Sayfalar

28 Haziran 2012 Perşembe

Bugün tersinden baktim dünyaya...


Dün dünya başıma çökmüş, bende altında kaldım sandım.. 

Bugünse olaylara tersinden baktım.. Artık dünya benim ayaklarımın altında idi.. Aslinda dünya her zaman ayaklarımızın altında değilmidir? Çaresiz hissedildiginde ağır geliyor insana dünya, ve tersine dönüyor sanki.. Ama her çaresizliğin mutlaka bir çözümü oluyor. Aslolan doğru çözümü bulabilmek... O arayış yoruyor bizi.. Bulamamak.. Aynı mantıkla, aynı şeyi yaparsan olmuyor.. En az bir şey değişmeli.. Ya aynı mantıkla ayrı bir sey, ya ayrı mantıkla aynı şey, yada ayrı mantık, ayrı sey.. Yani yolunda gitmeyen bir sey oldugunda, mutlaka bir seyin değişmesi gerek.. 

Gücsüz bir sekilde sırtındaki yükle yokuşa gitmek yorucudur. Çökersin.. Ya güçlenmek gerek, ya yükü azaltmak... 

Yağsız çark zor döner.. Bağırır. Çarkın dişi kırılabilir.. Makenizma iflas eder.. Ya yaglamak gerek, ya makenizmayi değiştirmek... 

Keskin bıçakla kesilmeyen herşey parçalanır.. Ya, bilemek gerek, ya keskin bıçak almak gerek.. 

Bunun gibi örnekler çoktur.. İşin aslı hiçbir şeyi daha fazla zorlaştırmadan, daha farklı yollardan hedefe ulaşmak, ve yaşamak gerek.. 

Hele ölüm gerçeğinin var olduğu bir dünyada, neyin ne kadar önemi varki? 

Böyle bir şey tersten bakmak...!!

27 Haziran 2012 Çarşamba

0.1 kadar ince ve keskin...


0.01 kadar ince ve keskin....


Evet bazen yaşam çizgisi 0.1 kadar ince ama keskin bir bıçak gibi.. Benim bildiğim sadece ölüme çare bulunmazdı yoksa diğer her şeyin mutlaka bir çözümü olurdu.. Ama öyle değilmiş.. Bıçak gibi kesilip atılıyormuş... 
Avrupa insaninda zerre duyguya yer yok.. Ya siyah, ya beyaz.. Gri yok mesela.. 
Bir haftadır hop hop kalktığımız ders notları sonucları bu hafta bir bir elimize geçti.. Notlar geldikçe seviniyorduk.. Çünkü iyi sonuçlardi. Ama tek tek geldigi için tam olarak sevinemiyorduk.. Dün toplam sonuclar gelmiş.. Oğlum ölçmüş biçmiş, hesap etmiş sadece ama sadece 0.09 puan eksik.. 1 puan değil, 0.09, düz hesap sıfır nokta bir.. Yani bu devedeki kulak değil, kulagindaki bir tüy eksik demek.. O kulagindaki bir tüy eksik diye bütün deveyi kesmek gibi bir şey.. 
Oğlum öğretmenine mail yazmış, durumu izah etmiş.. O sıfır nokta bir puan onun için çok önemli olduğunu, sınıfını Cok sevdiğini, orda kalmak istediğini falan.. Aksam anlattı bizede durumu ve maili.. Senin azmini gören fransızca hocan bu sıfır nokta zamazingoyu verecektir dedik.. Nasil umutluyum, hiç dert bile etmiyorum, ama bu avrupalılarda pek güven olmaz diyerekten içimdede hafiften bir kuşku.

Bugün oğlumdan bir SMS, müjdeyi verecek biliyorum:) Okuyorum, gözlerime inanamıyorum.. "anne hoca notu vermiyor" bu kadar.. Şaka yapıyor diye düşündüm.. Yapmadığı şey değil çünkü.. Ciddimisin, şaka yapma demeye kalmadı, hocasından gelen maili bana yönlendirdi.. Evet, doğruydu vermiyordu.. İçim burkuldu, burnunun direği sızladı, hatta gözüme duman kaçtı, sinek kaçtı, durup durup bir şeyler kaçıyordu gözüme.. Belliki oğlum yardım istiyor, bir şeyler yapmalıydım.. Hemen sınıf hocasına bir mail attım, acil görüşmek istediğimi söyledim. Yarına veya ertesi güne bir randevu vermiş.. Yarın çok geç, mümkünse bugün olabilirmi dedim. Şu an okuldayim, gelebilirmisiniz peki?dedi.. Geldim bile, 10 Dakika'ya ordayim dedim.. Laptopumu kapatıp, uçtum resmen.. Bekliyorum okul koridorunda, bir yarım saat bekledim.. Acaba onun mailini yazdıktan sonra "senden" tuşuna basmışmıydım?? Hatırlamıyorum.. Emin olmak için, telefonumdan bir mail daha gönderdim, "ben okuldayim" diye. 5 dakika sonra belirdi yanımda.. Psikoloji okumuş, daha öncesindende tanışıyoruz, Taylanin azmini bilir, "imkansızı başarmak gibi bir yeteneğiniz var" diye tabir eder Taylana.. Dedim karşılıklı konuşur sorunumu anlatırsam, psikolojiden anlayan biri olarak beni anlayabilir.. 
Neyse oturduk, bana hemen zaman ayırdığı için teşekkür edip, durumu anlattım.. Dedim böyleyken böyle. Ne yapabiliriz? 
Sizi anlıyorum, diyerek girdi söze.. Ama pek yapabilecek bir şey yok dedi. Okulumuzun prensipleri var, keskin sınırları var.. O notu artırmak için geçerli sebepler olması gerekir, dedi.  Yapabileceğim tek şey yarın karne notlariyla ilgili bütün ders hocalarıyla konferansımız var, orada bu durumu dile getirebilirim dedi.. Bütün hocalar oglunuzun yapabilecegi konusunda aynı kanaata varırlarsa belki çıkarabilirler notu, ama çok düşük bir ihtimal ve hiç sanmıyorum dedi.. Büyük umutlara girmeyin dedi.. 

Güya psikoloji okumuşsun ve sınıf hocasısın bi moktan anladiğin yok senin ögrencini koru, ağırlıgını koy dedim.. ama içimden:) 

Bana verdiginiz örnekler materyal veriler, Duyguya dair hiç bir sey yok. Bu 0.1 sadece bir sayı değil benim için dedim, bunun içinde, oğlumun azmi var, istegi var, ve kocaman 1 yılı var, yarınki konferansta bunlarıda gözönüne alisaniz sevinirim, dedim.. Tekrar teşekkür edip ayrıldım.. 

