Sayfalar

24 Şubat 2013 Pazar

Bir hafta sonuda böyle geçti....


Perşembeden başladı benim haftasonum.. Cuma sabahı İstanbul'dan can dostum gelecekti.. Cuma sabah bir koşturmaca başladı.. Yatacağı oda hazırlandı, güllü temiz nevresimler geçirildi, evin görünen kısımları şöyle bir elden geçti, sarı laleler vazolara yerleştirildi, saçlara bi çeki düzen verildi, hafif bir makyaj yapıldı. Baktım daha bir saat var Bern garına ulaşmasına.. Dedim o zaman gideyim 1 saat iş yerinde bir görüneyim, çok acil olan şeyleride yapayım.. Gittim, üstünkörü bir gözden geçirdim. Birde kahve aldım.. 15 dakika kalmış hala ofisteyim.. Ayağımda kar botları, zöptül zöptül ordan oraya, bir yandan paltomu giyiyor bir yandan kahvemi yudumluyor, bir yandan atkımı dolamaya çalışıyorum.. Çünkü gelir gelmez dağlara gidicez, vakit dar o aradan çıksın bari diye planlar yapıyorum.. Cumartesi başka işlerimiz var.. Pazar sabahda dönecek zaten..
Kahveyi ağzıma mı içtim, burnuma mı bilmem.. yarısını döktüm zaten.. Gar'a geldiğimde 12.30 du saat.. Tam onun geleceği saat.. Yürüyen merdivenlerden koşarak, uçarak 5 numaralı Perona ulaşmaya çalışıyorum.. Nefes nefese bir sağa bakıyorum bir sola.. Göremiyorum kimseyi.. Tren uzun uzun upuzun.. Acaba hangi vagonda? Telefona sarılıyordumki baktım karşıdan gülümseyerek geliyor.. Yine ucu ucuna yetiştim:)) sıcak bir kucaklaşma ve koklaşmadan sonra, Bernde bir şeyler atıştırdık. İstikamet Schwarzsee.. Bir şişe rose'mizi de aldık..
Kayak, Snowboard yapan insanları, hatta küçücük cocukları izledik biraz.. Artık rahat rahat bir kahve içme ve muhabbet zamanı gelmişti.. Ha bu arada o saate kadar ilk sigaramı bile içmeye fırsatım olmamıştı.. Kapalı alanlarda içilmediği için kahveyle o ilk sigarayı hala içemedim.. Kışın, oradaki göl buz tutar ve üzerinde yüzlerce insan yürür.. Ama o gün kimse yürümüyor? Herhangi bir uyarıda yok.. Gel diyorum tam gölün ortasında sadece ikimiz şarap içelim.. Ayça ben rüyadamıyım diyor.. Çimdik atıyorum.. Hayır, uyandırma beni bu rüyamdan:))) he he diyorum, sen zaten anca rüyanda görürsün!! gülüşüyoruz:))
Schwarzsee


İkimiz yürüyoruz gölün ortasına doğru.. Ayağımın ucuylada kontrol ediyorum, buzun kalınlığını, güya çaktırmadan:) çünkü kimsenin olmaması dikkatimi çekiyor.. Neyse geldik bi yere çömdük..
Dört bir yanımız dağ.. Şarabımızı diktik gölün ortasına.. Bardakları kara gömdük.. Bu güzel dostluğa kaldırdık kara belenmiş bardaklarımızı.. Sanki bizden başka kimse yok dünyada:)) o an var, ve biz varız. Ama havada buz gibi.. Ben İsviçrenin çetin soğuğunu bilerek giyindim, soğuk nedir hissetmiyorum bile.. Ama Ayça İstanbul'dan gelmiş dısdıbıl. Ayaklarının üşüdüğünü anlayabiliyorum, ama ses etmiyor.. Bir ara ayakkabıları değiştik.. Eşit şekilde üşümek için.. Ne kadar kaldık bilmiyorum ama akşam olmaya başlamıştı.. Yakındaki Buzpalast'ını görmeden olmazdı tabi..
Eispalast/Schwarzsee
Eispalast/Schwarzsee
Akşam evimize geldik.. Sıcacık bir Uşak tarhanası yaptım hemen, pratik yemek ve salata.. Birde çay yaptım.. Ohh bi güzel ısındık.. Sonra Ayçanın getirdiği Ālā rakıyla sohbet edildi.. Ben tabiki şarabımı rakıyla bile aldatmadım:) yoğun bir gün geçirdiğimiz için saat iki gibi yattık.. Cumartesi bir güzel kahvaltı yaptık keyiflice.. Sonra Sumiswald'a gittik.. Henüz hamurunu bile yoğurmadığımız ekmek teknemizi yerinde incelemek için.. Çevreyi dolaştık biraz, sonra eve geldik. Eşimin yoğun iş temposu nedeniyle geç gelecekti.. Aktivist cocuklarımında bir programı vardı.. Biz kaldık başbaşa Ayça ile.. Şık bir masa hazırladık, başbaşa yemek yiyip sohbet ettik..

