Sayfalar

26 Kasım 2016 Cumartesi

Fidel ile Deniz'in Hikayesi..


Önceki gün kötü bir rüya görmüştüm. Genelde rüyaları yormam, ve benim gördüğüm rüyalarımın anlamı olmaz. Tıpkı, förstleydi Eminaanımın konuştuğu zaman, hiç bir şey anlamadığım gibi, o kadar ruhsuz bulurum rüyalarımı. Fakat rüyamda yangın ve diş düşmesi gördüğümde endişelenirim.. Bu çocukluğumdan kalma ve ninemden duyduğum bir rüya yorumu. Beynimin bir yerine yerleşmişki unutamıyorum. Çünkü bu iki rüyayı ölüm haberi ile yorardı. 


Köyümüzde en dıştaki eski ve ahşap ev cayır cayır yanıyordu rüyamda. Benim rüyalarım çıkmaz ki diye ciddiye almasamda, acaba diye gözüm açık, kulağım dikti. Bu sabah hemen hemen her profilde paylaşılan Fidel Castro'nun fotoğraflarını ve ölüm haberini görünce, hadi canım dedim, kendine pay çıkarma. Benim rüyamla alakası tabi ki yok! Biliyorum. Üzüldüm.  Yaşlı ve yorgun olması anlaşılabilir kılıyordu göçünü. Efsaneleşmiş Liderler arasında tarihte hep yerini koruyacak. "Fidel ölmeden bi Küba'ya gitsek" dedik bizde çok. Ama olmadı. 

Belkide gördüğüm rüyayla alakası var!! 
Çünkü; 
Fidel ile farklı bir hikayemiz var. Şimdi böyle yazıncada sanki bire bir yaşanmış bir hikaye gibi oldu. Öyle değil, ama ona yakın bir şey. 

Bundan 20 yıl önceydi, ikiz oğlan bebeklere hamileydim. Birinin adını ben, diğerinin adını babası koyacaktı. Karnımdayken koymuştuk isimleri. Benim koyacağım isim Taylan olacaktı. Babanın koyacağı isim Fidel'di. Karmımdayken bile onları Taylan, Fidel diye seviyorduk. Bu bebeklerden Fidel olanı, 33 haftalıkken devrim yaptı karnımda, içinde bulunduğu ortamı sevmeyip, yırtıp çıkmak istedi. Apar topar hastane ve doktorlar çıkardı Fidel'i karnımı yararak. Ee madem açtık, Taylanıda çıkaralım demişler. Bileklerine hemen isimleri yazılmıştı. Biri Fidel'di, biri Taylan. Kimlikler çıkacak, Doğum belgeleri ve bilgileri ile gittik bulunduğumuz şehrin nüfus dairesine. O zamanlar Alman dairesi Türkiye'li vatandaşların çocuklarına verileceği isimlerin Türkiye konsolosluğunun verdiği bir isim listesi ile kabul ediyormuş.  Yani o dönemler ben çocuğuma vereceğim ismi bile Türkiye devleti belirliyordu. 1980 darbesi ile birlikte solcu, ve yabancı isimler yasaklanmıştı. Sonra bize Alman nüfus dairesinden şöyle bir mektup geldi. "Fidel ismi sizin konsolosluğunuzun verdiği listede olmadığı için kabul edemiyoruz".. 

Yapacak bir şey yok. İsim değişecekti. Sonra Fidel'in adını Deniz olarak değiştirdik. Bunada karşı çıkamazsınız ya, diyerek, kimliklerini çıkarttık. Konsolosluktaki bir görevli, Biri Deniz, biri Taylan ha çok manidar, diye kaşlarını eğsede o isimleri oraya yazdı. 

Bugün Denize bunu yeniden anlattım. Ve hatta o belgeyi dosyada saklıyordum. İlk kez yazılı olarak gördü. "Gerçekten doğruymuş" dedi. Bugün benim için Fidel'sin dedim. Bugün sadece Fidel diye hitap ettim. Ve bugünün anısına yıllardır bizim Fidel'in kapısında olan Che ile fotoğrafladım. 