Avrupalılarda duyguya dair en ufak esneklik yok.. Bir kapı var, kapının ya içindesin, ya dışında.. Bende Diyorumki kapıdan girdim, sadece bir ayağım dışarda.. Yok diyor!!! 

Yarın bana konferanstan sonra mail atacak.. Açıkcası umutsuzum.. 

24 Haziran 2012 Pazar

Pazarım.. Pazarım..


Bugün ben verimliydim.. Hamaratlığımda üzerimde idi.. (gerci ne zaman degilimki:) ) Sabah kalktım. Sabah dediysem saat 11 di galiba:)) itiraf ediyorum biraz uykucuyum evet. Artık başıma kakmaktan bıkmış ev ahaliside, beni oldugum gibi kabul ettiler.. Çünkü telafi edercesine güzel bir pazar masası hazırlarım.. Pazar kahvaltılarımız önemlidir.. Ekmek kayganasi yaptim.. Ne demekse kaygana? Ninem öyle derdi adina.. Yumurtali ekmek yani.. Yumurtaya bulayip kizartiyorsun bayat ekmekleri, peynirle nefis oluyor. Birde mozerella, domates ve kekikli fırında ekmekler.. Karbonhidrati bol oldu bu masanin, farkindayim.. Bugünkü masa şöyle görünüyordu.. 

Bir saat balkonda kahve keyfinden sonra,  dağ gibi pazar ütüm vardır meşhur.. Onlarında altından girdim üstünden çıkım..  Sonra yüzmeye gidecektim ama güneş benden korkup bulutların arkasına gizlendi.. Yağmurda yağmadı.. O zaman gezmek kalıyordu geriye.. Yine göl kenarı olsun dedim.. Bir lafımı iki etmeyen eşim beni gezmelere götürdü.. Şöyle gözümüzün ve gönlümüzün açıldığı yerlere.. 

Tatil planını yine yapamadik.. İki bira içip göbekte yaptık.. Sonra göbeklerimiz ve biz mutlu bir sekilde eve döndük.. Tabi mesaim tam bitmediği için, önlüğümü takip mutfaktaki yerimi aldım.. Yine güzel şeyler çıkarttım.. Tıka basa yedik.. Olduk dümbek gibi.. Akşam keyfi.. Balkonda çay.. Survivor ve EM maçları.. İtalya kazandı:) cocuklar sonuçtan memnun olmadılar.. 

Sonra biraz ülke gündemini yatırdık masaya... Parçaladık.. Biz daha tatil planı yapamazken ülkelerde ne planlar yapılıyor.. Banada bu Suriye tarafından düşürülen uçak planlı programlı gibime geliyor.. Hep  bi polim:)

Şöyle bir senaryo mesela:
Şimdi bu Tayyib amca Amerika seyahatinde Obama amcaya görüştüler ya.. Obama amca dediki buna, bak oğlum: sen şimdi git, şöyle bir savaş uçağını bir gönder hele.. Sorarlarsa keşif yapıyorduk dersin. Tayyib amca, olurmu ya, keşif için Malatya'da radar var ya.. Yav sen karıştırma, NATO ülkesinin, bi punduna getiririz,  yav hallederiiiz ha.. Demiştir büyük ihtimalle.. Şimdi uluslar arası karasularında vurulduğu tespit edilmiş ya, oooo hersey istedikleri gibi oldu.. Planlar tıkır tıkır işliyor.. Tayyib sussa ezik duruma düşecek, susmasa bir türlü.. Gelişen senaryoları bekleyip göreceğiz. 
Umarım bir savaşa sürüklenmez bu ülke.. Savaşa hayır diyerek bitiriyorum.. 

23 Haziran 2012 Cumartesi

"Benden bu kadarrr" diyesim var...



Tası tarağı değil, şapkamı, güneş kremimi, terliğimi, ha birde i-phonumu alıp benden bu kadar, tatildeyim.. diyesim var.. 

Denizin icine kurulmuş masada buz gibi Efes içesim var.. 

Tekne turlarına katılıp, "danca kuduro" müzigi esliginde tempo tutup, tekneden aşağıya cumburlop atlayasım var...

Dolunayda, kumsalda sabahlayasım var..

Çiçekliköyde, kuş sesleriyle, kahvaltı yapasim var.. 

Turkuaz bir deniz kenarında taşevlerin panjurlarina yapışan rengarenk begonvil çiçeklerini göresim ve resimleyesim var.. 

Geceleri çekirge sesleri eşliğinde, TRT nağme dinleyerek türkçede zorluk çeken cocuklarımızla "tabu" oynayasım var..

Köşedeki topluluğu taksisine almayan taksiciye çatasım var...

2008 deki gibi Zeybil'la Antalya'dan Uşağa, frenleri tutmayan, klimasız ama camlari acik, antenine ancak dokunulduğunda  çeken bir radyoda türküler dinleyerek,  gözlemeci teyzelerle sohbet edip, yedigimiz şeylere sadece 5 TL adisyona, 10 TL birakip mutlu olan teyzeye el sallayarak, TR plakalı bir otomobille yollara uzayasım var..

Ege'nin bütün sahillerini gezesim var.. 

Sahilde ellerimde terlik, saçlarımı ucuşturarak ağır çekimde koşasım var..
(Hani ağır çekim yapar gibi yaparsında, ayaklar pat diye yere vurur ya, dengesiz ağır çekim, işte öyle şimarıkça)...

İstanbulasazım var.. ( TDK da bu kelime yoksa ben ekledim, derhal kayıtlara geçsin:) ) Ferikoyde, arkadaşımın terasında Mart'ı sesleri eşliğinde şarap içip, sohbet edesim var.. İstanbulu gezesim var.. Sevdiklerimi göresim var.. Görüp sarılasım var..  Sarılıp koklayasim var.. 

Tatile dair ne varsa yapasim var.. 

Bütün bunlar varda, tatile dair plan ve program yok.. Üstelik iki hafta kalmasına rağmen yok.. Nasil gidicez, nereye gidicez, ne yapacaz hiiiiç.. Gerçi hep böyle olmuştur bizim tatil planımız. Spontane.. 

Önünü göremeyen ben... Ve bu şapkanın altındaki beyinden geçenler...


19 Haziran 2012 Salı

Teyyare sesi...