Son gece ya, yine akrep ve yelkovanın arkasından atlılar koşturuyordu.. Sonra gece 11 gibi eşim geldi.. Yine ikiye kadar konuştuk.. Sabah 7.30 da kaktık..  Hazırlandık.. Ayça'nın sırt çantasınki şişe kırılmasın diye deli şeyini sarar gibi sardık sarmaladık:) ikimiz koyulduk Zürich yollarına.. Nerde hareketli şarkılar var onları seçiyorum.. Sesi ve bası olabildiğince yüksek.. Bizde eşlik ediyoruz şarkılara türkülere..  Havaalanı yol ayrımına girince yaklaştık işte diyorum.. Ne kadar Müziği'de yükseltsen, effekt de versen gerçekten kaçamıyorsun.. Kahkaha dolu bir yolculuk sessizliğe gömülüyor.. Güya yine kahkahayla bozmak istiyorum, ama garip bir ses çıkıyor benden.. Ağlıyormuydum, gülüyormuydum, bilmiyorum neydi?

Güle Güle..
Rüya gibiydi dedi, giderken.. Benim gözüm onda, onun gözü arkasında el sallayarak uçtu gitti Ayça.. Eve geldim.. Odasına girdim, yatağın sağına soluna baktım, yastık altına falan bir not arıyordum, çünkü adetidir, bunu hep yapar.. Bu sefer bırakmamıştı not mot! Sabah erken, vaktide yoktu zaten.. Sonra koltuğa bir oturdum öylece kalakaldım.. En iyisi yazarak sağalmak dedim.. Ve yazdım...
Böyleydi işte bizim hafta sonumuz...

Hamiş: ben bu yazıyı yazdım, Ayça İstanbul'a evine varmış.. Bana ayna'nın önüne bak diye haber gönderdi.. Hemen koştum.. Baktım bir not, birde boyundaki o el yapımı siyah kolyeyi bırakmıştı.. :)))

14 Şubat 2013 Perşembe

One Billion Rising

14 Şubat'ta şiddete hayır!!!

Bu gün sevgililer günü.. Hiç takmam böyle günleri. Klasik sözlerle kapitalizmin oyunlarıda demeyeceğim.. Ama bana göre değil.. Bu günleri zaman zaman araç olarak kullandığım veya bana kullanıldığı oldu:) yani, küsmüşsem yada bir şekile bir kalb kırgınlığı varsa böyle günler o yaraya bir merhem gibi gelebilir.. Ama insan genel anlamda huzurlu ve mutluysa böyle günler pekte bir şey ifade etmiyor.. Bu yılda bir şey ifade etmedi bugün, çok şükür:)

Ama bugün çok farklı bir şey yaşandı.. Çok farklı bir protesto.. "Kadına şiddete hayır", dünya çapında bir kampanya.
Çok sevdim, çok benimsedim.. Kadın, müzik, dans.. Ortak payda ne? Duygu elbette.. Duygunun ve sevginin olduğu herşey verimlidir, güzeldir..
Eva Ensler,  Kaynak Internet
Bu büyük aksiyonu Eva Ensler başlatmış.. Bu kadını çıldırtan şeylerden biride, hatta belkide en büyüğü şu olmuş; yine Amerikalı bir politikacının "tecavüz sonucuda olsa kürtaja hayır! çünkü; kadının bedeni istenmeyen gebeliği zaten kabul etmez" gibi bir şeyler saçmalamış.. Yani bizim Türkçe deyimle dişi köpek kuyruk sallamasa demeye getirmiş üç aşşa beş yukarı..
Bunun üzerine Eva Ensler Ağustos 2012 de o politikacıya bir mektup yazarak, 1 milyar kadının aklını zorlayacağı nedenleri var bu hareket için, demiş..
14 Şubat 2013 te tüm dünya kadınlarını işini, evini, herşeyi bırakarak aynı saatte açık alanda dans etmeye davet etmiş.. 199 ülke kadınları bunu desteklemiş.. Çok güzel.. Gönülden destekledim.. Amma velakin bundan benim daha sonra haberim oldu..
Ama şu var, sabah işe kalkmak için saat çaldığında kalkar ve hemen radyo açar, müzik eşliğinde hazırlanırım.. Bu sabah oynak bir müzik çalınca, kendi kendime dans ettim evde.. Allah Allah bu neyin nesiydi, dedim kendi kendime.. Meğer ben zaten bilmeden dans etmişimki!! Hemde herkesten önce. Sabah sabah!!
Süper bir aksiyon.. Kutluyorum Eva Ensler'i.. Bu aksiyon bundan böyle yerini sevgililer gününe bırakır mı? Pardon tam tersi, sevgililer günü artık bundan böyle yerini "one billion rising'e bırakır mı? Umarım..
Bern 2013, One Billion Rising gösterisi. Foto: nujin24




12 Şubat 2013 Salı

Bir kayboluş hikayesi..

Yine bir yaşanmış hikaye. Bu ara bir yere gittiğim yok, değişik bir şey yediğim, içtiğim ve gördüğüm bir şeyde yok.. Ama yazasım hep var.. O zaman unutamadığım bir öykümü daha yazmalıyım..