Uğurlar ola Fidel. 

Fidel Castro nun bir sözü ile...

"Bir katilin, bir hırsızın başbakan olduğu bir cumhuriyette, dürüst kişilerin yerinin ya mezar, ya cezaevi olduğunu anlayabilmek zor bir şey olmasa gerek" 

(Bknz. Ülke)


20 Kasım 2016 Pazar

Bir Pazar Gününün Anatomisi..

Sonbahar hala devam ediyor. Bir ara çok soğuktu, ayakta kalmaya çalışan ağaçlar suyu dallarına, yapraklarına değilde, kışı atlatabilmek için köklerinde saklayınca sararıp, soldular ve döküldüler, kalanlar dökülmeye devam ediyorlar. Ağaçlar yaşayabilmeleri için vazgeçiliyorlar yapraklarından. Doğa güzel ama acımasız. Onlar en azından doğal davranıyorlar.. Her bahar yeniden canlanıyorlar. İnsanlarda öyle mi, birileri daha iyi yaşasın diye ölüyor diğerleri. Üstelik baharda gelmiyor.. Neden yazılarım hep bu yöne kayıyor benim? 

Neyse, ben bir pazar günümü yazmaya oturdum. Sabah uyandık. Sabah dediğim 10-11 arası:) Pazar'ları böyle. Ben uykuyu severim. Ev ahaliside bana uydu artık. Gençler'de artık çocuk değil ya, ve hatta haftasonları sabaha karşı eve geldiklerinden pazar uykuları konusunda uyumluyuz. Pazar kahvaltılarımız haftada bir kez yaptığımız bir şey olduğundan biraz özenli olur. Kahvaltı, hazırlanışı, yiyişi, kaldırılışı 1,5 -2 saat sürer. Sonra kahvesini alan balkona. 

Sonra ben giderim elimde bir tas kahve ile balkona. Sadece kahve değil, telefon, kitap diğer elimde olur. Önce telefonda, Facebook, instagram, Twitter bir göz atar, ha birde kelimelik oyununda sıra bendeyse ona bakar, sonra biraz kitap okuma. Bu her Pazar hemen hemen aynı. Hava masmaviydi. Güneş sırtımdan ısırtıyordu. Hemen yakınımda olan ormanda yürüsem mi, yürümesem mi? Kendimi yürümek için ikna çabaları. Bu konuda çok tembelim. Sonuçta sadece yürüyeceksin, taş taşımayacaksın, sağlıklısın, yürüyebiliyorsun, cezaevinde falanda değilsin, eee o zaman niye yürümüyorsun değil mi? Salaklık herhalde, başka bir açıklaması yok. 

Salak mısın kızım sen, çık diyerek tepkiledim arkamdan. Sonra bi şekilde çıktım evden. Çıkış o çıkış. Bu sefer fotoğraf çekmekten yürüyemiyorum. Üstelik fotoğraf makinamıda almadım. Telefonla hep çektiklerim. Ormanda kendimi kaybettim. Sonbaharın 51 tonu.. O bir ton vardı ki elli tonu ellibir yapan. Bir su birikintisine düşen gökyüzü ve ağaçlar. Diğerinden farklı olan bir yaprak. Güneş görmeyen bir yerde kırağı düşmüş yapraklar. Ağaçlara sarılmam, koklamam, öpmem.. Hayranım, seviyorum ağaçları. 

Mutlu bi şekilde döndüm eve. Sonunun güzel olacağını bile bile ormanda yürüyüşe çıkmaya kendini itekleyen insana salak denir. 

Pazar klasiği ütü yaptım. Ama öncesinde hamur yoğurdum pizza yapmak için. Laf aramızda fena pizza yaparım. Hemde çok fena. Ütümü yaptım, 39 çift siyah çorapları diğer eşi ile kavuşturdum. Kavuşamayanları topladığım torbaya attım. Bir ara kavuşmaları ümidiyle. 

Pastirmali yumurtali Pizza
Ton balikli ve Reyhanli
Pazar akşam olmaya başladı. Evlerin pencerelerinden sarı sarı Işıklar birer birer yanarken, bende fırın tepsisini alıp, herkese özel pizzaları birer birer yapmaya başladım. Şöyle mesela.. 



