Sayfalar

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Yaz Tatilim 2015 (Mudurnu, Köy)

Eveeet, nerde kalmıştım? Tatilimin 3. ve belkide sonuncu olan İstanbul ve Mudurnu bölümüne. 

Çanakkale'ye düğün için gelmiştik. Düğünlerin en güzel tarafı, uzun zamandır görüşemediğin yakınlarınlarınla kaynaşmak oluyor. En son atılan düğümün çözülmesine yakın tekrar o düğümü sağlamlaştırmak gibi, veya yeni düğümler atmak gibi. Öyle oldu bizdede. Düğünü uzun uzun anlatmayacağım, sadece Çanakkale'de, deniz kıyısınnda, uçuşan turkuaz tüllerle, akşam güneş batarken başlayan düğün zaten güzel olmaz mı? Çok güzeldi. Çok eğlendik.,
İki günlük Çanakkale ziyaretimizden sonra otobüsle İstanbul yolculuğumuz başladı. Haftasonuna denk getirmeye çalıştım ki, İstanbul'daki yakınlarımı tatilde yakalamak için. Güzel bir haftasonu oldu. İstanbul'u belki sonra anlatırım, fakat ben kendimi ana kucağında gibi hissettiğim yer olan Mudurnu gezimi anlatmak istiyorum. 


Taylan'la birlikte yapıyoruz bu tatilimizi hala. Taylan bir kez gitmişti bizim köye cocukluğunda. Hayal mayal hatırlıyor. Benim gibi duygusal bir bağ yakalayamayacağını düşünerek, İstanbul'da kalmak istedi. Pek sevdi İstanbul'u. "İstanbul ist sooo eine coole Stadt" dedi durdu. Aslında bende zorla götürmek istemiyordum, ama oraları, insanlarını bilinçli bir yaşta, bir görsün, bir tanısın istiyordum. Nasıl olsa dönüşte tekrar İstanbul'a gelecektik. Bunu Taylan'a böyle bir kez söyleyince tamam, bende geleyim o zaman, dedi. Canım oğlum benim, çokta uysaldır. 