Ben yine 6 yaşlarımdayım.. Artık biliyorsunuz, ana-baba Almanya'da olduğunu ve bizim anane, ve babane arasında gidiş gelişlerimizi.. Dayılar, teyzeler zaten anannede kalabalık bir şekilde yaşıyoruz.. Ama birde amca var.. Baba yarısıdır derler ama bu amca bazen Babadanda öte.. Bir "amcanın glu glusu" derki beni görünce, babamdan duymamışımdır böyle sevgi dolu bir söz.. Ben küçükken derdi bunu, koca eşek kadar oldum, hala her gördüğünde "amcanın glu glusu" der ve kollarını açar sıcacık sarılmak için..
İşte bu amcam, zaten bir tane amcam var gerçi, beni bir bayram öncesi köye almaya geldi, Gebze'ye götürmek için.. Çünkü onlar orada kalıyorlar ailecek.. Kurban bayramımı, şeker bayramımı hatırlamıyorum.. Ama bir arefe günü.. Mudurnu'dan Gebze'ye bir yolculuk yapacağız.. İki güzergah var, ya Mudurnudan Bolu'ya oradanda Gebze'ye yada Mudurnu'dan Dokurcun ve Akyazı üzerinden Adapazarı'na, oradanda ya trenle yada otobüsle yine Gebze'ye.. İkinci güzegahın yolları o dönemler çok kötü olmasına biz yine oradan gitmeyi tercih ettik, çünkü arefe gün olduğundan otobüslerde yer yoksa trenle gidebilme şansımız olur diyerekten..
Amcamla bindik otobüse, o eski ve içinde o zamanlar sigara içilen, ve klimasıda olmayan, kokan otobüste, hınca hınç dolu, kimi ayakta, kimi kucakta, Teşkesti, Dokurcun, Akyazı'nın kıvrım kıvrım yollarında ilerliyoruz.. Ben ne zaman o yoldan gitsem kusardım.. Sevmezdim o yüzden o taraftan gitmeyi.. Ama şimdi yeni yol yapamışlar, yemyeşil doğada o kıvrımlı yollarda yolculuk çok güzel..
Ama o zamanlar öyle değildi.. Neyse, otobüsün içinde amcam komşusu olan bir aileye rastladı. Onlarda çoluk cocuk yolculuk yapıyorlar.. Saatler sonra Adapazarı'na ulaştık.. Oradan Gebze'ye gidicez ama otobüslerde yer yok.. Amcam beni yazanede o komşusuna teslim edip, tren istasyonuna gitti.. Trende yer varsa trenle gideriz diye.. Ama heryer öyle kalabalıkki, otobüslerde herkes ayakta gidiyor.. Bir otobüs geldi, o komşu kadın o otobüse attı kendini ve cocuklarını, ben binemedim.. Kaldım dışarda.. Otobüs hareket etti ve gitti..
Ben bekliyorum, nasıl olsa amcam gelir diye yazanede beklemeye başladım.. Bekle..bekle..bekle.. Amcam gelmedi!!

Meğer amcam gelmiş, yazanede benim çocuklu bir aileyle otobüse binip gittiğim söylenmiş.. Amcamda benim o komşusuyla gittiğimi düşünerek, trene binip Gebze'ye gitmiş.. Ben bu arada yazaneyi karıştırmış, başka yazanede bekliyorum.. Hava karardııı.. Sokak lambaları sarı sarı yanmaya ve el ayak çekilmeye başladı.. Ben yazaneden dışarı çıktım, amcam beni görsün diye.. Saat oldu akşam 9-10.. Yazaneler kapandı.. Heryer kapandı.. Tek tük insanlar ve sokak köpekleri var.. Ben korkmaya başladım.. Ama gerçekten çok korkuyorum.. İçimi çeke çeke ağlamaya başladım.. Baktım iki tane, eli yüzü düzgün iki abi bana doğru geliyor.. Eğilip, neden ağladığımı sordular? Yine içimi çekerek, "ben kayboldum" dedim.. Annemi babami sordular.. Almanya'da dedim.. Nerde oturduğumu sordular, bilmiyorum dedim.. Nerde oturuyordumki ben? Hendek mi, Mudurnu mu, Gebze mi? Çok korkmuştum.. Amcam gelecekti, gelmedi diyebiliyorum sadece.. O abiler, bana korkma dediler. Bulucaz Amca'nı dediler. Elimden tutup beni belediyeye götürdüler.. Belediyeden anonslar veriliyor, adımı soyadımı, yaşımı ve giysilerimi tarif ederek. Ama hiç kimse küçük bir kız çocuğunu aramıyor.. Gece 12 gibi belediye reisi (öyle tabir edilirdi o zamanlar, belediye başkanı değilde reisi denirdi) beni alıp evine götürdü.. Güzel bir ev, bol çocuklu, sevimli bir karısı vardı.. Sanırım hemşireydi, çünkü iğne yapıyordu.. O ev çok hoşuma gitmişti.. Evin hanımı bana yemek hazırlamıştı hemen, ve bana "ye kuzum ye" dediğinde, ben kuzu değilim, kızım, dediğimde çok gülmüşledi bana.. Beni çok sevmişlerdi. Bende onları.. İçten içe, inşallah beni bulamazlar ve ben bu evin kızı olurum, diye düşünüyordum..

Onca anons yapıldı, ben Adapazarı'ndayım, Amcam Gebze'de beni kimse bulamazki diye sevinmeye bile başlamıştım.. Geç vakit oldu ve yatıldı artık.. Ben çocuklarla birlikte yattım.. Sabaha karşı 4-5 gibi uyandırıldım.. Evin hanımı dediki, müjde, amcan gelmiş seni almaya! Bu benim hiç hoşuma gitmemişti.. Kalktım, giyindim ve biz o belediye reisinin arabası ile belediyeye gittik..

