Sayfalar

30 Nisan 2017 Pazar

1 Mayıs, Fitnes, Aşk, Sertap Erener, AİHM

Yazma konusunda bir isteksizlik var bloglarda. İsteksizlik değilde motivasyon düşüklüğü desem daha yerinde olur herhalde. Yalnız değilmişim o zaman dedim. Fakat yazmaya yazmaya hiç yazamaz oluyorsun. Zorla bir şey olmaz, biliyorum ama zorlamadanda hiç bir şey olmuyor. Zorla sevgi olmaz. Zorla güzellik olmaz. Ama emek anlamında, hedefe ulaşma anlamında, zorlamadan olmuyor. En basit örneği, mesela fitnese gidiyorsun, terlemeden, kaslar yanmadan bir şey olmuyor. Bu anlamda söylüyorum. Bu arada fitnes konusundada çok pasifim. Kısa kısa her telden yazacağım şimdi.

**************
Fitnes ve ben.. 

Geçen salıydı. Mrs Sporty adında bir fitnes zincirinin standına yakalandım. Kendimi biliyorum, Fitnese yazılıp, gitmediğimi bildiğimden sadece, kabalık etmeyim, ayıp olmasın diye dinledim kadını. He he, dedim hep içimdem, külahıma anlat. Sonra ben başladım anlatmaya, dedim fitnes bana göre değil, deli gibi o aletlerde uğraşmak bana zevk vermiyor, üstelik saat hiç geçmiyor. Ben müzik seviyorum, dans seviyorum, zumba falan yapabilirim, bak o zevkli olur, fakat çok pahalı bulduğum için gitmedim, dedim. Sonuçta YouTubedan evde aynı hareketleri yapabilirim. Ama işte tembellik diz boyu.
Neyse uzatmayım, kadın bütün bu sorunları bildiği için dedi ki, işte bizde hepsi bir arada. Müzik var, yarım saat, haftada sadece üç kez yeterli, tabiki hergün açığız, ve senin hedefin ne ise bireysel çalışılıyor, beslenme konusunda yardımcılarımız var, biz şöyleyiz, biz böyleyiz diyerek kandırdı beni, aldatıldım,😀 demeyeceğim tabiki. Deneme amaçlı gelmek isterim, dedim. Cuma için randevu yaptık. Saatinde gittim. Yarım saat konuştuk, yarım saat uygulamalı antrenman yaptım. Evet, sevdim. Çok temiz, sadece kadınların geldiği pembe ağırlıklı bir salon. İşte bedeninde nerelerin incelesin, nerelerin toplansın, neler istiyorsun not alıp, sana bir kart hazırlıyorlar. O kartı yakana takıyorsun, ve akıllı kocaman ekranlar var. Ekran senin yakandaki kartı tanıyor ve hedefine göre ekran kenarında duran araçları seçmeni istiyor. Bunlar, top, dambıl, lastik, vs. Ekranın yarısında kendini görürüyorsun, diğer yarısında nasıl yapman gerektiğini. Kısa bir süre sonra, ekranı değiştir diye anons geliyor. Böyle değiştire değiştire sıkılmadan akıp gidiyor süre. Yapabilirim aslında. Birde çok yakınımda. Gelelim zurnanın zart dediği yere. Aylık 108 fr. Orada bir çüş yani dedim içimden. Bizim gençler gidiyor fitnese. Aylık 38 fr. 108 ne ya? Ben o aletleri alsam evde zaten kendim yaparım. Ama biz insanlar bunu yapmıyoruz. İlla bir yere para vercez ve mecbur olduğumuzu hissedeceğiz. Fakat ben o zamanda gitmiyorum yani bireysel disiplinliliğim yok, sorun burda..yoksa bedenim zorlamaz beni. Ben ne dersem uyar bana. Sorun bende anam:)

************
Sertap Erener Konseri..

"Belki şehre bir film gelir" der ya Sezen Aksu "gülümse" şarkısında. Öyle bir şey işte İsviçre'de hayat. Yani Türkçe bir etkinlikten söz ediyorum. Yoksa etkinlik anlamında gazetelerde sayfalarca etkinlik tanıtımı var. İlgimi çekmiyor. Çekse iyiydide, o kültür çok işlememiş demekki. Hani hep böyle Türkiye'den bir rüzgar esse, bir film gelse, bir konser olsa, bir tiyatro gelse oluyorum İsviçre'de. Almanya öyle mi? İlk film oraya gelir, ilk konserler orada verilir. Almanya bu konuda çok daha sosyal. İsviçre'de daha azdır. Eskiden tek tükte olsa bir film gelirdi. Şimdi artık oda yok. İnternetten korsan izlemek benim suçum mu şimdi? 