Bir pazartesi sabahı, Gümüşsuyu'ndaki servise yetişmek için on dakika gecikmeli gittik, demiştim ya bu 1. bölümde şans yakamızı hiç bırakmadı diye, sanki bu tatil boyunca, o şans denilen şey neyse artık, eni konu oturmuş, "bu kadın ola ki bir yanlış yaptı, ne yapın edin, düzeltin" der gibiydi. Biz on dakika geciktik ya, meğer bizi Alibeyköy'e götürecek servis'te tam on dakika gecikmişti. Taksiden indik, servise bindik. Sonra Bolu'ya yolculuğumuz başladı. Mudurnu yazıhanesine vardığımızda 10 dakika sonra kalkacak minibüse olağan üstü bir yoğunluk vardı, ve bilet sırası hiç ilerlemiyordu. Minibüs zaten dolmuştu, ve 1 saat daha beklemek istemiyor, bir an önce Mudurnu'ya gitmek istiyordum. Sinirli halimi gören Taylan, "anne sakin ol, 1 saat sonra gideriz" diyordu. Tabi, nerden bilsinki benim içimden taşan Mudurnu hasretimi.. İşte sıra hala ilerlemezken, minibus şoförü, "Mudurnu yolcusu var mı" diye seslendi tam kalkacağı saat.. Benn, bizz, dedim sağ elimi en yukarıya kaldırarak, tamam geçin 1 ve 2 nolu koltuğa, parayı içerde alırız, dedi.. Aman tanrım, ayakta bile gitmeyi isteyen ben, dolu minibüse sonradan bin ve en ön koltuğa kurul.. Şans işte.. Keyfime diyecek yok. 
Iste bizim ev..
Sarı ekin tarlaları arasında, kıvrılan köy yollarında ilerliyorduk. Göynük ve Mudurnu başörtülü kadınlar, kasketli amcalar Mudurnu şivesi ile bıdır bıdır konuşuyorlardı. Orada bir yabancı gibi otursamda aslında o kadar oralıydım ki!
Biri, "bidaa gemeycen, bolbazarı günü tohtura, nece galabalık ortalık, bu ıccakta canım çıkıverecek gibi oodum" deyince, yüzümde bir gülümseme belirdi. Tamam, dedim, ben Mudurnuda'yım bile. Birde o yazanenin neden kalabalık olduğunu anladım. Pazartesi, Bolu pazarı olur. Zaten o yörede Pazartesi'ye "Bolbazarı günü" denir. Böyle güzel konuşmalara, masum dedikodulara kulak vererek, elli dakikalık yolculuğumuzun ardından güzel, tarihi Mudurnu'ya ulaştık. Buradanda bir 10 dakika taksi ile Alahnaya (yeni adı ile Esenkaya köyüne) gidecektik. Ama ben sürpriz olsun diye kimseye haber vermemiştim. Yemeğimizide yiyip öyle gidelim, dedim Taylan'a. Tabi bunu köyde anlatsam kızarlardı bana. Ama ben yinede kendi bildiğimi yaptım. Aslında Hacı Şakirler Konağı'na gidip bir Kaşıksapı yemek isterdim, ama bavullarla uzak geldiği için, Mudurnu içinde bir konağa geçtik. Önce bir yorgunluk çayı içtik. Bir güzel geldi o çay. Sonra ikinciyi içtik. Kaşıksapı var mı? dedim. Tabiki var dediler. Birde Mudurnu tarhana Çorbası taze taze dediler. Tamam, dedik. Türkiye'de Wi-Fi olduğunda internet ulaşımım oluyordu. Instagramdan tanıştığım @zen_free İstanbul'da yaşasada, oda aslen Mudurnu'luydu, benim gibi. Ve biz hiç tanışmasakta, hep tanışıyormuş hissi taşıyorduk. Hatta o zaman zaman, "ben seninle tanışmadığımı unutuyorum" derdi. Biz yemeği beklerken, ona "Mudurnu'damısın?" yazdım sadece. "Evet, yoksa sende mi?" gelen cevaba, Evet, deyip yerimi bildirdim. Bu arada biz çorbamızı içtik. Tarhana Çorbası deyince, bizim oraların tarhanasını severdim, ama tarhana deyince sadece Uşak tarhanasını tek geçerim, derim. Zaten ülke çapındada bir marka olmuş. Ama, Kaşıksapına diyecek lafım yok. Zaten sadece o yöreye ait bir makarna çeşidi. Ama, köylerde evde yapılanlar çok daha lezzetli. İşte yemeğimiz bitmek üzereyken konağın kapısında iki güzel kadın belirdi. Yıllardır tanışıyor gibi kucaklaştık. @zen_free ve ablası Kâmuran abla. Kâmuran Esen. Emekli öğretmen, ve hala Mudurnu için canla başla Mudurnu belediyesinde gönüllü  çalışan, "Mudurnulu Fatma Nine'nin Günlüğü" Kitabı'nın yazarı. Mudurnu şivesi ile yazıları olan tek kadın. Yazan, okuyan, üreten, hümanist, aydın, sevecen, paylaşımcı, misafirperver, olağan üstü bir kadın. Hakkaten abartmıyorum. Abartmayıda sevmem zaten. Kim neyse o, bende.
Ama bu Kâmuran abla tam bir atom karınca. Onu tanıyınca, ne kadar tembelim diye kendimden utandım. Gerçekten.. İçeri girer girmez, "insan Mudurnuya gelirde, burda Kaşıksapı mı yer, biz ne güne duruyoz?" dedi. Misafirperverliğine verdim, meğer ciddiymiş. Yemeği bitirdik, Konak sahibi, "bir kahve alır mısınız" diye sorunca, Kâmuran abla, hayır kahveyi bizde içeceğiz dedi. Hesabı istedim, Konak sahibi yine, elerini göbeğinin altında birbirine kavuşturmuş şekilde, burada herşey bedava dedi. Kâmuran abla oturduğu yerden o işi nasıl halletti, hala anlamış değilim. Mudurnuda herkes onu tanıyor, ve çok seviyor.