Ton balikli, soganli
yilbasi cekilisi hazirligi
Sonra bu gece saat 22 de yılbaşı çekilişi yaptık. Hemde whatsapptan😀 şöyle bir şey, her yilbaşı olduğu gibi bu yılda Almanya'da kardeşlerle olunacak. Birbirimize hediye almak için çekiliş. Yani herkes seçtiği kişiye alacak hediyeyi. O çekiliş olayını yaptım bu gece. Ben yaptığım için en son benim çekmem gerekiyor tabi. Çünkü numaraların arkasına isimleri ben yazdım. Onlar sadece numara çekeceklerdi. İşte herkes bir numara söyledi. Bende numaraların arkasındaki ismi özelden çekene gönderdim. Yani herkes çektiği kişiyi biliyor. Kendisini kim çekmiş bilmiyor. Böyle küçük heyecanlar yaratıyoruz işte mutlu olma adına. 

Ve gece hala bitmedi. Saatler geriye alınınca geceler çok uzun oluyor. Severim geceleri. Benim blogspotun saatleri hangi ülkeye göre ayarlı bilmiyorum ama, ne zaman bir şey paylaşsam uygunsuz bir zaman saatinde  çıkıyor. Yorumlar keza öyle. O yüzden zamana takılı kalmayın. 

Böyle işte, bir pazar daha böyle bitti.. Çabuk geçiyor zaman. Çok çabuk. Sene bitiyor heeeeey.. 

farkli olmak güzeldir


18 Kasım 2016 Cuma

Ve Hala Çocuk Tecavüzlerini Ak'lamak???

Bu sabah bütün sosyal mecralarda çocuk tecavüzleri ile ilgili yazılar, kınamalar, herkes ama herkes bir şekilde duygularını yazıyordu. Yine nooolduki diye haber sayfalarını açtım. Meğer bir kaç insanlıktan yoksun AKP milletvekilleri ( gerçi hepsi aynı ya) yine yasalaşması için, tecavüzceleri aklayacak özellikle çocuk tecavüzcülerini aklayacak, akıl dışı bir önerge sunmuşlar meclise. Dedim herşey bitti, şimdide aklımıza mı tecavüz ediyorlar? Hayır, ne oluyor? Yani bunlardan her şey beklenir, beklenirde..  ... ama bu kadarda olmaz diyeceğimiz bir yasa önergesi bu. İnsalık ayıbı. İnsanlık düşmanı bir önergedir bu. Düşünürken, konuşurken ve dahi yazarken tüylerim ürperiyor.. 

Düşünüyorum, taşınıyorum.. olmaz diyorum, olamaz diyorum. Gün geçmiyor ki aklımıza zor gelen bir şey olmasın? Daha aklımıza zor geleni hazmedemeden başka bir olaya uyanmak. Oldu bittiye getirmek. 
Yahu konu tecavüz.. konu çocuk. Erkek çocuklarına yapılan tecavüzler var. Hayvanlara yapılan tecavüzler var. Bu kadar hassas bir konu nasıl olurda, sadece kız çocuklarına yapılan tecavüzcüleri aklamak için bir yasa getirilmeye çalışılır? Nedir bu kız çocuklarına ve kadınlara gareziniz? Eğer bu yasa onaylanırsa, onaylanlayın hepsi tecavüzcüdür. Çocuk istismarcısıdır.. Pedofoli hastasıdır. 

20 Kasım çocuk hakları günüymüş. Radyoda dinledim bu gün. 
"Çocuk hakları, kanunen veya ahlaki olarak dünya üzerindeki tüm çocukların doğuştan sahip olduğu; eğitim, sağlık, yaşama, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarının hepsini birden tanımlamakta kullanılan evrensel kavramdır." diye tanımlanıyor Vikipedi'de. 