Bugün biraz garip bir gün.. Haberleri sunan Haber spikerlerinin bile yüzü asık.. Yine bir sürü gencin ölümü. Adına terör koymuşlar.. Terör yıllarca sürermi? Bu resmen kirli savaş.. Her türlü terör bu ülkeye konuşlanmış.. Aklımın ermediği oyunlar bunlar..

"Öyle bir gecer zaman ki" dizisi sezon finali yaptı.. İlk bir yıl çok severek izlediğim dizi, ikinci yıl sadece alışkanlıktan bakmama neden oldu.. Yani bazen baydı.. Sezon finali acıklı idi..  Mazosiştligi seviyoruz demekki:) ama son sahneyi komik buldum.. Hangimiz doguma böyle cümbür cemaat gittik allahasen? Hele kaptan Ali'nin açık denizde el sallaması bana bile "yok artık" dedirtti.. Neyse alt tarafı dizi işte..

Ama o sahne başka bir şeyi hatırlattı.. Asıl yazmak istediğimde buydu, konuyu  nasil bağlarım diyordum, bağladım bile.:))

Şaka bir yana, morallerin iyi olmadığı dönemlerde, ya bir şarkı, yada bir öykü dinlemek iyi gelir insana.. Bende, öykü tadında bir anımı yazacağım.. o cümbür cemaat veda sahnesi hatırlattı bunu bana.. 

Eskiden,  bundan 35 yil önce falan.. Almanya'dan gelenlerin tatil bitişi böyle olurdu.. Gelişleri ile Bayram havasına giren evler, dönüşleri ile cenaze evine dönerdi.. Annem, babam ve kardesim Almanya'dan yılda bir kez izne gelirlerdi.. Genelde Temmuz ve Ağustos aylarında.. O bir yıl bize 10 yıl gibi gelirdi.. Şimdiki gibi çabuk geçmezdi o dönemlerdeki 1 yıl.. Mektupla bildirirlerdi ne zaman geleceklerini. O günler yaklaştıkça daha bir uzardı ve geçmek bilmeyen haftalar, günler ve saatler.. Köye yabancı bir araba gelse hepimiz pencereye koşardik kim gelmiş diye.. 
İste böyle bekleyişlerden birinde taksiden annem, babam, kardesim ve büyük büyük bavullar çıktı.. Bayram yeriydi bizim ev.. Aksam misafirler gidince bavullar açılırdi.. Benim için en güzel anlardan biriydi.. Annem özenerek aldığı cicileri ertesi gün giyip köyde tur atmaya bayılırdım. Benimde annem babam var demeye geliyordu herhalde.. Bilmem.. Birde o Almanyadan gelen eşyalar Baska kokardi.. O kokuyu hatırlıyorum.. Böyle mis gibi kokardi.. O, çok uzun bekledigimiz 1 ay ne kadarda çabuk biterdi.. Tatilin bitmesine 3 gün kala başlardı ayrılık acısı.. Nihayi ayrılık saati geldiginde köyün ortasında birikirdi ahali.. Takside yanaşmıştır o sevdiğim insanları ayırmaya.. Gidenler herkesle tek tek vedalaşir.. Herkesin gözü yaşlı.. En son kucaklaşma, en yakınlarına bırakılır.. Yani ninem, Abim ve bana.. Ağlaya ağlaya bir hal olurduk.. Artık bizimle son kucaklaşmalarda bittikten sonra taksiye binip kapıları kapanırdı küt diye.. Ama hemen ardından pencereler çevirmeli kol ile yavaş yavaş aşağıya inerdi.. İçerdekilerin kafaları ve elleri dışarda, son bir saniye daha kalmak adına.. Sonra taksi uzaklaşır.. Ardından sular dökülür.. Zaten yeterince gözlerden dökülmüştür o sular.. Yetmez birde sürahilerle dökülürdü.. Taksi kaybolana kadar ardından bakılır.. Sonra herkes "Allah kavuştursun" der biraz daha ağlaşılır ve hayat devam ettigi için işe güce gidilirdi.. O gün bir bahçede elmalar toplanacaktı.. Elma toplamaya gittik.. Ağaçların tepesindeyiz.. köyümüzden normalde uçak, teyyare geçmez.. Nadirdir.. O gün gökyüzünde bir teyyare.. Sesi öyle hoşki.. Daha önce duymuşsamda böyle işlememiş yüreğime demekki.. Annemlerinde uçakla gittiğini biliyorum ya.. Biri dediki, server bak, annen, baban ve kardeşin bu uçağın icinde.. İnandım... El salla dediler. Ve ben o uçak kaybolana kadar el salladım.. Onlarin o uçakta olduğuna inandim.. Öyle güzel bir sesi vardiki o uçağın.. Aslında uçak değil, teyyare idi.. Onların sesi bir başka olur.. Uzaktan ağır ağır gelir ses, ve yine yavaş yavaş uzaklaşır..  Sanki Hicaz makamında bir şarkı gibidir.. Hala o sesi bazen buradada duyarım ve pür dikkat dinlerim, tüylerim ürperir, gözlerimi kapatir, hep o elma topladığım günü anımsarım.. 

17 Haziran 2012 Pazar

Çayır Çimen geze geze ooyyyy, Oldum ben bir geveze:))


Geçenlerde oğlum grosse Schanze diye yerden bahsetmişti.. İlla oraya gidecemde gidecem diye tutturdum kaç gündür.. Agzimdada bir türkü tutturmuşum" çayir çimen geze ooooyyy, çayir çimen geze geze oy, oldum ben bir geveze, oy nenem oy".. Evet evet sen cok geveze oldun, bak orda hemfikirim seninle diye karsilik veren kocama, hadi grosse Schanze ye gidiyoruz dedim.. Gidelim bakalim, ne varsa orda? dedi.. Kendisi yıllar önce gitmiş, yaramaz yerler oralar dedi.. 

Akşam yemeğinden sonra gittik.. Aksam daha güzel oluyormuş, güneş batarken kızıl karlı Alp'lerin görüntüsü muhteşem oluyormuş.. Güneş'te 21.30 da falan batıyor.. Biz gittik saat 19.00 da.. Hava güzel ama berrak değil. Sanki bir tabaka var gibi.. Dağlar belli belirsiz.. Görkemli bir üniversite binası, önünde kocaman bir alan, çayır çimen:) boşuna dolanmamış o türkü dilime? O çimenlerin üzerinde yatan, güneşlenen insanlar.. Çok güzel bir beach-bar gibi bir yer.. Yerler kum, krem rengi şenzloglar, yatacak, oturacak yerler, yine krem rengi sepet masalar, havuz ve fiskiyeler, büyük bir ekran, muhtemelen bu akşam insanlar EM, Almanya-Danimarka maçını izleyecekler.. 