Bu hafta sonu Sertap Erener'in konseri vardı Zürich'te. Zaten gelirse Zürich'e gelir böyle şeyler. Sanki bok var Zürih'te😀 hiç sevmem. Bir bilmişler Zürich, bide Cenevre! Neyse! Bern diye bir başkent var burda, ama kimin umrunda? Bern saklı bir kent, buldun buldun, bulamadın şansına küs. Öyle yani. Neyse, geçen yıl Sezen Aksu gelmişti, bilenler bilir hüsranimi, ondan önceki Sunay Akin
, çok daha öncede tesadüfen bir restoranda Banu Alkan ile karşılaşmımami. İsviçre göt kadar olduğu için böyle şeylerle karşılaşmak doğal olabiliyor. İşte dün Sertap Erener konserindeydik. Ön sıradaydık yine. Ufacık tefecik o bedenden o müthiş ses. Sezen Aksu gibi çok konuşmuyor aralarda. Az ve öz konuşuyor. Zaten o şarkı söylemeli. Müthiş bir sesi var. İlk sırada oturmakla görüntü anlamında iyi etmişizde, ses anlamında kulak zarımızın patlamaması mucizeydi. Güzel bir konserdi. Konser sonrası biz ilk sırada oturan "protokol" denen şeyin önceliğini yaşayarak kulise gidip fotoğraf çektirebilirdik. Artık tövbeliyim bu konuda. Sezen Aksu ile olanı anımı okuduysanız, beni anlarsınız. Artık hiç bir sanatçı ile tanışma gibi bir işe girmeyeceğim. Onlar uzaktan güzel. Tanımam gerekmiyor.. 

************
Ben aşık oldum.. 


Evet, sona bıraktım bu konuyu. Benim gizli bir sevgilim var. Pazar günleri buluşuyorum onunla. Güzel bakıyor bana. Cüsseli, uzun, ve beni bekliyor, adı Çınar. Ona yürüyorum her Pazar. 6 km uzakta kendisi. O, beni hep aynı yerde bekliyor. Bugün daha çok farkına vardım. Gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Geçen Pazar gidememediğim için trip atıyordu sanki. Bugün ona gönlüm düştü, söz verdim, her Pazar geleceğim dedim. Aslında her gün gidebilirim ona. Hemde hızlı adımlarla. Hatta koşarak.  Böylece mrs sporty'ede gerek kalmaz. Söz verdim Çınar'a. Sana geleceğim, dokunacağım ve sarılacağım dedim. Yürüyüşe çıktığımda ona yürümek farz oldu artık. Çünkü o hep orada ve beni bekliyor. Böyle duygusal bir bağ kurdum Çınar'la. Ağaç deyip geçme okuyucu. Çok kırılırım.. 


************

1 Mayıs... 
Ah o efsane 1 Mayıs. İşte bunuda eskiden Almanya'da çok hissederek yaşardık. Köln'de buluşur kortejler halinde slogan ata ata yürürdük. Gözümüz kulağımız Taksim yürüyüşünde olurdu. Oradan aksi bir haber geldiğinde gece meşaleli yürüyüşe geçerdik. Örgütlü olmanın heyecanı ile desteklemenin heyecanı sarardı. Ne heyecanlı günlerdi o günler! İsviçre'ye yerleştim yıllar sonra. Bitti gitti o günler. İsviçre'de 1 Mayıs her kantonda farklı. Mesela Bern'de tatil değil. Ama Zürich, Basel ve diğer kantonlarda bayram. Bern'de tatil olmamasına rağmen durgun bir gün. Ülke çapında işlem yapılamıyor. Bankalar keza öyle. Güya açıklar. Havale falan yapılamıyor, daha doğrusu yapılıyorda ertesi gün işleme giriyor. Böyle yani bizim 1 Mayıs Bern'de. Yarın işe gitmesemde olur aslında. Belkide gitmem.

**********

AİHM var birde.. 

Hani genelde yazma konusunda, yaşama konusunda bir isteksizlik bir motivasyonsuzluk vardı ya, başlıca sebeplerinden biri referandum sonucuydu. Haksızlığa uğramanın verdiği sonuç. Tarihin en şaibeli referandumu olduğunu herkes biliyor. Onlar bile. Eee, ne yapılabilir? Haksız yenilginin çığlığı ayuka çıktı bizde. Bir şey yapmalı dedik hep. Eşim bugün bireysel olarak bu hileli referandumun iptali için AİHM'e şikayet dilekçesi yollamış. İsviçre'den bir arkadaşımız daha şikayetçi olmuştu bu sürece. Ülkede eğer hukuk işlemiyorsa başka çıkar yol kalmıyor. Keşke yüzde 60-70e karşı yüzde 30-40 evet çıksaydı? O zaman otururduk kıçımızın üstüne. Ama bu öyle bir şey değil. 51/49 nedir ya, hileye hurdaya rağmen. Bence o yüzde 49 bireysel olarak AİHM e gitmeli. Ya herro ya merro bundan böyle. Gerçi o tanımıyor Avrupa'nın kanunlarını artık. Ben yandım, herkes yanacak diyor. Yanacağız evet. Yanarken bir kova ile su taşımaya benziyor bizimkisi biraz. Olsun. Madem yanacağız, onurluca yanalım. En azından yangına bir kova su döktüm diyebiliriz. 

