Sayfalar

31 Ocak 2017 Salı

Hey Onbeşli Onbeşli.. Tokat yolları taşlı.. #15

Onbeş yaşındaki birine vereceğiniz nasihat ne olurdu? 

Bugünkü challenge sorusu bu. 

Tanımadığım bir ergene nasihat veremeyeceğime göre, kendiminkilerden yola çıkacağım. 

Şimdi biz ergenliğimizde büyüklerimizden dinlediğimiz nasihatlar, yapma kızımlar, etme kızımlar, kızmalar, bağırmalar oldu. Çok istediğimiz halde izin alamayışlarımız oldu. İşte o zamanlar derdim ki; eğer ilede anne olursam bunların hiç birini yapmayacağım Çocuğumu dinleyeceğim, anlayacağım, ne isterse izin vereceğim, güven duygusunu öne çıkaracağım vs. Teoride herşey güzelde pratikte pek öyle olmuyor bu işler. 0-6 yaşa kadar her şey güzel. Evet o güven duygusu verilmiş. İnanıyorlar. Sonra okul başlıyor. Bir bakıyorlarki hayat evdeki gibi değil. Çok daha farklı. Bunun farkına varıyorlar. Onlar bu zamanda, biz ise geçmiş zamanda kalıyoruz. Ve zaman bizim ebeveynlerimizle çatıştığımız gibi, bizde çocuklarımızla çatışma zamanının çanını çalmaya başlıyor. Her ne kadar onları anlasakta korkularımız ilerde gidiyor. Onlara kötü bir şey olmasından korkuyoruz. İşte bu korkularımızı yensek, rahat olacağız. Birde sanırım ergenlik döneminde didişmek, ilerisi için güzel bir bağ kuruyor. Tecrübelerim bu yönde. 

Her ne kadar ben modern, anlayışlı biriyim de dur. O ergenlik yaşanmalı, sende ebeveyn olarak üzülmelisin. Bu hayatın olmazsa olmazı. Sen doğru olanı söyleyeceksin, o yaşayarak öğrenecek. 
İnsan öğrenmeye aç. Biz hayvanlar gibi değiliz içgüdüsel olarak doğar doğmaz büyüyen, gelişen, adapte olan. Biz eğitilmeye muhtacız. Gerek evde, gerek okulda, gerek hayatta. O yüzden hiç birimizin ben çocuğuma hiç karışmadım demesine inanmıyorum. Karışıyor insan, öyle yada böyle. Hele ergenken iyice ayuka çıkıyor. Ayrıca bu bize ait bir şey değil, Dünyalı, Avrupalı modern, anlayışlı bir aileninde problemi. Dövmek, sövmek sorunu halletmiyor onu biliyoruz. 
Çünkü ergenler özgürlük sınırını bilmiyor. Ha, özgürlüğün sınırı mı olur? Bu özgürlükten ne anladığımıza bağlı, tıpkı sanatın özgürlüğü gibi. Soyut kavramlar üzerinden çok tartışmalar çıkabilir. İşte bu ergenlere şunu demek isterdim, bana öyle bir şey söyleyin ki, ikna olayım. Aksini ispatlayamayacağınız şeyle gelmediğiniz sürece ben haklıyım.. 

Ne kadar kızsamda, hayatı kendi başlarına tanımalarından yanayım. Ben tecrübelerimden öğüt veririm, ama onlarında tecrübe etmesinden yanayım. Çünkü bilirim ki, ergenken yapılan hataların telafisi oluyor. Ama olgunken yapılan hatalar tokat gibi çakıyor. O ergenlik yaşanmalı.. 

Birde o 0-6 yaş dönemi var ya. İşte o çekirdek eğitim, o kalıcı oluyor. Ne kadar farklı hayatlar tanısalarda. Benim tecrübem bu yönde. Ergenken ben söyledim onlar yapacağını yaptı. Ama yine bir noktada buluştuk. 

Yani demem o ki; ben öğütler veririm ama gençler kendi hayatını yaşar. Anlayışla karşılayacak olan yine benim. Anne baba olarak küçüklüklerinden bu yana sadece şu nasihati verdik. Çocuklara, yaşlılara, engellilere, insanlara, kadınlara, hayvanlara, doğaya saygılı olun. Hep bunu söyledik, alfabe gibi ezberlettik. Hala şaka yollu çarpım tablosu gibi bu soruyu yönelttiğimizde, sırası ile cevap verirler, gülerek. Her ne kadar gülsekte bu önemli bir şey. Bunlara saygısı olanın yaşama saygısı var olur. Bilmiyorum iyi yetiştirdiğimi sandığım iki oğlum var işte. 

Benim farklı anlayışım ise, başka gençlerli çok iyi anlayışım. Kendilerini rahat hissediyorlar yanımda. Kendi çocuklarım henüz çok rahat davranamıyorlar. Buda tamamen korku veya çekingenlik değil, saygıdan kaynaklanıyor. Arkadaş gibiyiz ama anne olduğumun bilincindeler. Belkide davranışlarımla ben buna izin vermiyorum, bilmiyorum. 

Onları çok seviyorum, yanlış yapıyorsam bile. Sevgi ile yapılan yanlışların zararı olmaz..  İçinde sevgi olan hiç bir şeyin zararı olmaz.. Hani herşeyin fazlasının zararı var ya, sevginin yok işte. Çok sevgi üretir.. İnanmıyor musunuz? O çocuklarınız nasıl oldu bi düşünün o zaman? 

Bazen burnumun düstügünün kabul ediyorum...
Hep ben hakli olamam:)


30 Ocak 2017 Pazartesi

Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim, diyor Challenge #14

Günün challenge sorusu;
14 Keşke Arkadaşım olsa dediğin ünlü kim?

Yakınlarım bilir, ben hep Sezen Aksu ile arkadaş olsam keşke diye hayal ederdim. İlk gittiğim konser sanırım Sezen Aksu idi. Konserinde daha çok aradaki konuşmalarını çok seviyordum. Kafa kadın ha, falan diye düşünüyordum. Çok güzel şarkıları var, ama öyle sırf Sezen şarkısı diye her şarkısınıda sevmezdim. Espiri anlayışını severdim.

Tabiki Sezenle tanışmak, arkadaş olmak  sadece bir hayaldi ve hayal olarak kalacaktı.

Ama öyle olmadı. Tanışmaya ramak kala büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. O dönem taze duygularımın, o ağlamaktan gözlerimin nasıl tavuk götüne benzediğinin yazılmış olanı var.. Buyrun burdan yakin..

Şimdi hiç bir ünlü ile arkadaş olasım yok. Onlar benimle arkadaş olamadığına üzülsün😀

Bu fotosunuda ben cekmistim..

28 Ocak 2017 Cumartesi

On yıl sonraki hayatım.. challenge #13

10 yıl sonra nerede ve nasıl yaşamak istiyorsun, diye soruyor challenge bugün.

Hep aynıdır benim gelecekle hayalim, isteğim. Hiç değişmedi.. Şayet önümüzdeki referandumun bi hayırı olmazsa, işte o zaman değişebilir belki gelecekle ilgili planlarım, hayallerim isteklerim. O yüzden geleceğinizi/geleceğimizi söndürmeyelim, vatandaşlık hakkımız olan sesimizi  oylarımızla haykıralım. Boykot etme gibi lüksümüz yok bu sefer.  Bu parti seçimi değil biliyorsunuz. Ve belkide bu halka sunulan son referandum ve bizim son seçimimiz.
Günlük yaşamınıza müdahele edilerek hayattan bezdirirdik ama gelecekle ilgili umutlarım ve hayallerim hala var benim.

Şöyle mesela bir 10 yıl sonraki yaşamak istediğim yer ve şekil.