Etrafa bakımdım, misafirlerim geldiginde götürebilecegim yerler listesine aldım.. İyiki gittim.. Beğendim.. Eşimde buranın Cok değişmiş olduğunu söyledi.. Oda beğendi.. 
Güya Bernde kalıyorum, görmediğim bir sürü yer varmış.. 
Seviyorum Bern'i.. 





Grosse Schanze den görüntüler..



Arkadaşımın İsvicre/Bern gezisi...


Uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi yaptım bugün.. 

Cok sevdiğim bir dostum, yıllardır planında olupta bir türlü yapamadığı gezisini nihayet gerçekleştirmişti.. 24 Mart adeta milat olmuştu bizim için.. 

24-27 Mart 2012 rüya gibi gecen bir 4 gün.. Yediğimiz, içtiğimiz, sohbetimiz bize kalsın deyip, gördüklerimizi resimleyip paylaşıyorum.. 

Bu yazıyı ve videoyu uzun zamandır istiyordum, oğlum Taylanin yardımıyla gerçekleştirebildim.. Ona teşekkür ediyorum.. 

Ve sizi video ile başbaşa bırakıyorum..
Not: Bu dünkü yazimdi, ama olmamisti bir türlü.. simdi giderdik aksakligi..

16 Haziran 2012 Cumartesi

Offff sinir oldum..


Aslında bu akşam başka açacaktı akşam sefası.. Yani başka yazı olacaktı ve bir video ekleyecektim.. Yazı olduda, videoyu ekleyemeyince yazınında hökmü kalmadı.. 
Teknik asistanım Taylan da uyuyor.. Kaldıramadımda.. Bir şey sorunsuz tıkır tıkır işlemeli.. Olmayinca sinir oluyorum.. Oflayarak, puflayarak yazı değişikliği yaptım.. Yarın gideririm herhalde bu aksaklığı.. 

O zaman babalar günü ile ilgili bir iki bir şey yazayım.. Açıkcası bana uyduruk ve yalan gelen bir gün.. Uyduruk gelmesinin bir sebebide her ülkede farklı tarihlerde olması.. Anneler günü tüm dünyada kutlandığı gibi her Mayıs ayının ikinci pazarı değil mesela.. Avrupa'da başka, Türkiye'de bambaşka tarihlerde.. Diğer kıtaları ve ülkeleri bilmiyorum. Sanki biri kıçından uydurmuş, bugün babalar günü olsun demişde olmuş gibi.. Eskiden babalar günümü vardı? Hiç bilmem.. Ama anneler günü hep vardı..  Bu arada sevgililer Günü'de pek birsey ifade etmez bana.. 

Anneler gününü severimde, babalar günü ifadesizdir.. 

Baba gibi babaların, Ana gibi anaların degeri degeri her zaman bilinir.. 
Böyle bence...

14 Haziran 2012 Perşembe

Persembe güncesi..


Aslında güzel bir gün olmasına rağmen vız gelip tırıs giden, ama güne damgasını vuran olaylarda oldu.. 

Her Perşembe öğleden sonra bir arkadaşımla, bahçesinde 2 saat kadar oturur konuşur, varsa soğuk pembe şarap içer, bu saati sadece kendimize ayırırız.. O beni çok iyi anlar, bende onu.. Cok rahat oluruz.. Her konuda konuşabiliriz.. Hastalıktan, ırkçılıktan, bitkilerden, kitaplardan, cocuklardan, iliskilerden, dinden, iliskilerden, vs. Herseyi konuşabiliyoruz..  Hiç kimsenin mükemmel olmadığından yola çıkarsak, onunda, benimde olumsuz yönlerimize rağmen dostluğumuzu koruyoruz. 

Hatta gecen haftaki konumuz Struma gemisi idi.. Ben o olayı Serenad kitabında öğrenmiştim, yalan yok:)) sonra ona anlattım böyle bir gemi varmış hiç duydunmu diye.. Struma olarak bilmiyor.. Konuyu anlattıktan sonra, "Filistin gemisi" olarak biliyor. Yahudileri taşıyan gemi olarak biliyordu. Ama o geminin İstanbul /Şilede torpille batırıldıgını bilmiyordu.. Böyle fikir alışverişi yapar birbirimizi tamamlarız.. 

Konumuza dönecek olursak, bugün Perşembe ya, ne zaman geleceksin diye SMS gönderdi.. 3 ten sonra bir ara gelirim dedim.. Kapıda karşıladı gülerek, Biliyormusun kim var dedi? Kızkardeşim geldi Almanya'dan.. Öylemi dedim, ne güzel ne güzel diye mırıldanırken, içimden hay allah, nerden geldim dıyordum tabi.. Neyse artık girmiş bulundum.. Sevmem kızkardeşini.. Güya ikizler.. Ne fiziken, ne ruhen, benzemezler.. Suratsizdir biraz.. Ağzı ile normal konuşsada, beden dili tam tersini söyler.. Bir ukalalık, bir sevimsizlik sezerim.. Bu seferde öyle oldu.. Baktım bahçelerdeler.. Orda birşeylerle meşguller.. "Kolay gelsin" diye bir cümle olmadıgı için Almancada, cümleden merhabaya gelen "grüezzi miteinand" dedim.. Merhaba dediler Sadece.. Dedim benden daha sık geliyorsunuz. Espri yaptim güya. Buna bir tek arkadasim güldü eşi İle birlikte.. Sonra bir süre sap gibi kaldim.. Kocası ondan daha insancıl, geldi tokalasti.. Sonrada o geldi isteksiz isteksiz. Belliki birbirinizden haz etmiyoruz.. 
Tatsız tuzsuz bir yarım saat.. Sonra dayanamayıp, ben gidiyorum dedim.. Neden dediler, dedim çalışıyorsunuz rahatsız etmeyim.. Biz rahatsız olmadık dedi bu.. Doğru hiç rahatsız olmadı, ben ordamıyım değilmiyim farketmedi onun için.. Ama ben rahatsız oldum, dedim ve kalktım.. Arkadaşım bana refakat etti dışarıya kadar.. Seni anlıyorum, dedi.. Beni anlıyorsan bir daha misafirin oldugunda çağırma beni dedim.. Ve gittim.. 
Baştada belirttiğim gibi, aslında vız gelip tırıs giden bir olay ama bir süre meşgul etti beni.. 