İyiki yazmak istemiyormuşum? Ya yazmak isteseymişim üç ciltli bir kitap çıkarmış herhalde.?? 

Herkesin 1 Mayıs işçi emekçiler bayramını kutluyorum. 

20 Nisan 2017 Perşembe

Bir Yaş daha aldım.. Ama iyiyim:)

Nisan havası işte, istediği gibi esiyor, açıyor, yağıyor, gürlüyor. Geçiş dönemi zorlukları olmalı. Ne kadar benzeşiyoruz mevsimlerle. Bebeklikten çocukluğa, çocukluktan ergenliğe, ergenlikten yetişkinliğe, yetişkinlikten ihtiyarlığa geçiş döneminin sıkıntıları gibi. İşte Nisan ayıda mevsimlerin ergen hali olmalı.

Mart ayı şaşırtıcı bir şekilde ılık ve bol güneşli geçmişti halbuki. Hatta geçen hafta tohumdan yetişen çiçeklerimi ekmiştim saksılara. Birde kırmızı sardunya fidelerini. Bugün akşam üzeri eve geldiğimde hava birden karardı, balkondan dışarı baktığımda  kar yağıyordu diktiğim sardunlayaların üzerine. "Sizde mi haksızlığa maruz kaldınız?" dedim içimden. Üç sardunya saksısını salona aldım. Sonra, "tamam bir hataydı, özür dilerim, çıkar sardunyaları" der gibi hava birden açtı, meğer güneş batmamış. Nede olsa doğa işte. Ama ben yinede güvenemedim bu havalara. Noolur nolmaz? Bu geceyi salonda geçirecekler. Beyaz duvarda ne kadar güzel görünüyorlar. 
Sadece bakışıyoruz.. 

Öylece bakakalmışım dün. 

Bugün 20 Nisan. 
Eskiden saatli maarif takviminde veya fazilet takviminde peygamberimizin Doğum günü yazardı. Ninemin hoşuna giderdi bu. Aynı gün doğduğum için. Benimde sanki:)
Ay aklıma ne geldi iyiki Erduvan 20 Nisanda doğmamış. Örümcekten kendine pay çıkaran, 20 Nisandan neler çıkarmazdı değil mi? 
Çok sonraları Almanya'ya göç ettiğimde Hitler'in Doğum günününde 20 Nisan olduğunu öğrendim. Ne o, ne bu dedim. 20 Nisan benim günüm. Benim doğum günüm. Nisan ayına benziyoruz işte, kimi esiyor, kimi gürlüyor, kimi yağıyor, kimi güneş olup ısıtıyor. 

Bugün Sabah Saat 9 da Bern garında olmam istendi Perşembe kadınlarından geçen hafta. Sadece fotoğraf makinanı ve kendini al gel, seni kaçıracağım o gün, dedi Antonella. Nereye gideceğimizi söylemedi. Sadece, oraya gitmek istediğini şu tarihte söylemiştin, ve bende not almışım, seni oraya götüreceğim, dedi. İşe gitmeyecektim, sabah garda olacaktım. Ama, olmadı. Ben işe gittim. Çünkü sadece güzel havada gidilecek bir yermiş. Dün kar yağınca kararımızı değiştirdik. Bugün güneşli olsada soğuk bir hava vardı. Her haftaki perşembe buluşmamızı yaptık öğleden sonra. Bu sefer Doğum gününüde içine kattık. Bahçesindeki mor salkımlar balkonunu kucaklamış, üzerimizden sarkıyordu. Masamızda her zamanki nevale. Sohbetimiz her telden. Daha çok referandum sonucundan. Birazda üç hafta sonra yapacağımız Venedik seyahatinden. Zaman çabucak geçiverdi yine. Eve geldim. Aldığım hediyelerden söz etmeyeceğim, ama aldığım mesajlar çok güzel geldi bana. Ne Facebook'ta ne başka yerlerde yüzlerce, binlerce takipçim yok benim. Çok az ama özdür. Kimin hangi duygularla yazdığını bilenim. 
Kimi çiçek toplamış benim için, kimi aktostiş şiir yazmış, kimi video çekip göndermiş, kimi içten duygularını yazmış. Hatırlanmak ne güzel şey. Ya iyiki doğmuşum ben dedirten, ve gelen bütün mesajları içinde barındıran arkadaşımdan gelen şu yazıyı eklemeden edemeyeceğim. Okurken içim bi hoş oldu. Ha, abartmış mı? Bilmem? Belki bazı noktalarda olabilir. 🤔 Emin değilim. Çünkü abartmaz o. Kulağıma hoş geldi. Demekki onun gözünde öyleyim. 