Konağa çok yakın olan evine yürüyerek bir vardık ki, bi an kendimi yine İsviçre'de sandım. İki katlı ahşap bir evin balkonları pembe-kırmızı  sardunya çiçekleri ile süslü.  Mudurnu evleri güzeldir zaten, ama bu kadar bol çiçeklisini ve sevimlisini ilk kez gördüm. Tabi hemen önünde fotoğraflar çekildik, ve merdivenlerden yukarıya çıktık. Ilk kez gördüğü bana, " bak canım, olurda Mudurnuya gelirsen, ve ben evde yoksam, anahtar şurda, burası seninde bir evin" dedi. Biz büyük Şehirlerde yaşarken bu güven duygusunu yitirmişiz. Ama Mudurnu'da demekki hala insanlar birbirine inanıyor ve güveniyorlar. Ne güzel bir olgu bu. Hayretler içinde kalmadım, sadece eskiden yaşadıklarımın hala aynı olduğunu görmek mutlu etti beni. @zen_free ile sürekli hayalimizde olan, o evde, bir kahve içmenin keyfini sürdük, sonrasındaki buz gibi karpuz dilimleri ile. Ama sohbetimize ara vermeden. Akşam saatlerinde artık ben Köye gitmek istediğimde, iki kız kardeş bizi otomobilleri ile Köye bıraktılar. Zaten bizim Köydeki evi instagramdan tanıyan @zen_free o evde bir çay içmek için sözleşmiştik çok önceden. Güya sürpriz yapacağım ya köydekilere, patladı o sürpriz. Köye vardığımızda, bizim evin kapıları duvardı. Bu ilk etapta çokta kötü bir şey değildi.  Çünkü her evin kapısı herkese sonuna kadar açıktı. O Köyde her evin kızıyım ben hala. Herkes gözyaşları içinde karşılar ve kucaklarlar beni. Eminaların bahçesinde oturduk hep birlikte. Kâmuran abla ile, bizim bahçesinde oturduğumuz Eminaların Metin abi okul arkadaşı çıktılar. Sohbet, muhabbet.. 
Metin abi bizimkileri aradı, meğer onlarda Seben'e aile ziyaretine gitmişler. Gece geleceklerini söylediler. Kâmuran abla ve @zen_free beni emin ellere teslim gidince, bende Taylan'la birlikte köyün başındaki Kaş'ta yatan ninemin mezarında aldım soluğu. Sonra Kaş'ta oturup Köye tepeden baktım, birde sigara tellendirdim. 
Arkamda kolye gibi duran yaylalar, önümde küçük bir köy, etrafı biçilmiş sarı ekin tarları, ve Mudurnuya uzanan bir yol. Çocukluğuma ait görüntüler, duygular ellerimle dokunabileceğim yakınlılkta. Taylan'a bir şeyler mırıldanıyorum geçmişe dair ama, beni anladığını düşünmüyorum. Fotoğrafları sadece makinaya değil, beynimede çekiyorum yeniden. Hava kararmaya yüz tutarken bu seferde çayıra doğru gitmek istiyorum. Nasıl olsa karnımız tok, Metin abi ve Müşerref yengelerin konuğuyuz ya, onlardan izin alarak çayıra gidiyoruz. "Çay demlenene kadar gelin bak" diyorlar. Çayırda bir oturakta diğer insanlar oturuyor. Beni görünce seviniyorlar, bende öyle. Yeşil nohut koparıp veriyorlar elimize. Dalından koparıp parmaklarımızla pıtlatıp ağzımıza atıyoruz kendinden tuzlu nohut tanelerini çekirdek çitler gibi.  Sonra Çayırın Ayşe yenge çıktı geldi. Çok severim. "Ah, gözelim, hoş gedin, sefa gediiiin, nelleden çıkıverdin" diyerek sarıldı. Yüzü hep güleçtir. Öteevlerin Nimet abla, Necati abi, Ayşe yenge ve diğer gelinler orada öylece oturup kaldık. Müşerref yenge çayı demlemiş, beklemekten yorulmuş, elinde bir sopa, misafirine sahip çıkmaya yani bizi toplamaya geldi. "Gı, ben gemesem, ne zaman gelecektiniz, dedi?  Gittik, çayımızı içerken, amcamlarda geldi Seben'den. Bizim evin ışıklarıda yandı. Işığı yanmayan, bacası tütmeyen ev bana çok acıklı gelir. Nihayet gece yarısına dogru bizim evin kapısından içeri girdim, ve ilk girişte taşlık ve çok önceleri buzdolabı gibi serin olan ve yiyeceklerin orada saklandığı  "hayat" dediğimiz yerde evin kokusunu çektim içime derin derin. Bir evin kokusu hiç mi değişmez? Dolaplar aynı, perdeler aynı, kilimler aynı, kolonya şişesi, şekerlik aynı, dikiş kutusu, rafta duran saray helvası kutusunda duran fotoğraflar aynı. Hela (wc) kapısının gıcırtısı bile aynı. Yine çocukluğumdan kalan özel bir sestir. Bir kez çıktığında o ses biri abdestliğe (tuvalete) girdiği, ikinci seste çıktığı anlamına gelirdi. Hala öyle. Çok özel sesler, kokular, ve nesneler var hiç değişmeyen. Onları hissetmek, onlara dokunmak çocukluğuma dokunmak gibi. Çok derin duygular içinde oluyorum ben hep orada olduğumda. Misafir odasında, yer yatağında yani döşeklerde yatıp, ninemin diktiği yün yorganlarda, yastıklarda ve ninemin elleri ile dokuduğu çarşaflarda, yatarken pencereyi aralayıp yattım. Çünkü köyün ortasında sürekli akan pınar'ın sesi ötüşen çekirge sesleri, ve uzaklardan gelen köpek sesleri ile uyumakta çocukluğuma ait seslerdi. Bir gece kalacağım evde hem uyumak istiyor, hemde o sesleri sonsuza kadar duymak istiyordum. Karşımda duran naftalin kokulu sandıklar ninem öldükten sonra hiç açılmadı zaten. Her yıl gittiğimde,yatmadan önce ninem koynundan çıkardığı anahtarla açtığı sandıklar 2008 den sonra kapandı. Gerçi içindekileri, ben artık gidiciyim diye dağıtmıştı, ama insan alışkanlıklarından vazgeçemiyor. En çokta ninemin sandığını severdim. İşlemeli sandık, anahtarla sağa doğru değilde sola doğru iki kez çevrilirdi, ve iki kez "şiring şiring" diye bir ses çıkarır sonra açılırdı. Bu sandık sesleri, içindeki naftalin kokuları yok attık, ama diğer sesler, kokular, eşyalar hala mevcut. Hepsini doya doya yaşamaya çalıştım. Doydum mu? Hayır. Zaten hiç doyamadım ki ben oralara. Ama yaşayıp, gördüğüme şükrettim. Ertesi gün ayrıldık köyden İstanbul'a doğru... 