Tamda böyle bir günün arefe günlerinde böyle bir yasa teklifi küfür niteliğinde. Birleşmiş Milletlerin imzaladığı bu anlaşmada Türkiye'de var. Ama kim takar birleşmiş milletleri değil mi? Hadi onu takmıyorsun tamam, ahlak anlayışını nerede bıraktın? 

Akşam eşim bi yere giderken iki arada bi derede şöyle bir yorum yaptı. "Haaaa, anladıııım, bu başkanlık veya adı herneyse cumhurbaşkanlığı gündemde ya, bu tecavüz teklifini cumhurbaşkanlığı  onaylamayacak ve kahraman gibi görünecek" dedi. Hakkaten ya. Düşündüm, evet olabilir. Hep öyle olmuyor mu? Her olumsuzluğu fırsata çevirmiyorlar mı? Hep kandırıldık, diye diye kandırmıyorlar mı? Bizi değil tabi. Siz, biz, öteki diye onlar ayırdı kusura bakmayın. Yoksa ben hala insanız diyenim. 

Şimdi, eğer öyle olduğunu varsayarsak iki ucu boklu değnek gibi görünsede, böyle bir yasanın iptali ve çocukların korunmasını yeğlerim tabiki. 

Bi taraftanda diyorum ki; bunlardan her şey beklenir. Daha önceki olayları unuttuk mu. Yavaş yavaş işlediler bu konuyuda.. Küçük yaşta imam nikahı kıyan imamlara cezalar kalktı, muhtarlara bile nikah kıyabilme olanağı getirildi, OHAL bahanesini öne sürerek bir çok şeyi yaptıkları gibi, tecavüze ve şiddete uğrayan çocukların, kadınların haklarını koruyup gözeten bir sürü dernekler mühürlendi. 

Eskiden söyle bir deyim vardı; "suni gündem" yani gündemi olur olmaz şeyle meşgul edip, başka büyük olumsuz şeyleri hayata geçirmek gibi.  Ama bunlar hem meşgul ediyor, hem uyguluyorlar. 

Ben her yazımı Facebook sayfamda yayınlamıyorum. Ama bunu yayınlayacağım. Benim sayfamda AKP yi destekleyen yakınlarımda var. Ve tanıdığım kadarı ile hoşgörülerini ve insanlığını kaybetmemiş kişiler bunlar. Bu yazımdan kendini sorumlu hissedenlere soruyorum. Ve AKP li olupta gurur duyanlara soruyorum? Sizler ne düşünüyorsunuz bu çocuk tecavüzleri ile ilgili sunulan bu yasa önerisine? Hakkaten merak ediyorum.. 

13 Kasım 2016 Pazar

Kızarmış Zeytin, Yılbaşı Kartları,

Mevsim kendine yakışanı yapıyor her zamanki gibi. Bir şeylerinde yolunda gitmesi, olması gerektiği gibi olması yaşamı umutlu kılıyor. Birçoğumuz biliyoruz, herşeyin çok kötüye gittiğini. 
Ve en kötüsü yaşanan onca kötülükleri ve acıları unutmamız, bir sonraki yaşanan acılarla. Unutma özelliğimiz bizi koruyor belkide. Yoksa nasıl dayanabilir insan bunca olanlara? Daraltılmış bir çemberde neye tutunuyorsak onunla mutlu olmaya çalışıyoruz işte. 

Zeytin Kizartmasi
Pazar bugün. Sessiz, sakin bir sonbahar pazarı. Hava buz gibi. Gri ve ıslak.  Karda yağar gibi oldu sanki. Sabah kahvaltısında değişik bir şey yaptık bugün. Zeytin kızartması. İtalya'dan gelen bir iş arkadaşımız anlatmıştı. Bu aklımda kalmış, bir gün Türk bakkalında yeşil ham zeytin görmüştüm, alıp kızarttım. Aman tanrım! O ne berbat bir tattı? İki gün ağzımdan çıkmamıştı. Düşündükçe ağzım burulmuştu. Sonra iş yerinde o arkadaşı görüp "bize ne garezin vardı" demiştim. Gülerek, hayır o zeytin olmaz, demişti. Bu aylarca önce yaşanan olay aklından çıkmamış olmalı ki, dün İtalya'dan gelirken bir poşet dolusu kızartmalık zeytin getirmiş. İki avuç zeytini, biraz zeytinyağı ile tavada kızarttık. Tuz ve kekik koyduk. Berbat bir tat değildi bu sefer. Ama "işte bu" dediğim bir şeyde olmadı. Bu sefer neyi beceremedik anlamadım. 

