Sayfalar

29 Kasım 2014 Cumartesi

Banu Alkan'la nasıl arkadaş oldum...

Banu Alkan, Zürihteydi..
Bugün Banu Alkanı gördüm televizyonda. Görür görmez bir arkadaşımı görmüş gibi "aaaaaaa" dedim. Mış gibisi fazla, arkadaşız biz onunla:) evet.. Şöyle başladı bizim arkadaşlığımız.. 

Iki üç yıl önceydi herhalde.. Zürih'te bir restorana davet edilmiştik.. Otantik, fasıllı masıllı bir restoran. Ama garson yok.. Fixmenü, Selfsservice. Tabağın bittikçe gidip alıyorsun. Baktım tam karşımda bir kadın, leopar föterli, sarı saçlı, pembe saten pantolonlu bir kadın tabağına soğuk mezeler alıyor. Kocamın kulağına, şu kadına bak ne kadar Banu Alkan'a benziyor dedim.. O zaten, dedi. Bizi davet edenlerin kadın olanı İsviçreli, ama eşi Türkiyeli. Aaa, Banu Alkan'da buradaymış dedim.. O kim dediler:)) hadi kadını anlayabilirim, isviçreli sonuçta. Adamda tanımıyormuş.. Haklısınız tanımanız gereken biri değil dedim.. Neyse biz yemeğe devam ettik, oralı olmadık falan. Zaten ben değil Banu Alkan,  Tarık Akan'ı, Şener Şen'i, görsem yine aynı davranırdım. Nejat İşler'i görmüştük bi ara Gümüşlükte. Bazı ünlülere denk geliyorum bazı yerlerde. Ama gidip onlarla bi fotoğraf çekilmek bana basit bir tavır gibi geliyor. Ki kesin bıkmış ve usanmışlardır bundan. O yüzden uzaktan bakar, hiç oralı olmamaya çalışırım.. 
Neyse, restoran kalabalıklaştıkça onu tanıyanlar ellerinde telefon koşturuyorlar. Banu Alkan'da hiç rahatsız olmadığı gibi zevk alır gibi pozlar veriyor.. Yanında bir kadın var. Iki kadın gelmişler. Malum sigara içilmiyor, dişarı çıkılıyor sigara içmek için. Dışarı sigara içmeye gittiğimde yanındaki kadında çıktı. Sigara içiyoruz, salak salak durmaktansa konuşmak iyi olur dedim.. Banu Alkan arkadaşınız mı dedim. Evet, uzun yıllardır arkadaşız, her yıl ziyaret eder, ve bende kalır dedi. Herkes fotoğraf çekilmek istıyor, rahatsız olmuyor mu? Hayır, dedi. Bilakis, çok mutlu oluyor.. Hatta bir tek sizin masadan hiç ses çıkmadı buna üzüldü, dedi.. Aaa, öyle mi? dedim, o zaman birazdan giderim yanına:) içeri geldim, ben daha yanına gitmeden bizim masada bulunan rakıdan bir kadeh istedi.. Şişeyi kaptığım gibi gittim Afroditin yanına:) 


