Sayfalar

22 Aralık 2013 Pazar

Ülkenin kabusu Fredi..

Uzaktan bir film izler gibi izliyorum ülkede olup biteni.. "Banker Bilo" filmi gibi aynı.. Birileri çalıyor, çırpıyor, soyuyor, kandırıyor, diğeri sorunca zeytin yağı gibi suyun üstüne çıkıyor. "Yav yaptım, ama hele bir sor niye yaptım." Her konuda ama her konuda bunlar haklı.. Olumlu olumsuz her olayı kendi leyhlerine çevirmede üstlerine yok.. Bu konuda haklarını vermek lazım..  Nasılda profesyonel oynuyorlar. Şener Şen, İlyas Salman halt etmiş yanlarında:) Bir olay yaşanıyor, haklı görüyor, aynı olayı başka bir zamanda haksızlık olarak nitelendiyor.. Örneğin, bir zamanlar gazetecileri. Yazarları, eğitim görevlilerini, komutanları vs. Sabahın 5 inde operasyonlarla evlerinden alırken savcılar ve polisler gereğini yapıyordu.. Sabahın 5 inde bakan oğulları, iş adamları "yolsuzluktan" evlerinden alınınca aynı polisin ve savcıların "görevini kötüye kullanıyor" oldu..  Ve  makamlarından alındı.. Gezi olaylarında o senin polisin görevini yapıyordu, joplarla, tomalarla, biber gazı ile.. Ucu kendilerine dokununca böyle oluyor demek ki? 
Onu al buraya koy, şunu al şuraya koy.. Eskimiş bir elbiseye yama yapar gibi.. Ne yaparsan yap, kumaş eskimiş artık, tutmaz yama. Hep bir yerlerden sökülecek, ve yıltılacak artık. Şimdide çıkmış devletin bütçesinden mitingler yapıyor.. Bu bunu hep yapıyor.. Gezi olaylarındada gece yarısı apar topar miting yapmıştı, ciyak ciyak bağırmıştı orda burda.. Şimdide nereye gitse bu utanç verici "yolsuzluk" davasını aklamak için yırtıyor bir yerlerini.. Şeye benziyor aynı, komşunun cocuğu daha akıllıdır, zekice oyunlar oynar, alt eder ya senin çocuğunu, çocuğun ağlayınca, hani elinden tutarsında avutursun, "o zaten manyak, sen kanma ona, gel ben sana şeker alıcam, evde ne oynlar oynuycam senle, gel sen bakma ona" diye kandırırsın ya aynen böyle yapıyor.. 
Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış ya, ne yavuz hırsızlarmış arkadaş!! Valla bravo!! 
Valisi "gavat" der. Yedirmez kimseye. Polisi öldürür, yedirmez kimseye.. Doğru yedirmiyor, kendi yer ancak.. 
Bunlar iyi ötekiler hep kötü.. Dayımın bir lafı vardı laz şivesi ile; " eyle iyisin ki sen, ooooooooo, sığamaysın kapılardan" derdi.. Dayım diyesi, bunlar eyle iyiki!! Ooooooo!! Sığamaylar hiç bir yere!! 
Vicdan duyguları yok olmuş bunların.. Vicdanı olmayan her şeyi yapar.. Ama herşeyi..  

Daha neler neler var yazacak aslında.. Özel hayata müdahaleyi ben bunda gördüm.. Kaç çocuk doğuracaz ondan sorulur. Kürtaj ondan sorulur. Çocuklarımız kaç yaş yaşında okula gidecek, ondan sorulur.. Saat kaça kadar nerde nasıl rakı mı, ayran mı içilecek ondan sorulur.. Tuvalete giderken izin almalıydım diye düşünüyor insan bazen;)
Ülkenin kabusu Fredi.. 

Milano'da cektim bu fotografi. Konuya uygun olsun dedim:))
Bu anit sanki bir devlet dairesinin önünde duran bir "ucube" idi..
Adliye binasi olabilir...

9 Aralık 2013 Pazartesi

Vegan yaşam..


