öğlen yemeği o tarlaya gelsin.. Erkekler önde ellerinde tırpanlarla aynı ahenkle birbirine paralel şekilde ekini biçerek gider.. Arkasından biraz güçlü olan gençler yaba ile ekinleri öbek öbek bir yere desteler.. Yine biz çocuklar ve biraz daha yaşlılar tırmık ile kalan başakları destelere çekerdik.. Sonra traktörlerin römorklarında taşınan ekinin en tepesinde gitmeye bayılırdık.. 

Birde o tarlalarda yenen öğle yemeklerine.. Kaşıksapı o tarlalarda bambaşka.. Sonra buz gibi karpuz.. 

Dımışkı'da aynı zamanda bahçemiz olurdu.. Fasulye, domates, patates, biber, salatalık, soğan, sarımsak,  kabak ekilirdi.. Kışın pırasa, ıspanak, lahana..  Bir kenarda maydonoz, nane.. Bahçede ne ararsan var.. Sadece bir ağaç yaz elması vardı.. En çok sevdiğim elme.. Kokulu, mayhoş.. Başkada elma sevmem zaten.. Birde kedibaşı elması vardı.. Kocaman ekşi bir elma.. Sevmezdim.. Sadece şekli ve adı hoşuma giderdi. Bahçe sulamak en sevdiğim işlerden biriydi.. Kürekle karıkların ağzı açılır, suyun akış hızına göre karığın sonuna geleceği hesaplanır, ve zamanında karık başını kürekle değiştirmeyede bayılırdım ben.. Bazen karığın altında otururdum, nineme "geldi" diye bağırırdım. Salatalık karığı en eğlenceli olanıydı. Küçük salatalıkları koparıp, karığa akan suda yıkayıp çıtır çıtır yemek gibisi varmı? Bazıları acı olurdu.. Bunu eklerken biri osurmuş o zaman derdi ninem.. Aynı şeyi soğan içinde söylerdi. E bu bahçeyi eken tek insan ninemdi? Bak o zaman bunu hiç düşünemezdim.. Çünkü bu imkansız gibi bir şeydi.. Ben ninemin osurduğunu hiç duymadım:)) 

Güzün başka güzel.. Güz işleri.. Fasulyeler sırıklardan sığalanır.. Baklalar çıklanır.. Erikler çizilir, kurutulur, elmalar toplanır.. Kışın hoşaf yapmak için kurutulan, elma, erik ve armutlar.. Tarhana yaparken güneşin karşısında kuruyan tarhananın hamur parçalarını alt üst ederken beyaz çarşafların üzerine bakmaktan,  evd girdiğimizde güneşten etkilenen gözlerin bir süre karanlık görmesi.. Kör oldum zannederdlm.. Bir yarım saat falan düzelmedi gözlerim.. Önce karanlık, sonra gözlerimin ucunda parıldayan cisimler görürdüm.. 

Kış artık köylüler için rahatlık dönemi.. Dedelerin yaptığı kızaklar, daha iyi kayması için sarımsakla bilemeler, gece fenerleri ile oturmalara gitmeler, iğde, ve nar yemeler.. Soba üzerinde kestaneler.. Çok severim iğdeyi.. Meyva mı, sebze mi, ne olduğu belli olmayan odunsu bir besin. Ben buralarda hiç görmedim iğde.. Yok öyle bir şey. 

Bunun dışında, hayvanlarla olan ilişkide var. Hindi, ördek, inek, tavuk var. Civcivleri var. 21 günde yumurtadan çıktıklarını çocukluğumda okuyarak değil, yaşayarak gördüm. Ilk yumurtadan çatladıklarına şahit olmak.. Ilk çok çirkinler. Ama bir kaç gün sonra pamuk gibi. Portakal rengi gagalar.. Yada ördek yavruları.. 
Tarlalara giderken karşılaştığımız kocaman kamplumbağalar.. (Tospa deriz biz) onların üzerine binerdik, önce kafalarını içeri çekerler, sonra yavaşça çıkarır ve yola devam ederler, bizde onların üzerinde ağır ağır yol alıdık.. Oysa yürüyerek gitsek daha çabuk yol alırız.. Ama çocukluk işte.. O başka bir zevkti.. Umarım ona acı vermiyorduk.. 