Ama güzel olan seylerde oldu.. Hani gecen hafta bana boş bir cd kapağı gelmişti ya, onun içi bugün geldi:)) alternatif bir müzik.. Sıradan değil.. Sanki Balkan ve uzakdoğu tınıları var icinde.. Gerdan kırayım, göbek atayım türden bir müzik değil.. Her ortamda dinlenmez, ama arşivde bulunması gereken bir cd.. "Kulak misafiri"

13 Haziran 2012 Çarşamba

ipek böcekleri..


Geçmişten bir şeyler yazmadan rahat edemiyorum ben.. Ceblerim o kadar doluki anılarla.. Unutulmasından korkuyorum herhalde.. 

Ben yine geçmişten bir anımı yazacağım.. İpek böceklerini yazacağım.. Kozanın nasil oluştuğunu, sonrada hangi aşamalardan geçip kadınların başlarında uçuşan ipek böceklerini (kelebekleri)... 

Ninem herseyi kendi yapardı.. Çarşıdan, pazardan sadece yağ, tuz, gaz, tüp alınırdı.. Meyva sebze bahçeden... Yağ, yoğurt, peynir inekten.. Un bile tarlada yetişen buğdayla değirmende öğütülürdü.. Değirmene gitmişligimde vardır.. İnsana huzur veren yerlerdi oralar.. Bütün yaşanmişliklarin kokusu, dokusu, resmi belleğimdedir.. 
Sadece yiyecek değil, evlerde yapılan tekstillerde vardı.. 
Kilim, çarşaf, peşkir, iğne oyaları gibi.. Evet iğne oyaları.. İpek yapımı.. Ben bunlarda şahit olmuştum.. Çok ilginç gelirdi bana.. Bugünki yazim onlara dair anilarim..

Minicik kurtçuklar, şöyle bir avuç falan.. Onlar satınmı alınırdı, yoksa onlarda eski kozalardanmı elde edilirdi onu hatırlamıyorum.. 

Bir kalburun içine bırakılırdı bu kutçuklar.. İçine dut yapraklarını bırakıp üstünü örterdik.. Sürekli kemirirlerdi o dut yapraklarını.. Sanki hiç uyumazlardı. Evimizin önünde dut ağacı vardı.. Hala var gerçi.. O ağaçtan demet demet yaprak toplardim.. Hafif yağlı ve kalın olurdu yapraklar.. Günden güne büyürlerdi.. Eee, sürekli yiyorlar tabi.. Artık bir kalbura sığmazlardi.. 10 a yakın kalburda besleniyorlardı .. Evin bir odası onlara tahsis edilirdi.. 7-8 hafta gibi bir sürede bembeyaz, parmak kalınlığında, 7-8 cm uzunluğuna eriştiği bir dönemde artık yememeye başlarlardi.. Çocuk merakı ile onları izlerdim.. Ağızlarından beyaz örümcek ağı gibi bir salgı ile kendilerini hapsederlerdi.. Böyle Sedef gibi, parlak beyaz koza haline gelirlerdi.. Hemen bir kaç gün içindede o kozalar bahçede kaynar suda kaynatılırdı.. O kozalar kaynarken cızık cızık sesler çıkarırlardı.. Demekki canlıydılar.. O sesler hala kulağımda.. Çocukluğumdan kalan ses ve kokular hala belleğimde olduğunu söylemiştim.. (Hele bir teyyare sesi vardırki, uçak değil, teyyare.. Uzaktan gelir sesi yaklaşır, yaklaşır ve hüzünle uzaklaşır, Belkide bana hüzünlü gelir. Bu hikayeyide bi ara yazarım) 

İste o kaynayan kozalardan karıştıra karıştıra ip şeklinde ipek çıkar.. Oda bir alete sarılır.. Sonra onlar yine doğadan elde edilen boyalara boyanır.. Birazı pazarda satılır, birazı kış aylarında kadınların ellerinde Oya olarak işlenir, sonrada ceyiz icin sandiklarda saklanir, yada kadinlarin baslarini süslerlerdi.. 

Cesitli igne oyalari..Kaynak ninem..
biber oyasi ve papatya oyasi. Kaynak ninem..
İşte ninemin ellerinde, kozasından iğne oyasına kadar, emeği olan o yazmalar.. Örtünmesemde degeri büyük olan..


Koza olusumu, kaynak wikipedia


kurtcuklar dut yapragi ile beslenirken.. kaynak wikipedia




















11 Haziran 2012 Pazartesi

Zürich'ten Almanya'ya yol gider....


Hafta içi kararlaştırdık.. Cumartesi Zürich havaalanına çok yakın ama Almanya'da bulunan bir aliye ziyarete gidecektik.. İşin aslı isteksizdim.. Haftalardır erteledigim için bu hafta artık neden bulamadım.. Gitmeye kendimi iyice ikna ettim.. 

Cumartesi erkenden yıkandı ve asıldı çamaşırlar.. Evde temizlendi bir parça.. Öğlen bir telefon.. Acı acı çalıyor.. Serenad kitabında okumuştum, "telefon hiç acı acı çalmaz, o hep aynı çalar.." diyordu.. Çok dogru, Telefon konuşmasından sonra belli olur acımı tatlı çaldığı.. Arayan kocamdı.. "Kaza yaptım, hastanedeyim, ama bir şeyim yok, iyiyim birazdan gelirim.. " neeee.! Bu hiç hesapta yoktu.. Adı üstünde kaza yani.. Omzunda hafif bir ağrı dışında birşeyinin olmadıgını öğrenince rahatladım.. Cana gelecegine mala gelsin deyip atlattık ilk şoku.. Malada epey bi gelmişti hani, kullanılamayacak hale kadar.. 
İkinci telefon ise, gel beni burdan al, telefonuydu.. 
Uzakta, bilmediğim bir yerde.. Navigasyonsuz bir otomobille bir yeri bulmak, körebe oynamak gibi gelir bana.. Levhalara göre gittim, ve elimle koymuş gibide buldum.. Hiç aramadan.. Onu görünce boynuna sarıldım.. "Ahhh" diye bir ses çıkardı.. Meger darbeli omzuna abanmışım. Yanlış birsey yapmış gibi hemen kendimi geri çektim.. Tamam önemli değil dedi.. Baktım normal yürüyor ve iyi.. Sonra arabayı çektikleri yere gittik.. İçindeki eşyaları almak üzere.. İste o zaman bir dolandık, ve gercek körebeyi o zaman hissettim.. Bir süre sonra bulduk.. Arkadan gayet iyi görünüyordu.. Ön tarafa bakınca icim bir cızz etti.. Önü resmen dağılmıştı.. Resmini bile çekmeye içim el vermedi.. Üzgün bir şekilde ayrıldık oradan.. 