Amcam beni o komşusuyla gittiğimi düşünerek eve gittiğinde beni bulamıyor evde, yengeme soruyor, oda "yoooo, kimse gelmedi" diyor.. Sonra komşuda olacağımı düşünüp oraya gidiyor, o salak komşu sanki o zaman farkına varmış gibi, "Ah ben o kızı orda unuttum" diyerek dizlerine vuruyor güya. Ulan sana bir çocuk emanet edilmiş, nasıl unutursun? Neyse, amcam hiç beklemeden aynı gece Adapazarı'na geliyor.. Polise gidiyor.. Anonstan haberi olan polis belediyeyi arıyor.. Ve beni o gece, o sıcak yatağımdan kaldırıyorlar.. Dedim ya, bu benim hiç hoşuma gitmiyor.. Neyse, geliyoruz belediyeye, ben belediye reisinin elini tutmuşum bırakmıyorum.. Bana, bu amcan mı diye soruyorlar? Ben hiç konuşmuyorum, sadece banane der gibi omuzlarımı kaldırıyorum.. O cocuk psikolojimle beni bırakıp gitti diye mi tepki gösteriyorum, yoksa o kaldığım evi çok sevdiğim için mi bilmiyorum ama, orada evet bu benim amcam diyemedim.. Demedim.. Amcam ağlamaklı, amcanın glu glusu, evet, amcam desene, bak seni vermeyecekler yoksa bana, diyor. Ben hala dudaklarımı kıvırıp, omuzlarımı yukarı kaldırıyorum.. Ama, hayır bu benim amcam değilde demiyorum.. Amcam ağlamaya başlayınca dayanamadım, evet bu benim amcam dedim.. Ve beni teslim ettiler.. Ve biz bir Bayram sabahı ilk otobüsle Gebze'ye gittik.. Amcam o günden sonra Bayram arefesinde yolculuk etmemeye yemin etti.. Ve komşusuyla hala konuşmuyor.. Ve her ziyaretimde bu hikayeyi mutlaka anlatır, ve bende dinlemeyi çok severim:))
O zamanki karşılaştığım abilere, belediye reisine ve ailesine çok minnetarım ve hala aklıma geldikçe teşekkür ederim onlara.. İsimlerini bilmiyorumki onları ziyaret edeyim..
Güzel insanlardı..

8 Şubat 2013 Cuma

Çocukluğuma ait hikayeler..

A aaaaa, cocukluğumdan kalma bir hikaye daha.. Nasıl olduda yazmadım hala? Bu akşam aklıma geldi bak.. Durup dururken gelmedi.. Haberlerde genelde kış aylarındaki bu soba zehirlenmelerini gördüğümde hep hatırlarım gerçi. Ama ben bu yazımla yaşadığım iki öyküyü birlikte yazacağım..
Tahmini 6-7 yaşlarındayız. Abim ve ben.. Anne baba Almanya'da, biz anane ve babaanne yanındayız. Kışın anannede Hendekte okula, tatillerde babaannede Mudurnuda. Yine bir tatile gelmişiz.. Köyde, Irmak denen bir yer vardı.. Bu akan bir dere yada ırmak değil.. Bir çamaşırhane diyebiliriz.. Köyde iki tane vardı.. Çamaşır yıkamak üzere yapılmiş bir oda gibi bir şey.. Içinde sürekli akan bir su, önünde bir oluk, ve bir ocakbaşı.. Karakazan denilen koca bir kazan, o ocağa yerleştirilir, içine oluktan su soldurulur, altına çam yada meşe kütükleriyle ateş yakılır, koca kazandaki su ateşte kaynardı. O ırmağa girildiğinde çam ağaçları, kil ve deterjan kokusu buruna, oluğa akan suyun sesi kulağa hitap ederdi.. Kil'i bilirmisiniz? Yöremizin dağlarından toplamaya gitmekte ayrı bir güzellikti.. Çamaşır kili başkadır, baş kili başka. Suya bırakınca çıtır çıtır çözülür, deterjanla karıştırılır, çamaşırlar bir güzel temizlenirdi.. Birde baş kili vardı, günümüzün değme şampuan ve yumuşatıcılarına taş çıkartan cinsten:) oda aynı işlemle erir, ama bu daha çamur gibi olurdu.. Almanyadan gelen şampuanlardan sonra o çamur gibi kili başımıza bı güzel sıvardık.. Şimşir tarakla taraya taraya saçımızı durulardık.. ipek gibi yumusacık olurdu saçlarımız.. Mis gibi toprak kokardık..