Meger Banu Hanim benimle fotograf cekilmek istiyormus:))
Bebeğimmm, dedi bana.. Hoşgeldiniz, dedim.. Sizi elbette tanıdım, ama rahatsız etmek istemedim, dedim.. Hiç olur mu öyle şey, dedi.. Mutlu olurum.. Sonra yanında oturan eşin mi? Dedi.. Evet, dedim. Çok yakışıyorsunuz, dedi.. Hadi canımm! Demedim:) Belliki o benden daha çok eşimi beğenmişti:) neyse oturdum masasında biraz, sohbet ettik. Bi şey söylimmi? Hakkaten samimi, ve içten bir kadın. Tv lerde gördüğümde sinir olurdum önceleri, ama artık olmuyorum. Zararsız bir kadın. Ona varana kadar çok daha neleri var. Ha, gündemden düşmeseydi hala böyle samimi olur muydu, bilemem. Neyse biz arada bir sigara içmeye çıktığımızda oda çıktı. Puro içiyor kendisi. Samimi olduk iyice, eşimde var. O'na beni Cenevre'ye götürsene dedi. Benim Kocada, Cenevre'de bir şey yok, gel seni Bern'de gezdirelim, dedi. Sen diye hitap ediyor. Gerçi Banu da bize sen diye hitap ediyor. Benim kocam hiç kimsenin yanında ezilip büzülmez, yada gereksiz bir nazikliğe bürünmez. Neyse o dur.. Yani herkese aynıdır. Ben insana göre ayarlarım şerbetin tadını. Sonra tekrar içeri girip masalarımıza oturuyoruz. Sonra bunlar kalktı, Banu hanım bizim masaya geldi, bana, yaz telefon numaramı, dedi. Oradaki bir peçeteye yazdım o numarayı.. Ben bana özel numarasını verdi diye sevinirken, eşime döndü, telefon numaranı versene dedi:) oda verdi. Ulan dedim, ben bu çektiğim fotoları paparazilere vermez miyim? :)) evet vermezdim. Samimi, içten, "denişik" bir geceydi.. 
Bilmiyorum eşimi aradı mı, aramadı mı?  Aradiğını söyler zaman zaman:) 
Ama ben onu hiç aramadım. Arasam ne konuşacaktım ki? Neyi paylaşmıştık hayatta? Bir yıl geçmişti aradan.. Kızkardeşim geldi. Einstein kaffede oturuyoruz, ve aynı adı taşıyan birayı içiyoruz. Bu hikayeyi antattım. Du bi telefon edeyim bakalım, doğru numara mı dedim. Güya eğlenicez, yada kızkardeşime kanıtlayacağım onunla tanıştığıma.. Ya o değilse diye bir korkum da var, sonuçta atıp tutmuşum kardeşime:) Telefon çaldı çaldı. Sonra şuh bir ses.. Alooo, dedi. Banu hanım merhaba, dedim. Merhaba dedi. Sizi isviçreden arıyorum, hani dedim Zürihte bir restoranda tanışmıştık, adım şu.. Ha, evet hatırladım, S.... nın eşisin dimi, dedi. Evet, dedim. Hani bi güzel Harmandalı oynamıştınız, nasıl unuturum sizi dedi. Bebeğim, istanbula gelince beni ara, mutlaka görüşmek isterim dedi. Tabi ben hiç aramadım. Zamanımda olmadı açıkçası.. Ama, böyle tv lerde falan görünce ona eskisi gibi ön yargılı değilim kendisine. Neyse o işte.. 

Bu akşam onu görünce bu anımı da yazmak istedim anılarıma..

O bizim Banu'muz Alkani'miz...

22 Kasım 2014 Cumartesi

Pıtırak mı? Sarmaşık mı?


Ne güzeldir Sarmasik gibi olmak..
Pıtırağı bilirmisiniz? Istenmeyen dikenli bir ot'un meyvaları veya tohumları. Dikenimsi.. Ele batar, hem acıtır, hem acıtmaz arası birşey. Aslında koparıp atması o kadarda zor değildir, ama zaman gerekir.. Oturup tek tek ayıklaman gerekir. Bu pıtırak denilen sevimsiz ot, işlenmeyen topraklarda çok çabuk türer. En çokta koyunlara yapışır bu pıtırak.. O kırkılan koyunların yünlerinde ayıkla ayıkla bitmez.. 

Almanya'ya geldiğimde Türk sınıfı vardı. Önce almancayı orada öğrenip Alman sınıfına geçiyorduk.. Şimdi yok öyle bir şey. Neyse orada Türkçe öğretmenim vardı. O'nun şu sözü hiç aklımdan çıkmaz.."Doğada olan şeyleri kendi hayatınızla özdeşleştirin, doğa çok şey öğretir, çok ders verir görebilirseniz" demişti. Örneğin bir arıyı, bir karıncayı düşünün ve ne kadar benzeşiyorsunuz" demişti. Benim kulağımda hala küpedir. Ve bana hep ışık tutar onun bu sözleri. 

Pıtırak, geldi bu akşam aklıma. Bilirsiniz zaman zaman ben hep geçmişime giderim. Çocukluğumdan bilirim pıtırağı.. Paçalarıma yapışır, batardı.. Ninem, kapının önünde eve gelmeden, oturur, "İşe yara bişe osa bu gada omaz, şuna bak nerdeyse götüme gada çıkacak baksana bi" diye hem söylenir, hem ayıklardı tek tek..

Düşündümde, Türkiye tam bir pıtırak tarlasına dönmüş.. İçinde dolaştıkça hertarafına batan, yapışan bir pıtırak tarlasına. Nerde yetişiyordu bu pıtıraklar. İşlenmeyen yerde, hızla çoğalan.. Bunlardan öncekilerinde suçu var. Demekki, hepimizin suçu var.. Biraz fazla nadasa bırakmışız bu tarlayı...Nasıl kurtuluruz bu pıtıraklardan? Önce  paçalarımızdakileri tek tek ayıklayacağız, sonrada o toprağı işleyeceğiz.. Yada üstümüzdekileri çıkarıp, ve o tarlayı çifte sürüp bütün dikenleri alaşağı edeceğiz.. Zor bir süreç evet.. Ama başka çıkarı yok.. Yada pıtırak tarlasında yaşayacağız.. 