Şuraya ekleyimde, kaybolmasın. İlerde okur okur geçmişe tebessümle bakar, ve gözümden bir damla 💧 yaş süzülürken, "ben neymişim be" derim. 

"Canımıniçi, güzel dostum, ablam, parçam, sırdaşım, yoldaşım, can dostum....
Annen ve baban birlikte geçirdikleri zaman içinde güzel şeyler yapmışlar. Pırıl pırıl çoçuklar armağan etmişler dünyaya... 
Bir insanın bence geride bırakacagı en güzel eser, insandır... O yüzden gerek sizler gerekse cocuklarınız çok kıymetlisiniz dünyamız için....
Canımıniçi, geç de olsa baslayan ilişkimiz her zaman kendini yenileyerek ilerledi. Geldiğimiz noktadan mutluyum... Paylaştıgımız duygulardan, herseyden cok ama cok mutluyum... Seninle gülmekten veya birlikte ağlayabilmekten çok ama çok mutluyum... Ve diliyorum ki ilişkimizi geliştirerek sürdürebiliriz...
İnsanın en büyük zenginliği gercekten dostunun olması. Sen benim için öylesin... Bu dost herseyi barındırıyor içinde. Sevgi, anlayıs, samimiyet, bağlılık, sırdaşlık, yoldaşlık... Teşekkür ederim varlıgın için... Hayatıma kattıgın her güzellik için... Hayatıma kattıgın her değer için. Beni kendime getirip, cesaret verdigin için... Her zaman yanımda oldugun için... +/- ben ne isem onu bana yansıttıgın için... Ve tabiki cevrene de...
Cesur bir kadınsın... Güzel bir kadınsın... Seksi bir kadınsın... Sakin, dingin bir kadınsın... Bakan, gözlemleyen, gören bir kadınsın... Zeki bir kadınsın... Ama bunu kimsenin gözünün içine sokmayan bir kadınsın :)... Mütevazisin... Oldugu kadar hayatın her sekilde tadına varan bir kadınsın... Hep derim yokken yasayamayan, varken de yasayamaz... Neşeli bir kadınsın... Gülmeyi seven ve güldüren bir kadınsın... Seven ve Sevilen bir kadınsın...
Sen çok ama çooook değerli bir kadınsın... Evet kesinlikle, iyi ki kadın olarak doğmuşsun... Her özelliğin ve güzelliğin çok yakısıyor sana... Bir bütünsün... Bir fazlalık, bir eksiklik yok hepsi bi tamam olmus... Olmuş olmuş :)
Bugünün Antonella ile bulusma gününüze denk gelmesi de cok güzel :) . Kesinlikle orada olmak isterdim... Birlikte ağız dolusu gülmek. Sohbet etmek ve keyif sarhoşu olmak isterdim birlikte...
Dolu dolu yaşanan ilişkilerinin insan ömrünü uzattığına inanırım :)... 
Varlıgın benim için çok kıymetli... Her zaman ve her şey için teşekkür ederim canımıniçi...
Güzel gönlüne göre, saglık, huzur, refah içinde ve de sevdiklerinle geçireceğin  ve tabiki ben de varım içinde :) nice günler diliyorum...
İyi ol, iyi yaşa canım..
Seni çok seviyorum... "
Hayatima dokunan herkese tesekkür ederim..




17 Nisan 2017 Pazartesi

Hiç Umut Biter mi?

Madem resmi olmayan sonuçlara göre çıkıp balkonlarda boy gösteriyoruz, o zaman bir balkon konuşmasıda benim yapmam lazım blog balkonundan. 

İsviçre referanduma hayır dedi bu arada. Başım dik, alnım ak. Ha yurt dışında oy kullanılsın mı? Hayır! Herkes yaşadığı ülke için yaşadığı ülkede  kullansın oy'unu. 
Ama madem böyle bir hak var, gidip kullanalım dedik. Kullandık. Ben gavur olduğum için kullanamadım, ama 4 kişilik bir aileden 3 hayır oyu kullandık. 3 doğru bir yanlışı götürdü:) 

Buradan sürekli %53 hayır çıkacak diye bir oran verdim. Bunu neden yaptım? 
Numan Kurtulmuş gibi "son derece hukuki, sonnn derece demokratik bir referandum sürecinden geçtiğimizden değil. Tamamen, tahminlerimde genel anlamda yanılmadığım için. Hem el kararım, hem göz kararım, hem beyin kararım aynı oranda işler, ve bu sonuçlar beni bir yere götürür, ona göre söylerim fikrimi. Ne zaman bir Pazar'a gitsem, iki, üç, beş kilo bir ürün seçip tarttırsam, elin ölçü mü abla gram şaşmadı derler, yada hiç günahın yok mu, tam çıktı ölçü derler, bu benim el kararımı ölçer. 