Neyse konumuzdan uzaklaşmadan,
Sabahtan akşama kadar çamaşır yıkanırdı.. O çamaşırlar, büyüklüğüne ve rengine göre üst üste dizilir tek tek çitilenir, ayak topukları ile belli bir tempoda çiğnenirdi.. O tempo hala kulaklarımda.. Birde topaç diye tahtadan bir şey vardı.. Çamaşırlar onunla dövülürdü.. Beyazlar kazanda kaynatılırdı.. Biz cocuklarada küçük şeyler verilirdi.. Sende bunları yıka.. Küçük el bezileri, veya çamaşırların en alt tarafında bulunan teharat bezleri:) eskiden tuvalet kağıdı yoktu, teharet bezleri vardı.. Misafirinki ayrı, günlük kullanılanlar ayrı asılırdı. Ninem renklere göre ayırırdı, bu senin, bu onun diyerek. Yani hepimizinki ayrıydı, ama şimdi düşünüyorumda pekte hijyenik gelmiyor.. Hatta bazı evlerde bir tane olurdu.. Yani gelen geçen hep aynı bezi kullanıyordu.. Asla kullanmazdım. Ve ninemin bir huyu vardı gittiği yere kendi teharet bezini götürür, bizede yedek alırdı.. Çok titiz bir kadındı.. Neyse işte bize o ırmakta o bezleri yıkattırırlardı.. Tabi ninemin içine sinmez, bi el üstünden geçerdi.. Birde söylene söylene, yaptığınız iş kendini göstersin, yaptığınız banaysa öğrendiğiniz kendinize diyerek.. Üstünkörü yapılan hiç bir işi sevmezdi.. Mükemmel olmalıydı her şey..

Neyse benim asıl anlatmak istediğim konuya geleyim.. Yine bir gün çamaşıra girildi.. Perdeler, yorgan çarşafları söküldü, evde ne var ne yok yıkanacak o gün.. Ev bi kel kaldı.. Önce biz cocuklarıda yıkadılar, pakladılar evde güzel güzel oturun dediler.. Havada bozuk gibi hatırlıyorum.. Yoksa mutlaka dışarda olurduk.. Ama evdeyiz. Evimizde radyodan başka bir şey yok.. Elektriğin bile olmadığı dönemler yani.. Evde canımız sıkıldı abimle.. Birazda üşüdükmü ne? Sobayı yakmaya karar verdik.. Şöyle üç ayaklı odun sobası var evin orta yerinde.. Odunları koyarsın önüne bir kaç tane kozalak (mozak derler Mudurnuda) veya gaz yağı dökersin, kibritle tutuşturursun, hemen yanar o soba ve hemen evi ısıtır.. Bu kadar basit yani.. Biz, gaz yağı kullanarak yakmayı düşünüyoruz.. O gaz yağı şişeleri hep musluğun altındaki dolapta olurdu.. Ama o gün yok.. Aramadık yer bırakmadık. Ara ara bulamadık.. O zaman ben sivri zekamla dedimki, gazla yanan suylada yanar.. Sobanın üzerinde duran ve soba borusunu kucaklayan bir kap vardır. Yedek denirdi ona.. Üzerindede maşrapası.. Güğüm değil ama.. Şöyle kapağı açılır, içinden sıcak suyu alır, istediğin gibi kullanırsın.. Yemeklerde, bulaşıklarda falan.. İnternetten araştırdım yok öyle bir şey.. Ne resmi, nede kaydı var.. İlginç.
İşte o yedeğin maşrapası ile suyu alıp alıp sobanın içine boca ettik.. Kibriti çakarız çakarız yanmaz.. Önünde birde maşa olurdu, ninem onunla karıştırırdı, bizde yapalım dedik.. Sobanın içindeki küller oldu çamur gibi.. Sonra bu çamuru temizleyelim derken ev battı.. Bu yetmezmiş gibi, madem bu sobada yanmadı, üst kattaki sobalarada aynı işlemi yaptık.. Belki onlar yanar diye:) Yok inat etti o sobalar, su ile yanmadılar:)) ama her yer battı.
Zaman sonra ninem ırmaktan bir geldiki, oooooo!!! Gözlerine inanamıyor.. Bizi süpürgenin topacıyla bir dövdü, bir dövdü.. Duvara yaslanmışız, bize vurdukça, geri kaçıyoruz ama duvardan geçemiyoruz.. Ahh ninem, bilseydin eğer biz o gaz yağı şişelerini bulsaydık, evin küllerini bulacaktın.. İyiki bulamadık, ahşap ev yanıp, bitip, kül olacaktı.. Yıllar sonra bu konu açıldığında için yanardı, bilirim. "Vurmadım be, korkuttum"diyerek içini rahatlatırdın.. Bal gibide dövdün işte.. Rahat ol, ninem.. Biz gerçekten haketmiştik..