Birde o pıtırakların arasında, yada taşların veya kayalıkların arasında baş kaldıran güzel çiçekler vardır. Onları görmek ve korumak gerekir.. Etrafındaki pıtırakları kopararak.. Bu çiçeklerin adı, Ermenek'teki Recep amca, ve Ayşe ana, ayazda ölen Ayaz bebek, Van'da Muharrem bebeğin cesedini taşıyan baba, gezideki Ethem, Mehmet, Abdullah, İrfan, Medeni, Ahmet, ve Berkin.. Daha ne çiçekler var, hergün bir yenisini koparılan. Bunlar hafızalarda kalan taze çiçekler.. 

Yaşamak istiyorsak pıtırak gibi değil, sarmaşık gibi olmalıyız.. Beton duvarları bile saran bu sarmaşıklar gibi.. Hoşgörülü, saygılı, sevgili, renkli, espirili, dayanıklı, sabırlı, tutkulu, inançlı. 


17 Kasım 2014 Pazartesi

Makarnayıda ben buldum zaten dedi, Zehraaba...


Çıkan aşam pek güldüm gaşım gı. Aslına bakasan ağlanacak halimize güldüm..


Seybalara gittim gene ben.. "Gene gene ne işin va Seybalarda" dedi bem adam. Zehraaba, gışlık makana (makarna değil, makana) ve erişte kesecez, gelde parı yardım edive dedi, dedim. Hinci gitmesen ayıp olu, gonşuluk yerde. Bizim adamın aşam yimeğini gurup kaldırasıya, millet çoktan toplaşmış Seybalarda. "Selamneleyküm, berekatlı osun, golay gesin" deyerek oturdum galan Zehrabanın yanına.. Gadınların hem ağızları işleyo hemde elleri, maşallah.  Hatırt hatırt makana kesip durulla. Herkes gündemden pek bihaber. Eskiden radyondan "arkası yarın"ları dinleyerek, yurttan sesleri dinneyerek kesedik bu makanaları.. 

Adamlada sedire oturmuşla hoşaflık alma keseken bi yandanda ajansları dinleyibatla. Eşref amca Muhtar çakmağını çıkardı, avucuna aldı, tabakasından bi cigara çıkarttı, emme yakmayı unutmuş gibi, gözleni  televizyona dikti, "acık susun bi" dedi. Sonrada başladı gülmeye.. Zehraaba, "deli bu adam be" dedi. "Noodu, Eşref amca, neye gülüyosunuz" deye sordum.. "Amarikayı Müslümanla keşfetmiş" dedi. Kristof Kolomb deye bir adam varımış, tee sonadan Amerika'yı keşfetmeye gideken, Kuba tepelende cami gömüş, ben oraya hacca giderin galan" deye gülmekten ağnadamayoda. Zehraabaya sordum, "ne deyo bu Eşref amca" dedim. "Sen işine bak, hadi birez elin çalışsın, hıştınma, hiç emeyara bir laf çıkmaz onun ağzından" dedi. Eminaların Fakriye aba, "gı gulaklarınızda mı eşitmeyo, Eşref amcam değil, koskoca Cumhurbaşkanı söyleyo bunu" dedi. Zehraaba geri galı mı? "O zaten memlakatın en goca delisi, her s....  hıyar deyene bir topak duzunan goşmayın, işinize bakın" deye azarladı hepimizi. Emme susmayo, gocası Eşref amcaya mı gızoyor, yoğusam ötekine mi annayamadım. "Gı, Zehraaba, neye bu gada gızdınız?" dedim. "12 yıldır hep seviyodunuz, bu adamı musallat ettiniz başımıza, hinci ciyak ciyak bağırmanın alemi yok, böğün bunu söyler, yarın ben peygamberi efendimizinen ana tarafından akrabasiyin der, siz sersem s.. tohumlarıda, bir topak duz alır gene goşasınız peşisıra" dedi gı!! Pek zoruma gitti.. "Biyocuk bile rey vemedim, emme benim adam mani (habire) ona veriyor" dedim. "Iyi, git sende ona ver" dedi.. Neyi kime vereyim?  Bu yaşıma gedim demek günahımış, emme bu yaşıma gedim, töbe osun ağnamadım ben, Zehraaba ne dedi?