Bir ay önceydi.. Oğullarımdan biri okul için küçük bir tez, bir sunum hazırlayacaktı.. Konuyu kendisinin seçme hakkı vardı.. Birgün geldi, konuyu seçtim dedi.. Neymiş, dedim.. "Vegan life" dedi.. 3 hafta vegan yaşayacakmış, bedenindeki değişikliği takip edip, neler hissettiğini yazıp sunacakmış.. Oldu, dedim seçe seçe bunu mu seçtin? Hayır, bu olmaz başka bir konu bul diye itiraz ettim. Henüz 18 yaşına girmene 1,5 ay var, beslenmemden hala ben sorumluyum, kabul etmiyorum diye karşı çıktım.. Yaşayarak öğrenmek istiyorum, dedi. Ne yani dedim, bir katili yazmaya kalksan nasıl olduğunu anlamak için katil mi olacaktın diye saçma sapan bir şeyler geveledim.. Dedi, anne neden karşı çıkıyorsun, sen vegan yaşamayacaksın, ben yaşayacağım, sadece 3 hafta, ayrıca bu sağlıklıda bir şey, bedeni arındırma adına diyerek gerekçelerini sundu bana.. Sonra düşündüm, neden karşı çıkıyorum ki? Asıl nedenim farklıydı.. Evin diğer bireyleri eti çok sever.. Buda benim yemek konusunda zorlanacağım anlamına geliyordu.. Denize ayrı, bize ayrı yemekler yapacaktım.. Benim karşı çıktığım şey işin bu tarafıydı.. Baktım kararlı bu konuda, sonra destekledim.. Tamam dedim.. Ve başladı vegan yaşamaya bir Pazartesi günü. Ee sabah okula gitmeden kahvaltıda ne yapacağımı şaştım.. Hiç bir hayvansal gıda alamaz.. Süt yok, yumurta yok, peynir yok, ( zaten peyniri oldu bitti yemezler) nutella yok, bal yok. Salam, jambon zaten yok.. Kornflaks sütsüz nasıl olacak? Haydeee!! Daha ilk gün başladı benim zorluğum. Baktım Elisabeth bir ara bana elma reçeli vermişti.. Onu açtım. Nasıl güzel bir şeymiş.. Bunu çok sevdi. Hemen Elisabeth'e teşekkürlerini yazarken, hayatında yediği en güzel reçel, sabah kalkmak artık güzel bir nedeninin olduğunu yazmayı ihmal etmedi.. Elisabeth çok mutlu oldu buna.. Bir Perşembe buluşmamızda  4 kavanoz daha yaptık birlikte elma reçeli.. Öğlen artık dişarda ne bulduysa onu yedi.. Akşam yine ben alış veriş yaparken her aldığım ürünün katkı maddelerini okuyarak geçirdim marketlerde.. Sebze çorbaları, mercimek, fasulye, sebze köfteleri, pilav, yumurtasız makarnalar ay ne çektim.. Çocuğum olmasa çekilecek dert değildi, gerçekten.. Sonra alıştım.. Fındık, ceviz, badem, meyva salatası, salata, tofu denilen fıstık ezmesi vs. Derken sonlara doğru alışmıştım artık bende.. Geçen hafta cuma bitti.. Derin bir ohhh çektim:) 

Eee ne öğrendik biz şimdi bundan.. O üç hafta içinde bedenindeki değişiklikleri not almış.. Bende gözlemliyordum.. Yüzünün renginin solduğunu gördüm mesela..  Haftasonu sordum, sonuç nedir? Ne hissediyorsun? Bedeninde ne gibi değişiklikler var?