Yilbasi kart tasarimi
Severek fotoğraf çektiğim bilinir. Geçenlerde el üretimi eşyaların küçük bir pazarı vardı. Adı "koffermarkt". Güya orada fotoğraflarımı kartpostallaştırıp 
satacaktım. Olmadı, başvuru tarihini kaçırmışım. Bu sefer aklıma yılbaşı kartları geldi. Şirketin yılbaşı kartpostallarını benim çektiğim bir fotoğraftan yapmayı düşündüm. İnternette onunla uğraştım, ön kapakta fotoğrafım, içinde yazı, arka kapakta şirket logosu falan, hoş bir şey çıktı ortaya. Beğendim. Yarın ofistekilerinde fikrini aldıktan sonra 200 kart siparişi vereceğim matbaaya. 

Eski kartlar.. mektuplar..
cogu Ferminadan..
Yılbaşı kartı deyince aklıma geldi, çekmecelerdeki bisküvi kutularının içinde sakladığım kartları, mektupları çıkardım bugün. Tek tek baktım, okudum, kokladım,  Bloğa yeni yazmaya başladığımda yani 2012 lerde falan blog yazarları Yılbaşı etkinliği altında birbirine yeni yıl kartı gönderirdi. Tabi bu etkinliğe katılanlar ve isteyenler. Güzel bir şeydi o. Her gün posta kutusunda özel bir zarf. El yazısı ile yazılmış iyi dilekler. Bazen 3-4 tane birden gelir, sevinçte aynı oranda katlanır.  Bazıları arasına bir kitap ayracı koyar, diğeri sevgilerini not eder. Elleri dokunan o kartlara, yazılara, sevgilere, günler sonra sen dokunursun, posta kutusundan aldığın zaman. Son bir kaç yıldır yapılmıyor bu etkinlik, yada ben rastlamıyorum. Bu sene yapasım var. Kimse yapmasa bile, bende halen adresleri olanlara göndermek niyetim. 

Var mı istekli olan? Yoksa, amaaaaan öyle şeylerle uğraşamam diyenlerden misiniz? 

Bu iki karti 2014 te yazmisim, göndermemisim.
Göndersem mi acaba? Biri Özlem'e, biri Cansu'ya yazimis..

5 Kasım 2016 Cumartesi

Yine Aylardan Kasımdı..Ve Kasıldıkça Kasıldı..

Morardi o gün Persembe..
Martin amcayı hatırlıyorsunuz değil mi? Hani yıllar önce balkondan bir cenaze arabasına konan bir tabutun arkasından sadece el sallayan, başım bükük izlediğim amca. Bir kaç ay önce sağ bacağının olmadığını görmüştüm.

İşte o günden sonra ara sıra elimde bir tabak yemekle kapısını çalıyorum. Her zaman yapamıyorum kendimi ezik hissetmesin diye. Çünkü, bana bir keresinde "bana yemek getirmek zorunda değilsiniz" demişti. Biliyorum, ama içimden geliyor, istemezseniz getirmen, demiştim. Sonra verdiğim cevaptan kendimde utanmıştım. Çünkü insanın sadece karnının doyması değil, beynininde doyması gerekti. Ona yemek götürmekten başka şeyler olmalıydı. Sohbete ihtiyaç duyabilirdi mesela. Ona yardımdan çok sanki bizim ona ihtiyacımız varmış gibi olmalıydı. Ama bilemiyordum işte nasıl yapacağımı. Bir keresinde, daha önceleri satranç turnuvalarına katıldığını, şampiyonlukları olduğunu söylemişti. Bizim oğlanlarda oynuyor demiştim. Zamanlarınız uyarsa sizinle oynamayı çok isterler dediğimde, tabi  belki onlardan yeni şeyler öğrenirim, demişti mütevazı bir şekilde. 