Batı Karadenizliyim ben. Ülkenin her bölgesini severim. Ege'ye gelin gittim. Oraları çok sevdim. Ege'yi sevmeyen var mıdır? İşte ilerki yaşamımda, 10 veya 15 yıl sonra şöyle bir hayat sürmek istiyorum. 3-4 yıl önce "olur mu olur" diye bir yazı yazmıştım. Hiç değişmemiş o düşüncelerim. İşte o yazımdan alıntılarla yeniden..

Ege'nin bir yerleşim biriminde. Sesiz sakin bir yer. İzmir-Çanakkale arasında adı hiç duyulmamış bir köyde. Yaz mevsimi uzun.   Üzerimde ifil ifil bir elbise, başımda güneş geçmesin diye ninemden kalma iğne oyalı bir yazma.

Uzakta olsa ön tarafı deniz, arka tarafı dağlık, bahçe içinde bir dört duvar.. Bahçede, kiraz, erik, elma ve armut ağaçları var. Arka tarafta zeytin ağaçları.. Renkli tavuklar her gün yumurtluyor.. Onları yemliyorum her sabah ve akşam. Bazen torunlarım geliyor, sepetle yumurta toplamaya çıkıyoruz kahvaltı için.. Evimizde saat yok. Zamanı artık iplemiyorum. Çilli ve paçalı horozumuz belirliyor zamanı. Onun örtüşüyle uyanıyoruz..
Bahçe kapısı girişinde kırmızı yedi veren gülleri karşılıyor  gelenleri.. laleler, sümbüller, zambaklar ve diğer mevsim çiçekleri. Biri solunca diğeri açıyor. .. Üzüm bağımız aynı zamanda tente oluyor . Üzüm salkımları ağzımıza düşecek gibi sarkıyorlar sonbaharda. Üzerinde arılar uçuşuyor.. Torunlar korkuyor arılardan.. Onlara arıların ne güzel ve ne kadar yaralı canlılar olduğunu anlatıyorum.. İyiki varlar diyorum.. İkna oluyorlar ve korkmuyorlar ne arıdan nede başka hayvanlardan.. Kedimiz ve köpeğimiz arladaşlar zaten.. Evin ön tarafı renga renk çiçekler.. arka tarafta zeytinlerin berisindeki bahçeye domates, patates, biber, maydonoz, nane, soğan, sarımsak hatta barbunya ekiyorum.  Akşam üzeri suluyoruz onları yine torunlarla.. Hatta uçuk bir babanne olduğum için su hortumunu onların üzerinede tutuyorum.. Sonra onlarda beni ıslatıyor.. Hatta kiraz dalına kurduğumuz salıncağa önce ben biniyorum.. Tıpkı "Çınar ağacı"  filmindeki gibi. ben salıncağa biniyorum, onlar beni sallıyor.. Hadi ama babanne sıra bizde diyorlar.. 100 e kadar sayın  sonra sıra sizde diyorum. Ama biz 100 e kadar sayanıyoruzki  diyorlar. O zaman 200 e kadar sayın evladım diyorum:)) Muzur bir büyükanne oluyorum.

Sonra tavuklar ön bahçeye dalıyor. Kış kış onları kovalıyoruz günde üç kez. Bir şeylere sinirlenmek gerekiyor tabi.. Öyle herşey güllük gülistanlık değil.. Ama siyasi ve politıkacılara kızmıyoruz artık.. Gerçek bir demokrasi partisi iktidarda. Artık her kimse? Herkes memnun hayatından.. Eski siyasiler  akşamları sohbette gülme nedenimiz oluyor.. O neydi diyoruz, 2010 lu yıllarda, ayaklar baş oldu, başlar kıl oldu, kıllar adam oldu diyerek.. Biz sadece tavuklara sinir oluyoruz, yada bağrış çığrış saklanbaç oynayan torunlara az biraz susun artık diyoruz. Sonra iç çekerek şükrediyoruz halimize gülümseyerek...

Kışlık biber ve patlıcan kurutuyoruz. Erişte kesiyoruz..  Tarhana yapıyoruz. Turşuda kuruyoruz.. Acılı turşu hemde. Plastik şişede değil, eskiden olduğu gibi küplerde yapıyoruz turşuları.. Üzerinede bir demet maydonoz küflenmesin diye.. Kekikli zeytinler, sarımsaklı zeytinyağlı kurutulmış domatesler..
Mutfak penceresinin pervazındaki felseğen mis  gibi kokuyor pencereden dışarıya baktığımda ellerimle dokunduğumda.  Sürahide limonata, içinde nane yaprakları ve limon dilimleri.. Yoğurda bakıyorum tutmuşmu diye... O da ne? Kerpiç gibi.. Kaşık zor giriyor..

Tel dolaptaki  renk renk reçel kavanozlarına iyiki hayatımın tek rengi değilsiniz  diyerek Oskar Wilde'ye selam gönderiyorum..

TRT'den kazandığım nostaljk radyom gündüz Türk halk müziği, akşamları Türk sanat müziği çalıyor.. Yan komşumla didişiyoruz bizim tavuklar onun bahçesine dadandığı için.. sonra kahkaha ile gülüyoruz.. Akşamları mangal yapıyoruz, kavun, karpuz kesiyoruz, rakı, yada şarap içiyoruz.. Ellerimle ördüğüm dantel perdeler loş sarı ışık önünde çok güzel görünüyorlar.. Masada rüzgara korunaklı mumlar söndü sönecek. . Radyoda  "ömrümüzün son demi, sonbaharıdır artık, maziye bir bakıver, neler neler yaşadık"" şarkısını dinlerken rakı kadehlerini tokuşturuyoruz ve şarkıya eşlik ediyoruz... Herkes öyle mutlu ki...

İşte böyle 10 yıl sonra veya daha sonra kalıcı hayatımın hayallerini kuruyorum.. Bir şeyi önce çok istemek lazım.. İnanmak lazım.. belli mi olur.. olur mu olur!!! 

Ömür defterimde bu hayallerim yerini alır mı? Bilinmez? Sağlığım, ömrüm ve gidişat el verirse??? Belki!!! 

Sadece iki domates var diye sinirleniyorum mesela:))
Baskada hic derdim tasam yok:))

27 Ocak 2017 Cuma

Challenge 11 ve 12..Degerli kiyafetim.. degisi


11. Dolabındaki en eski kıyafet. (Anlamı, fotoğrafı)

İki ay önce bütün en eski ve değerli eşyalarımı yakın arkadaşımın kızına sundum, beğendiğini al dedim. Çoğunu aldı, almadığını yardım kuruluşlarına verdim. Bugün dolaba baktım, baktım. En eskisi çocuklarımın sünnetinde giydiğim elbiseyi şaklamışım. Beni anlatmıyor elbise, ama özel bir gün için severek giydiğim elbiseydi. Benim için özel olması, hiç gelinlik giymediğim için çocukların özel gününde beyaz bir elbise giymem olabilir. Bilemiyorum. Geçen yıl elbiseyi özel bir günde yine giymek istediğimde fermuarı patladı:) ama hala atamıyorum. 

Fotoda görülmesede eteklerinde güller var. Ve bana cok yakismisti..
Birde çok daha eski olan, belki yüz yıllık bir çatkı var, ninemin çeyizinden bana yadigar. Hiç kullanmayacağım belki, ama manevi değeri çok ağır. Bende çocuklarıma bırakacağım büyük olasılık. Sadece bir bez parçası değil işte bu. Ninem, annem, ben. Üç kuşağı içinde barındıran, hepsinin eli değmiş bir çatkı.
Çatkı bizim yörelerde bindallının üstüne başa örtülen kırmızı bir başörtüsü, papatya iğne oyalı. Dolabımın en değerlisi.. 

Papatya igne oyali çatki.. Ninemden yadigar..
12. Son 10 yılda hayatında ne değişti?

