Sayfalar

27 Ekim 2014 Pazartesi

Heyecanlı bir gündü..


okulun önündeyim. hava gri.. ben heyecanli.. saat 11.10-- 
Bugün yaşadıklarımı yazmadan olur mu? Olmaz tabi.!! Dünya için küçük, ama bizim için büyük bir gelişme sonuçta.

Matura! Nedir bu Matura zamazingosu derseniz? Basit bir dille, Üniversite kapısını açan altın bir anahtar diyebilirim. Almanya'da "Abitur" diğer Avrupa ülkelerinde "matura" deniyor. Latince bir kelimeden almış adını. Maturus = olgunluk, demekmiş. Yani olgunluk sınavı. Lise son sınıfta diğer var olan genel derslerin yanı sıra, ayrıca notlandırılan bir tez bu. Bu tez araştırmalar sonucu hazırlanıp, hem yazılı, hem sözlü sunuluyor. Konuyu öğrenci belirliyor. İstediği her konuda yazabilir. Mini bir doktora tezi desem yeridir. Fazla abartmayım hadi mini master tezi diyim o zaman. Yazılı olan doysayı kitapçık haline getirip 12 Eylül'de teslim etmiştik. Yine yazmıştım buradan, ne gibi tersliklerlere karşılaştığımızı. Uçakta bavulun kaybolması, tez dosyası ile birlikte laptopun içinde olması, artı araştırma kitaplarını Türkiye'de unutması vs. O dönemler bir stres yaşamıştık, neyseki yinede zamanında teslim edilmişti. O yük kalkmıştı omuzlardan. Bugün ise o tezin sunumu vardı. Bütün lise son sınıf öğrencileri sabah 8 den akşam 18 e kadar 20 dakikalık sunumları vardı. Her derslikte ayrı bir sunum. Herkese açık. Kapıda bir plan asılı. Tez konusu, saati ve kimin sunduğuna dair. Hangi konu ilgini çekerse ona giriyorsun. Taylan'ın saati 11.20. 
Bu teknik bilgileri verdikten sonra işin duygusal tarafına geçebilirim artık. 