Hiç oralı omadan, hırt hırt, makanaları keseken, Zehraaba dedi ki; " zaten makanayıda ne İtalyanlar, nede Çinliler buldu. Ben buldum, hadin elleniz çalışsın, kesin" dedi. Ne dediğini gene ağnamadım, emme habire kestimde kestim. Elimide kestim. Sona o küccük aklım başıma mı gedi bilmen, beni bi gülme tuttu. Ben güldükçe, Eminaların Fakriye aba, Aşaevlerin Safiye gelin, Nezaket gız, çayırın Mürvet gızınan, Aşa gelin, ötebaşların Huri gız, Damgacıların Hayriye gelin, Öteevlerin Akanım, hiç gülmedikleri gada güldüle.. Zehraaba "sırat köprüsünü geçtinizde mi bu gada gülüyorsunuz" dedi.. "Sırat köprüsünü geçmedim emme, Cuba'ya gidip o camide namaz gılacan, sonrada Fidel amcamınan puro içecen"dedim. "Allah akıl fikir vesin" dedi Zehraaba.. Âmin, dedim.. 

(Mudurnu şivesi ile yazilmistir)

15 Kasım 2014 Cumartesi

Onu çok özlüyorummm..

her sabah basucumda uyanirdim..
Hayvan sevgisini abartarlanlara içimden "deli mi ne, bunlar, hiç başka dertleri yok mu? derdim. Öyle değilmiş meğer. Ben bir kediyi çok sevdim.. Hatta aşık oldum.. Şaşıranlarınız olabilir. Olsun.. 

Kedileri zaten severdim de, bu kediyi başka sevdim. Hatta daha önce Almanya'dan kaçak yollardan getirdiğim Zeytine (Zeytinin Hikayesi) bile bu kadar bağlanmamıştım.. Ev kedisi olmak istemiyordu Zeytin, özgür ruhluydu.. O gittiğinde bu kadar özlememiştim. Sanırım sevgimiz karşılıklıymış. 

Ama Boncuk kendi isteği ile çıktı geldi balkondan. Önce ürkek ve şaşkındı. Sonra hemen alıştı.. Hergün bizdeydi. Bacaklarımıza sürtünüyordu, kafasını kaldırıp yukarıya "seni seviyorum bakışları" ile bakıyordu. Oğlanların kapısını çalıp bekliyordu kapı önünde. Onlar ders yada bilgisayar başındalarsa gidip çalışma masalarının üstüne yatıyordu.. Taylan matura tezini ona anlatarak çalıştı.. Sınav günü arkasından gitmişti, hatta baya uzağa gitmişti. "Taylan, bu kedi peşimden geliyor, napiyim? Diye bana mesaj atmıştı. Sana bol şans diliyor, gelir o geri, dedim. Sonra bir hafta falan gelmedi.. Taylan kendini suçladı, keşke o sabah geri getirseydim, kesin başına bir şey geldi, diyordu. Üzülmüştük hakkaten. Sonra bir hafta sonra çıktı geldi.. Nasıl mutlu etti bizi. Bizi nasıl seveceğini bilemiyordu. Başını öyle sıkı sürtüyordu ki, başımıza, ayağımıza, sanki yapışmak istiyordu. Sıra ile hepimize ayrı ayrı. Sonrada oyuncak fareleri işe şımarıyordu. O günden sonra balkon kapısını hep açık bıraktım. İstediği gibi girsin çıksın diye. Havalar yavaştan soğuyordu, balkon açık olduğu için üşüyorduk ama kedi sevgisi ile ısınıyorduk. Biz uyurken gelip yanımıza kıvrılıyordu. Uyuyanı hiç rahatsız etmiyordu. Zeytin öylemiydi, korkardık biz ondan. Uyuyanın üstüne atlardı panter gibi:) kapıyı, pencereyi sıkı sıkı kapatır öyle yatardık o varken.. 

Çok sevdik biz bu Boncuk kediyi. Yani öyle böyle değil. Adını bilmiyorduk ama biz ona ninemin akıllı kedisinin adını verdik. Boncuk. Ninemin cenazesinde bulunamadım, ama orada olanlar anlatır, ninemin tabutunun başından hiç ayrılmamış:( bi dahada gören olmamış.. 

İşte bizim bu kapımızı çalan Boncuk, nerdeyse 2 haftadır gelmiyor yine. Ilk günler oralı olmadık. Çünkü bi ara aynı şeyi yaptı ve kendimizi suçlamıştık.. Geri gelmişti ya, oh bi daha gelmesede olurdu, diyorduk. Ama arada bir mutlaka uğrardı. Çünkü bizim onu sevdiğimiz gibi, oda bizi çok seviyordu. Dili olsa bu kadar anlamlı söyleyemezdi. 