Saçlarım ağardı desem, değil, onlar hep ağarıktı. "Ak'tı" demek içimden gelmedi.
Yaşıma bir 10 yıl daha eklendi. Hayatın elinde bir fırça olsaydı yüzüme çizgiler atabilirdi, ama genetik yapım buna pek izin vermiyor henüz. Ve galiba menapozada girdim. Fakat farkında değilim. Zaten hiç böyle korkular taşımadım. Hayatın bir evresine daha merhaba dedim.. Almancada bir deyim yada atasözü var, "Alt werden ist nicht für Feiglinge" yani "yaşlanmak korkaklar için değildir" der.
Özel hayatımı altüst eden, aman aman dediğim bir şey değişmedi, şükür.. Genel anlamda, korkularım çoğaldı, endişelerim arttı. Kendim için değil, gelecek, çocuklar, çevre için. 

26 Ocak 2017 Perşembe

Unutamam.. challenge #10

#10 Asla unutmak istemediğin bir anı?

Unutmak istemediğin anılar çokça oluyor yaş aldıkça tabi.

Ama ben, hala etkisi üzerimde, sene-i devriyesini doldurmak üzere olan taze bir anımı yazayım o zaman. 

Geçen yıl Haziran ayında diş sağlığı nedeniyle iki haftalık İstanbul ziyaretim olacaktı. Bizim Perşembe kadınlarını biliyorsunuz, hani şu her hafta Perşembe buluştuğumuz, dünyanın sadece bizim etrafımızda döndüğü anlar. Üç kişiydik, artık iki kişiyiz. Bu ön bilgiden sonra yazmaya devam edebilirim. 

İşte ben bir cuma günü uçacağım, son Perşembe buluştuk. Telefonlarımıza görüntülü konuşma aplikasyonu yükledik, Perşembe'leri ben Türkiye'den Antonella buradan sanal buluşacağız güya. Birde Türkiye'deki ortak arkadaşlarımıza küçük hediyeler verdi, birde nasihatler verdi, kalabalık ortamlarda bulunma, metrolara binme falan dedi. Malum patlamalardan dolayı. Kucaklaştık, iki hafta sonra yine bahçesinde görüşmek için sözleşip vedalaştık. 
Ertesi sabah ben trene bindim Zürich havaalanına gidiyorum. Türkiye'den arkadaşım, trene bindin mi?  Nerdesin? Hangi vagondasın gibi gereksiz sorular soruyor. Her yere son dakika yetiştiğimden, hatta bir uçak kaçırdığımdan, bu huyumu bilen yakınlarım emin olmak için gereksiz sorularla bombardımana tutarlar beni, bilirim.. de.. "hangi vagondasın?" Ne yaa? Bu kız iyice kafayı yedi herhalde dedim. Yaklaşık bir saat sonra geldim havaalanına. Erkence vardım, koştur koştur yapmam gerekmiyor. Gideceğim uçak şirketinin kontuarını takip yazılarına ve işaretlerine bakmadan ezbere gidiyorum. Arkamdan bir ses, "Bayan Yalçın yanlış yöne gidiyorsunuz"!?! Ses tanıdık gibi. Arkaya çeviriyorum yüzümü, karşımda dikilen Antonella. 😳
Beni taa havaalanına yolcu etmeye geldiğini düşünüyorum, ama yanında küçük bir bagaj çantası var! Sen napıyorsun burada? Diye saçma sapan bir soru soruyorum. Seni yalnız bırakamazdım dişçi koltuğunda, bende geliyorum, dedi. Sersemleştim. Algılayamıyorum.. Nasıl davranacağımı, nasıl konuşacağımı bilemiyorum. Kalbim ağzımda gibi.. Ellerim titriyor.. Ne çok sevinmiştim. 

Meğer zaten çoktandır biletini ayırtmış, Türkiye'deki arkadaşım Ayça ile planlamışlar, herkes biliyor, bir tek ben bilmiyormuşum. Ve Türkiye'deki arkadaşımda o yüzden trene bindim mi, hangi vagonda olduğumu sorarak, gizli ajanlık yapıyormuş. Ve hatta biz aynı trende gitmişiz. Bana görünmemek için kılı kırk yarmış. Aslında uçağın içinde çıkacakmış karşıma, ama benim yanlış yöne gittiğimi görünce müdahale etmiş. 

Uçağın içinde görsem çığlığımdan acil iniş yapabilirdi uçak. Böylesi iyi olmuş. Hiç unutamam bu anı. Sadece 5 günlüğüne geldi ve gitti. Ve bana metroya binme, şöyle yapma böyle etme diye nasihatlerde bulunan kadın, aldı bir İstanbulkart. Heryere metroyla gittik. Yapmayız dediğimiz herşeyi yaptık. 

Yine olsa yine yapar.. Ne zaman gidiyoruz, diye hep sorar..  

24 Ocak 2017 Salı

Challenge #7 #8 #9 Hayvan, Kişi, Ülke



#7 Eğer bir hayvan olsaydın, hangisi olurdun? 

Çok önceleri kuş olmayı çok istedim. Özgürce, çok çok uzaklara uçmak isterdim. Ama eskidendi bu isteğim. Şimdi ise kedi olmayı isterim. Bu soğuk günlerde mışıl mışıl uyuyayım, yiyeyim, içeyim, gerineyim, sonra tekrar uyuyayım, sevileyim, ama ben istedikçe 😻


#8 Bir dahaki hayatında kim olmak isterdin? 

Geçmişe iz bırakacak güçlü bir insan, bir kadın olmak isterdim. Örneğin bir Türkan Saylan olmak isterdim. 
#9 Göç etmek zorunda kalsan yaşamak için seçeceğin Ülke?
  
Göç etmiş biri olarak, seçmek zorunda bırakılsamda, yaşamayı sevdiğim bir ülkedeyim. İsviçre yani. Hayat işte, sürprizler yapıyor bazen😜

Konuyla alakası olmasada, şu dipnotu yazmadan edemeyeceğim. 
Her oylama öncesi aynı senaryo, aynı terane. Verin "evet" oyunuzu, bitsin terör! Ya bu ülkeyi 14 yıldır ebem mi yönetiyor? Bitiremezsiniz, çünkü bundan besleniyorsunuz yıllardır. HAYIR ulan HAYIR!! 

22 Ocak 2017 Pazar

Anılar.. Challenge #6

Challenge 6. gün sorusu.
Hatırladığın en eski eski anını anlatır mısın? 
Tabi ki.. Hemde bir Pazar öyküsü niyetine.. 