Birde bu ırmakların artık yok olmaya yüz tuttuğu zamanlarda, herkes evine kurdu öyle bir düzeneği.. Şeherliler gibi herkesin evinde bir banyosu var güya.. Ama baca ve pencere yok.. hangi akla hizmetse.. Arkadaşım Gülay'lardayım.. Evlerinde böyle banyoda kömürle su ısıtıp, birlikte banyo yapacağız.. Kapıyı arkadan kilitledik.. İçerde türkü çağırarak yıkanıyoruz.. Benim başım dönmeye başladı, bir ağırlaştım.. Ben çıkıyorum dedim.. Kalktım, kalkmamla birlikte olduğum yere yığıldım.. Gerisini hatırlamıyorum.. Bayılmışım.. Gülay benden daha gürbüz, hemen etkilenmedi Allah'tan.. Beni öyle görünce öldü sanmiş, ve korkuyla bağırmaya başlamış.. Babaannesi, Ayşe nine duymuş.. Koşup gelmiş, ama Gülayda ağırlaşmış, yerinden kalkamıyor.. Yani kapıyı açamıyor.. O giremiyor, biz çıkamıyoruz.. Ben o ara öbür tarafa doğru yolculuğa hazırlandığım için bu olanlardan haberim olmuyor.. Yarı ölüyüm yani.. Kapıyı tekme vurarak açmışlar.. Aradan ne kadar geçti bilmiyorum ama bulanık bulanık görmeye, ve uğul uğul duymaya başladığımda bir battaniyeye sarılı şekilde bir odada yatağın üzerindeydim.. Başımda bir sürü insan, beni tokatlayan, yüzümü gözümü kolonyaya boğan, sarımsaklı, tuzlu ayran içirmeye çalışan, dizlerine vura vura ağlaşan, titreşen, insanlar.. Uyanır gibi olduğumda o insanların sevincini unutamıyorum.. Gülay ile aynı anda bayılsaydık, büyük ihtimal şimdi yaşamıyor olacaktım.. Beni sevenlerden, sevdiklerimden mahrum kalacaktım.. Bu yazıları yazamayacaktım.. Bunları ben 35 yıl önce yaşadım.. Hala bu nedenle ölen insanlar var.. Yazık çok yazık..


6 Şubat 2013 Çarşamba

Server ablamın hayatıma girişi.

Beni bana anlatanlara, sevgili Cansu'nun kaleminden ve yüreğinden akan bir yazıyı onunda izniyle paylaşmak istedim..

Server ablam………..❤❤

Ailenin üyeleri ile tanişmamda 2. sirada yer alır Server ablam. Ayça ablamın en can en has arkadaşlarından. Bir sene önce kardeşi Serpil ablam ile tanışmış, onunla güzel günler geçirmiştik İstanbulda. Ardından başlayan arkadaşlığımız Almanya-Türkiye arasındada devam etti. Facebook sağolsun, birbirimizi görüyor, mesajlar atiyor her Türkiye tatilinde bir araya geliyorduk. Hep gözüme çarpardı orda Server Y… Evet biliyorumki Server, Serpil ablamin ablası ama sadece ismine bakabiliyorum. İletişim kurmuyoruz, birbirimize dokunmuyoruz:)).. Ama Server ablayla daha tanışmadan hikayemizin başladığı yerde öyle güzel şeyler varki.. 2007 yılında Server, Serpil, Ayça ablam ve ufaklıkların Mudurnu dönüşü Ayça ablamın, "ben babamın asker arkadaşının yanına, Hendek'e uğramak istiyorum, onları tekrar görmek istiyorum" demesiyle başladı. Ayça abla, Server abla ve geniş kafile, Mudurnu dönüşü Hendeğe ugruyorlar, ve bizim evi buluyorlar. Onlar bizim eve gelmeden 2-3 saat önce ben çıkıyorum ve Istanbula dönüyorum. Istanbulda eve adım atıyorum ve canım babam beni arıyor, ve kızım bak burda tanışmanı istediğim biri var diyor ve telefonu Ayça ablama veriyor. Hikaye burada başlıyor. Ben onları tanımadan, Server ablam ve Serpil ablam benim doğduğum ve büyüdüğüm evi, annemi babami tanıyorlar. Hendek'le olan özel bağları ise orda büyümeleri ve annelerinin hala orada olması. 2007 yılında bu şekilde yollarımız kesişiyor, fakat biz 3 yıl sonra tanışıyoruz Server ablamla... Ve daha sonraki uzun sohpetlerimizde annelerimizin, aynı mahalleden genc kızlık arkadaşı olduğunu, hatta ve hatta benim teyzemle Server ablamın dayısının evli olduğunu anlıyoruz:) Ve aslında özetle biz KUZEN’İZ :) Konu hakkında bilgisi olmayanlara dip not olsun buda:))