Bu sunumun yapılacağı tarih ve davet bize yazılı olarak gelmişti. Taylan'a bende gelmek isterim, sende istermisin diye sormuştum. Bilmem, diye cevap vermişti. Hmm, bimem demesini, ben, gelmezsen daha iyi olur diye yorumladım. Benim için önemli olan onun rahatlığıydi tabiki. Ben gitmesemde olurdu. Ama bi taraftan gitmeyi çok istiyordum. O nasıl isterse öyle olsun diyordum. Dün akşam hala hazırlanıyordu. Bizim boncuk (kedi) yine masasında, sanki ona anlatıyor, oda dinliyordu. Odasına girdiğimde bu manzara ile karşılaşmıştım. Yanina gittim, kucakladım, çok güzel olacak yarın, dedim. Kucaklarken, geleyem mi? Dedim tekrar. Istersen gel, dedi. Hmmm, bir adım ilerlemişti. Yani kendini göstermek istiyor, diye algıladım.. Bende, sen belirle diyorum. Birbirimize karşı nezaket paçalardan akıyor yalnız:) Neyse yattık biz. Sabah, kahvaltı için kalktık. Kahvaltıda hiç oralı değilim güya.. Seni çok rahat görüyorum, belki gelirim bugün dedim. Geeeel, dedi.. Bu bana yetti. Öpüp, kucaklayıp, bol şans dileyip gönderdim.. Iki dakika sonra bir whatsapptan bir mesaj. "Anne, bu kedi peşimden geliyor" demiş. Seni yolcu ediyor, bu iyi bir şey, diyebildim sadece. Ama merak etmedim değil hani? O kedi aşşağıya nasıl indi? Ve nasıl çıkacak? 
Bir saat sonrada ben çıktım evden. Işe gittim. Saat 11 e doğru okulun önündeki alandayım.. Bir kahve ile sigaramı içtim.. Hala düşünüyorum, girsem mi, girmesem mi? Okulun fotosunu çekiyorum.. Üzerindeki o kocaman tren istasyonlarında bulunan saati ile. 11.10 u gösteriyor. 10 dakikam var. Ömrümün en uzun, aynı zamanda en kısa 10 dakikası. Saat 11.15 e geldi. Girdim okula. 1. Kata çıktım. Dizlerim hem taşıyor beni, hem geri geri gidiyor. Her sınıfın kapısı camdan. İçersi görünüyor. Her derslikte bir sunum var. Kimisi daha koridorlarda hazırlık yapıyor bir sonraki sunumuna. Ben 14 numaralı dersliğe doğru ilerliyorum. Taylan söylemişti orada olduğunu. Cam kapıdan içeri doğru bakıyorum, ortama göre karar vereceğim girip girmeyeceğime. Tam o anda Taylanın bir arkadaşı görüyor beni, elini kaldırarak selam veriyor bana.. Ve hemen ardından dudaklarından okuduğum kadarı ile, o kapıdan göremediğim Taylan'a "annen geldi" diyor. Artık geri dönemem. Girdim içeriye. Kafamla selam verdim, sıradan bir izleyici gibi gittim arkada bir yere oturdum sessizce. Bi ara gözgöze geldik Taylanla. Gülümsedik. Sonra asla gözgöze gelmemek adına bakmadım ona. Tüm hazırlığını yapmış, laptopdan projektörle PowerPoint hazır. Saatini bekliyor. 21 kişi var izleyen. Bunlardan ikisi not verecek olan öğretmenler, (hoca demeyi sevmiyorum) biri bir arkadaşı, biride ben.. Diğerleri bu konuya ilgi duyan kişiler. Saat tam 11.20 de başlıyor. Gülümseyerek sanki heyecanını yenmeye çalışıyor. Iyide başarıyor. Yüzü pancar gibi kızarmıyor mesela. Bir anne olarak onu tanıdığım için gülerek bir şey anlatıyorsa kıvırmaya çalışıyor demektir. Ama bildiği konularda ciddi ciddi anlatır. Ama benim onu tanıdığım gibi oda beni tanıyor. İşte tamda böyle anlarda ona hiç bakmadım. Saat 11.34 gibi bitti sunumu.. Sorusu olan varnı diye sordu. Bir 20 saniye kimse bir şey sormadı. Sonra biri parmak kaldırdı. Eyvah, dedim. Ama cevabı güzel oldu. Sonra birer birer başkaları sordu sorular. Dikkatimi çeken, soruları cevaplarken daha rahattı. Yani konuya hakimdi. En son öğretmenlerinden biri bir soru sordu. Taylanın tez konusu e-sport yani elektronik spor du. Bilgisayar oyunlarının günümüzdeki sosyal, psikolojik, fizyolojik ve ekonomik boyutu. Sunumunda bu oyunlara eğilimli olanların yüzde 63 ü erkek, yüzde 5 i kadın olarak tanimlamıştı. Öpretmeni bunu sordu. Neden kadınların az olduğunu, bu konudada bir araştırma yapıp yapmadığını. Aha, dedim şimdi sıçtı işte Taylan. Buna hazır değildi. Ama bana göre öyle güzel bir cevap verdi ki; yine gülümseyerek, negatif bir cinsiyet ayrımı yapamayacağım, ama kadınlarının ilgisini çekmiyor olabilir, dedi. Yüreğimde alkışladım. Sonra bir sessizlik oldu. Bilmiyorum öğretmeni bu cevapla tatmin oldu mu?  Sorular bitti. Taylan teşekkür etti. Alkışlandı.. Ve bitti. Saat tam 11.20 idi. Önce öğretmenleri tebrik etti. Sonra o arkadaşı. En son ben. Napıyorsun şimdi dedim. Arkadaşımla yemeğe gideceğim dedi. Tamam dedim. Bende onunla gitmek isterdim. Hatta karşılıklı bir bira veya bir şarap içmek isterdim. Ama onun arkadaşı ile gitmesi de güzel tabi. Sonra ben her zaman gittiğim kenar bir mahallede, mavi ile turuncunun buluştuğu bir mekanda oturup, bir bardak pembe şarabımı içerken yakınlarımın mesajlarına cevap veriyordum. Hayat güzeldi. Ve devam ediyordu.. Taylan sadece bu devam eden hayatın bir yerine bir kanca atmştı. Hayatta var olabilme adına. Bunları düşündüm orada otururken. Sonra kalktım, yeniden ofise gittim. Hayat hakkaten devam ediyordu.. 
Büyük bir yük kalktı omuzdan. Şimdi sonuçları bekleyeceğiz.. 