6-7 yaşlarımdayım.. O dönemler Anne-baba Almanya'da olduğu için, ben okul dönemi Hendek'te ananemlerde, tatil dönemi Mudurnuda, ninemde (babaanne) yanında kalıyorum.  Dayılar, teyzeler zaten anannede kalabalık bir şekilde yaşıyoruz.. Ama birde amca var.. Baba yarısıdır derler ama bu amca bazen Babadanda öte.. Bir "amcanın glu glusu" derki beni görünce, babamdan duymamışımdır böyle sevgi dolu bir söz.. Ben küçükken derdi bunu, koca eşek kadar oldum, hala her gördüğünde "amcanın glu glusu" der ve kollarını açar sıcacık sarılmak için..
İşte bu amcam, zaten bir tane amcam var gerçi, beni bir bayram öncesi köye almaya geldi, Gebze'ye götürmek için.. Çünkü onlar orada yaşıyorlar ailece. Kurban bayramı yada bir şeker bayramı arefesi. . Mudurnu'dan Gebze'ye bir yolculuk yapacağız.. İki güzergah var, ya Mudurnudan Bolu'ya oradanda Gebze'ye yada Mudurnu'dan Dokurcun ve Akyazı üzerinden Adapazarı'na, oradanda ya trenle yada otobüsle yine Gebze'ye.. İkinci güzegahın yolları o dönemler çok kötü olmasına rağmen biz yine oradan gitmeyi tercih ettik, çünkü arefe gün olduğundan otobüslerde yer yoksa trenle gidebilme şansımız olur diyerekten..
Amcamla bindik otobüse, o eski ve içinde o zamanlar sigara içilen, ve klimasıda olmayan, kokan otobüste, hınca hınç dolu, kimi ayakta, kimi kucakta, Teşkesti, Dokurcun, Akyazı'nın kıvrım kıvrım yollarında ilerliyoruz..
Otobüsün içinde amcam komşusu olan bir aileye rastladı. Onlarda çoluk cocuk yolculuk yapıyorlar.. Saatler sonra Adapazarı'na ulaştık.. Oradan Gebze'ye gidicez ama otobüslerde yer yok.. Amcam beni yazanede o komşusuna emanet edip, tren istasyonuna gitti.. Trende yer varsa trenle gideriz diye.. Ama heryer öyle kalabalık ki, otobüslerde herkes ayakta gidiyor.. Bir otobüs geldi, o komşu kadın o otobüse attı kendini ve cocuklarını, ben binemedim.. Kaldım dışarda.. Otobüs hareket etti ve gitti..
Ben bekliyorum, nasıl olsa amcam gelir diye yazanede beklemeye başladım.. Bekle..bekle..bekle.. Amcam gelmedi!!

Meğer amcam gelmiş, yazanede benim çocuklu bir aileyle otobüse binip gittiğim söylenmiş.. Amcamda benim o komşusuyla gittiğimi düşünerek, trene binip Gebze'ye gitmiş.. Ben bu arada yazaneyi karıştırmış, başka yazanede bekliyorum.. Hava karardı. Sokak lambaları sarı sarı yanmaya ve el ayak çekilmeye başladı.. Ben yazaneden dışarı çıktım, amcam beni görsün diye.. Saat oldu akşam 9-10.. Yazaneler kapandı.. Heryer kapandı.. Tek tük insanlar ve sokak köpekleri var.. Ben korkmaya başladım.. Ama gerçekten çok korkuyorum.. İçimi çeke çeke ağlamaya başladım.. Görünüşte eli yüzü düzgün görünen iki abi bana doğru geliyordu. Eğilip, neden ağladığımı sordular? Yine içimi çekerek, "ben kayboldum" dedim.. Annemi babami sordular.. Almanya'da dedim.. Nerde oturduğumu sordular, bilmiyorum dedim.. Nerde oturuyordumki ben? Hendek mi, Mudurnu mu, Gebze mi? Çok korkmuştum.. Amcam gelecekti, gelmedi diyebiliyorum sadece.. O abiler, bana korkma dediler. Bulucaz Amca'nı dediler. Elimden tutup beni belediyeye götürdüler.. Belediyeden anonslar veriliyor, adımı soyadımı, yaşımı ve giysilerimi tarif ederek. Ama hiç kimse küçük bir kız çocuğunu aramıyor.. Gece 12 gibi belediye reisi (öyle tabir edilirdi o zamanlar, belediye başkanı değilde reisi denirdi) beni alıp evine götürdü.. Güzel bir ev, bol çocuklu, sevimli bir karısı vardı.. Sanırım hemşireydi, çünkü iğne yapıyordu.. O ev çok hoşuma gitmişti.. Evin hanımı bana yemek hazırlamıştı hemen, ve bana "ye kuzum ye" dediğinde, ben kuzu değilim, kızım, dediğimde çok gülmüşledi bana.. Beni çok sevmişlerdi. Bende onları.. İçten içe, inşallah beni bulamazlar ve ben bu evin kızı olurum, diye düşünüyordum..

Onca anons yapıldı, ben Adapazarı'ndayım, Amcam Gebze'de beni kimse bulamazki diye sevinmeye bile başlamıştım.. Geç vakit oldu ve yatıldı artık.. Ben çocuklarla birlikte yattım.. Sabaha karşı uyandırıldım.. Evin hanımı dediki, "Müjdeee, amcan gelmiş seni almaya!" Bu benim hiç hoşuma gitmemişti.. Kalktım, giyindim ve biz o belediye reisinin arabası ile tekrar belediyeye gittik..

Amcam beni o komşusuyla gittiğimi düşünerek eve gittiğinde beni bulamıyor evde, yengeme soruyor, oda "yoooo, kimse gelmedi" diyor.. Sonra komşuda olacağımı düşünüp oraya gidiyor, o salak komşu sanki o zaman farkına varmış gibi, "Ah ben o kızı orda unuttum" diyerek dizlerine vuruyor güya. Ulan sana bir çocuk emanet edilmiş, nasıl unutursun? Neyse, amcam hiç beklemeden aynı gece Adapazarı'na geliyor.. Polise gidiyor.. Anonstan haberi olan polis belediyeyi arıyor.. Ve beni o gece, o sıcak yatağımdan kaldırıyorlar.. Dedim ya, bu benim hiç hoşuma gitmiyor.. çocukluk işte..  Neyse, geliyoruz belediyeye, ben belediye reisinin elini tutmuşum bırakmıyorum.. Bana, bu amcan mı diye soruyorlar? Hiç konuşmuyorum, sadece banane der gibi omuzlarımı kaldırıyorum.. O çocuk psikolojimle beni bırakıp gitti diye mi tepki gösteriyorum, yoksa o kaldığım evi çok sevdiğim için mi bilmiyorum, ama  orada, evet, bu benim amcam diyemedim.. Demedim.. Amcam ağlamaklı, amcanın glu glusu, evet, amcam desene, bak seni vermeyecekler yoksa bana, diyor. Ben hala dudaklarımı kıvırıp, omuzlarımı yukarı kaldırıyorum.. Ama, hayır bu benim amcam değilde demiyorum.. Amcam ağlamaya başlayınca dayanamadım, evet bu benim amcam dedim.. Ve beni teslim ettiler.. Ve biz bir Bayram sabahı ilk otobüsle Gebze'ye gittik.. Amcam o günden sonra Bayram arefesinde yolculuk etmemeye yemin etti.. Ve komşusuyla hala konuşmuyor.. Ve hala her ziyaretimde bu anımızı mutlaka anlatır, ve bende dinlemeyi hala çok severim...

Ps. Bu anımı yıllar önce yazmıştım, kopyaladım, ve biraz kırptım. O yüzden kolay oldu bugün. 

Sorularin tümü burada..

21 Ocak 2017 Cumartesi

Özlemlerim.. Challenge #5


Her zaman ve bazen özlediğin iki şey? 

5. Günün challenge sorusu bu. 

Ben hep özlemle yaşadığım için nasıl sınırlayayım iki şeyle? Çok zor. O zaman bende iki başlık altında toplayayım. 

Geçmişi çok özlüyorum. 

İçinde çok şey barındıran geçmiş. Annemi sürekli özlüyorum. Ninemi özlüyorum. Çocukluğumu özlüyorum. Ananemin tütün fabrikasından çıkış saati bize leblebi tozu ile gelişini özlüyorum. Köyümü özlüyorum. Kardeşlerimi özlüyorum, arkadaşlarımı özlüyorum, Ülkeden uzak olduğum için ülkeyi özlüyorum. Ama YENİ olanını değil!!!!

Anadilimde konuşmayı

Bazen çok özlediğim ise, kahvaltıya gidebilecek veya gelebilecek yakınlıkta olmasını istediğim,  bir arkadaşımın bir yakınımın olması. Anadilimde konuşabilmeyi özlüyorum. Bir telefon açıp, çayı koy, ben simitleri getiriyorum diyebilmeyi özlüyorum. Bak simit deyince aklıma geldi, o eski gevrek, sıcak Hendek simitlerini özlüyorum. 