Dedi, biz bunu iki arkadaş birlikte yapmaya karar verdik, merak ediyordum ikimizin bedenindede aynı değişiklikler olacak mı? Ama o beni sattı, o yapmadı, "sen yapıyorsun ya, onu yazarız", demiş. Haklı olarak kandırıldığını düşünüyor.. Ama aslında öyle olmadığını anlattım ona.. Bak dedim, sen iradeli olduğunu öğrendin, karar verince yapabileceğini öğrendin, arkadaşını öğrendin, kendine saygıyı duymayıda öğreneceksin.. O seni değil, kendini kandırdı.. Evet dedi. Ama doğruluğunu daha sonra anlayacak..  Sen boşver onu, bu vegan yaşam nasıl bir şey, ne gibi değişiklik oldu, sen ondan bahset dedim.. 
"Ilk hafta zorlanmadım. Normaldi herşey, ikinci hafta öğlen ne yiyeceğimi bilemedim, çok fazla seçenek yok, üçüncü hafta baya zorlandım, hele o arkadaşın karşımda stek yemesi moralimi bozmuştu, bunun dışında, ikinci haftadan sonra sabah kalkarken başım dönmeye başladı, nabzım 50 lere düştü, 3 kilo verdim, ama bedenimde bir hafiflik hissediyorum" dedi.. Et yemeyi özledin mi dedim? Evet, dedi. Bir daha yaparmısın diye sordum.. Belki ilerde, yaşım 40 ı geçerse yapabilirim, ama şimdi değil, dedi.. 

Önceleri karşı gelmeme rağmen, bir şeye karar verip yapması ve tecrübelenmesi hoşuma gitti.. 

Ha, Haftasonu ziyafet vardı evde. Midesi bozuldu.. Bunuda dipnot olarak düşeyim:)

30 Kasım 2013 Cumartesi

Zeytin'in hikayesi..

Zeytin..
2006 yılıydı.. Herzamanki gibi bir yılbaşı Almanya'ya gitmiştim.. Kardeşleri ziyaret.. Sonra dönüş yolunda Frankfurt'ta çocukluğumda çok büyük emeği olan teyzemin olduğunu öğrendim.. Uğramamak olurmu? Güzeldi.. Teyzem çok sevinmişti.. Sonra bir hayvan dostu yakını geldi.. Minik bir kedi yavrusu ile.. Simsiyah.. Nasıl tatlı. Sokakta bulmuş.. Kendisinin kedileri olduğunu, ve birde köpeğinin olduğunu söyledi. Bu kediyi ise bir barınağa vereceğini. Kedileri çok severim.. Hiç kedim olmamıştı. Üstelik çocuklarda çok istediler.. Tamam dedim.. Biz bunu götürelim Isviçreye.. Kolay değil tabi, kedinin aşı defteri yok, hayvanda olsa kimliği yok. O zaman kaçak getirecem. Yok başka çaresi.. Zaten Avrupa gümrük kapılarında şüpheli görünmüyorsan durdurulmuyorsun.. Buna dayanarak bir kediyi sınırdan kaçak geçirmeyi denedim.. Bir karton kutuya delikler açarak mama ve su koyarak yolculuk yaptık.. Sanırım uyku ilacıda vermiştik.. Mışıl mışıl uyusun diye. Sorunsuz geçtik sınırı.. Evimize geldik.. Adını Zeytin koyduk.. Önce korkak ve ürkek koltuk arkalarına falan saklandı.. Sonra ara ara çıktı.. Zamanla büyümeye başladı.. Erkek olduğunu anladığımda evde acayip bir koku oluşmuştu.. Apartman dışındaki dişi kedilerin balkondan içeri girdiğini gördüm ben.. Baktım olacak gibi değil, aşılarını yaptırdığım veterinere bu sefer kısırlaştırmaya götürdüm. Canım, iki gün kuyruğu pısık dolaştı. Çok acı çekmiş olmalı.. Sonra böyle apartman dairelerine kapatılan kedilere üzüldüm.. Kedi hem evde, hem bahçede özgürce dolaşabilmeli. Ben öyle düşünüyorum.. Birde cinsini hiç öğrenemedim ama vahşi, kendi başına buyruk, asil bir kediydi bu Zeytin. Böyle bildiğimiz mırıl mırıl başını ayaklarımıza sürtünen cinsten değil.. Onun istediği gibi olacaktı herşey.. Bir koltuk takımının başını yemişti, tırnakları ile tırmaklayarak..Hem çok tatlı, hem çok vahşiydi.. O yıllarda ben bel fıtığından ameliyat oldum.. Ameliyat kolaydı da, sonrasında 6 hafta hiç bir iş yapmadan sert ve düz yerde yatarak geçireceğim nekahat döneminde erkek kardeşim geldi.. Kendisi çocuklarla ve hayvanlarla başka bir iletişimi vardır.. Buraya geldiğinde Zeytinle ikisinde başka türlü bir sevgi vardı.. Bizi iplemeyen Zeytin, onu gayet iyi dinliyordu.. Ikiside birbirini çok seviyordu.. Kardeşim buradan giderken Zeytini ona verdim.. Uzun bir tren yolculuğu ile yeniden Almanya'ya gitti Zeytin. 
Ikisi de birbirine nasıl benziyor? Yaşam biçimi olarak, özgür takılmayı seviyorlar.. Hırçın gibi ama sevgi dolu. Güzel ama, düşündüren.. Asil ama masum.. Şu anda ben sizden ayrı, siz birbirinizden ayrı.. Herkes ayrı ayrı.. Hepimizin hissettiği derin bir özlem..
Kavuşmak var ama sonuçta.. Ya oda olmasaydı??