Evlerine bakıyorum, cam pencere kapalı.. Jelozinler dahi kapalı. Taşınmış olabileceklerini düşündüm. Gittim kapı zillerine baktım, isim duruyordu.. Bugün aşağıda siteden sorumlu olan "hausmeister" i gördüm. Ondan habersiz kuş uçmaz çünkü.. Görür görmez, tuttum kolundan, "size bişi sorcam" dedim. Akşam üzeri, iki dirhem bir çekirdek giyinmişler karı koca, ellerinde çiçekler, kızlarına yemeğe gidiyorlar. Normalde selamlaşır, geyik yaparız. Beni ciddi görünce, gözlerini açtı, kafasını birden geri çekti, hayırdır der gibi. 

Bİze bir kedi geliyordu balkondan bir kaç aydır.. Artık gelmiyor, bu siteden taşınan oldu mu? dedim. Siyah kedi mi dedi? Yok dedim. Ha küçük tiger gibi olan, dedi.. Evet, evet işte o dedim. Siyah kedide, diğer tiger gibi olanda aynı kişiye ait, dedi.  Bak nasıl biliyor herşeyi, dedim içimden. Adam herşeye hakim sitede, ama iyiki öyle diye sevindim. Dedi ki, hayır taşınmadılar. Ohh bi sevindim bi ara. Ama, dedi.. Aha, dedim şimdi kötü bir şey söyleyecek.. Sahipleride arıyor iki haftadır, siyah kedileri duruyor ama o küçük sevimli kedi yok, dedi.. İçim cızz ederken, kedi yiyen insanlar var, dedi şak diye. Keşke tokat atsaydı. Benim şimdi gitmem lazım, dedi ve gitti. Ben dişarı çıktım. Hava yağmurlu, sisli, soğuk.. Bakındım etrafa.. Boncuuk, diye seslendim, arandım.. Yok. Yok.. :((

Eve geldim, onunla oynarken çektiğim fotolara, videolara baktım. Evet, ağladım.. Ben bir kedi için ağladım. Evet, dünyada çok daha kötü şeyler oluyor.. Farkındayım.. Ama bu benim birebir yaşadığım, dokunduğum, hissedebildiğim, sevdiğim yaşayan bir canlıydı. Benim gibi, senin gibi, bir ağaç gibi, bir çiçek gibi, bir ot gibi hatta, onunda yaşam hakkı vardı.. Umarım hala var. Umarım macera peşindedir. Umarım bir gün yine çıkar gelir. Umudum çok az aslında. Çünkü buralarda sokak hayvanları hiç yok. Başı boş ne bir köpek, ne bir kedi, nede başka türlü hayvan yok.  Başı boş dolaşan sadece sinekler, sivrisinekler, kuşlar, ve arılar. 

Sadece bir hayvan, sadece bir kedi deyip geçemiyorum ben bu sefer.. 
Benim boncukla hayalerim vardı. Çocuklarım büyüdü. Kızkardeşimin yeni bebeği oldu.. Adı Mila. O biraz büyüyünce bize geldiğinde sevineceği bir şey var diyordum. Annesine, teyzeme gidelim, diye tutturur diyordum. Bunu, Boncuk yapacaktı benim için. Ben şimdi artı bir emek vermem gerekecek:)) şimdi bu satırları yazarken gülümsedim:) Mila bebek artık benimle oynayacak:) ama kedi ile üç kişi olacaktık:( 

Böyle işte.. Hakkaten üzgünüm.. O kedi, o Boncuk yine gelir dimi? Gelmese bile en azından yaşıyordur dimi??? 
Oyuncak fareleri ve ben kapi acik bekliyoruz. hava soguk, ayklarim buz gibi.. olsun.. belki gelir..


7 Kasım 2014 Cuma

Bunların kökü nasıl kazınır?

Bir tatil sonunda ülkeye veda etmeden bir kac saat önce..
O sicakta, agustos böcegi ile yesil gövdeleriyle bas kaldiran zeytin agaclari.
Bugün çok huzursuzum, mutsuzum, çaresizim, öfkeliyim. Ne yapacağını bilemeyen deli danalar gibiyim.. İçimdeki öfkeyi durduramıyorum! Lütfen bana yardımcı olun, siz nasıl durduruyorsunuz o içinizdeki öfkeyi? 

Ağaç sevgisi nasıl öğrenilir ki? Bu öğrenilmez, zaten vardır. Tıpkı anne, baba sevgisi gibi, kardeş sevgisi gibi, arkadaş sevgisi gibi, çocuk sevgisi gibi, hayvan sevgisi gibi.. Bunlar yaşamın olmazsa olmazıdır, yaşarken öğrenir ve seversin. Yaşamı güzel kılarn şeylerdir. 