Evde, yemekleri ölçü ile değil göz kararı ile yaparım. Pilav olsun, sarma, dolma olsun. Hiç bir sarma içi artmaz. Sarma ve yapraklar aynı oranda çıkar. 

Bir olay hakkında yorum yaparım, o öyle çıkar. Kahin olduğumdan falan değil, çok yönlü düşünürüm, ölçerim, biçerim, tartarım ortalamasını sağlarım. Bu her zaman tutmayabilir ama genelde böyledir. Yukarıda verdiğim oran tamamen içimden geçendi. Hileleri bile içine katmıştım. Fakat YSK nın son anda hukuk dışı bir işlem yapacağını düşünemedim. Neyse ne? Sonuç değişir mi? 12 günlük yasal itiraz sürecinden bir şey çıkar mı? Hayır Türkiyede değişmez. "Atı alan Üsküdar'ı geçti" dedi. Ha, Avrupadan işte AGİT gibi, AiHM gibi kuruluşları dikkate alır mı? Almaz! Ne dedi bu akşam AGİT e, "sür eşşeği Niğde'ye, Niğdeli vatandaşlarım icabına bakar, yada cevabını verir diye bir şey söyledi. 

Bu AGİT ne olaki dedim. AiHM i yıllardır biliyorumda, AGİT i hakkaten yeni öğrendim. Avrupa Güvenlik işbirliği Teşkilatı, uluslar arası bir organizasyonmuş. 57 devlet üyesi varmış. Türkiyede içinde. Yani bu teşkilatın statüsünü tanımış ve imza atmışsın. Çıkarlarına ters düştüğü için tanımıyorum, görmüyorum, bilmiyorum, sür eşşeği Niğde'ye diyorsun. Sen tanı veya tanıma. O raporuna yazar, notunu düşer, tarihe geçer. Avrupa diktatör dediğindede kızarsın. 

Yalan yok, dün çok heyecanlıydım. Bütün gün akşam olsada sonuçları öğrensek dedim. Çünkü çok inanmıştım, hayır çıkacağına. Hile konusunda b planlarının olacağını hiç düşünmemiştim. Yüzde 60-70 hayır veya evet çıksaydı saygı duyardım. Ama hile ile bile resmi sonuçlar neredeyse yarı yarıyaysa ki, bu gayri resmi olarak yarıdan fazla, nasıl mutlu edeceksin bu oranı? Mutlu etmek şeyinde değil, onuda biliyorum ama, peki neden kazanmışlığın mutsuzluğu var suratlarınızda? Hayır merak etmiyorum. Biliyorum, çünkü zor günler bekliyor. 

Dün, çok çabuk bir şekilde sayılan oylara şaşırdım. Sonra üzüldüm. Bugün toparladım yine. Düşündüm, tam tersi olsaydı yani yüzde 51.4 hayır çıksaydı değişen bir şey olacak mıydı? Olmayacaktı. Yönetim onların elinde. İstedikleri şekilde OHAL uygulayıp istedikleri şekilde yönetiyorlar zaten. Bunlarla girilen her seçim kaybedilir, bunu anladım. Ve skandaldır. 

Her olaya iyi tarafından bakmaya odaklı olan ben, belkide böylesi iyi oldu diyorum artık. Tarih böyledir, bazen tokat atar gidişata. Kendine getirir insanı. Kaybedilen bir şey yok. Cumhuriyet falanda elden gitmiyor. Nasıl onlar hiç bir şeyi tanımıyorsa bende onları tanımıyorum ve meşru bulmuyorum.
Umutlu gençler var. Ve genç nüfusun yarısına yakın bir oranı hayır demiş. Umut onlarda. Umut diğer yüzde 49 da. 
Can çıkmadan umut bitmez. Bitememez. 




15 Nisan 2017 Cumartesi

Heyecandan Geberecemmm..

Bu karikatürü bir arkadasim gönderdiginde,
 16 Nisanda ben, diye cavap vermistim..
Çok heyecanlıyım çoook. 16 Nisan referandum sonucu beni çok fena heyecanlandırıyor. 
İyiki Paskalya tatilimize denk geldi. Perşembe akşamından beri tatile girdik. Taa Salı'ya kadar. Yani Pazar akşamı geç saatlere kadar referandum sonuçlarını izleyebileceğim. Ve sonuca göre ertesi gün ya mutlaktan uçacağım, ya da mutsuzluktan gebereceğim. O derece yani. 