Sunlarin sevgisine bakin..


26 Kasım 2013 Salı

Zbilemärit -soğan pazarı

Bugün Bern'de soğan pazarı (zbielemärit) daha doğrusu soğan festivali vardı.. Heryıl Kasım ayının üçüncü Pazartesi.. Bugün havada güzeldi.. Soğuk ama güneşli.. 
Bu festival Bern için çok önemli.. Tarihi bir geçmişide var.. Bir nevi panayır gibi... Okullar tatil, ve bazı iş yerleri öğleden sonra serbest.. Sabahın 4 ünde kuruluyormuş soğan standları.. Ve insanlar o saatlerde gidiyormuş.. Ben görmedim, ve hiç bir zamanda göremeyeceğim:)) aklımı peynir ekmekle yemedim, sabahın 4 ünde soğan pazarına gidecek kadar.. Hemde o ayazda, o soğukta.. Öğleden sonra gidince bir şey kaçırmış olmuyorum sonuçta.. Neyse gittim.. Aslında onada gitmeyecektimde, DHL kargo,  şehir merkezinde. Oradan şu sevgi ile ördüğümüz Van'daki güzel çocuklara daha çabuk ulaşsın diye kargoya verdim.. Buralarda Türkiye'deki gibi kargo çok yaygın değil.. Posta ile gönderilir genelde.. Ama yurtdışına bir paket 2-3 haftada gittiği için, bu seferlik kargo ile göndereyim dedim.. 1 günde gidiyormuş. Hizmet güzel.. Talep ettikleri ücrette okkalı hani.. Ne kadar olduğunu yazmayacağım, ama şu kadarını yazayım siz hesap edin; sadece kargoya verdiğim ücreti ben o çocuklara göndereydim kendilerine en az 12 takım bere, atkı, eldiven alabilirlerdi, daha çok cocuk ısınabilirdi.. Ben anladım ki, yurtdışından bu tür güzel projelere katılmak zahmetli oluyor.. Paket yapıp gönderemiyorsun, onlar senin özenle yaptığın paketi açıp kendi paketlerine yerleştiriyor, ve içinde ne olduğuna bakıyorlar.. Uluslar arası olduğu için onlarıda anlayabiliyorum.. Gümrükten geçen paketleri inceliyorlar.  Ama bütün hevesimi kursağimda bıraksalarda o mutluluk başkaydı.. Birde kedi maması vukuatı var böyle hüsranla sonuçlanan.. Anladım ki yurtdışından böyle projelere yer almak  bir yutkunduruyor insanı.. Neyse helâli hoş olsun.. Severek yaptım yinede, mutluluk parayla satın alınmamalı, sadece emekle olunca güzel.. 
Ben soğan festivalinden bahsedecektim. Soğanları süslemişler.. Kalp şeklinde, şans imgesi olan nal şeklinde, fare, uğurböceği, salyangoz, kurtçuk, domuz, saat, aşçı vs. Aklınıza gelen hertürlü figürlerde standları süslemişler.. Soğan erkeği bile vardı:) Soğan ekmeği, soğan pastası, soğan çorbası.. Soğana dair herşeyi orada.. Glühwein (sıcak şarap) ve sarımsaklı sıcak ekmek.. Inanılmaz bir tat.. Tek sevdiğim buydu.. Insanlar boyunlarına renga renk astığı şekerlerle, birbirinin üzerine attığı konfetilerle, plastikden yapılmış çekiçlere herkesin kafasına vuruyor, herkes mutlu ve gülüyor, eğleniyor.. Ben mi? Ben izledim sadece.. Ve fotoğraf çektim.. Pek bana ifade eden bir şey değil.. Bir kilo soğanı allayıp pullayıp 22-25 Frank a satıyorlar.. Ben o paraya 10, ne hatta 15 kilo soğan alırım ve iştahla keserim.. Gelde o güzel işlenmiş soğanları kopar bir yemeğe koy.. Kıyamaz insan be.. Ee nolacak, orda çürüyüp gidecek:)) bana gelmez öyle şeyler.. Ben orada taze taze yedim, içtim, fotoğraf çektim ve eve geldim.. Radyodan doyduğuma göre 59 ton soğan satılmış. Rençber mutluymuş:)) ee güzel..