Çocuktum, her ağacın adını, ninemden öğrendim. yaprağını elledim, kokladım. Söğüt ağacının gölgesinde uyudum. Kavak ağaçlarının sesini dinledim. Çam ağaçlarının kokusunu çektim içime. Çam sakızı topladım. Dut ağacının yapraklarını topladım, ipek böcekleri için.. Incir ağacının kocaman yaprakları arasında incir topladım. Yağlı yapraklı ceviz ağacından taze ceviz yemek için ellerim kapkara oldu. Fındıklar zaten benim boyumda olduğu için koparıp yeşil kabuğun arasından taze fındıkları yemek en büyük zevkti. Ilkbahardan yaza girerken, kiraz ve yeşil erik toplamak, hatta komşununki daha güzel olduğu için onları çalmak. Elma, armut, ahlat, kızılcık, fındık, ceviz, dut, kiraz, erik, çam, söğüt, kavak, meşe, nar, incir, kestane ağaçları ile haşır neşir oldum. Tanımadığım Zeytin ağacını ise çok yıllar sone Egeli olduğum zaman tanıdım. Ama zeytini çocukluğumdan bilirim, ve çok severim. Siyah bir kedimin adına bile Zeytin adını vermiştim. 
İşte hal böyle iken, yani ben ağaca aşıkken, zeytine aşıkken, doğaya aşıkken, tamda bugün Manisa'nın Soma ilçesinin Yırca köyünde, bütün köylülerin direnişine rağmen 6 bin zeytin ağacını kesmişler. Ve kesildikten sonra, aynı günün akşamında mahkeme kararı ile yürütme durdurulmuş!! Ha, sevinelim yani buna! Şirin görüneceksiniz öylemi?! Pisliksiniz, Ağaç düşmanısınız!! Doğa katilisiniz.. Genelde katilisiniz zaten. 

Çok üzgünüm ben bugün. Ama biz böyle acı şeylere üzülürken onlar çok daha acı olaylarla gelip bir önceki acımızı basitleştirdiler, önemsiz kıldılar.. Korkuyorum bu olayı hangi acımasız bir olayla örtüp daha kötüsü ile gelecekler.. Ve biz bunu unutup başka olanlara üzülürken onlar hala çok daha kötüsünü yapmaya devam edecekler.. Benim bu küçük beynim artık onların kirli oyunlarını anlamıyor. 
Çok yavaş görünsede aslında hızlı bir şekilde bir felakete sürükleniyoruz. 

Elbet bu saltanatlar sona erer filan diyerek kendimizi avutuyoruzda, o zaman, ne zaman? Doğa katliamının telafisi çok zor.. Geleceğimiz. Yani bizden sonraki çocuklarımıza kalacak bu yaşamı biz koruyamazsak, kim koruyacak? 

Yarından itibaren her kahvaltıda yediğim her zeytin tanesinden özür dileyeceğim ben.. Zaten son 12 yıldır yapmadığımız şeylerden utanmayı öğrendik. Başkaları adına utanmayı.. 

Hani herşeyin bir sonu vardı? Bunların sonu ne zaman? 


Yemek mim'i olunca..



Blog alemine girdiğimde gördüm bu mimlenme olayını. Hiç mimlenmedim. Aslına bakarsanız pekte önem vermedim. Bir çoğunu sıkıcı buldum. Ama bazılarınıda eğlenceli. Tıpkı bu mim gibi. Bazı blog arkadaşlarım isteyen yapabilir diye not düşünce bende yaptım. Zevkliymiş. 

En sevdiğiniz yemek:
Hiç yemek ayırmam, güzel yapılmış her yemeği severek yerim. Illa bir şey söyleyeceksem, karidesli makarna, krema soslu sebzeli makarna. 

En sevdiğiniz tatlı:
Tatlıyla pek aram yoktur. Dondurma bile yemem ben. Sabah aç karına yiyebilirim tatlı. Bir keski taze Antep baklavasını atabilirim ağzıma.. Sütlü yada şerbetli ayrımım yok. Ikisinide aynı mesafedeyim. 

Çocukken anneniz sizi:Annemle ilgili hiç anım yok maalesef:( 

Çocukken de şimdi de:
Kızarmış ekmeğin üzerine sürülmüş tuzlu tereyağı.. Bayılırım. 

Yemeyi sevdiğiniz ilginç şeyler:Kaşıksapı! Kaşık sapı dediysem bildiğimiz kaşığın sapı değil tabiki:) 
Mudurnu yada Bolu yöresine ait bir makarna çeşidi. Taze hamurdan açılıp fiyonk şeklinde haşlanıp, aralarına keş ve ceviz serpiştirilir.. Üzerine kızarmış bol tereyağı.. Hmmm. Miss. Başka bir yörede olmadığı için ilginç olabilir. Yoksa Mudurnu'da ilginç bir şey değil. 