Bu arada, bugün boncuk hiç uğramadı. En son bu sabah Taylanın peşinden gitmişti. Hala ne bir ses, ne bir pati.. Bu hiç hayra alamet değil. Sahibi bizde olduğunu bilip rahat okabilir. Deniz biraz önce gidip dışarlara baktı. Ama yoktu.. Hakkaten meraklardayız. 

Tam bu yazıyı yazarken yine tarihi bir mesaj geldi. Kızkardeşimden. Ikinci kez teyze olacağım. Hastanedeymiş şu anda. Yani yarın, hatta bu gece teyze olabilirim.. Hareketli günler devam ediyor.. Ama güzel heyecanlar. Ben nasıl uyurum bu gece? 

Sunuma basladigi an gizli gizli cekilen anlar..
izlecilerin bi kismi..

umutlarumin yükseldigini hissrettigim bir yerde..



24 Ekim 2014 Cuma

Şima Balerinama..

güzel balerinim benim..

18 yıl önce dün doğmuştun.. Seni ziyarete geldiğim ilk gün hayran olmustum sana.. Nasıl güzel bir bebektin. Seni kucağıma aldığımda ilk cümlem şu olmuştu; "bu güzel yüze büyüdüğünde ne güzel makyaj yapılır". Ilk kez teyze olmuştum ben seninle. Bu çok özel. Bir kaç güne kadar ikinci kez teyze olacağım. Bir kardeşin olacak. Senin yerinde, gelecek olan kardeşininde yeriniz ayrı ama aynı sevgide olacak. 

Bugün ben yer yarılaydıda içine gireydim, dediğim bir an oldu.. Ne zaman mı? Anlatayım. 

Günlerdir bize gelen kedi var ya. Bütün herşeyin suçlusu o. Çevremi unutturmuş bana. Onun yüzünden işe geç kalıyorum. Onun yüzünden bir çok şeyi kaçırıyorum. Ama onu görsen sende bayılırsın o ayrı. Neyse. İşte bu kedi baktım çok kaşınıyor, ve o kaşıntıyı giderecek bir boyun bandı yok. Sahibi ne düşünür diye düşünmeden, gidip ona bir boyun bandı alayım dedim. Oda heryerde yok. Bir yerde olduğunu öğrendiğim yere koştura koştura giderken, senden bir mesaj geldi. "Teyze was ist gestern für ein Tag gewesen?" İşte o an var ya, yer yarılaydıda içine gireydim, dedlm. Eşek kafalı teyzen, diyebildim, sadece. Sonra yine gittim, o bandı aldım, eve geldim. Zaten sürekli bizde olan "Boncuk" yine bizdeydi. Boncuğa hemen o bandı taktım boynuna. Boynunu fazla sıkmayayım diye biraz gevşek birakmışım. Buna alışık olmayan Boncuk, sürekli onu çıkartmaya çalıştı. Sonra ne olduysa bir ara o band ağzında takılı kaldı. Ne ağzını kapatabiliyor, ne çıkarabiliyor, nede geri geliyor o band. Boğulmak üzere sanki. Delirdi. Yardım etmeye çalışıyorum, panikten dalıyor, ve ısırıyor.. Ne yapacağımı şaştım, bir taraftan seni unuttum, bir taraftan kedi boğulmak üzere.. Son zamanlarda yaşadığım ömrümün en zor anlarından biriydi. Ne kediye yardım edebiliyorum, nede sana birşeyler yazabiliyorum. Sonra aklımı başıma topladım, aldım makası elime, o bandı orta yerinden kestim. Kedi kurtuldu en azından. Sanki ona kötülük yapmışım gibi anladı. Bende onu balkona bıraktım ve kapıyı kapattım. Bir süre görüşmeyelim dedim. Kaş yapayım derken göz çıkardım bugün:( 
Sonra sadece sana konsantre oldum. Evet, dün 18 yaşına girdin. Bu önemli bir yaş. Ve ben bunu ilk kez unuttum. Dün birde Perşembe kadınları vardı. O vardı, bu vardı, bahane mi? Değil elbet.. Ama unuttum işte. Beni bağışla.. Bütün gece bunu düşündüm. Ne yapabilirim bilemiyorum. En azından yazarak içimi dökmek istedim. 