Bir kaç hafta oldu. Yemek götürmüyorum. Bir sabah işe giderken, onu gördüm yine posta kutusunda tekerlekli sandalye ile. Ben kapının içerisindeydim, o dışarda. Postacı o saatte gelmezdi. Martin amcanın posta kutularının altında bulunan "milchkasten" süt kutusu dedikleri bir boşluktan bir ekmeği bacakları üstünde duran battaniyenin altına bir hamle ile soktu. Bunu neden gizli yaptı bilmiyorum. Martin amcanın bu halini görünce hiç görmemiş gibi yapıp merdivenden direk garaja gittim. Demekki ekmeği posta kutusuna geliyor. Bunda utanılacak bir şey yok ki. Bilakis, gayet normal ve hayatı kolaylaştırma adına güzel. Ekmeğini sipariş edebiliyor bi şekilde. Belkide, ben tam o an'ı görünce farklı düşünmüş olabilirim.

Dün yine sabah işe giderken, bir sürü geri dönüşümlü çöpleri ayırdığımız için, şişe, kağıt, plastik vs. elimde olunca asansörle inmek istedim. Asansör bakımda olduğu için çalışmıyor. Tamam, merdivenden inebilirim. İnerken giriş katında posta kutularını görünce, ilk aklıma gelen Martin amca oldu. Merdivenden inemez. Ekmeğini alamaz. Ekmeğini alıp ona çıkarsam mı? Ama onun ekmeğinin posta kutusuna geldiğini benim bildiğimi bilmiyor ki? Ani bir kararla elimdekileri garajda bırakıp tekrar yukarıya çıktım. Milchkasten denilen yer anahtarlı değil, bi üstü olan mektup yeri anahtarlı. Ekmeğini ona çıkarmak niyetim. Asansör onarımı ne kadar sürer bilmiyorum. Kahvaltısını edebilsin. Ona derim ki, "biraz önce bu ekmeği bıraktılar sizin posta kutunuza, asansör şu anda bakımda ve çalışmıyor, bu yüzden ekmeğinizi getirdim", diye senaryolar yazıyorum kafamda. Bu senaryoya ben bile inandım. Açtım onun posta kutusunu.  Boştu. Posta kutusunda ekmek yoktu. Sevindim. Ya almıştı ekmeğini, yada her gün gelmiyordu ekmek. Avrupalılar çok ekmek yemediği için ikinci seçenek daha mantıklı geldi. İşe gittim. 

Perşembeydi o gün. Perşembe kadınları ile buluşmamız hala sürüyor. Ülkedeki gelişmeleri, hayretle izliyorlar. Cumhuriyet gazetesine yapılan baskınları, idam cezasının yeniden gündemde oluşu.. gün geçmiyor ki yeni bir şey olmasın. Evet, uzaktayız, ama ülkemde olanlar beni üzüyor. Arkadaşlarımda benimle birlikte üzülüyor. Sonu gelmeyen bir korku filmi izler gibiyiz. İşte bunları ve başka şeyleri, hatta umut veren şeyleride konuşuyoruz. Zaman çok hızlı geçiyor Perşembeleri. Kaç bardak şarap içiyoruz farkına varmıyoruz. Bol suda içiyoruz yanında. 

Bu Perşembe eve dönerken yine bir hal geldi başıma. Burada saatler geriye alındığı için akşam erkenden çöküyor. Akşam 7 gibi, hafif yağmur ve karanlık yollardan ilerlerken, turuncu renkli, fosforlu adamlar durdurdu beni. Akşam erken saatler olduğu için alkol testi yapmazlar diye umuyorum. Yaparlarsa "sıçtın kızım sen" diyorum. Bu hayatımda bir ilk ayrıca. Yani kontrol ilk, yoksa ben her Perşembe aynıyım. 