Simdi Fotograflar'la gezdireyim sizi Zbielemärit'te:))

Kapi süsleri
Sogan Standlari
Sicak sarap ve kizarmis, sarimsakli ekmek, Pzarin en güzel ikilisi.)
Bir sürü figürler.. Fiyatlara dikkat!!!
Cesitli figürler
Bunlarda kolye gibi boyulara asilan sogan sekerler..
Yerler hep Konfetti..
Sonuc bu:)))

22 Kasım 2013 Cuma

Iste bu!!!


























Nihayet header konusunda kendimi buldum:) 
Bu artık kalıcı olacak.. Bundan önceki yine shemellon 'a aitti.. Ama ben kendimi çok iyi ifade edemediğim için güzel bir şey yapmiştı, ama yakınlarım bana, beni ifade etmediğini söyleyince işkillendim bende biraz.. Sonra Sevgili Dilara 'da bana kendi istediği için bir header hazırlamıştı.. Daha sade.. Ama formatı büyüktü. Sayfama sığmadı.. Benim böyle bir yeteneklerim olmayınca kendisine bildirdim.. Ama onun bu aralar işleri yoğundu.. Ben utana sıkıla shemellon'a bunu söyledim.. Artık tanışma konusunda da bir hayli yol almıştık.. Sağolsun, hemen yardımcı oldu.. Bu kadar işinin arasında bu kadar hızlı cevap vereceğini beklemiyordum açıkçası.. Kendisi ile ilgili bir kedi maması hukukumuz var.. Sonuçtan ne benim nede Shemellon'un mutlu olduğu.. Ama iyi niyetimizi keşfettik biz:) Çok teşekkür ediyorum buradan tekrar kedi dostu Shemellon'a.. Dilara'nın yaptığını benim isteğim üzerine değiştirdiği için.. Tabiki Dilara' yada çok teşekkür ederim.. 
Bordo, benim rengimdir.. Google şarap verdiğinizde ben çıkarım zaten:)
Tam istediğim gibi oldu bu.. Öyle Değilmi mi?

21 Kasım 2013 Perşembe

Van'daki çocuklar için ördük biz:))

"Sefkatle ilmek ilmek buzlari eritiyoruz"
Uzun zamandır yazamadım.. Bunun nedenleri vardı.. Ben yazılarımı genelde telefondan yazıyorum.. Bilgisayarda türkçe harfler olmadığı için yapıyorum bunu.. Ilk telefonumu derede ördeklere yem atarken suya düşürmüştüm.. Ikinci tuvalete düştü.. Sonuncu telefon elimden düştü, ekranı kırılmıştı.. Ama kırık mırık kıllanıyordum.. En son onuda tuvalete düşürünce intihar etti.. Yakınlarım dalga geçtiler tabi benimle, "yuh, bu kaçıncı", "suyu görünce heyacan mı yapıyorsun", "çok azimli gördüm seni", "hayır, tuvalette telefonun işi ne" diyenler oldu.. Hepsine güldüm geçtim. Ama hafiften bir utanma duygusu yaşadım tabi.. Birde üçtür insanlardan tel numarası istiyorum.. Ve aynı nedenden dolayı.. Neyse bu son olsun.. Artık sulu ortamlarda daha dikkatli olacağım.. Yeni telefonum geldi nihayet.. Zaten kırık ekrandan yaza yaza iyile şaşı olmuştum.. Ne iyi etmişimde düşürmüşüm tuvalete:)) sanırım bu benim bilinçaltıma yerleşmiş, yeni telefon istediğimde wc ye düşüveriyor:)) 