Böyle işte. Yıllar sonra buralardan göç edersek, buraları çok özlerim. İnsanın her zaman özleyeceği şeyleri oluyor.. 


20 Ocak 2017 Cuma

Challenge #4, Keyifli anlar yaratmayi seven

Etrafındakiler hangi sorunun çözümü için sana gelirler?

4. Günün Challenge (meydan okuma) sorusu bu.

Etrafımda öyle sorunlu insanlar yok. Zaman zaman hepimizde olduğu gibi üzüldüğümüz anlar olabiliyor. Işte o zamanlarda "ağlama duvarı" görevini seve seve üstlenirim. Bir nevi psikologluk. İyi bir dinleyiciyim, sabırla bıkmadan usanmadan dinlerim. Varsa önereceğim bir şey, onu söylerim. Yoksa karşımdaki kişinin anlatarak içini boşaltması bile bir şeyse eğer, işte onu yaparım. Çünkü o anlatılanlar bende kalır. Yeminli bir psikolog gibi güven duyulmanın sorumluluğunu taşıdığımı bildiklerinden, böyle sorunlarla gelmeselerde kendiliğinden böyle gelişir. Aslında kafa dağıtmak için gelirler. Keyif insanıyım ben. Keyifli anlar yaratmayı iyi bilirim.

Böyle işte. Memnunum bu durumdan. Birde psikiyatr gibi ilaç yazıp sorunu çözeydim iyiydi, ama ben psikolojik tarafından yaklaşıyorum. İlaç olarak şarap sunuyorum:) ve can kulağı ve sabırla dinleme.. 


Mesela bu, iki arkadas dinleşirken, cektigim bir an.. 

19 Ocak 2017 Perşembe

Yeni Kitabım, Challenge #3

Bugünkü soruda pek bi eğlendim ben. Şakası bile güzeldi. Ay birde gerçek olsa yerlere göklere sığamam herhalde😀

Sonik Hanimin hazırlayıp sunduğu challenge sorularından üçüncüsü; 

Hayatın bir kitap/Film olsa türü ve adı ne olurdu?

"Hayatımı anlatsam roman olur" deriz ya., aha işte fırsat. Koy bakalım adını/türünü, şakacıktanda olsa? Çok kolay gibi görünsede sorular, düşündürmüyor değil hani?

Düşünüyor gibi yapsamda aslında biliyorum, daha janjanlı bir şey bulabilir miyim diye pek düşündüm. Düşündüklerimin hiç biri aklımdakinin önüne geçemedi. Zaten ilk akla gelen her zaman en doğru olanı değil midir?

O da şudur;

"Bereli Heidi"

Her iki anlamda bereli olabilir? Onuda okuyarak veya izleyerek öğrenecekler artık. Türü, kitapsa "roman", film ise sosyal içerikli, komedi/drama olurdu.

Afiş/Kapak bile tasarladım bugün, baaaaaaak😀

18 Ocak 2017 Çarşamba

Kalbimi kazanın, Cellınc 2

2- Kalbini kazanmanın beş yolu

Sonik hanımın hazırladığı #17 meydan okumanın ikincisi.. 

Foto: Canan P.
Örgü örmeye başladım dün gece. İlmek ilmek beni kazanmanın beş yolunu aradım. İlk aklıma gelen tatlı dil, güler yüz oldu. Bu sadece beni değil, yılanı bile tatlı uykusundan kaldırdığı için saymıyorum bile. O cepte. 

📌Beni gözlerimin içine bakarak dinleyen ve anlayan, en azından anlamaya çalışan

📌kusurlarımı yapıcı bir şekilde eleştiren

📌çocuklarla çocuk, büyüklerle büyük olan 

📌 önyargısı sıfır, hoşgörüsünde sınır tanımayan 

📌 rasist, faşist, egoist olmayan, hümanistçe yaklaşan her insan gönlümü kazanabilir. 

📌 +bonus olarak bir şey daha ekleyeyim, yorum yapan herkes gönlümü kazanabilir. İyi veya kötü. Kendim çalıp kendim oynuyormuşum gibi geliyor. Bu çelincin bir anlamıda birbirine dokunmak değil mi? Bir hareketlilik değil mi? Çok eski bloggerlerler toplu şekilde eğleniyor, bizde içgüveysi gibi ellerimiz diz üstünde. Olmuyor. Yapmayın... okunsun diye yazıyoruzda, sadece okumayın iyi kötü bir şeyler yazın..  yazın ki nerde olduğumuzu ölçelim. Ha çok önemli mi? Değil, çok değil, ama biraz önemli. Hatta hareketten bereket doğuyor. 😀😀😀

17 Ocak 2017 Salı

Ben buyum, Cellinc 1

17 günlük bir meydan okuma başlamış. Elebaşı Sonik Hanim. Bende sazan gibi atladım. Sorular yanda. 

İlk soru kolay gibi ama zor. Zordur insanın kendini anlatması.  Bırakta seni başkaları anlatsın denir ya, öyle yaptım. Whatsapptan sordum bir kaç kişiye, dedim 5 sözcük ile beni bi anlatın hele!

Şöyle anlattılar;

Mine:
"Ama sen bi hayatsin 5 kelimeye siğmazsinki, 
sempatik,hoşgörülü,heyecanlı,eskiye değer veren,cana yakin" demiş. 

İnci:
"Sevecen,eğlenceli,enerjik,objektif,kalemi iyi😉" demiş.

Merve:
ablacım sen cansın minnoşun dediği gibi 5 kelime yetmez. Ama cevaplayayım: mesafeli, detaycı, hassas, sıcakkanlı, hırslı" demiş. 

Murat:
"Beş bardak şarap bir şişeye denk geliyor:)" demiş önce. Ardından "Sarap,kahve,sigara,telaş,neşe" diye eklemiş. 

Serpil:
"Duygusal, kaotik, empati kurabilen, keyfine düskün, kalendermeşrep" demiş.

Şima:
"Humorvoll, chaotisch, fürsorglich, offen und noch mal humorvoll" demiş. 

Serdar:
1.Duygusal
2.merhametli (hemde çok)
3.Sıcakkanlı
4.yardımsever
5.önyargısız
Daha çok var ama aslında seni hiç bir kelime 100% anlatamaz..sen bitanesin ve kelimeler çoook 😘, demiş. 

Cansu:
"Hassas, komik, duygusal, keyifli, anlayisli" demiş. 

Eda:
"Dobra, eğlenceli, komik, sırdaş, beşinciye kötü bir özellik bulmaya çalışıyorum. Dur biraz düşüneyim" demiş. Hala düşünüyor😀

Böyle işte.. bu istatiklere göre duygusal, eğlenceli, keyfine düşkün, anlayışlı sıfatlar başı çekiyor. 


Herkes böyle anlatsada bazen uyuzlugum tutar.

Bir çok kişi kaotik demiş, evet doğru dağınığım., ertelerim herşeyi, sorunlarıda. 

Bazı şeylere hemen sinirlenip kan beynime fırlarlarken, bazı şeylere çok soğuk kanlı yaklaşabiliyorum. 

Ama kafa dengiyim. Keyfime düşkünüm. 
Yani idare ederim işte.😀

"Bazı Kelimeler Çok Güzel" kitabından beni anlatan kelimeler ise şöyle,

Kadirşinas
Deryâdil
Kalendermeşrep
Bolâhenk
Hemdem 

Vaybeeee😀

16 Ocak 2017 Pazartesi

Yaşadığım en güzel an'ların listesi.


Macerakitabim, Özlemde gördüm. Her hafta bir liste yapıyor. Dolayısı ile çok aktif bu aralar, bu iyi bir şey. 52 haftada 52 liste. Bu haftaki listesi çok hoş geldi bana. Güzel anılarının listesini yapmış. Aslında güzel anılar çok, ama düşününcede zorlanmadım değil hani. Başladığımda ise gerisi çorap söküğü gibi geldi.. Hiç uzatmadan yazayım. Çünkü becerebilirsem birde çelinc olayı var orayada bi el atmak istiyorum. 