Mesela koza nasıl olur, biliyordum. O küçük kurtçuklar dut yaprağı ile beslenerek kocaman olup, kendilerini nasıl hapsettiklerini gözlemlemek.. O kozaları kaynatıp, ipek çıkarmak. O ipekleri boyamak.. Sonra iğne oyası yapmak.. O kadınların başındaki o çiçek gibi oyaların hangi aşamadan geldiklerini görerek, bilerek yaşamak.. 

Tüm bunların dışında vakit kalırsa, yaşıt çocuklarla, saklambaç, tombik, Çelik çomak oynuyorduk..  Akşamları, oturmaya gidildiğinde, oynanan oyun, yüzük kimde, nesi var, ve birde kibritle oynanan "hakim, savcı" mıydı tam hatırlamıyorum oyunun adını.. Kalabalık şekilde oynanan bir oyun.. Herkes sıra ile kibrit kutusunu atar.. Dik halde durduran, hakim olur ve birine ceza verir.. Bir peşkirin, yada havlunun ucu ıslatılır, düğüm yapılır, suçlu olanın avucuna o ıslak havlu ile avucuna 3,5,10 kere vurulurdu.. Bazen gözümüzden yaş gelirdi ama, acıya dayanmayı öğrenirdik.. Çokta zevkli olurdu. Mazoşistliğıde öğreniyorduk böylece:))

Ama kimse kimseye kızmazdı.. Nasıl olsa sıra onada gelecekti.. Bana acıyacak vurana bende acıyarak vuracaktım.. Bana vurana bende vuracaktım.. Bana iyi olursan bende sana iyi olurum, der gibi.. 
Hayvan bitki oynardık çok.. N harfinden hiç hayvan bulamazdık mesela.. O var aklımda.. 
Sonra harita üzerinde şehir bulmaca oynardık.. Artık şehirlerin valisi bizmiş gibi hemen bulduğumuzdan, kasabalara, hatta en küçük yazılı olan bir yeri seçerdik.. Birde belli olmasın diye, haritanın doğusunda önce bulur, sonrada batısına bakıp sanki oradan bir yer soruyormuş gibi yapardık.. Böylece ülkenin coğrafyasını tanımış oluyorduk.. 

Eee, gelde böle bir ortamda canım sıkılıyor de.. Sıkılmazdıki.. 

Ya, anlat anlat bitmez..  Ben bu yazıyı neden yazmak istedim biliyormusunuz.. Bu alttaki resim oldu.. Köyümüzden tanıdığim komşumuzun bu fotoğrafını görünce köye gittim ben bu gece..? Aslında pek bir şey değişmemiş köyümüzde.. Dedeler ve torunlar yine aynı.. Tıpkı nineler ve torunları gibi.. 
Şu resimdeki sıcaklığı hissediyorsunuz değil mi? Dede torununun oturağı olmuş.. Sandalye kenarda boş.. Belki orada babanne oturuyordu, ve tarhana çorbası pişirmek için eve gitti.. Yada fırınevinde ekmekler pişti mi, bakmaya gitti..  Öncesinde Mısır közlenip yenmiş.. Şimdide olgun mısırları sığalıyorlar, kışa hayvanlara vermek için.. 
Bizim köyde insanın hiç canı sıkılmaz.. Her mevsim, ve her zaman yapacak bir şey hep var.. 
Kil toplanır, mantar toplanır, mozak toplanır, kekik toplanır, kekik suyu yapılır, kızılcık toplanır, kızılcık tarhanası yapılır, hasta çorbası denir, elma toplanır.. Dut dalı bir çarşafa silkelenir hep birlikte başında hem dut yenir, hem dedi kodu yapılırdı.. Insanlar hep mutluydu...

Bu sıcaklığı hangi şehir ortamı, hangi  bilgisayar oyunu verebilir? 
Ben köyümü özledim.. 
Foto: Oktay Özkan, Bizim köyden dede ve torun..
o pinarin aktigi oluk..

köye giriste hos geldin diyenler..