Yıl 2010, aylardan Temmuz, sıcakmı sıcak bir Temmuz günü hemde. Ben bir Ar-Ge firmasında ilk iş olayımı tecrübe edicem. Taze yüksek mühendis edalarındayım. Biliyorumki, Ayça ablamın her yaz olan yoğun Almanya-Türkiye arkadaş kafilesinden Server gelicek İsranbula, her yaz duyarım bu ismi ve dediğim gibi, facebooktada bolca görürüm ama tanışmadım henüz. İş yerime gittim, ilk iş günüm, Ayça ablam arar beni, mümkün değil olayı atlaması, ama öğlen oldu hanfendiden ses yok iyimi:) Sonra ben kendisini aradım.. Ayça ablacım nasılsın, iyiyim sen nasılsın, bende iyiyim. Napiyosun? Ay Cansuu, işi astım, Server ile kahvaltı ediyoruz. Afiyet olsun Ayça ablacım. Sen napıyorsun canım? Ben napiyim Ayça abla, işe geldim işte, ilk günüm.. Telefonun ucunda bir çığlık... Tanrııııım, nasıl unuturum. Işte böyle:) Server diyince akan sular duruyor:) Bende anlayışlı biri olarak, önemli diil Ayça ablacım dedim, ama o Serveri ben görecemmm!!! :)) Sonra akşam üstü Ayça ablam aradı ve "Cansu iş cıkışı gelde, bişiler içelim, biz Taksim'de olucaz" dedi. Bende tamam dedim…Zaten nasıl sevmemiştim o iş yerini, hiç unutmuyorum.. Akşam oldu ben İstiklale gittim. Bizim bayanlar Fransiz sokağında sarap içiyorlarmış. Ben o tarafa yürürken, onlar kalkmış. Fransız sokağının başında karşılaştık. İlk defa Server ablamı orda gördüm. Nasıl biri olduğunu, o küçücük facebook fotosundan biliyordum az cok. Sonra tabi ben Ayça ablamı görmüş olmanın mutluluğuyla, bicir bicir konuşurken, Server ablada kuzeniyle beraber yürüyordu.. Bir yandan ben ona, o bana bakıyor, ikimizde bunu hissediyoruz:) O gece bişiler içtik beraberce, o bana takıldı bolca masada:) ben ona baktim:) o bana takıldı ben ona baktım:) Ve sonra sımsıcak bir sarılmayla ayrıldık, tekrar görüşmek üzere.. Aylardan Temmuz, yıl 2010. Server ablam daha sonra Isvicreye döndü ve bizim internet üzerinden yazışmalarımız başladı.. Ben onun o sakin ve naif, ayni zamanda sevgi ile bakan gözlerini çok sevmiştim o akşam o masada..Daha sonra beni, ilk yolladığı kart ile öyle mutlu etti ve şaşırttıki sevincimi görmeliydiniz..Ve bizim birbirimize her gittiğimiz yerden kart yollama serüvenimiz başladı. Ben zaten cok severim kart atmasını ve bunu almasını seven birinide buldum ya, allahım her gittigim yerden kart atıyorum Server ablama, nefis bişey bu:) çantamda pullarla gezer oldum, o derece.. Sonraları, Server ablanın kış ve yaz Istanbul tatillerinde o nereye gelirse gelsin, onu mutlaka gördüm ve hic kaçırmadım. Hatta Isvicreye onu ziyarete bile gittim, yaşadığı şehir Bern’e Münster'e aşık oldum... Zamanla ilerleyen arkadaşlığımız bir süre sonra abla kardeş ilişkisine döndü. Onun hep sakin ve her şeyi sakin sakin hic bıkmadan dinleyen ve sonra konuşan halleri gözümden hiç gitmez.. Kızacağı zaman hiç esirgemez ama sevdiği zamanda güzel sever. Serpil ablamla başlayan ve Server ablamla devam eden aile üyelerini bir bir tanıma hikayemde hepsi ile güzel arkadaşlıklar kurmuş olmam hepsini inanılmaz benimsemem ve sevmemde, aramizdaki o güzel köprünün, geçmişe dayanan ve bizim sonradan tekrar kurduğumuz dostluğun sağlamlığı yatıyor… Bir sorun, bir mutluluk, bir sıkıntı her ne paylaşacaksam paylaşayım, etrafımda beni canı gönülden dinleyen, abla abla olan ablalarımdan biri Server ablam..

Kısacasııı, o birrr cannn, o bir sıcak yürek, o bir şarap kadını, o bir enerjik insan, o bir ben ablayım naracısı:), o bir Münster gülü, o bir keyif insanı, o bir Ayça'nın Server'i, Cansu'nun Server ablası, Serpilin başının tacı, o bir çok sevilesi pamuk yürek, benim canımm..

Server ablacım,

Seni, sizi tanımamı sağlayan Ayça Ablama ❤

Bu güzel düzeni kuran annelerimize ❤

Bu bağları sağlamlaştıran bize ❤

Teşekkür ediyorum…

Iyiki varız…

Sevgimle hep,

Cansu


1 Şubat 2013 Cuma

Bir garip cuma..

Bir acayip gündü bugün.. Hem güzel, hem heyecanlı, hem gerilimli, hem dingin.. Hani dört mevsim bir arada yaşanır ya, aynen öyle oldu.. Geçen yıl Mart ayında bizim bir İtalya Milano gezimiz vardı Serpille birlikte, oraya giderken yaşamıştık bir günde 4 mevsimi.. Şimdi aklıma geldi.. O günün yazısıda kayıtlıdır geçen seneden, bi ara onuda bloğuma ekleyimde blog arşivimde bulunsun:) güzel bir gündü çünkü:))
Neyse gelelim bu güne.. Cumaydı bu gün.. Haftanın son günü.. Pek severim. İş ve evi ayrı tutar, birbirine karıştırmayız hiç.. İş işte kalır, özel yaşam özelde.. Almanların bir atasözü veya bir deyimi vardır; "Arbeit ist arbeit, Schnaps ist Schnaps"
Bugün cuma. Özel yaşama girmiş durumdayız.. Bu gün bir kırtasiyeye uğradım. Amacım, hafta sonu uğraşabileceğim araç gereç temin etmekti.. Sevgili Boş defter bloğunun sahibi bir ayraçlaşma etkınliği başlatması beni bu uğraşa yöneltti. İyide yaptı.. Kitapçılarda ve kırtasiyede özel ayraçlar aradım.. Hiç birini beğenmedim. Dedim ben kendim neden yapmıyorumki? Karton ardım, orada ölçtüm, biçtim, kestim.. Şimdi onları kafama göre işleyip, desenleyeceğim.. Böylece bana özel ve tek olacakları için değerli olacaklar.. Bu bana bir heyecan kattı bugün..