📌Şimdiye kadar yaşadığınız en güzel anların listesini yapın.

Demiş.

📍Çocukluğumda annemle babamın Almanya'dan yazın yıllık izne gelmeleri, ve aynı gece bavulları açma anı. O eşyaların kokusu.. 

📍Okula giderken, sömestr tatillerinde 
Dedem ile yaptığımız uzun otobüs yolculuklarında akşam kızıllığı çöktüğünde radyoda çalan türk sanat  müziği veya Türk halk müziği dinlediğim an

📍Ninemle (babannem) bahçe sulamaya gittiğimizde ninemin bir salatalığı koparıp akan suda yıkayıp elime tutuşturduğunda an, ve benim o bahçede (dımışkı, o bahçenin adı) beyaz kavak ağaçlarında üzerinde hep aynı yönde giden-gelen kocaman karıncaları izlemem..

📍 Almanya'dan Yaz tatiline gelen ailemizle birlikte ilk kez Almanyaya uçakla gelişim.. 

📍Kardeşlerimle her yıl Haan Kermesinde  ve yılbaşında buluşmak, birlikte geçmişi yadetmek, anılardan konuşmak, oyunlar oynamak, sessiz sinema, uno, vs oynarken çok gülmek. (Özellikle abimle oyun oynamak çok keyifli, çok güleriz biz ona)

📍 2008 yılında kızkardeşimle Antalya'dan Uşağa, frenleri tutmayan eski bir araçla yaptığımız yolculuk. Hava çok sıcaktı, arabada klima yoktu, radyonun çalması için kardeşim eli ile radyoya sürekli dokunması gerekiyordu, benim sol kol ve bacak güneşten haşlanmıştı. Ama biz ikimiz çok eğlenmiştik bu yolculukta.. 

📍Arkadaşım Ayça ilk kez İsviçre'ye  beni ziyarete gelmişti. Bir şubat ayıydı. Çok soğuktu. Birlikte bir şişe pembe şarabımızı kapıp, birazda peynirle Schwarzsee'ye gitmiştik. Göl buz tutmuştu. Biz gölün ortasına yürüdük, şarabı kara gömdük, bardaklarıda. Etrafımız dağla çevriliydi. Ve görünürde bizden başka kimse yoktu. Biz o gölün ortasında şarap içip sohbet etmiştik, o anıda da hiç unutamam. Çok özel bir gündü. 

📍 Geçen Almanyaya gittiğimde kardeşim Serdar'ın beni kapıda bekleme anı, ve ilk kedim Zeytin ile yeniden karşılaşmamda güzel bir an'dı. 

📍Yine bir gün arkadaşımla Antalya'da bir jeep kiralayıp dağbaşındaki 360 derece dönen o restorana çıkmıştık, jeep eski safari jeeplerinden, külüstür, ve yine frenleri arızalı bir jeep. Dağa tırmandıkça yollar daralıyor, bi taraf uçurum, bir taraf dağ. Çık çık bitmedi o yol, bacaklarım titriyor, ama aracı kullanan ben olduğum için pes etmiyorum, zaten dursam duracak yer yok, dursam geri kayar büyük ihtimal, habire tırmanıyoruz. Kan ter içinde ulaştık restorana. Keyif alamıyor,  geri dönüş yolunu düşünüyorum, arkadaşımın ehliyeti yok benim kullanmam şart. Bir bira iç, rahatlarsın, bence gayet güzel geldin, iniş daha kolay olur, yaparsın sen, diye veriyor gazı. He, he diyorum içimden, ama bi taraftan bana güvenmesi hoşuma gitsede, bu sefer yolun sağı o uçurum tarafına gelecek, diye içimi civcivler gagalıyor. E orda kalacak halimiz yok, mecbur ineceğiz, korkunun ecele faydası yok dedim, atladım jeepe kontağı çevirdim, çalışmıyor araç. Bir kaç kez denedim. Sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim. Bi süre sonra çalıştı. Çok eski tabi. Neyse girdim yola, bana patika gibi geliyor, ki patika. Karşıdan bir araba gelse geçemeyiz yani. Hava kararmıştı. Bu avantaj sağladı bana. Çünkü Uçurumu görmüyordum karanlıkta. Sadece bir yol vardı gördüğüm.  Çıkarkenki çektiğim eziyeti inerken çekmemiştimİşte buda unutulmaz anılardan. 

📍 Folklor grubumuzla çıktığımız gösteriler, ve bir gün İsviçre Basel'de olacak gösterimize gelişimizde şimdiki eşim, o zamanki arkadaşımla göz göze geldiğim an, hiiiiç unutmam. Unutamam. 

📍Kız kıza yaptığım tatiller, birlikte sohbet etmek, Türk kahvesi içmek, sıcak havalarda bir öğleden sonra buz gibi bira içmek, her perşembe, Perşembe kadınları ile sohbet ve soğuk beyaz veya pembe şarap içmek, akşamları eşimle her akşam olmasada bazı geceler sohbet ve yine şarap.🍷 

📍Bizim oğlanların mezuniyet töreninin olduğu gün güzel bir andı.. Sıra uni mezuniyetinde. 

📍O kadar çok an varki aslında, bu liste çok uzar, uzun olunca sıkar, tadında kalsın. Mesela her yıl tatile gittiğimde ninemi görmeden dönemezdim, ninemle vakit geçirmek çok güzeldi. Onunla Ilıca günleri, bir köyden bir köye yürürken bana gösterdiği otlar, ağaçlar, hayata dair tecrübeleri, mis gibi kokan teni, o dinamikliği.. Artık ninem yok. Çoktandır yok. Ama anıları hep benimle. Çok özel günleri yazmadım bile. Mesela evlendiğim gün, mesela çocukların doğumu, mesela onların bir dağ başında çok yakınlarımla sabaha kadar kutlanan sünnet düğünleri, mesela ilk kez 2010 Ayvalık'ta kuzenler buluşması tatili, (15 kişi) mesela ertesi yıl sadece kız kuzenlerle Bodrum'da buluşmamız, taksi bizi almayınca minibüste plaj havluları ile gecenin bir yarısı gülmekten yarıldıığımız o yolculuk, komşu kedi Boncuk ile bir yıllık dostluğum,  Banu Alkan ile Zürichte bir restoranda karşılaşıp sohbetimiz, Sunay Akın ile keza bir organizasyonda karşılaşmamız, yan yana şarap içmemiz, Sezen Aksu ile tanışmaya ramak kala yaşadıklarım, gibi gibi. Yaşamayı seviyorsan yaşama güzel tarafından bakıyorsun. Güzel olmayan şeylerde bile iyi bir şey arayanım. Güzel anlarınız çok olsun emi. Özlem özellikle senin.. Çünkü bu anıları satırlara dökmeme vesile oldun. 

15 Ocak 2017 Pazar

21 yıl geçmiş aradan..


21 yılı nasıl serpiştirip, sığdıracağımı düşünüyorum bu satırlara. 

Sizden önceki hayatımda fena sayılmazdı hani, ama sizden sonra bi değişik, güzel yönde aktı hayat. Hayatım değişti, Yaşadığım ülke değişti.. bilmiyorum kim kime yön verdi?

Aslına bakarsanız ben anne olmayı istemiyordum o zamanlar. Çocukluğum ve ergenliğim yorgun geçmişti. Annesiz büyümüş çocuk olarak hem annesizliğin ne olduğunu iyi biliyor, hem çocuk yaşımda anne rolü üstlenmenin bıkkınlığı  beni bu düşünceye itiyordu. Kafama koymuştum. Anne olmayacaktım. Ve bu kötü dünyaya çocuk getirmeyecektim. Böyleydi düşüncelerim. Ama bu dünyaya gelmeyi siz kafanıza koymuşsunuz meğer. 