Türk Mutfağı dışında sevdiğiniz mutfak:
Uzakdoğu mutfağı desemde, hepsi değil. Ama Körili yemekleri seviyorum. Suşi hala denemedim mesela. İtalyan mutfağınıda severim. Acaip ve fena şekilde pizza yaparım.  Fransız mutfağı ünlü olsada sevdiğim bir spesiyali yok. İsviçre mutfağında ise rakleti severim. 

Yemeyi sevdiğiniz en sağlıksız şey:Fazla abur cuburda yemem. Ama masada olursa atıştırırım. Çekirdek ve cips gibi şeyleri pek bulundurmam evde. 

Alerjiniz:
Bu güne kadar tanısı konmuş herhangi bir alerjim yok, ama aspirin içemem, adı geçtiğinde bile midem ayağa kalkar. Aha yazarken bile kalktı bak.. Iğğğğ. 

En sevdiğiniz meyve:
Şöyle doya doya meyvada yiyemem ben. (sende ne yersin kardeşim diye sorardım ben olsam) Kiraz yerim ama. Birde sonbaharda tanıdığımın bahçesinden gelen kokulu üzümleri. Bu üzümler beni çocukluğuma Hendek'e götürüyor. Diğer bütün meyvalardan bir atımlık alırım. Ama evin diğer bireyleri her türlü meyvayı kilolarca tüketebilir.. Iyiki onlar yiyor, sayelerinde bende bir iki atiştırıyorum. 

En sevdiğiniz atıştırmalık:Zeytine bayılırım.. Ceviz.. Tabiki peynir çeşitleri.. 

En sevdiğiniz içecek?
Şarap! Tabiki.. Gündüz pembe veya beyaz şarap. Hele Perşembe kadınları ile birlikteysek, öğleden sonra iki şişe biter, üçüncü yarım kalır. Yazın buz gibi bira. Severim alkollü içecekleri. Ortamı sosyal kılar. Rakı içemem. İçeni severim. Hele kadına çok yakıştırırım. Birde sahil kenarında çay bardağından rakı içmeye bayılırım. Hiç yapmadım gerçi:) gündüz kahve, akşam çay olmazsa mutsuz olurum.  


Asla yemeyeceğim ve içmeyeceğim dediğiniz şeyler:böcekli möcekli, kurbağalı, salyangozlu şeyleri yiyemem herhalde. Gerçi asla demeyi hiç sevmem ya. İçecek olarak tatlı içecekleri hiç sevmem. Cola, fanta, gazoz dahil. Colayı midem bulandığında içebilirim. 

Sonsuz tane yiyebileceğin şeyler:
Bu soruyu pek anlamadım ya, tane deyince nar geldi aklıma. Nar tanelerini sonsuz yiyebilirim. 

Çorbaların kralı:Aaaa bak şimdi.. Buna verecek tek cevabım; Çorbaların kralı Tarhana! Ama Uşak tarhanası. Her yörenin kendine ait tarhanası var. Ve bir çoğunu tatdım.. Hakkaten, Uşak tarhanası gibisi yok. 

Kahvaltıda tercih ettiğiniz şey:Ben sabahın köründe bir şey yiyemem. Ev ahalisi sabah 6.30 da tost veya cornfleks yerken ben onlara bakarım. Ben saat 10-11 gibi bir kahve ve kuruvasan yeter bana. Ammmmaaa, pazar kahvaltılarında gözüm doymalı önce.. Çok renkli olmalı, yeşil, kırmızı, beyaz, siyah, turuncu ne varsa, herseyi tercih ederim. 

Açken ben:Ben yine benim.. Açlığa uzun süre dayanırım. Aslında istesem oruç bile tutabilirim. Ama istemiyorum. 