Bu telefon yokluğunda güzel şeyler yaptım ama.. Sevgili Atalet blogundan "şevketle ilmek ilmek buzları eritiyoruz" kampanyası başlattı.. Van'daki 0-6 yaş gurubu çocuklarına eldiven, bere ve atkı örülecekti.. Ben yazıyı neremle okudum bilmem ama, ben patiklerden başladım.. Bu durumu arkadaşıma paylaştığında, "sen coşmuşsun, projenin dışına taşmışsın" dedi her zamanki iyi niyetli düşüncesi ile.. 
Geçen bizim Perşembe kadinları ile buluştuğumuzda bu projeden bahsetmiştim.. Herşeye burunlarını soktukları için bu projeyede soktular o burunlarını.. "Bende varım", dedi Elisabeth.. "Bende, bende" dedi Antonella. Mutluluk zinciri gibi duyan katılıyordu.. Ofisteki arkadaşlara bahsettiğimde ertesi gün başladığı atkıyı getirdi büyük bir sevinçle.. 21 Kasım'a yetişmeyince şevki kırıldı biraz.. Gerçi, nasıl ve nereye göndereceğimiz henüz kesinleşmedi.. Sevgili Atalet bu organizasyonlarla uğraşıyor bu ara.. 
İşte ben telefonsuzken ilmek ilmek örerek mutlu oldum.. Düşünüyorsun, bu ördüklerim kimbilir hangi çocuğu okşayacak, ısıtacak.. Bütün çocuklar aynı tabi, ama yinede o cocuğu görmeyi çok isterdim.. Van 'a köprü kurardık.. Çocuklarımın manevi kardeşleri olurdu falan diye düşündüm.. Sonrada, gönül gözünle gör, dedim kendi kendime..  
Bu bambaşka bir mutluluk.. Yararlı bir şey yapmanın mutluluğu. 
Bugün yine Perşembe kadınları ile buluştuğumuzda getirdiler neler aldıklarını..  Zaten Elisabeth ben o zamana yetiştiremem ama satın alırım demişti. Tayır tayır son ilmeklerimiz hala devam ediyordu.. Antonella eldivenleri yetiştiriyordu, Elisabeth benim ördüğüm şapkaya pon pon yapıyordu.. Yılın ilk kar'ı da yağınca buralara, örgü örmek daha bir güzeldi.. 

İşte bunları yaptık biz üçümüz.. Adres bekliyoruz:)))

Bunlar bizim kücük, ama mutlulugu büyük katkilarimiz..
Elisabeth'in amblemi olan kalbli bir takim almis..
Son ilmekler atiliyor:))
Bugün Bern'e kis geldi demistim ya.. 

2 Kasım 2013 Cumartesi

Bizim perşembeler..