Bu bir parti seçimi olsaydı eğer,  gerçekten heyecan yapmazdım. Al birini vur ötekine bir hükümet ve muhalefet var. Bu başka bir şey. Abartıyor olabilirim, ama bu bir kurtuluş savaşı gibi bir şey. Cumhuriyete sahip çıkmak bu. Geleceğe sahip çıkmak. Tamam o ülkede yaşamıyor olabilirim, burada keyfim gıcırda olabilir. Ama o ülke beni ilgilendiriyor. Çünkü atalarım o ülkede yaşadı, sevdiklerim orada yaşıyor, ve ben aşığım o ülkeye. Doyduğum yer buras olabilir, ama doğduğum yer orası. Özlediğim yer orası. Çocukluk anılarımın saklı olduğu yer orası. Rüyalarım bile o ülkede geçer benim. 

Bugün beni duygulandıran şey ise, ikameti doğduğu yer olan, ve sadece orada oy kullanabileceği için, şartlarını zorlayıp  700-1000  km uzakta olan öğrenci kızlarımızın sırf oy kullanmak için doğduğu yere gelmeleri oldu. Milli bir seferberlik var sanki. Herkes ülkesine, cumhuriyetine, demokrasisine ve geleceğine sahip çıkmak için bir sınava girecekçesine, Sınava çok sıkı hazırlanmışcasına bir halk var sanki. En azından benim çevremde gözlemlerim bu yönde. O yüzden umutlarım, heyecanım çok yüksek. 

Ha bu arada iki ay önce falandı, işte referandum başlangıcıydı, o zamanlar referandum sonucu için oran vermiştim. %53 hayır çıkar diyordum; ki bu oranın bugün çok daha fazla olması lazım bence. 

Hani çılgın Türkleriz ya biz, ne yapacağımız hiç belli olmaz.. 

Hepimize #hayır lı yarınlar diliyorum. 
Heyecandan nasıl uyuyacağım bu gece bilmiyorum. 


11 Nisan 2017 Salı

Hastane Penceresinden..

Bir gün böyle olacağını biliyordum. 
Geçen haftada aynı olmuştu.. Dün gecede aynı.. Bugün öğlen yine.. Bu böyle olmaz dedim. Doktorumuzu arıyorum.. Telesekreterdeki ses 17 Nisana kadar kapalı olduklarını, acil durumlarda City-notfall (acil) gidebileceğimizi söylüyor. Tutuyorum kolundan hadi gidiyoruz, diyorum. Diyorum ama, dizlerinde derman yok, başı dönüyor, ve sürekli kusma hali. Bu halde en yakın hastaneye gidiyoruz. Yavaş git, arabayı sallama, nefes alamıyorum, pencereyi aç gibi şeyler söylüyor belli belirsiz. Ama hastanenin yolunu tarif edecek kadarda kendinde olması sevindiriyor beni. Acil servisin önünde durmak ve park etmek yasak 🚫 levhasını görüyorum. Tam o anda yine kusuyor elindeki torbanın içine. Uzak bir yere park edip yürüyecek dermanı olmadığı için, yasak falan dinlemiyorum, tamda  girişin önüne park ediyorum arabayı. Arabadan inip beş adım ötedeki acil kapısının ziline basıyoruz. Durumu anlatıp, beklemeye alınıyoruz. Beklerken arabayı daha uygun bir yere park edip geliyorum. Aradan 10-15 dakika geçiyor, tekerlekli sandalyeye oturtuluyor o boylu poslu, gür sesli adam. Hüzünlü geliyor bana bu görüntü. İki kat aşağıya inmek üzere asansörü çağırıyor, bende onlarla birlikte gidiyorum arkada sessiz sessiz. Aşağıda 108 numaralı oda hazırlanmış, biz yukarda beklerken. Hemen yatağa yatırılıyor, nabzı, tansiyonu ve ateşi ölçülüyor, değerler normal çıkıyor. Bu arada iki kez daha kusma ihtiyacı duyuyor. Serum takılıyor, beş tüp kan alınıyor, doktoru beklemeye başlıyoruz. Bu arada iş randevularını düşünüyor. Cenevreye bu halde nasıl gideceğinin derdine yanıyor. Bu halde hiç bir yere gidemeyeceğini söyleyip, sekreterini arayıp bugünkü randevularını iptal etmesini söylüyorum. 