Hic degismeyen perdeler, müze gibi..
evin pencereinden toplanabilen erikler..
Köye giris..
Mudurnulu bir Teyze..  Fotograf cekme iznimi aldim..
iste köyü kucaklayan dev yaylalar..

16 Ağustos 2015 Pazar

Yaz tatilim 2015 ( 2.bölüm Bozcaada)

Çanakkale'de bir yakınımın düğününe gideceğim için, en yakın olan Bozcaada'yı tercih ettim, deniz tatili için. Zaten kardeşimde sürekli, abla Bozcaada'yı çok seversin, mutlaka gitmelisin diyordu. Zaman bu zamanmış dedim. Bu ayrıca Taylan'la başbaşa ilk tatilim olacaktı. Daha önce Deniz ve Taylan'la yapıyorduk. Şimdi 19 yaşlarında bir gençler olunca anne ile tatil yapmak, onların deyimi ile pekte "cool" bir şey değildi.

Yedi saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra akşam 20.30 gibi  Ezine'ye ulaştık. Ancak bizim Geyikli'ye gitmemiz gerekiyordu. Ve Geyikli minibüsleri akşam 19.00 dan sonra yokmuş. Artık mecburen taksi ile gittik. Pazarlık bile yaptım. 60 liraya gideceğini söyledi. Dedim, Truva seyahat kendi anlaştığı taksilerle bizi 50 liraya götüreceğini söylemişti, turistiz diye yapmayın bunu dedim. Iyi bir insandı taksici, dedi ki, tamam ben sizi 50 liraya götüreceğim, ama taksimetreyi açacağım, sırf görün diye. Bir büyük, bir küçük bavul, bir kol çantam, birde küçük valiz. Karanlık yollardan ilerledik. Taksimetre 60 lirayı geçti, biz hala gidiyorduk. Nihayet Geyikli iskelesine vardığımızda taksimetre 78 lira falan gösteriyordu. Dedi, ben söz verdiğim gibi sizden sadece 50 lira alacağım.  Hayır, dedim ben size 60 lira vereceğim, sizin ilk istediğiniz fiyat gibi. Teşekkür edip, hakkınızı helal edin, dedi. Neyse helalleştik ve indik taksiden. Saat 21.10 du. Bozcaada Feribotu 10 dakika önce kalkmıştı. Bir sonraki feribot saat 00.00 da. Yani 3 saat gibi bir zamanı elimiz mahkum Geyikli iskelesinde geçirecektik. Allahtan hareketli bir yer. Kumsal kenarında bir Çay Bahçesinde oturduk. Hemen bir yan çay bahçesinde düğün vardı, müzikleri dinleyerek  zaman daha çabuk geçti. Zaten oraların düğün müzikleri insana olduğu yerde çaktırmadan gerdan kırdırıyor, hafiften oynatıyor. Dokuz sekizlik denen türden.. Soğuk bira ve çekirdek buradada olmazsa olmazlardan. Bu arada kızkardeşimle haberleşiyoruz. Benim o saatte orada olmama şaşırıyor, çünkü akşam saat 8 den sonra Bozcaada'ya Feribot olmadığını biliyor. Dedim, hafta sonu yoğunluktan ötürü ek seferler varmış. Valla ballısın, dedi. Sonra kalacağımız yeri sordu. Yok, dedim. Oraya gidince bakacağım. Bu üç saatlik zaman diliminde, o Almanya'dan internetten yer buluyor, bana telefon numaraları veriyordu. Arıyordum, "boş yerimiz yok" cevabı alıyordum. Bu denemelerim 8-10 kere olunca, kardeşim ben şimdi endişelenmeye başladım, demek gerçekten çok yoğun, dedi.  Ama bu arada o sürekli pansiyon adı ve numara veriyor, ben sürekli arıyordum. Bir pansiyon sahibi, 4 kişilik bir odam var, aile gelmedi henüz, gece feribotla gelmezlerse gelin kalın, dedi. İskelede insanlara baktım şöyle bir, hiç oraya gidip kalacak 4 kişilik bir aile profili göremedim. Dedim tamamdır bu iş. Bu gece orda kalır, olmazsa ertesi gün gündüz gözü ile başka yer bakarız. Pansiyon sahibi bize, siz geldiğinizde ben yatmış olurum, ikinci kat, anahtar üstünde, girin yatın, burda sistem böyle, dedi.. Peki.. Neyse kardeşime bir yer buldum, deyince oda rahatladı. Artık zaman ne çabuk geçmişse, feribotun kalkışına 10 dakika var, ve bizim feribota ulaşmamızda neredeyse o kadar.. Hemen ödeyip, koştura koştura bindik feribota. 