Hafta içi gitmek için karar aldığımız aileye gidecekmiydik? Yolun nerdeyse yarısındaydık.. Eve gelip gitmek Cok zaman alır.. Eşim nasil isterse öyle yapacaktım.. Nasıl olsa cocukların yemeğini hazırlamıştım.. Ve bizimle gelme gibi bir niyetleri hiiiç yoktu.. Havada güzel.. Gidelim dedik.. İstikamet Zürich havaalanı.. Ordan 15 dakika sonra Almanya sınırı icinde bir yermiş.. İçimden, beni kandırdığını düşünüyorum.. Zürichin Almanya ya bu kadar yakın olduğunu düşünmüyorum çünkü.. Neyse diyorum, çıktık artık yola, hayrola.. 
Radyodan trafik haberlerinde güzergahımızdaki Gubrist tünelinin icinde bir araba yandığını ve çift yönlü kapatıldığını öğreniyoruz.. Hiç şaşırmıyorum olumsuzluklara.. Allah'tan uçağa yetişme gibi bir derdimiz yok.. O gün kesin herkes uçağını kaçırmıstır.. Chur üzerinden verilmiş yol.. Kilometrelerce kuyruk.. Dedim ya bu durum bizi hiç germiyor.. Galiba atlatılan kaza kadar önem taşımıyor hiç bir şey.. İki saatlik bir kuyruktan sonra nihayet bildigim yola çıkıyoruz.. Havaalani yoluna.. Bülach istikameti.. Hakikaten havaalanından 15 dakikaymiş.. 10 dakika sonra küçük bir sınır kapısı var.. 5 dakika Sonrada o aileye ulaşıyoruz.. Oranın Almanya olması yalanıma gitti.. Telefon şebekesi bile değişmiyor.. İsvicre şebekesi kalıyor.. Ama çekmiyor çoğu zaman. Evin cocuğu Almanyadan günlük isviçreye okula gelip gidiyor;) şehir kalabalığından uzak, yeşilin bol olduğu bir yer ama, orda yasamak istemezdim. Ne olduğu belli olmayan şeyleri sevmiyorum.. Almanya desem Almanya değil, isvicre desem isvicre değil.. 

Ama evleri güzel.. Müstakil bahçe icinde.. Kocaman.. Birsuru odalari olan.. Misafir kaldiran ev..  
İyikide gitmişim.. Eğlenceli bile gecti.. Çilingir sofralari kuruldu.. Sohbetler derin olmasada ilginçti.. Hatta biz orda kaldık:)) misafirperver ve kendimizi rahat hissetmemizi sağladılar.. 

Pazar öğlen çıktık, hemen sınırdaki ren nehrine vardığımızda park yeri aradım. Çünkü dün gözüme kestirmiştim, bu gün dönüşte dokunmak istiyordum oralara.. Ren köprüsünde fotolar çektim.. Ve bir süre oyalandık orada.. Nehrin icine yapraklar attım, üstünde selamlarımı koydum.. Leverkusen'e yolladım.. 



8 Haziran 2012 Cuma

Nostaljik görünümlü radyom...


Radyo dinlemeyi ezelden severim.. Cok severim hemde.. Çocukluğumda evimizde ne bir tv, ne bir teyp, nede plak calar vardi.. Sadece Radyo vardi.. Kırmızı, pilli, kısalıp uzayan anteniyle küçücük bir radyomuz vardı. Elimde radyo ile dolaşırdım sürekli.. O zamanlar sadece TRT vardı.. Büyükçe radyolarda kısa dalgadan polis radyosu, Budapeşte radyosu da dinlenirdi.. Ama ben küçük radyomuzdan sadece TRT dinlemeyi nasil severdim.. TSM, THM, ve hafif batı müziği, sırayla çalardı.. O zamanlardan bir sempatim var türk sanat Müziği'ne. Ne zaman TSM yayını olsa sesini biraz daha açardım radyonun.. Hele bayram sabahlarinda Mustafa Kandirali dinlemek olmazsa olmazlardandi.. Radyo elimde nerelere gitmezdimki? Bahçe sularken, tarlada ekin biçerken.. Ninemin bir tane nazlı ineği verdi.. Sadece kuşluk vakti ve ikindi zamanı otlamayı severdi.. Öğlen sıcağında asla çıkamazdı.. Ve köyün diğer sığırlarına katilmazdi.. Özel, kişiliği olan bir inekti.. Yazları o ineği ikindi zamanı otlatmaya giderken elimde mutlaka o radyo olurdu.. 

Hiç unutmam, bir gün ilginç bir şey oldu.. Biz abimle o Nazlı ineği otlatmaya götürüyoruz sıra ile.. Ben yanlız gidiyorum, ama abim bensiz gitmiyor.. Tamam birlikte gidelim diyorum, gidiyoruz.. Gider gitmez ben radyo ile birlikte eve kaçıyorum;) bu bir değil,  iki değil, bunu alışkanlık haline getirdim, sürekli yapıyorum.. Nasil olsa orda bir inek var, onu bırakıp peşimden gelemez.. Ondan biraz daha hızlıyım, bana yetişemiyor:), Taaa o güne kadar.. Artık nasıl bir hırs ve kin yaptıysa, ben yine aynı yönteme baş vurduğum bir gün, ben kaçarken oda benim peşimden yilmadan koştu.. Bu sefer yakaladı beni.. O güne kadar beni dövmemeyen abim, beni bir güzel dövdü;) neye kızdı anlamadimki? Radyoyu götürdügümemi? Ama abim, benim kadar müzik dinlemezdiki!! Radyo benim hakkımdı.. Hep böyle düşünürdüm ben.. Radyo yüzünden dayak yemiştim.. İlk ve son olmuştu.. Ondan sonra hiç dayak yemedim hiç kimseden.. 