Bir keresinde yemek yerken:Yemek yerken değilde, bir keyif kahvaltısından anlatmak isterim. Yine Istanbulda Ayça'dayım. Beyaz masa örtülü bir masa donatılmış. Biraz döke saça yediğim doğrudur. Hele beyaz masa örtülerine hiç dayanamam. Sakındığım göze çöpü sokarım.. Yumurtaya ekmeği bandım, ağzıma giderken pıt masa örtüsüne yumurta sarısı! Artık onu başka bir tabakla kapattım. Zeytini çatalla yakalamaya çalışırken sen fırtla karşıda oturanın önüne düş. Domatese yöneldim. Sen çataldan düş, pat diye bembeyaz masanın üzerinde kıpkırmızı bir domates parçası. Çekirdekleri saçılmış. Örtsen örtemezsin.. Benim bu sakarlıklarım böyle devam etti. Ayçanın arkadaşı, "biz bilemedik, özür dileriz, yarın serpme kahvaltı hazırlarız, sere serpe yersin" dedi.. Girdik mi gülme krizine. Çıkamıyoruz. Gülmekten gözümden yaşlar geliyor, lavobaya yöneldim, tuvalete gittiğimi düşünen arkadaşı ikinci espiriyi patlatınca, "rahat ol, döke saça gidebilirsin tuvalete" dediğinde artık gülmekten kopmanın ne olduğunu orada anladım. Yere yığılıp, gülmekten altıma işemiş olabilirim, bilmiyorum. Bunu hiç unutamam.. En keyifli kahvaltılarımdan biriydi. 

1 Kasım 2014 Cumartesi

Sidik yarışı..


Türkçe'de "sidik yarışı" diye bir deyim vardır.. Başka dillerde var mıdır? Bilmiyorum! En azından almancada yok. Hatta buralarda erkek çocuklarını bile oturtarak işetmeyi öğretirler. Bunun hem daha sağlıklı, hemde daha hijyenik olduğunu anlatırlır çocuklara. Dikilerek işleyenlerin prostata yakalanma oranının yüksek olduğunu, artı etrafa sıçrattıklatı urinin bakteri saçtığı anlatılır. Çocukla büyük gibi konuşulduğunda bilmediği kelimeyi sorar, anladığı dilden anlatılır, anlar ve öğrenir.. Yani buralarda çocukları sidik yarışına soksan, seni bilimsel açıklamalarıyla mat eder, kalırsın sap gibi.. 
Sidik yarışı deyince bir anımı anlatayım. Ben, hala kızı N. Ve abim. Üçümüzde bir yıl arayla hemen hemen yaşıtız. 7-8 yaşlarında.. Hendek'te bir kestane toplamaya gitmişiz. Çişimiz gelmiş. Sidik yarışı yapacağız. Bizede küçüklüğümüzde aşılanan bu. Daha çok erkek çocuklarına tabi. Bizde güya meydan okuyoruz..Kim daha çok ileriye attırarak işeyecek? Aynı yere oturduk.. Toprak bir yol. Kestane ağaçlarının altındayız. Kimse yok. Ve sidik yarışı başladı. Biz iki kız abimden daha uzağa işediğimiz için nasıl mutluyuz.. Hırs yapmışız demekki. Peki ne için yarıştık biz? Nooldu yani? Çiş sonuçta.  Daha uzağa işeyince ne oluyor? Hiç.. Yeni bir şey mi bulduk? Yooo!! Çocuklukta bir oyun olsada, aslında tehlikeli bir oyun. Zira bunu hala yetişkin yaşlarda hırs yapıp sürdürenler var. Hatta başbakan, ve hatta cumhurbaşkanı olarak sürdürenler var. Artık nasıl bir hırssa bu sidik yarışı? "Atatürk Orman Çiftliği" diye anılan bir yere binlerce ağacı keserek devasa bir bina kondur, alay eder gibi açılışını 29 Ekim'e denk getir. Sonra o meşhur deyimle "bu işin fıtratında var" dediğin yine ve yeniden  maden işçilerinin ölüm kazasıyla iptali. Nasıl yorumlayacağımı bilemedim. It ütür, kervan yürür edası ile, o Ak-saray diye tabir ettiği yerde boy boy fotoğraf ve tanıtımları sür medyaya.. Bu halk anlamaz zaten.. Nede olsa en uzağa sen işiyorsun! 

Amerika'da "beyaz saray" olurda Türkiye'de "ak saray" olmaz mı? Bu sidik yarışı değilse, nedir? Atatürk Orman Çiftiği'ne o ak sarayı kondurmak, sidik yarışı değilse, nedir? Istiklal marşını değiştirip, Osmanlı ezgilerinde okumak, sidik yarışı değilse, nedir? "Yeni Türkiye" denilen şey bu mu? Sidik yarışı yani? Hiç bir getirisi olmayan gereksiz bir yarış! Ama sidik yarışı ile yetişen bir toplumuz biz. O uzun adam meydan okuyor güya daha uzağa  işeyerek.. Olsun, ama en uzağa o işiyor! Hırsız var, denince ilk o akla geliyor, ama olsun, en uzağa o işiyor! Işemekle kalmıyor, ülkenin ağzına saçıyor, ama olsun.. En uzağa o işiyor!!