40 dakika sonra Bozcaada kalesi sarı renkteki ışıklandırması ve heybetli duruşu ile bizi karşıladı. Sokaklar hala hareketliydi. Biz 5 dakikalık bir yürüyüş sonunda bulduk pansiyonu. Sahibi henüz yatmamış, radyo Voyage dinliyor, rakı ile demleniyordu. Kafasıda iyiydi.. Içeri girdik, Taylan bana bakıp, kitaplığındaki Che kitabını gösterdi. Burdan zarar gelmez, gibi bir ifade ile gözlerimizle anlaşıp odamıza çıktık. Iki odalı, 4 yataklı bir odada iki kişi fiyatına kalacağız. Süper. Saat 1.30 falan ama ortalık hareketli. E, bende daha gencim, güzelim:) çıkalım Bozcaada sokaklarına, dedik. Taylan kimliğini istedi. Çantamdaydı. Çantama baktım yok. Aslında çantam var, o bir büyük çantam daha vardı, o yok. Daha yeni girdik, ortada görünen 2 bavul ve 1çanta var. Biri eksik. Birden iman tahtamda bir yanma hissettim sonra yavaş yavaş ter basmaya başladı. Evet, bir çanta eksikti. Geriye doğru düşünüyorum, acaba nerede unuttum? Otobüste mi, takside mi, çay bahçesinde mi, feribotta mı? Hiç bir şey hatırlamıyorum. Çantanın içinde çok değerli eşyalarım var. Bilgisayarım, param, altın, (düğün için hediyem) Taylanın cüzdanı, kimliği, kalem, kitap, defter, ve bir sürü ıvır zıvır.. Bir adadayım, geri gitmem söz konusu bile değil, üstelik nerede unuttuğumu bile bilmiyorum. Suratım düştü, tatilim mahvolmuş şekilde aşağıya indik. Bizim pansiyoncu hala demleniyor. Çantamı kaybettiğimi söyledim, ve ne yapacağımı bilmediğimi? Hemen 155 i arayın dedi. Aradım, durumu anlattım. Otobüste, takside, çay Bahçesinde, feribotta heryerde olabilir dedim. Geyikli jandarma karakolunu aramamı söylediler. Bu arada beynimi sürekli zorluyorum, bir ışık belirdi, otobüsten aldığımı hatırladım. O elendi. Feribotta hiç görmedim çantayı, oda elendi. Ya takside, yada çay bahçesinde unuttum. Geyikli jandarmayı aradım, durumu anlattım. Çay bahçesinde unutmuş olabilirim, dedim. Hangi çay bahçesi, dedi. Gelde söyle, şimdi. Ne bileyim, ilk gördüğüm yere daldım işte. Bu konularda çok dikkatsizim ben. Adını, bilmiyorum ama sahilin ilk çay bahçesiydi, ikincisinde düğün vardı. Zaten iki çay bahçesi vardı. Biz gidip bakalım, sizi ararız, dediler. Tamam, dedim. Sonra pansiyon sahibi, birde otogar taksiyi arayın, dedi. Birde öyle unutmuş olabilirim, falan filan demeyin, unuttum deyin dedi. Aradım, derdimi anlattım.. Taksi plakası var mı, dedi., haydaaaa. Hangimiz taksiye binerken plâka numarası alıyoruz? Ben almıyorum. Ama, Taylan araba markasını söyledi, o marka arabada tekmiş, hemen anladı kim olduğunu taksi durağındaki ses. Tamam, dedi haber bekleyin. Telefonu kapadım, beynimde bi ışık daha yandı. Çay bahçesinde sandalyeye koyduğumu hatırlar gibi oldum. Biz böyle bir 45 dakika geçirdik. Jandarma aradı. Çantamın rengini, içindekileri falan sordu, tutanak tutacaklarmış. Bir bir saydım, çay bahçesinde bulduk çantayı, dediler.. İşte tam o andaki mutluluğum paha biçilmezdi. Bende bir rahatlık, bir gevşeme. Günümüzde her başı boş çantayı bomba imha ekipleri tarafından patlatılırken, benim çantamın başına bir şey gelmeden bulmam, şans değilde, nedir? Sonra taksici aradı, beni.. Nasıl yeminler ediyor, nasıl üzülüyor, emin olun öyle bir Çanta yoktu takside, diyor. Rahat olun, dedim, Çanta bulundu. Benden daha çok sevindi. Çünkü direk olarak, takside unuttum, deyince suçlu hissetti kendini. Herkes gecenin bi yarısı rahat bir nefes alınca, biz yine çıktık Bozcaada sokaklarına. Ama çoğu yerler kapanmıştı. Bir yer açıktı, oradada bir bira 25 liraydı.. Neyse, çantamızı bulmanın keyfi daha büyük olduğu için hiç koymadı bize bu. Sonra gidip rahat bir uykuya daldık.