Yorgun geçen çocukluğuma inat geçiyordu zaman. Çalışıyor, yiyor, içiyor, soldan soldan aktivistleri destekliyor, yürüyorduk Alamanya sokaklarında. Bazen meşalelisi oluyordu. Dünyayı değiştireceğimizi sanıyorduk. İşte böyle cafcaflı bi dönemdi. 20li yaşlarımı çoktan aşmışken 30 a yaklaşırken diyelim, düşmüşsünüz karnıma. İki ay sonra doktorumdan öğrendiğimde uçmadım havalara. Aksine gözlerimden süzülen yaşlar dudaklarımda tuzlu bir tat bırakmıştı. Çıktım doktordan, hayat sanki durmuştu, benim dışımda vızır vızır devam eden hayatı izlerken ben neredeyim, hayat nerede diye düşündüm? Bu düşünme süreci bi kaç hafta devam etti. Babanıza bu durumu telefonda söylerken o havalara uçuyordu. Hemde ikiz öylemi, derken sesi daha başkalaşıyordu. Ben ise havalara uçmasına anlam veremiyordum. Ya o beni tanımamış, ya ben onu tanımamıştım. Babanızın benimkinden farklı bir geçmişi olduğundan beni anlayamıyor diye düşündüm. İki gün sonra gittiği yerden dönmüştü. Onun yüzünde güller açıyordu, benim yüzüm sirke satıyordu. Düsseldorf Altstadta bir yerde oturduğumuzda bende onun gibi bira sipariş ediyordum. Çünkü hamileliğimi kabul etmiyordum, nasıl olsa aldıracaktım. İşte o Düsseldorf gecelerinde, Ren nehrinin kıyısında ellerimizde biralarla beni ikna çalışmalarını hiç unutmuyorum.  Kendisinin yetmediği yerde o zamanlar hiç tanımadığım Türkiye'deki anne babasını, ve kardeşlerini telefonla bana yönlendiriyordu. Ve hepsi beni ikna etmek için ellerinden geleni yapıyordu. Ben kararımda zorlanıyordum artık. Oysa hepsi benim düşüncemi destekleseler ne güzel olurdu diye düşünüyordum. Hem eşimin ailesi hem benim ailem sizin dünyaya gelmeniz için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlardı.  Hemde "ikiz" diyerek.. Bu süreç 1 ay sürdü. Bir ay sonra zaten üç aylık hamile olunca, aldırmak gibi yasal şeyler aradan kalkınca benimsedim sizi. Sigarayı hemen kestim. Artık bilinçli bir anne olmak istiyordum. Değil bira, çay ve kahve bile içmiyordum. Süt, ballı süt, yoğurt, sebze, meyve, demirli yiyecekler, vs. Doktorum ne diyorsa onu yapıyordum. Kabul edince bir şeyi ona göre yaşıyorsun. Sevdim sonra anne olma halimi. Hamileliğim güzel geçmişti. Aşermeyi hiç bilmedim. Mide bulantısı nedir bilmedim. Normal hayatıma hep devam ettim. Başka korkularım başlamıştı, iyi bir anne olabilecek miydim? Becerebilecek miydim? 

İşte böyle bir kış gecesiydi apar topar gittiğimizde hastaneye. Dedim ya, bu dünyaya gelmeyi kafaya koyduğunuz gibi hangi, hangi gün geleceğinizede yine siz karar verdiniz. Şubat sonu beklerken sizi, 15 Ocak'ta doktorları göreve çağırdınız. 

Sonra hazır mıyım, yapabilir miyim, becerebilir miyim diye korkularım kalmadı. Birlikte yaşayarak öğrendik işte. 
Oldu galiba. Mükemmel bir anne olamadım, ama iyi bir anne olmaya hep çalıştım. Evi pasta kokan bir annede olmadım. Daha çok muzur bir anne oldum. İlkokul, ortaokul ve liseye kadar  saat 6.30- 7.00 kahvaltılarımızda her sabah ürettiğim şakalara ben bile şaşıyorum. Artık bunlarda yok. Kendiniz yapıyorsunuz artık herşeyi.  Bir dönem daha bitmiş. 

Bern, 15. Ocak 2015
Bilmiyorum neyi iyi yaptım, neyi kötü. Dün akşam kucaklarken sizi, iyiki bu hayatta bizde varız diyebiliyor musunuz diye sordum ya, evet, seviyorum yaşamayı dediniz. Bu bana yetti. 
O zaman iyiki babanız bu mücadeleyi vermiş. Ve iyiki sizi doğurmuşum, ve iyiki varsınız be. Benimde bu hayattaki görevim buymuş herhalde. 



Bu konu ile ilk yazim
Bu konu ile 2014 yazim

8 Ocak 2017 Pazar

Almanya anilarim...

en güzel an fotografim, hediye paketinden cikinca böyle kucakladi.. 
Ayyy pek hastayım yılbaşı aşamından beri. Bu nasıl hastalık bilmem ben, gidiyor, gittiği yeri pek sevmeyo mu bilmem, gerisin geri tekrar geliyor. Şart o'sun bıktım usandım. Gene aksırıp tıksırıp duruyon aşamdan beri. 

Çıkan hafta alamanyaya gidem dedile bizim uşakla. Eh gidem dedim. Bi hızlı gullanıyorla arabayı yüreğim ağzıma geldi. Dabakhaneye bok mu yetişderecesiniz, dedim. Ezeli böyle değildim ben, yaşlanı mıyom bilmem ben? Şöyle bi bakıyon aynada kendime, öyne durup durun sankı, yalan mı sığıyo (söylüyor) bu aynala bana? 

Neyse sağ Salim vardık gız gardaşıma. Gucağında bebesi açtı gapıyı. Gucakşaştık. Yidik, içtik, iki laf ettik yattık. Yattığım yeri mi yadırgadım bilmem zabaha gada döndüm. Sankı dersin gözlerime biri kürdan gomuş, gatiyyen bir araya gemeyo göz gapaklarım. Ben ki, başını goyacak bi tomruk bulsam uyurum, noodu bana böyle? Yaşlanıyon deme çok gızarım bak! Dirhem uyku yüzü görmeden sabahı ettim. Emme ö'ne yorgunlukta yok bedende. Çocuklarınan acık oynadık, gayvaltı yaptık, birez dolaştık derken abem gile gittim. Artık gocaman bir aile olduk. Herbirimiz bi yerde. Emme onlar birbirine yakın, bi uzakta olan ben. Gurbetlik pek zor. Abem gile gitmeden önce gardaşım Serdar'a uğradım. Evini hiç görmediydim. Birde ona yıllar önce benim kedi Zeytini verdiydim, hatırladın mı, işte ikisini görmeyi çok canım çekti. Wuppertale onun evine gittim. Evini elimle gomuş gibi buldum. Bildiğim yerler olunca tabi. Aşağıdan zile bastım, zzzt deye açıldı kapı. Çıktım yokarı. Asansör yok. Çık çık bitmiyor o merdivenle. Hankı gatta oturduğunu bilmediğimden habire çıkıyom merdiveni, nasıl olsa gapıda beni bekler deyerekten. Hakkaten öyle oldu. En tepede bilmeyom gaç gat çıktım, gapıda beni bekleyip duru. (Burayı normal yazmalıyım, o kapıdaki hali gözümün önünden gitmiyor, hani gözünüzü kapatırsınız ve güzel şeyler anımsarsınız ya, işte o anımsamaya girecek artık, ömrüm boyunca gözümü kapattığımda gözümün önünden gitmeyecek olan görüntülerden) 
Girdim içeri, sankı dersin hergün girdiğim ev, bir ırahatım sorma. Sonra o gapkara tüy yumağı çıktı bi yerlerden. Sadece gözleri görünüp duru. Zeytin.. sevdim, okşadım. Bilmiyorum beni tanıdı mı? Benim gibi oda yaşlanmış. Gapgara tüylerine akla düşmüş. Ve hatta ağırlaşmış, durulmuş. Oda çok çılgın bir kediydi, benim gençliğim gibi. Duygusal bir yazı olmasın diye güya Mudurnu şivesi ile eğlenceli yazmaya başladım, olmadı. O zaman yazının bundan sonrası bazen şivesel, bazen normal yazacağım. Bir saat falan orada kaldım. Ama saatlerce vakit geçirebileceğim bir ortamdı. Bir kahve yaptı Serdar bana, daha önce öyle bir kahve içtiğimi hatırlamıyorum. Sonra abimlere gitmek için yola çıkmadan önce Zeytin'e üç günlük mama ve su bıraktıktan sonra Haan'a gittik. Öyle uzak bir yer değil, 10 km ya var ya yok. Abimlere gittiğimizde, akşam saatleriydi, ve onlar bizi yeni açılan bir Asya mutfağına götürdüler. Açık büfe. Kişi başı 15.80 Euro ödüyorsun istediğin kadar yiyorsun. İçecekler hariç. Güzel. Damak tadına göre değişiyor tabi. 