Şima, doğum günün kutlu olsun. Yeni yaşın mutlu olsun. Seni seviyorum. Seni Seviyoruzzzz..

17 Ekim 2014 Cuma

Boncuk'lu hayat...

Yaklaşık bir iki aydır evimize bir kedi dadandı. Önce siyah bir kedi gelip gidiyordu. Yıllar önce Almanya'dan kaçak yollarla mülteci ettiğim ettiğim Zeytin'i anımsattı bana. Sonra gelmez oldu. Sanırım ben kara kedilerle anlaşamıyorum. Hemen bir kaç hafta sonra başka sevimli bir kedi çıktı geldi yine balkondan. Zemin katta oturmuyoruz. Nasıl oluyorsa bir yolunu bulup geliyor. Bütün odaların balkona açılan kapılarını patisiyle bir bir çalıyor, olmadı miyavlıyor.. Ee gelde açma kapıyı? Önceleri ürkek ürkek, sadece etrafı koklayarak, dikkatli dolaşıp gidiyordu.. Sonra yanımıza yaklaşıp, bacaklarınıza sürtünerek bizi sevdiğini söyledi kedice ve kendince..  Artık sonsuz bir güveni oluştu. Bizim gençlerli çok sevdi.. Balkondan girer girmez doğru onların kapılarına miyavladı, patileriyle kapılarını çaldı, ve açılmasını bekledi.. Onu izlemek ve fotoğraflamak benim yeni hobim oldu. Nasıl şapşal, nasıl sevimli, nasıl güzel anlatamam. Benide çok seviyor, hissediyorum. Sürekli ayak altımda dolanıyor. Ama oğlanlara aşık. Onlarla başka türlü oynuyor. 
Bu sabah saat 6.30. oğlanlara kahvaltı hazırlıyorum.. Bir miyav sesi.. Dedim, salak mısın ne kalktın? Sende mi okula gideceksin? Git yat.. Açmadım kapıyı.. Sonra oğlanlar gitti, bende vurdum kafayı yattım.. Ayy kaldı kapılarda. Miyavda miyav.. Kaktım, açtım kapıyı. Gel, dedim gel, gel başımın belası.. He ne var? Napcaz şimdi sabahın köründe? Gözümün içine bakıyor. Miyavliyor.. Boynunu büküyor, ayaklarıma sürtünüyor.. Küçücük bir hayvanın sevgisi nasıl mutlu ediyor. Ben bu kadar erken sadece çocuklarım için kalktım. Şimdi bir kedi için kalkıyorum!! Hani büyüklerimiz hep der ya, "cocuk ceviz, torun ceviz içi"diye. Ve ben bunu anlamakta zorlanırım. Torun sevgisine mi hazırlıyorum kendimi acaba? Hayır, buna hiç hazır değilim açıkçası. Bugün Migros'tan ona oyuncak fare ve kedi topu aldım.. Nasıl mutlu oldu, saatlerce oynadı onlarla:) onu izlerken hani aşık olduğunuzda içte duyulan bir haz, parmak uçlarında hissedilen uyuşukluk var ya? Işte ona yakın bir şey hissettim ben.. Ben bu kediye aşık oldum.. Tam istediğimiz türden bir sevgi bu. Kediler'de sadece istediği zaman sevilmek isterler ya, işte öyle bizim sevgimiz. Sorumluluğu bende olmayan, mamasını, tuvalet ihtiyacını sahibinde gideren, buraya sadece oynamaya gelen bir kedimiz var:)) Ha, dünden beri güvenle uyuyorda burada.  Tabiki oğlanların yatağında!! Kapı mı çalmış? Biri mi gelmiş? Hiiiiç oralı değil., artık evin bir ferdi oldu. Gerçek adı ne bimiyorum, ama ben ona ninemin kedisinin adını, yani "boncuk" koydum.. Erkek mi, dişi mi? Onuda bilmiyorum. Sanki dişi gibi geliyor bana.. O cilveleri falan.. Bilmiyorum. Aslına bakarsanız oda önemli değil. Benim için sadece sevimli bir kedi. Yaşama hakkı olan bir canlı.. Sevgimiz yetiyor birbirimize.. 