Radyo ile dostluğum çocukluktan gelir.. Köyümüzdeki ahşap evde bir başka olurdu radyo dinlemek... Akşamları "arkası yarın" olurdu.. Günümüzün dizileri gibi.. Ama radyodan dinlemek, beyninde o seslendirmeleri canlandırmak çok daha doyurucu idi.. Ertesi günü sabırsızlıkla beklerdik. 
Yine gece karanlığında, gaz lambası ile oturtulan evimizin penceresinden karsı dagda görünen tek bir ışık olurdu şöyle belli belirsiz.. Hiç gitmedim, hiç görmedim.. Ama hep merak ederdim, kim yaşardı o dağın başında.. Nasil insanlardı onlar.. Acaba onlarda bizi, benim gördüğüm gibimi görürlerdi... Ne zaman şu türküyü dinlesem, "yüce dağ başında yanar bir ışık" ben köydeki pencereden görünen o tek ışıklı dağı hatırlarım. 

Radyo ile anılarım çoktur.. Şu anda isviçrede yaşıyorum.. Teknolojinin sunduğu nimetlerden TRT nin app ini indirdim telefonuma.. oda sanal nostaljik görünüyor:)) 
I-phondan TRT Applikasyonu
TRT nin bütün kanalları var.. TRT nağme, TRT türkü, TRT fm, TRT 1-2-3-4.. Gündüzleri ve gece yarısından sonra sürekli dinlediğim radyo.. 

Orada yarışmalar oluyor, türkü adı ve yöresini bilmek gibi vs.. Pazar günleri bir kaç Hafta bu yarışmalara katıldım e posta ile.. Artık umudumu yitirdiğim bir hafta benim adımın açıklanması beni Nasil mutlu etti tahmin edersiniz.. Sonunda bende o nostaljik radyoya kavuşmuştum.. Kendisi küçük, anısı büyük radyoma...
TRT Diyarbakir'dan kazandigim sirin radyom..

Çocukluğumdan beri bana eşlik eden radyo, yaşlılığımda hangi güzel günlerde eşlik edecek, hayallerini bile kurdum.. Bir Ege sahil kasabasında, yaz günlerinde ve gecelerinde, cereyandan ucuşan tüller eşliğinde bahçede dostlarla şarap içerken yükselen türk sanat müziği.. Bir,"dönülmez akşamın ufkundayim" bir,  "akşam oldu hüzünlendim ben yine" bir,"dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar" bir "kara bulutları kaldır aradan"yada, bir "mehtaba dalip yar ile sohbet ne güzel sey" gibi nice güzel şarkıları dinleyerek eşlik etmek.. 
Evet, hayat aksam sefasina güzel güzel:)) 

7 Haziran 2012 Perşembe

Kadının adı yok...


Kadının adı yok...demişti rahmetli Duygu Asena.. Kadının gercekten adı olmadığı gibi kendide yokmuş.. Sofradaki yeri, öküzümüzden sonra gelen, demişti ünlü şair Nazım Hikmet yıllar önce.. En azından öküzden sonra geliyormuş sırası... Artık sırası bile yok.. Yok yani.. Kadınlarla ilgili konuya bile kadınları yaklaştırmıyorlar..

Kadın ve aileden sorumlu devlet bakanının kürtaj ve sezaryen ile ilgili hiç bir açıklamasını duymadım mesela..

Malum gündemimiz kürtaj ve sezaryan.. Gerci bu konuda biz kadinlara pek laf düşmüyor ama, konu ile ilgili bir iki kelime yazmak istedim..

Hökoometimizin el atmadigi yer kalmadi.. Apışaralarına kadar girdi.. Eskiden 3 derdi, artık 5 çocuk yapın diyor.. Kürtajı yasaklıyor, sezaryenle doğumu yasaklıyor.. Daha neler, neler yasaklamıyorki?  Ama ben sadece bu kadınları ilgilendiren konuya değineceğim.. Ben ikiz annesiyim ve sezaryen müdahalesi gerekli idi.
( yasalarda istisnai durumlarda hala sezaryen yapilabilecektir herhalde, o kadarda cani degillerdir diye umudum var)
İ. Melih Götcek gibi yalakalar garip garip açıklamalar yapınca korkmuyorda değilim hani.. Tecavüz cocuklarına devlet bakarmış.. Anasının yediği haltları neden o cocuk çeksinmiş, anası kendini öldürsünmüş... Bu Nasil bir açıklamadır.. Bir belediye başkanı, üstelik başkent belediye başkanın ağzından çıkan sözlere bakarmısınız? Onun o sırıtan yüzünü  gördükçe sinir küpüne dönüyorum..

Şu sorular geliyor aklıma..
Kadına taşıyıcı anne gözüyle mi bakıyorlar? Kadın sadece doğurmaya mı yarıyor? Doğurmayan, yada doğuramayan kadınları ilerde kurşunumı dizecekler? Yada başka seylerdemi kullanacaklar? Doğuramayan kadının kocası yasal olarak kuma mı getirecek? 4 "karı" alma yasallaşacakmı? Yada cocuğu olmayan erkek için bir düşünceleri varmi? Cocuk esirgeme kurumlarındaki tecavüz çocukları Nasil bir bunalıma girecekler?

Bunlar daha ne kadar ileriye gidecekler..???

Bir çok kadın gibi bende karşıyım bu gelecek yasalara.. Bırakın, bari buna
kadınlar ve analar karar versin..

Bu tavırları ile kadınları aşağılıyorlar.. Cinsiyet ayrımı yapıyorlar.. Direnen, çalışan, hak hukuk arayan kadından korkuyorlar.. Tesettüre kapatıp, eve hapsedip sadece doğurmalarıni bekliyorlar.

Ülkemin yiğit, cesur, direnen kadınları, anaları, buna izin vermeyecektir diye umutluyum..
                                                        

6 Haziran 2012 Çarşamba

Hevesim kursağımda kaldı..


Heves nasil kursakta kalır? Bunu öğrendim bugün!!!

Cok şükür bugünde ne yazsam diye hiç düşünmüyorum.. Bana malzeme veren yakınlarım Sagolsun:) 

Evet, başlık neydi? Heves Nasil kursakta kalır?? Anlatayım.. 