Doktor geliyor 1 saat sonra. Onunda ağzında maske, üzerinde mavi önlük var hemşire gibi. Her giriş çıkışta çöpe atıp yenisini giyorlar. Bana ve eşimede ağız maskesi veriyorlar. Buna biraz alınganlık gösterince, burası hastane sadece önlem amaçlı yaptıklarını nazik bir şekilde anlatıyorlar. Doktor bir sürü sorular soruyor, elindeki deftere notlar alıyor. Sonra stetoskopla uzun uzun kontrol ediyor, sanki hiç duymadığı bir sesi duyar gibi gözünü kapayıp, kafasını çevirip kulağına gelen sesi dinliyor. Farklı, üç başlı bir stetoskop takıyor bu sefer. Yine uzun uzun onunlada karnından, kalbinden, sırtından, böbreğinden, ciğerinden gelen sesleri dinliyor. Sonra kan değerlerinin sonucunu bekleyeceğiz deyip ayrılıyor yanımızdan. Ara sıra hemşire uğruyor, bir şeye ihtiyacımız olup olmadığını, bir şeyler içip içmeyeceğimizi soruyor. Teşekkür ediyorum sadece. Yinede 1 şişe su ve iki bardak bırakıyor. Hastamız uykuya dalıyor. 


Pencereden dışarıya bakıyorum. Kenarlarında kavuniçi tüllerin olduğu pencereden Münster kilisesi görünüyor. Hava güzel, pencereyi açıyorum. Güzel görünüyor dışarısı. Aradan bir saat daha geçiyor. Gelen giden yok. Hasta hala uyuyor. Kahve almak için hastanenin kafeteryasına gidiyorum, kafeteryada şarapta var. Hastanelerde şarap olduğu ilk kez dikkatimi çekiyor. Demekki hastanelerde satıldığına göre ilaç gibi bu meret diyorum. O an bir kadeh şarabın bana çok iyi geleceğini düşünsemde, seçimimi kahveden yana kullanıyorum. Bahçeye çıkıyorum, birde sigara yakıyorum. Yeniden 108 numaralı odamıza iniyorum. Hala uyuyor. Serum pıt pıt damlıyor. Etrafa bakıyorum. Masanın üzerinde stetoskop duruyor. Yıllarca merak ettiğim o sesi nihayet duymak için kulağıma takıyorum steteskopu, diğer ucunu ise kalbime bastırıyorum. Belli belirsiz bir kalp atışı sesi duyuyorum. Sonra karnıma, mideme, vs. bastırıyorum, hiç bir şey duyamıyorum. Sonra uyanan eşimin kalbine dinliyorum. Ondada kalp atışından başka bir ses duyamıyorum. Zaten duyabilseydin hekim olurdun diyorum kendime çıkarıp tekrar masaya bırakıyorum. Tam bu arada biri uzman diğeri pratisyen iki doktor giriyor odaya sonuçları açıklamak üzere. 

Kan değerlerindede bir şey çıkmadığını söylüyor doktor. Yani adını koyabileceği bir hastalığın olmadığını, iki şeyden şüphelendiğini, biri gastrit, yani mide iltihabı, diğeri ise baş dönmesi ile başladığından denge sorunu, yani kulakta bir sorunun olabileceği yönünde.  Raporu ev doktorumuza göndereceğini, o bizi bu konulardaki uzman doktorlara yönlendireceğini söylüyor. İlk etapta bir şey çıkmaması sevindiriyor beni. Hatta kalbine EKK uygulandı. Enteresan bir şekilde bütün verilerinin normal çıkması şaşırtıyor beni. "Ben diyorum işte, bir şeyim yok benim" diyor. Bir şeyin yoksa bedenin niye böyle tepki veriyor o zaman diyorum. 5 saat süren hastane maceramızdan sonra yürüyerek çıkıyoruz çok şükür.. Öğürmekten tahriş olan boğazından ve ses tellerinden çıkan sesi kulağıma hoş geliyor..

1 Nisan 2017 Cumartesi

Hoş Gelişler Ola, Nisan 2017...

Nisan 2017
Var var. Benim hala umudum var, güzel şeyler olacağına dair. 

Sabah güneşi pencereden sızıp yatağa seriliyor. Kedi gibi kıvrılıp koyun koyuna yatmaya devam ediyorum 
güneşle. Bir kaç tane mesaj düşüyor telefonuma peş peşe. "Onaltı Nisan referandumunu iptal etmiş Tayibağa, hadi geçmiş olsun" yazıyordu ilk mesajda.. Nasıl yaa, diyerek doğruluyorum yatakta. Yurtdışında insanlar 9 Nisandan beri oy kullanıyorlar, insanlarla alay mı ediyor bunlar, şimdiye kadar neden iptal etmemiş o zaman diye  aklımdan bir sürü şey geçiyor. İptaline sevinemiyorum bile. Bugün bizim evin ahalisi konsolosluğa gidip oy kullanacaktı, diyorum kendi kendime. Taki alt alta gelen mesajları okuyana dek. Sonra abimin 1 Nisan şakası yaptığını öğreniyorum. Yine sevineyim mi, üzüleyim mi bilemiyorum. Fakat şakayı inandırıcı ve bu Nisana yakıştığını düşünüyorum. 