Birde şu konuya girmeden çıkmayım. Bazı insanlar vardır, kimyası uymaz hayvanlarla. Kimi korkar, kimi alerji duyar, sevmez.. Bu çok normal. Sevgi karşılıklıdır. Zaten bunu o hayvan çok önceden hisseder.. Yani ben hayvanları sevmeyen insanı yargılamam. Mutlaka bir nedeni vardır! Ama sevmediği için hayvanlara  eziyet edene karşıyım!! Sevmiyorsan uzak dur! Ama bi kere sevgiyle dokunsanız belkide çok şaşıracaksınız?? Korkunun asıl nedeni zaten bilmemek, tanımamak değil mi? 

Bakın, güvenle neler çıkıyor ortaya? İşte belgeleri;) 

Böyle geldi balkondan tanri misafirimiz..




Sonra Taylan'in kapisini caldi pat pat..
Taylan'la yakin temaslar..

Taylan'la yerelrde yuvarlanmalar..
Sonra ciddi takildilar Taylan'la..


O Fare buraya gelecek!!!
Biraaaaaaaaaaaaak!!!!

Vazodaki cickleride düzene sokayim, evet..
Ama sizden iki tane var.. Deniz misin, Taylan'misin bilimiyorum, utaniyorumm:))

12 Ekim 2014 Pazar

Macerakitabim Bern'deydi..

Bugün konuklarım vardı.. Taa uzaklardan.. Istanbuldan.. Blog dostluğu taşıdı bizi bu güne. Önce yazılarımızdan tanıdık birbirimizi. Daha sonra instagram ve facebook'ta buluştuk. Hatta mektup yazdık birbirimize.. Kim mi? Macerakirabım bloğunun yazarı Özlem'den bahsediyorum.. Gezgin ruhlu Özlem. Bilirsiniz her iki ayda bir başka bir Ülkededir.. Ne hatta, her iki haftada bir gittiğide olur.. Daha geçen hafta Bologna'da idi. Iki gün sonra Cenevre'ye Charles Aznavour konserine gelmişler. Madem İsviçreye gelmişler görüşmek istedim. Cenevre'ye gidip bir, iki saat görüşmektense, Bern'de bir gün geçirmeyi daha uygun gördüm. Hem farklı bir şehir daha görmüş olurlardı. Hatta gönül rahatlığı ile söyleyebilirimki, Isviçrenin en güzel şehri ve Kantonu, hatta başkenti olan Bern'i de görmüş olurlardı. Çoğu insan İsviçre'nin başkenti Zürih olarak bilir. 
İşte ben Özlem'e böyle bir teklifte bulundum, zaten onun gezgin ruhunu bildiğim için buna hayır demiyecekti. Ama ben yinede emin olmak adına onun bir zaafını kullanarak, asla hayır diyemeyeceği yerden girdim konuya.. Ona dedim ki; "Lizbon'a Gece Treni" kitabında adı geçen "Kirchenfeld köprüsüne" bakarak şarap içmeye ne dersin? Yalnız nerden vuracağını çok iyi biliyorsun, dedi. Bu sabah Cenevre'den Bern'e Trenle geldiler. Heyecanlıydım. Hava puslu, ve hafif yağmurluydu. Akşama dönecekleri için, Bern çevresindeki göller ve dağlar programını çıkardım programdan. 
Gurten tepesinden başladık gezmeye. Minik dağ treni ile çıktık. Bern'e kuşbakışı bakamadık. Çünkü şehrin üstü bulutla kaplıydı. Önce o tarihi restoranda kahvaltımızı yaptık. Kahvelerimizi içtik. Gurten çevresinde yürüyüş yaptık. Konuştuk, anlattık, dinledik, daha fazla anlamaya ve tanımaya çalıştık birbirimizi. 