Neyse çektim sağa, pencereyi indirdim. İyi akşamlar diledi bana, iyi akşamlar dedim, nazikçe. Ehliyet ve ruhsat, dedi. Verdim. Arabayı istop ederseniz, sevinirim dedi. Arabayı istop edeceğim düğmeyi bulamıyorum, elim ayağıma, *ikim *aşşağıma dolaştı. (Deyimlerin ayıbı olmaz) 
Neyse. Ehliyeti kontrolden sonra, elinde bir aletle geri döndü, ve dedi ki,  seyyar radar var, ve siz 50 km/h lık yolda 64 km/h hız yaptınız. Bunun cezası 120 Fr. Alkol aldınız mı, dedi. Evet, dedim. Çünkü elinde o aletle gelmiş, hayır almadım desem çıkacak ortaya. En son ne zaman aldınız, dedi. E bu konularda tecrübeli değilim ki, iki saat önce dedim. Oysa yakın bir zamanı söylemek gerekiyormuş. Nasıl üfleyeceğimi uzun uzun anlattı. O an onu dinliyor muydum bilmiyorum. Dinlemediğim belli olmuş ki, hiç bir şey olmadı alette. Sonra tekrar ettim. Bu sefer 0.44 diye bir birim çıktı. 0.5 yasal olan ölçü. Önce bi sevindim. Sonra bana dedi ki, sizin verdiğiniz bilgiden daha çok çıktı. Şimdi ikinci bir test yapacağız. Meğer 0,44 miligram ile 0.44 promile aynı şeyler değilmiş. İkinci bir üfleme yaptım. Bu sefer 0.39 çıktı. Ve  bana dedi ki, bayan Yalçın bu şanssızlıkta şanslı olansınız. 0.39 un üzerinde çıkan verilerde hastaneye gidip kan testi falan yapılıyormuş. 0,39 sınır, sadece yazılı ihtar alıp ceza alarak kurtuluyormuşum. Ama 10 saat araç 🚗 kullanamam, trafikten men edildim. Ehliyetimi aldılar. Bana bir rapor verdiler, yarın araba ile işe gitmemiz gerekirse bu raporla gidebilirsiniz, dediler. Sonra imdadıma bizim oğlanlar yetişti. Gelip beni aldılar. Kıl payı kurtuluyorum her zaman, her şeyden. Koruyucu meleklerimi hissediyorum hep.

İşte o Perşembe akşamıydı yine. Eve gelir gelmez bir çay suyu koydum. Bu yaşadıklarımla ve akşam soğuğu çökünce bir kedi gibi salondaki sofada uyuyakalmışım. Çayım soğumuştu. Gece yarısı olmuştu. Yatmaya yeltenirken NTV de son dakika haberi. HDP li başkanlar ve milletvekilleri göz altına alındı haberi. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Şaşırdım mı bilemiyorum. Çünkü, günümüz yönetiminden her zaman her şeyi bekliyorum da, ama buna rağmen şaşırdım galiba. Gece 23.30 gibiydi. E saat farkı ile 01.30 olmalı. Facebook'ta bir hareket yoktu. Gerçi benim dar bir çevrem var orada. Bu sefer Twitter'a geçtim. İnternetin engellendiğini söylüyordu büyük bir kısım. Böyle zamanlarda hep öyle olmuyor mu? Zaten, profili düşük Başbakanımızda teyid etti. "Arkadaşlar, güvenlik açısından zaman zaman bu tür tedbirlere başvurulabilir, bunlar geçici tedbirlerdir, tehlike bertaraf edildikten sonra herşey normale döner" dedi. 

İyide Başbakan, bu ülkenin güvenliğinden siz sorumlu değil misiniz? Bu ülke neden tehlikede? İnterneti kısarak mı sağlıyorsunuz bu güvenliği? Biz bir şey öğrenemezsek, duramazsak, bilmezsek mi oluyor? Senin deyiminle "15 temuzda" niye kısıtlamadınız bu internet erişimini? Ve hatta skyptan yayın yapıp demokrasiyi sokaklarda aramadınız mı? Biz hep deriz zaten demokrasi sokaklarda, diye. Ama sizin işinize gelince sokaklarda oluyor demokrasi. İşinize gelmeyenler sokağa dökülünce, interneti kes, TOMA'larla biber gazı ve plastik mermileri sık, jopu indir kafaya yada .... başka bir yere.  Bu mudur demokrasi? 