Bu gün yine güzel bir güne merhaba dedim.. Cocuklarımı okula gönderdim.. Bende sallana sallana hazirlanip işe gitmek üzere evden çıktım.. Evden çıkabilmem başlı başına bir prosedür.. zaten.. Ellerimde, kollarımda bir sürü çanta, torba, poşet vs. Ivır zıvır.. Sanki evden taşınıyorum. 1 tane kendi çantam omzumda.. 1 tane sapları kopmuş laptop çantası, koltuğumun altında.. 1 torba geridönüşüm çöpleri, plastik, cam şişe, kağıt falan.. 1 tane içinde yiyecek bulunan bulunan çanta.. İste ben her sabah bunları yüklenir çıkarım evden.. İlk durak evin önündeki posta kutusu.. Bütüüün o sırasıyla yerleştirdiğim çantaları bir bir yere koy, posta kutusuna bak.. Postadan çıkanları çantalardan birine yerleştir.. Sonra sırasıyla tekrar yüklen, ikinci durak garaj.. Sonrası kolay.. 

İste ben aynı prosedürleri bu sabah yaptığımda,  posta kutusunda farklı bir zarf vardı... Taaa İstanbullardan geliyordu:)) içinde şöyle ele sert gelen bir cisim vardı.. Onuda yerleştirdim çantalardan birine.. İse gidince kahvemi içerken açacaktım.. Böylede garip huylarım var. Mesela, bir mektup, paket, yada mail mi geldi, ben onları acmak ve okumak için keyifli bir an yaratırım. Beklerim yani açmayı:)) Ölüm kaşla göz arasında, aç bak dimi? Yooook, en güzel an ne zamansa o ani beklerim.. Neyse lafı uzatmayim, işe geldim, kazasiz belasiz.. Kahvemide aldım, sıra mektupları açmaya geldi.. En güzel mektup, en sona saklandı..

Önce zarfın önüne arkasına baktım.. Resmini falan çektim.. Bugün "bir insan Nasil mutlu edilir" başlığında bir yazı düşünüyordum, fotograflarda renklendirmek.. Bu hayalim Nasil suya düştü? Okumaya devam edin. Şok olacaksınız!! 

Zarfın icinde mephisto yazan yeşil bir poşet..
 
Poşetin icinde güzel bir İstanbul kartı, ve bir cd.. Cd nin üzerinde güzel bir not..

Notu okudum, cd nin kapağını inceledim, "kulak misafiri" yazıyordu.. Ooo daha önce hiç duymadığım, tanımadığım bir müzik, dedim.. Veeee cd kapağını kaldırdım.. Gözlerim yerinden çıkacaktı neredeyse.. 
Evet icinde sizinde göremediğiniz cd yi bende göremiyordum.. Yoktu.. Cd kapağını evirdim, çevirdim, salladım, çalkaladım.. Birsey çıkmadı.. Evet resmen boştu cd kapağının içi.. Bir yutkundum.. Çünkü hevesim kursağımda kalmıştı...

5 Haziran 2012 Salı

Gelincik.. Gelincik bebek..


Her gün işe giderken gittiğim yol.. Bazı güzellikleri görüyordum elbette.. Ama sadece bakarak geçiyordum.. Bugün öyle olmadı..


Bu güzel yerin kanarindan geçerken hemen bir park yeri aradım.. 300 metre ilerde durabildim.. Cep telefonumu yanıma aldım, geriye doğru yürüdüm.. Vay be bu Blog nelere kadirdi:) 

Güzelde oldu. Gözlerim bayram etti bir süre.. Bu gelinciklerin arasinda uzanip gökyüzüne bakmak isterdim.. Ama bu bahcenin etrafi telle cevriliydi..




Bir süre oyalandim.. Taaa çocukluğuma gittim.. Yazın köye giderdik biz. Tarlada, bağda, bahçede geçerdi.. Büyüklerimizin bize öğrettiği ne kadar oyun vardı!! Hepside bitkilerden.. Söğüt  dalından zipçi, kavak dalından düdük, boynuz otu (adını bilmiyorum ben uydurdum) şöyle kanca gibi görünürlerdi, onlardan avucumuza toplar, boynuz yarışı yapardık, birbirine geçirir cekerdik, kiminki kırılırsa kaybederdi:), yine adını bilmediğim otun saplariyla toplayıp, sapını kafasına dolayıp, en uzun mesafeye attırmak gibi bir sürü oyunlar.. 
Veeee biz kızların en favori oyunu.. Gelincikten gelin bebekler yapmak.. Gelincik tomurcuklarını toplardik.. İki tomurcuktan bir gelin bebek çıkardı.. O tomurcukları iki elimizle yana doğru açarken acaba hangi renk diye merak ederdik.. Kıpkırmızı çıkarsa daha bir sevindirdik.. Pembe, turuncu renklerde çıkardı... Renk renk gelincik bebeklerimiz olurdu.. En kötüsüde koparılan tomurcuklar süt bırakırdi., el ağıza falan gelirse acı bir tat bırakırdi.. Belkide kopardığımız tomurcuk gelincikler böyle öc alıyorlardı bizden:)

İste bunları düşündüm ben bu gelincikleri gördüğümde.. Eskiyi yad etmek adına bir kaç tomurcuk kopardım yine.. Evde gelincikten gelin bebek yapacaktım.  Hatırlamakta zorlansamda çıkarttım bir gelincik bebek:))
Beğeninize arz ederim efendim:))


Bu gelincik bebek biraz suratsiz, neden böyle yapıyorsun gül biraz dedim.. "cocuk gelin olmayı" protesto ediyorum dedi.. Haklısın dedim!!

4 Haziran 2012 Pazartesi

Bir bebek blog dogdu bu gece....


Günlerdir, nee, hatta aylardır blog açıp yazayım, çizeyim diye düşünüyordum..
Bir türlü düşünceden öteye gidemedi bu blog işi.. Nedeni çok ciddiye almamdı galiba.. Sanki "Stern" dergisine makale yazacaktım:)

Sonra dedimki kendi kendime; alt tarafı gezdiğin, gördüğün, hissettiğin şeyleri kendi üslubuna göre yazacaksın.. "Söz uçar,yazı kalır" demişler... Vakit bu vakittir dedim, actım bir blog.. Adında "akşam sefası" koydum.. Üzerime cuk oturan güzel bir elbise gibi oldu bu:))

Her ne kadar Stern dergisine yazmasamda kendi çapında bir sorumluluk gerektiren bir sey olduğunun bilincindeyim.. Güzel yazılar çıkartmak için daha fazla gezmeli, görmeli, yemeli, icmeli, fotograflar çekmeli, okumalı, dinlemeli.. Gerçi sermayedende yiyebilirim... Blog yokken kendimce yazdığım okunalisi notlarım, hikâyelerim var.. 

"Akşam sefası" doğdu bu gece.. Uzun ömürlü olması dileğimle..