Mavi-yeşil sandalye ve masaları olan bir yere oturduk. Piknik sepetimi açtım. Içinden, üzüm, ceviz, peynir, zeytin ve pembe şarabı çıkardım. Uzun uzun oturduk ve sohbet ettik. Insanı üşütmeyen harika bir sonbahar havası vardı. Bizim masayı gören güneş bile bulutlara meydan okuyup çıktı geldi.. Yine aynı Trenle şehre indik. Ayılar çukurundan başlayarak. UNESCO dünya mirası listesinde olan Bern Altstadtı gezdik. Zamanımız çok, acelemiz hiç yoktu. Münsterplattform, Münster kilisesi, Kirchenfeld köprüsü, Çeşmeleri, ve renkli heykelleri, saat kulesi, gözetleme kulesi, küçük tarihi ara sokaklarıyla Bern'e hayran kaldılar. Hatta, daha güzel bir yer keşfedene kadar buraya yerleşmeye karar verdiler:)) 
Gezi yazıları yazan Macerakitabim bakalım Bern'i nasil tanımlayacak? Ben susayım o anlatsın.. 

Bunlarda zamanı durdurduğumuz anlar: 
Dag treni ile Gurten'e

Münsterplattform/Bern

Bern Saat kulesi 

Gurten de mola vakti..

Yine o köprüden baska bir açi

Bern'in Istaklal caddesi.. Aksam 7 den sonra bir sessizlik çöker..

Ve dönüs vakti.. Bern'den gece treni ile Lizbona
olmasada tekrar Cenevre'ye gittiler..



3 Ekim 2014 Cuma

Minik ama macerali bir Almanya gezisi..


Geçen hafta mini bir Almanya gezim oldu. Gezi dediysem turistik bir şey değil. Ergenliğimin geçtiği Düsseldorf yakınlarında küçük şirin bir yer burası. Haan.. Haritada çok küçük yazılır.. Ara ki bulasın.. Ama hakkaten şirin bir yerdir. "Gartenstadt Haan" olarak anılır. Yani "Bahçeşehir" olarak çevirsem tam karşılığını bulmaz sanki. "Babil bahçe şehri Haan" diye çevirirsem sanki daha yakın bir çeviri olur gibime geliyor.. Belkide bana öyle geliyor.. 20 yılımı geçirdim ben bu Haan'da. Kardeşlerimin erkek olanları hala orada, biz iki kız uçtuk oradan. Hatta ben sınır dışına taştım.. Ama diğer kız kardeşim bir kahvaltıya gitmek istese yarım saatte ulaşır. 
Biz her Eylül'ün son haftası hep birlikte Haan'da olmaya can atarız. Çünkü, 600 yıllık bir geleneği ve kültürü olan ünlü Haan kermesi (panayır) bu tarihlere rastlar. Haan'ın merkezine kurulan bu panayır, o küçücük Haan'ı dev bir kente dönüştürür. Işıl ışıl, rengarenk, müziklerin basları karnında gürler, yiyecekler, içecekler, insanlar cıvıl cıvıl, iğne atsan yere düşmeyecek şekilde yan yana, iç içe, göt göte. Mutlaka bir tanıdığa rastlamak, iki hasbihal etmekte sanki bir kermes geleneği oldu. Almanya'ya ilk gelişim bir Eylül ayı idi. Ve hemen iki hafta sonra bu kermese denk gelmiştim. Bende, Alice gibi bir harikalar diyarındaydım sanki. Yani bizim içinde 30 yıllık bir geleneği var. Münih'in Oktoberfest'i neyse, Haan'ın kermeside o diyeyim, artık sizde anlayın. 
Evet, işte bu bizim hep sonbahar tatilimize denkgelir.. Kardeşlerim geliyor musun? diye sormazlar, saat kaçta burada olursun? diye sorarlarlar. Bizim oğlanlar ayrı başımın etini yerler, sanki ben hiç istemiyormuşum gibi görünür, ama içten içe bende çok isterim. İşte böyle hepimizin istekli bir zamanında, ilk kez sabahın köründe koyuldum yollara.. Tabi kimse inanmadı sabah 8 de yola çıkacağıma. Aslında haklılar.. Bunu hiç beceremedim. Güldüler bana. Hatta abim bahse girsem kazanırım, dedi. Hırs yaptım, girsene dedim. Ve bahse girdik.. Sabah 6.30 saatimi kurdum. Saat çalıyor ama ben oralı değilim. Yanımdaki ses, "Almanya yolcuları saatiniz geldi" deyince kalktım. Bizim oğlanlarda kalkmış. Zaten herşeyi akşamdan hazır ettiğim için sabah 8 de yola çıkmayı başardım.. Sabah güneşi vuruyor arabaya.. E ben bunun fotoğrafını çekip koymazmıyım Facebooka, instagrama, yani abimin görebileceği her yere? Bunu özellikle abim için yaptım, ve bana inanmayanlara. 
Sabahin 8.00 inde "Guten Morgen Deutschland" dedim:))