Bir kaç saat sonra eşim arıyor, Deniz ve Taylan gelirken benim siyah ceketimi getirsinler, birde nüfus cüzdanlarını getirsinler derken, abimin yaptığı şakayı eşime yapmayı düşünürken anında uyguluyorum. Tamam getirsinlerde, seçim iptal olmuş, diyorum. Yok o burada değil, Frankfurt'ta bir sandığı iptal etmişler diyor. Hayır, o başka, genel olarak 16 Nisan seçimlerini iptal etmişler, sosyal medya çalkalanıyor, duymadın mı, diyorum. Hadi canım, gerçekten mi, diyor? Evet diyemiyorum, 1 Nisan şakasıymış diyorum. Gülüyor. Oda benim gibi önce inanıyor. 

Evde, gençlere tekrar tekrar hatırlatıyorum, mühürü nereye basacağınızı heyecandan şaşırmayın ha, diyorum. Sonra "karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar" türküsünü söyletmeyin bana diyorum.  Evet'e bascaz işte diye şaka yapıyorlar, şakası bile kötü diye onları uyarmaya devam ediyorum. Beyaza sakın dokunmasın o mühür, ve hemen kapatmayın, tercih damgası karışmasın, kurumasını bekleyin, diye tembihliyorum. Onlar konsolosluğa, ben temizliğe girişiyorum. Balkonda ilk kahvemi içerken, her yıl yeniden yeşeren ağacın hala kuru kaldığı dikkatimi çekiyor. Arsız ve dikbaşlıydı. Kışı geçirir hep yeniden yeşillenirdi. Bazı dallarını kesip kuruyup kurulmadığına bakıyorum, kuru ile yaş arası, ama daha çok kuru gibi olduğunu görüyorum. Üzülüyorum, ama yinede umudumu yitirmiyorum. Belki uyanır, belki yine yeşerir diye umutluyum. Zaten kendi kendine var olmuştu koca saksıda. İki metreye yakındı boyu. Tek maksadı yeşillikti. Su veriyorum habire. 

Havalar çok güzel uzun süredir. Kazma kürek yaktırmadı Mart. Birden bire geldi bahar. Burada bahar Rosengarten tepesinden başlıyor. Kent ile Rosengarten arasındaki bayırda Japon kiraz çiçekleri açıyor, öyle güzellerki, hafta içi fotoğraf makinamı alıp, bir sürü fotoğraf çektiğimi, ve o ağaçların altına uzanıp gökyüzüne baktığım an geliyor aklıma. Ağaçların çiçekleri uçan halı misali mavi gökyüzünde. 

Akşam yemeği olarak patlıcan kebap yapmayı düşünüyorum. İnternetten tarifine bakarken, bizim gençler geliyor. Kullandık oyumuzu, hayırlı olsun, diyorlar. Deniz diyor ki; tutki bu seçim %51 e %49 oldu, neredeyse yarı yarıya, insanların yarısı mutlu, yarısı mutsuz, Ee sonra diyor. Seçim sonuçları adil ise, çoğunluğa saygı duymak lazım, yoksa "ortalık karıştı, düzen bozuldu" türküsünü çığırırız diyorum. Böyle oylamalarda fark çok büyük olmalı diyor. Aynı fikirde olduğumu söylüyorum. Eğer mantıklı ve bilinçli seçmen sandığa giderse oran yüksek olur diye tahmin ediyorum. Biz vatandaşlık görevimizi ve hakkımızı yerine getirdik, şimdi umutla 16 Nisanı bekliyoruz. 

Patlıcan Kebabı için hemen ötemizde olan Türk bakkalına giderken papatyaları görüyorum. Onlarda "Hayır" diye bitmişler topraktan sanki;)) yada ben öyle görmek istedim, bilemiyorum. 

İlk kez yaptığım patlıcan kebabım çok beğeniliyor. Cacık ve pilavda yapıyorum yanına. Yemekten sonra gençler Cumartesi gecesini değerlendirmek üzere çıkarken çorap arıyorlar. Bugün çamaşır günüm. Otuz çift çorap yıkandı kurumaya bırakıldı. Bu sefer birbirini özleyen tek çorapları biriktirdiğim torbayı döküyorum yatağın üzerine. Oradan bir düzine çorap çıkıyor. Kalan tek çorapları yeniden torbasına koymadan önce bir çorapta 16 rakamını görüyorum. Gülümsüyorum. Nisan ayının ilk gününde karşıma çıkmasına bir sürü anlam yüklüyorum. 

Umutsuz olmadım hiç. Güzel olacak herşey diyorum. 

Doğduğum ay diye demiyorum, çok severim Nisan ayını. Bir uyanış, bir diriliş gibidir. Birazda anarşisttir. Kafasına göre takılır. Ama yaz mevsimine Nisandan geçilir.. 

Bir kac fotograf yasadigim kentte bahara dair..