Sabah saat 9 gibi telefonum çaldı. Kuzenim Merve arıyordu.. Senin Bozcaada'da olduğunu duydum, Geyikli'deyim, 1 saat sonra ordayım, dedi. Sevindim. Kalktım, kahvaltımı yaptım, iskeleye onu karşılamaya gittim. Birde ne göreyim? Sadece Merve değildi, Çanakkale'den diğer kuzenler hep birlikte baskın yapmışlar. Nasıl sevindim, nasıl mutlu oldum. Nasıl olsa çantamda emin ellerde, sürprizlerde peş peşe geliyordu. Tam Bozcaada'nın orta yerinde kocaman bir Çınar ağacı, altında ahşap masa ve sandalyeli bir kafe. Adını bulmakta hiç zorlanmamışlar.. "Çınaraltı Kafe" işte orada masaları birleştirip kocaman bir daire oluşturduk. Kahvelerimizi içtik. Ben damla Sakızlı olanını tercih ettim.
Tuzburnu plajına gidip, buz gibi denize merhaba dedik. Kimimiz denizi çok soğuk buldu, hiç girmedi. Inci, Merve, ben daha cesaretliydik. Gençler zaten hiç çıkmadı denizden. Bozcaada çok güzel, sokakları, kapıları, pencereleri, sokakları, Rum Mahallesi, insanları. Ama denize girmek için minibüslerle veya taksi ile gidilecek uzaklıkta. Tekne turlarıda var tabi. Ve denizi hakkaten çok soğuk. Buz gibi. Ama alışınca güzel. Sonraki günlerde bana normal geldi. Soğuk deniz severlere mutlaka öneririm. Yazın o bunaltıcı sıcağında pek iyi geliyor o buz gibi su.

Akşam kuzenlerle birlikte Geyikli'ye döndük Jandarma karakolundan çantamı teslim aldım. Bizi yine aynı çay Bahçesine bırakıp Çanakkale'ye döndüler.  Bu sefer yine 21.00 feribotunu kaçırdık. Sanki hayatı bir kaset gibi geri sardık, bir gece öncesini tekrar ediyorduk, oturduk Taylan'la aynı çay bahçesine. Çantayı yine aynı sandalyeye bıraktım. Bu sefer unutmayacağım ama. Kesin kararlıyım. Karşı masada güzel bir kadın oturuyor. Elleri bakımlı, kırmızı ojeli, gözlerinin içi gülüyordu. Tombul Efes şişesindeki birasının yarısından fazlası duruyordu. Ağzı açık dikey şekilde çantasına yerleştirdi, kalktı ve Feribota doğru yürüdü.  O anda saate baktım, feribotun kalkmasına yine 10 dakika var. Hemen hesabı ödeyip bizde hızlı adımlarla son feribota yürüdük. Ama bu sefer o çantamı unutmadım, o kadarda değilim:) birde Taylan bu durumumu  öğrendi, masadan her kalktığımızda masaya göz atmayı adet edindi, arkamı topluyordu. Beni tanıyan yakınlarım bu dağınık halimi bildiği için, herkes arkamı toplar. Belki onun rahatlığı ile dolanıyorum ortalıkta. Ama şöyle bir şeyde var, kaybettiğim eşyalarım arkamdan bi şekilde gelir..