Güzeldi yolculuğumuz. Artık Taylan'ında ehliyeti olduğu için sanki daha çabuk vardık gibi geldi. Sanırım sürekli ben kullanmadığım için. 
Saat 13.30 gibi Leverkusen'de Serpil ve kardeşim gibi sevdiğim eşi Murat beni zeytin kolonyası ile karşıladılar. Nasıl güzel bir koku.. Güzel bir öğle yemeği, ve öğleden sonra pembe şarap.. Sohbetin en tazesi. Sonra Murat cebinden bir şey çıkardı. "Abla ben bunu senin için yapmıştım dedi.. 

Daha önce kuyumcuda çalışmış, çok sevdiği bir uğraşıymış onun için. Sonra başka alanlarda çalışmış. Ama hala kendince bir şeyler yapar. Sanırım kendi alyanslarınıda kendi tasarlamıştı. Bana bir ara, kitap için yazılacak bir cümle yazar mısın?diye sormuştu. Bende " kitap tek ölümsüzlüktür" demişim.. Ama unutmuştum ben bunu. Meğer o bunu bu kitap ayracında kullanacakmış. Çok değerli bir ayraç bu benim için. Arkasınada adımı kazımış. Çok mutlu oldum. 


Bana özel yapilmis kitap ayraci:)) keske kitap kurtlari gibi
haftada bir kitap bitirebilseydim, tenbelim ben biraz:))

Akşama doğru Haan'a gittik. 4 gün hep birlikte kaldık. Birlikte geçirdiğimiz zamanlar hep değerlidir bizim. Zaman zaman çok coşarız, zaman zaman ölbesek olur koltuklarda uyluklarız, herkes istediği gibi takılır.. Tabu oynarız mesela, veya sessiz sinema, kimi Almancada yetersizdir, kimi Türkçe'de. Oyunlar daha enteresan bir hal alır.. Hele abim anlatmaya çalışırsa, gülmekten yarılırız.. Zaten biz bu oyınları sadece abim için oynuyoruz.. En çok o güldürüyor bizi.. Kız kardeşim 8 aylık hamile, o gülerken karnı bir yukarı bir aşşağıya gidiyor, onada ayrı gülüyoruz.. Biz birlikte olunca hep gülüyoruz. Ve ben bunu çok seviyorum.. Hep söylerim, bizim kardeş sevgimiz bir değişik.. Ana baba olmayınca sanırım biz birbirimize sarmışız, sarılmışız. 

Burada ilk kez itiraf ediyorum.  Nasıl olsa kitap artık basıldı:) "imza ben" kitabinda hep 154 kadının mektubundan söz edilir.  Aslında 152 dir o. Çünkü iki mektup bana aittir. Birini kardeşime, birini çocuklarıma yazmıştım. Birinde eski soyadım, diğerinde sonradan aldığım soyadımla yazdım. Ve ikiside yayınlandı.. Ve o kitabi kendi elimle verdim kardeşime. Güzel bir andı. 