Birde anlayamadığım şu var. Bu HDP'lilerin bir seçmeni var. Barajı aşarak Meclis'e girdiler. Yani yasal bir şekilde ikinci muhalefet partisi oldular. Sen sev veya sevme. Talepleri artık demokratik bir şekilde olacak. Eee nooldu? Yooook, olmayacak, onlar ne mecliste olmalı, ne dağda. Mümkün olsada hiç bir yerde olmasalar buharlaşsalar. Ama işte, Allah onlarında yaşamına imkan vermişti. Tesadüfen Kürt doğmuşlardı tıpkı senin veya benim tesadüfen Türk doğduğumuz gibi. Orda burda okuyorum, onlar Kürt devleti kurmak istiyordu diyenleri. Onlar sadece insanca haklarını istiyordu, senin gibi, benim gibi.  İnsanca yaşamak istiyordu. Hani hepimiz kardeştik ya. Çevrenize bir bakın, herkes der ki, şu komşum, şu arkadaşım öyle iyi öyle iyi ki, ama Kürt? "Ama" ne ya?? Bunu sürekli söyleyen bir Alman arkadaşım vardı. Beni yakınları ile tanıştırdığında, " Benim en iyi arkadaşım, ama nereli biliyor musunuz? Türk! " bu bir değil iki değil! "Ama Türk! Bir gün söyledim ona, beni bir daha böyle tanıştırma, sadece adımı söyle, eğer onlar merak ederse sohpet esnasında ben söylerim, dedim. Çünkü, benim içinde öyle. Biri ile tanışırken ilk aklıma gelen ırkı değil, insanlığı oluyor. 

Hal böyle iken bir şeye daha aklım ermiyor? Madem dokunulmazlıklar kalkacak? Bu neden bütün partiler için geçerli değil? Bir tek onların dokunulmazlığı kalktı. Ve onlarda "tamam kalksın" dedi. Kalktıda bir kaç ay önce. Ve apar topar gece yarısı evlerinden alındılar. Gerekçe, ifadeye gelmedikleri için.  E tamam zorla götürdün, hapse atmak? Her zaman bi kılıfları var tabi. Bu sefer hukukun üstünlüğünü savunuyorlar. Ya çıldıracağım. 

Ee hani hukuk devletiydi, CB anayasa mahkemesinin Can Dündar ile Erdem Gül'ün serbest bırakıldığında, bu karara uymuyorum, saygıda duymuyorum, demedi mi? Hemde bağıra bağıra. 

İşlerine nasıl geliyorsa o. Adalet yok, siyaset yok, hak yok, hukuk yok, düzen yok, sistem yok, hoşgörü yok, sevgi yok, saygı yok, insanlık yok. Bir gün bana biri, senin ülkenin yönetim biçimi nedir dese? Ne derim? Benim ülkemde demokrasi var diyemem! Benim ülkemde faşizm var desem, utanırım. Ama var. Bu ülke faşizmle yönetiliyor.  Mafya politikası ile yönetiliyor diyemiyorum. İşte böyle bir ikilemdeyim. 

Bu akşam saatlerinde hani trafik polisine yakalamıştım ya, hani "şimdi sıçtım" dediğim an vardı ya. O hiç bir şey değilmiş meğer. Kadın olduğum için aşağılanmadım. Tütkiyeli olduğum için aşağılanmadım "Siz" diye hitap edildim. Yasal prosedür ne ise onu anlattı ve uyguladı.  Bu kadın olsamda erkek olsamda, Alman olsamda, İsviçreli olsamda aynı olacaktı. Demem o ki ne yasalar önünde nede normal yaşamda cinsiyet ayrımı, ırk ayrımı, parti ayrımı, din ayrımı yapan ve buna karşı olan anlayışı ve yönetimi anlayışla karşılamıyor ve kabul etmiyorum. 


Durduruldugum an

Öncesinde böyle bir masada lafla peynir gemisini yürütmüsüz..