Geri sardığımız kaset sona geliyordu Bozcaada kalesinin ışıkları ile. Bu sefer erken saatte gelmiştik. Taylan'la bir meyhaneye oturup ana-oğul rakı içmek istedi canım. Yılda bir kez içtiğim rakıyı bu özel güne saklamıştım. Güzel sohbetimiz oldu. Etraftaki bakışlar dikkatimi çekti. Hiç kimse kafasında bizi bir yere oturtamadığının bakışıydı bu bakışlar. Acaba biz kimdik? Neydik? Sevgili desek değil, ana-oğul desek hiç değil, acaba kardeşler mi, kuzenler mi, diye bakan bakışlar? Ben bunun keyfini sürdümde, Taylan ne düşündü? Onlarıda konuştuk o akşam. Ben gayet memnunum, dedi.. Gecenin bir yarısı hesabı istediğimizde, garson elindeki adisyonu kapalı bir kutu ile Taylan'ın önüne bırakırken, " bu kadar güzel bir kadınla yemeğe çıkmak size pahalıya patlar" dedi.. "Annesiyim" dedim birden, "hesaplar benden". Çok afedersiniz, ben sizi kardeş sandım diye kıvırmaya başladı.. Eğlenceliydi tatilimiz.

4 gün boyunca sürekli aynı sokaklardan bir kaç kez yürüyünce sanki oralı gibi olduk. Artık herkes biliyordu bizi. Her kapıda bir kedi, oturan güler yüzlü kadınlar, erkekler, Rum aksanı ile konuşan güzel insanlar vardı. 4 günlük Bozcaada tatilimizi bitirip, bir akşam saatinde, çantalarımıda unutmadan, deniz Otobüsü ile Çanakkale'ye doğru yol aldık. 

Bir kaç fotoğraf Bozcaada'ya ait. 








14 Ağustos 2015 Cuma

Yaz Tatilim 2015 (1.bölüm Uşak)

24 günlük Türkiye tatilimin güzel yanları olduğu kadar çok güzel olmayan yanlarıda oldu. Birileri bana bol şans dilemiş olmalı, zira yakamı hiç bırakmadı. Hatta bazen öyle abarttı ki: ben bile şaştım.. Bunlara yazılarımda okur tanık olacak zaten. Ama uzun yazılarla sıkmamak adına bölümler halinde yazacağım. Gezi rotam, Uşak, Bozcaada, Çanakkale, İstanbul, Mudurnu, Gebze, İstanbul, Zürih olacak. Ilk bölüm Uşak. 

Ilk olumsuzluk Zürich Havaalanında başladı. 16 Temmuz arefeydi. Öğlen saatlerindeki uçuşum 4 saati aşan bir gecikme ile akşam saatlerine ulaştı. İstanbul aktarmalı İzmir uçağımıda artık yetişmem mümkün değildi. Ama ben gayet rahatım. Teknik bir arıza vardı uçakta ve uçuşa izin verilmiyordu. İyiki arıza gökyüzünde olmadı diye sevinenlerin arasındaydım. Kızıp evine dönenler oldu, sinirlenenler oldu. Elbette çocuklu aileler için bekleme süresi çileli bir şey. Ben yalnız olduğum için rahattım. Nasıl olsa THY bir şekilde ulaştıracaktı. Gittim soğuk bir kadeh beyaz şarap aldım, cam terasa çıktım, sigarada içiliyor, beklemeye koyuldum. Bizim uçağa yapılan müdahaleleri izledim. Sonunda uçak hiç kalkmadı zaten. Bizi diğer uçuş seferine verdiler. O seferin yolcularınıda gece uçağına.. Bu böyle düşen domino taşı gibi diğerini tetikleyince, o yolcuların sinirini izlemek eğlenceliydi. Onlarıda anlıyordum aslında ama, sonuçta teknik arıza bu. Biz bekledik 5 saat, biz 12 saat bekleyeceğimize onların 5 saat beklemesi daha makul değil mi? Hem beklerken yiyecek içerek kuponu dağıtıyorlar bütün yolculara. Zaten bu durum en çok THY nin zararına oluyor, ve istemediği bi durum. Sinirlendiğimde düzelmeyecek bir şey için neden üzüleyim? Neyse biz artık havalandık. Güneşin batışını uçaktan izlemekte başka bir güzel. Benim ruhumda var gerçi, bütün olumsuzluklarda en güzel şeyi görmek ve mutlu olmak. Geceyarısı gibi İstanbul'a ulaştım, akşamki 19.00 İzmir uçağım tabiki beni beklememişti. Gece 1.30 uçağına yerleştirdiler beni. Diğer şehirlere giden aktarmalı yolcuları uçak olmadığı için bir otele yerleştirdiler. Hala kimi burnundan soluyordu, kimi serin kanlı. Sağ salim sevdiklerine ulaştıkları için mutlu olmak yerine neden bu kadar sinirli insanlar anlamıyorum.. Ölüme ulaşmadığına sevinsene.. 