"Imza Ben" kitabina yazdigim mektubun kahramnalarindan olan biri..
Sonra hergün kirmese gittik, yedik, içtik, güldük, eğlendik.. O 4 gün ışık hızında geçti. 
Çarşamba artık yola çıkıcaz. Sabah 10 gibi vedalaştık. Arabaya binip otobana çıkacağız. Ama arabadan garip bir ses geliyor. Bir tekerde sorun var.. Havası inmiş. Kesin patlak. Ee öyle yola çıkamam. Geri geldim. Abim baksın çaresine diye. Onunda bir toplantısı var oraya yetişecek. O zaman hep birlikte inelim, teker patlaksa, tekeri söküp ben götüreyim dedi. 13. kattan asansöre bindik. 6 kişiyiz. Hepimiz yine yan yanayız. Dar bir mekan. Asansör bir yerde durdu. Ve kapı açılmıyor. Eylem, asansörde kaldık, dedi. Hiç başıma gelmedi böyle bir şey daha önce. Böyle bir şey yaşayan olduysada abartıyorlar, sakince beklemeliler derdim hep. Ama öyle değilmiş. O bambaşka bir psikolojiymiş meğer. Çünkü; nerede kaldın ve ne zaman çıkacaksın bilmiyorsun. Dar bir alan, ve havalandırma sistemide durdu. Kimse panik yapmamak için kimseye bir şey demiyor, ama içten içe herkes tedirgin. Kiminin elinde daha sucuklu tost. Ortalık bir sucuk kokusu, bazılarında boş mide kokusu.  Sürekli alarma basıyoruz. Bizim alarm taa Bonn da çalıyor, orada bir görevli bizi duyacakta, oda itfaiyeye haber verecekte, onlar gelip bizi çıkaracak! Mümkün değil, o beş dakikada zaten biz oradaki havayı tüketmiştik. Daralmalar başladı. Gizli bir panik başladı. Çok kötüydü.  Sonra Serdar kapıyı aralamaya çalıştı. Zemin kattayız aslında dedi. Sadece 50 santim daha aşşağıya inmiş, ve kapı açılmıyor. Serdar ilk kapıyı zorlada olsa açtı. Sonra bir hava girdi içeri ve rahatladık. Sonra ikinci kapyı zorladı. Bizim çıkacağımız kadar bir aralık yarattı. Oradan tek tek dışarıya çıktık. Ve nefes almanin ne kadar önemli olduğunu orada anladım. Meğer hava gerçekten tükeniyormuş. 
Buda o aradan ciktigimiz asansör..

Sonra tekere baktık, çivi batmış. Öyle yola çıkamazdım.  Kardeşim Serdar dedi ki; senin yola çıkmanı istemeyen bir güç var, buda annem. Ölüler konuşamaz, ama görmüyor musun, senin bu yola çıkmanı istemiyor ve çırpınıyor, dedi. Bütün bu tersliklere bu yönden bakınca hoşuma gitti. Çıkmadım artık yola. Abim aldi arabayı garaja götürdü. Akşama doğru geldi. Bu arada Nuray bana 30 yıldır yemediğim Mısır ekmeği yaptı, yoğurtla onu yedim:) bazen kadere, kısmete inanasım geliyor.
Bu kadar bariz tesadüfler şaşırtıyor beni. Bir güç hakikaten benim o saatte çıkmamı istemedi sanki. Bilinmez. Ama böyle olması iyi oldu sanki. 

Akşam 5 e doğru çıktık yola. Ve gece 10 gibi evdeydik. Yorucu bir günün sonunda eve geldiğimizde uzuuunca yazılmış bir mektubu iki saat sonra görmem, ve okumam çok iyi geldi.  Çok doğru bir zamanda geldi. 

Ve herşeye rağmen Almanya gezimizde çok iyiydi. Bayramı bir hafta önceden yaşadık biz;) 
Kermese yürürken biz.. 


yine biz iste..

Oktoberfest degil, Haaner Kirmes, demistim instagramda bu fotoya..