Bu yaşıma geldim, daha hayatımda suşi yememiştim. İlk kez o akşam, yılbaşından 1 gün önce yani yiyecektim. Bir kaç çeşit aldım. Aman o neydi be? Sası sası, ne dadı va, ne duzu. Balık desem balık değil, pilav desem pilav değil! Damak tadıma göre değildi. Sevmedim. Ama ikinci şansı vereceğim, ve orijinal yerinde yiyeceğim. Oradada sevmezsem, demekki bana göre değilmiş diyeceğim. Benim yediğimin tadı tuzu yoktu, kuruydu, pirinçler keza öyle. Saman mı yedim, suşi mi? Hiç anlamadım. Ama lezzetli çok şey vardı. Güzel bir akşamdı. Yuvarlak masamız çok büyük ve kalabalıktı. Sonra eve geldik. Ertesi gün yılbaşı olmasına rağmen evde sanki düğün öncesi kına gecesi yapıyorduk. Tekilaları içip içip batsın bu dünya diyorduk. Yine batırmadan yattık o gece erkenden, nispeten erkenden. Ben yine dön dön uyuyamadan sabah olmuştu. Her ne hikmetse sabah yine yorgun falan değilim. Kalabalık bir masada kahvaltı yaptık. Sonra yılbaşını kutlayacağımız bir kilisenin forum denen odasını böyle aktiviteler için kiraladıkları yeri süslemeye gittik. Evet kilisenin yanında bir yer. Öyle bir yer ki, her türlü alkol bulunmakta dolaplarında. Masalar, sandalyeler, dj bölümü, beyaz masa örtüleri, şamdanlar, tabaklar, bardaklar, kadehler, gümüş çatal kaşık ve bıçaklar. Hep derim, bu İnsanlar dinlerinide yaşıyorlar, hayatlarınıda. 
Ama hristiyanlarında burnundan getirmeye çalışıyor bu aşırı islamcılar. Noel pazarına daldılar Berlin'de iki hafta önce biliyorsunuz. Yani dünyaya bi hükmetme durumları var. Evet Türkiye'de artık her hafta bir terör var, dünya ülkeleride pek tekin değil. Tek fark burada insanlar hükümete ve yönetenlerine güveniyor. Bir terör olduğunda acaba demiyor kimse? Ve kimse Başkan olmak derdinde değil. Mesela şimdi size sorsam, İsviçre'nin başbakanı kim? Kimse bilmez. Veya işte refahı yüksek ülkelerin başbakanlarını? Cumhurbaşkanlarını? Valla bende bilmem. Düşününce aslında bu güzel bir şey. Sadece bizim gibi ülkelerin başbakanları, Cumhurbaşkanı ve hatta orman bakanına kadar tanırız. Bu isimleri tanımak siyasi bilgimizden değil, çarpık yönetim biçimindedir. Her yazımda neden buralara geliyor konu? 

Konuyu değiştiriyorum hemen, akşam 7 gibi gittik işte o kiralanan yere. 40-50 kişi aynı yerde yeni yılı kutlayacağız. Ama boğazımda bir böcü var, hasta 😷 yapcam seni diyor. Ben onu duymamazlılıktan geliyorum. Hastir falan çekiyorum. Herkes tekilaları, rakıları, jägermeisterleri götürüyor, ben sakin sakin şarap 🍷 içiyorum. Bol su içiyorum. Kim dedi bilmem, Reina haberi geldi. Noel baba kostümü ile denizden gelen biri Reina'yı taramış dediler. Daha sonra haberlerde böyle verilmedi haber. Yani haber doğruyduda, Noel baba köstümlü falan, denizden gelen gibi şeyler duymadık. Garip bir eylem biçimi. Biri geliyor, tarıyor ve çıkıp gidiyor. Halada yakalanabilmiş değil. 2017 den beklediğimiz umutlar daha yeni yılın ilk saatinde tükenmişti. Ne oldu sonra, okuduk ve geçtik. Teröre alıştırıldık. Maalesef. Sonra İzmir'de neden terör olayları olmuyor diye soranların dileklerinide yerine getirdiler böylece. Ama ilk kez orada canı ile diğer ölümleri koruyan trafik polisi Fethi Sekin in şehit olmasına inandım. O gerçek bir şehit işte. Şehit olmak öyle kolay bir şey değildir. 15 Temmuz "şehitleri" de böyle bir şey değildir. Bana göre. 

Bak konu yine kaydı bir yerlere. Kayıtsız kalınmıyor tabi, çünkü yaşamınızın bir parçası haline geldi bu olaylar. 

1 Ocak'ta bir uyandım ki, daha doğrusu uyanamadım zaten. Betim benzim solmuş, gözümün feri gitmiş, hayattan bezmiş bir haldeyim. Bir evde 12 kişiyiz. Tek derdim kimseye bulaştırmasam bari hastalığımı. Herkesten uzak, dokunmadan yaşıyorum. Zaten 4 gün kaldık, ilk ikisi güzel, son ikisi berbattı. Zaten iki Ocak'ta memleketimize geri döndük. Çok garipti vedalaşmamız. İlk kez kimseyle kucaklaşmadan vedalaştım. Göz göze gelerek. Serpil kucakladı. Bende yüzümü sırtınada bir yerlere saklayarak kucaklaştım. Serdar bizimle arabaya kadar geldi. Onunlada aynı şekilde kucaklaştık. Yüzüm yüzüne değmedi. Gözler değdi. Zaten uzun boylu olduğundan belinden kucakladım, yüzümü sırtına verdim. Değişik bir vedalaşma oldu. Ama hiç kimseye bulaştırmamışım hastalığımı.. ben mi ben hala tam iyileşemedim. Takmıyorum o başka. Ciddiye alsam iyi olacak galiba. 

Ha, 1 Ocak'ta hediyeleşme merasimi vardı. Çekiliş yapıyoruz aylar öncesinden, herkes çektiği kişiye bir hediye alıyor. Beni en çok çocukların o bekleyişi, ve paketleri açıp gözlerindeki mutluluğu görmek oldu. Mutlu çocuk olabilmek ne güzel şey. Bu seneki hediyeler herkes için çok güzeldi. Bana şu kitap çıktı. Hakkaten bazı kelimeler çok güzel. 


Benim Hediyem.
Yeni yila girerken.. eksik olanlar var..
Kuzenler ve bir dayi..
Zeytinle bulusmamiz yillar sonra..