Sonra eve geldim.. Oğlum Deniz, hafta içi bir ara bana dediki, anne kız arkadaşımı cuma getirebilirmiyim? Önce hayır dedim.. Sonra neden dedi? Evet neden hayır diyorum, cevaplayamadım. Hani hep mantıklı cevaplar verecektik? Elbette aklımdan geçenleri ona söyleyemezdim.. Çok erken falan.. Onun dünyasına ineyim dedim, tamam getir..
Akşam saatleri, bir taraftan yemek yapmaya çalışıyorum, diğer taraftan yaptığım alışverişi yerleştiriyorum, bir taraftan Deniz bana yardım ediyor, evi süpürge makinasına tutuyor, odasını temizliyor, bir kız arkadaş nelere kadir, diyorum. Ben söyleyince o oda hiç bu kadar güzel toplanmaz?:)) bir kez daha anlıyorumki, bir kadın erkeği derleyip topluyor.. Güzel tecrübeler ediniyor, ediniyorum..
Tam o evi süpürürken diğer oğlum odasından bir hışımla çıkıyor.. İnternet kesilmiş.. Sonra bakıyoruz, tv de yok, telefon yok, Wi-fi yok, o duvarda olan bütün elektronik aletler kararmış. Ama evde elektrik var.. Ne olduysa Deniz evi süpürge makinasına tuttuğu an oldu. Oğlumun elektriği fazla geldi galiba, prizleri yaktı. Akşam bir film var max ta. "Ay büyürken uyuyamam" Ayça ile sözleşmişiz, senkron izliycez, o Türkiye'de ben burada.. Ve yorumlar yapacağiz.. Ama tv yok.
Taylan arkadaşının doğum gününe gidecek, birşeyler yemek için acele eder, bir taraftan Deniz'in kız arkadaşı gelecek, bi taraftan evdeki elektrik sorunu.. Sakin olmaya çalışıyorum.. Hemen babamızı aradık.. Gelirken uzatmalı kablo getirmesini istedik. O sorun çözüldü.. Taylanda bir şeyler atıştırıp gitti.. Kaldık Denizle başbaşa.. Baktı ben sakinleştim, oda çıktı kız arkadaşını getirmeye.. Bende bir pembe alayım, rahatlayım dedim.. Gitti gelmez.. Ben ikinci pembeyide aldım.. Gayet rahatım:) nihayet kapı zili çaldı.. Açtım ilk giriş kapısını otomatikten.. Bekliyorum.. Normalde bir kat yukarı çıkmak 30 saniyeyi geçmez.. Hadi 1 dakika diyelim.. Bilemedin 2 dakikayi kesinlikle geçmez.. Ee hadi 3 olsun.. Yok gelmiyorlar.. Gelemiyorlar.. Bende kapıyı açıp aşağı inmiyorum.. Ağırdan alıyorum.. Kendi kendilerine hesaplaşıp tecrübe edinsinler istiyorum.. Çok genç ve tecrübesizliğin verdiği utangaçlığını yaşıyorlar.. Bu aslında güzel bir şey.. Masum utangaçlıklar güzeldir..
Neyse aradan tam 10 dakika geçti, nihayet yukarıdaki kapı zili çaldı.. Açtım kapıyı, halloo dedim, baya uzun sürdü yukarı çıkmanız? Baktım kız utanıyor.. Dedim bu durumu bende senin gibi ilk kez yaşıyorum, ikimizde aynıyız.. Kız bir gevşedi.. Girdi, kendini tanıttı.. Salona geçtik.. Toplam 5 dakika görüştük.. Kimdir, nedir nerden gelip, nereye gittiğini, ne yaptığını, öğrendiğim gibi, genel davranışını hemencecik kavradım:)) güzel kız.. Dişleri ve gülüşü güzel.. Sorulan sorulara cevap veren.. İlk izlenimim güzel.. Saygısız ve asosyal bir duruşu yok.. Ama çok gençler.. Yaşayarak tecrübe edinecekler.. Sonu olur yada olmaz.. Yarım saat sonrada gitti zaten.. Hiçte büyüttüğüm kadar olmadı yani.. Yaşayarak ne çok şey öğreniyoruz..

Akşam baba imdadımıza yetişti, bütün elektronik aletlerde oldu.. Filmi izledik.. Bir Şerif Gören filmi.. "Ay büyürken uyuyamam" film genel olarak güzeldi. Ama sonu bana çok basit geldi.

Ben şimdi kitap ayraçlarımı kafama göre dizayn etmeye başlayım.. Ve yakın bir zamanda postaya vereyim..

Boş Defter blog sahibinin başlattığı bu etkinlik eşleşmesine göre ben kura çekilişine göre kendisiyle eşleşmişim. Sevindim.. Ortak noktamız, ikiz annesi oluşumuz, ve blogdaş oluşumuz..
Ama ben bir çok ayraç yapacağım. İsteyen, ve yorum bırakan herkese özel göndereceğim bu ayraçlardan..

Ayrıca siteme üye olan hüznün tadı ve macera kitabım blog sahiplerinede sürpriz:) onların haberi yok ama..

Güzel bir cumaydı..

ayraclasma etkinligi calismalarim..