Ben 3.30 gibi Izmirdeki yakınlarıma ulaştığımda beni beklerken uyuyakalmışlardı. Gecenin bi yarısı, hatta sabaha karşı bir Çay demlendi, sohbet muhabbet sabah ettik. Bir saat uzandım, uzanmadım hep birlikte Otobüsle Uşağa yolculuğumuz başladı. Nerdeyse 24 saatir yolculuk halindeydim, ama yorgun hissetmiyordum kendimi. 
Uzun zamandır ilk kez bir bayramda Türkiye'de idim. Bayramların güzel yanı, hep birlikte olmak. Üzüm bağının sardığı bahçe ve balkonda akşamları oturmak en keyif aldığım şeydi. Hemen evin önünden geçen Ankara-İzmir otoyolundan geçen otobüs ve kamyon seslerinin çekirge seslerine karışması. Tabiki sadece çay içmedik, soğuk birada eşlik etti. Hele o çekirdek (çiğdem) kabuklarından sivri sivri dağlara çok güldükte, yüzde çıkan sivilceler çok sinirlendik. Ama her gece çit çit çitlemektende vazgeçmedik. Buda çekirdeğin özelliği değil mi? 

Bir kaç gün sonra bizim gençlerden Taylan geldi Barcelona tatilinden. Deniz ise İsviçre'ye geri döndü, baba ile çalıştı. 
Bütün kuzenlerin birlikte kaynaşması, vakit geçirmesini önemsiyorum. Bayram nedeni ile bu gerçekleşsede, yine iki, üç fire vardı. Biz artık var olanlarla, günübirlik bir gezi yaptık. Bu fikir bana aitti. Yıllardır Ulubey kanyon'unu görmek istiyordum. Dünya'nın ikinci uzun kanyonu olduğunu duymuş ve okumuştum. 1. si Amerika'da imiş. 4 kuzen ve ben, (yenge kadrosundan, ve fotoğrafçı olaraktan) atladık arabaya, pikniklik erzaklarımızda alıp, düştük yollara. Eğlenceli bir yolculuk, güzel bir gün geçirdik. Keşke diğer kuzenlerde olsaydı dediğimiz çok oldu. Sonra piknik, ve ılımış biralar. En berbat şey ılık bira içmek. İçmedim bile. 

Yine oralara yakın bir yerde Clandras Köprüsü'nün olduğunu biliyor ve o Köprüyü görmeyi, fotoğraflamayı çok istiyordum. Sohbetimizin en tatlı anlarını bozup, yola tekrar koyulduk. Levhasız köy yollarından insanlara sorarak yön buluyorduk. Navigasyondan bile gizlenen o güzel tarihi köprü ile adeta saklambaç oynuyorduk. O saklandıkça, biz arıyorduk. Bulduk sonunda. Öyle güzeldi ki..
Geziden fotograflar:

Cam terastan bakis. Böyle göründügüne bakmayin üzerinde yürürken tedirgin olabiliyor insan..

Ulubey Kanyon

8 kuzenden 4 ü

Ulubey Kanyon

Ulubey Kanyon

Ulubey Kanyon

Ulubey Kanyonda 4 kuzen

Taylan

Taylan

Clandras köprüsünde 4 kuzen.


Clandras Köprüsü

kuzen keciler.


Clandras köprüsü ve selalesi

onlar iste..

(Ikinci bölümde Bozcaada macerami yazacagim)