bir persembe masasi..
Ben hiç Perşembelerimden bahsetmedim sana sevgili blog. Biz  her Perşembe öğleden sonra bir kaç saatimizi birbirimize ayıran, o saatlerde cevreyi dünyayı unutan, sadece bizim olduğumuz dünyada biz istediğimiz kadar dünyayı içimize alan üç kadınız..
Birimiz Almanyalı, birimiz İsviçreli, birimiz Türkiyeli.. Ama biz sadece üç kadınız.. Beyaz yada pembe şarap eşlik eder bize.. Masaya yatırmadık konu bırakmayız.. Problemleri sadece dinlemekle kalmaz çözüm yolları aranır.. Ve uygulanır.. Bir çok problemi birlikte çözdük.. Dedikodularda yaparız ama onlar masada kalır.. Yararlı şeylerde yaparız mesela.. Yapılan iyilikler söylenmez ama, artık zaman aşımına uğradığı için kısaca üzerinden geçebilirim. 2004 tü sanıyorum, bir tsunami felaketi yaşanmıştı.. Biz ne yapabiliriz diye düşündük.. Bir cumartesi sabahı, bir alışveriş merkezi önünde stand açtık.. Çocuklarımızada anlattık. Onlarda eskimemiş küçük bisikletlerini, bazı oyuncaklarını, giysilerini sattılar, bizde waffel yapıp satmıştık.. 700 Fr. gibi bir para toplamiştık.. Postaneye gidip Unicef in o zamanki özel yardım masasına göndermiştik.. Sadece üzülmek yetmiyor bir şey yapmalı mantığındayız üçümüzde.. Kendi başına insan bunları pek yapamıyor, bir elin nesi var, iki elin sesi var gibi. Cesaret alıyor insan arkadaşlarından.
Bel fıtığından amelıyat oldum örneğin 2007 de.. Elisabeth ameliyat hemşiresi.. Benim ameliyatıma girmişti. Zaten titiz çalışıyorlar mutlaka, ama daha bir titiz ve özenli çalışmalarını sağlamıştır.. Ellerimden tutarak herşey daha güzel olacak, unutma haftaya perşembe bizim bahçedeyiz diyerek bana çok büyük moral vermişti. Daha bir sürü bir sürü şeyler.. Yokmu birbirimizde hoşumuza gitmeyen şeyler, var tabiki. Bunları yüzümüze söylecek kadarda cesuruz.. Kimse kimseye bozulmaz.. Bilirizki, "arkadaşlık birbirini herşeyiyle tanıyıp, herşeye rağmen arkadaş kalabilmesidir" olduğunu. Birbirimizden sıkıldığımız zaman uzakta kalabiliriz bir süre. Kimse kimseyi sorgulamaz.. Böyle bir arkadaşlık söz konusu bizde.. Mayıs ayında 4-5 günlük bir İstanbul gezisi planı yapıyoruz.. Bu fikir onlardan geldi.. Tamam dedim.. Bakalım.. Yani biz her Perşembe öğleden sonraları buluşur bir şeyler üreteriz.. Ve bu zaman bize çok iyi gelir.. 

Elbette ailemiz bizim için çok önemli, ama böyle dostluklar ailenin haricindeki duyguları ekstra besleyen şeyler..

İşte bu Perşembe yine buluşacaktık.. Ama öncesinde benim bir doktor kontrolüm vardı.. Çok önemli bir şey olmamakla birlikte acil olarak aynı gün bir cerrahi müdahale olmam gerektiğini söyledi doktorum.. Ben Elisabeth'in çalıştığı hastaneye sevkedildim.. Fakat onun perşembeleri boş günü.. Ve her Perşembe ne zaman geleceğimi sorar.. Bu Perşembe'de sordu.  Dedim, beni artık beyaz şarap kesmiyor birazdan damardan narkoz alıcam:) moment, moment.. Neler oluyor bundan benim neden haberim yok diye girdi araya. İşte anlattım durumu, ben seni 10 dakika sonra arıyorum dedi, telefonu kapatırken.  Çalıştığı hastaneyi aramış..  birazdan şu isimli acil bir hasta gelecek.. Benim en yakın arkadaşım, hiç bir şey yiyip içmedi, lütfen onu bekletmeyin, öne alın, çünkü aynı gün çıkmak istiyor demiş.. Beni aradı, şu saatte ameliyata giriyorsun, bir şey yiyip içme, hallettim, iyi ellerdesin, dedi. Yine burnunu soktu yani:)) teşekkür ederim, dedim.. Bunlar insanın hoşuna giden şeyler.. Girdim ve aynı gün çıktım hakikaten.. Seviyorum dostluğumuzu.

Birde uzaktaki yakınlarım var ki.. Uzaktan bile aynı derecede o sevgiyi hissettiriyorlar.. Arkadaşlar, arkadaşlıklar insanı besleyen, güven duygusu veren, yanlız olmadığını hissettiren,  ileriye taşıyan, ufkunu açan güzel çok güzel bir duygular, çok büyük zenginlik.. İyiki varsınız siz.. 
(Bu yazılarımı maalesef Türkçe bilmediğiniz için okuyamıyorsunuz ama ben yinede teşekkür etmek istedim size Elisabeth ve Antonella) 
Türkiyeli dostlarım, yakınlarım siz zaten biliyorsunuz kendinizi:)) 

biz iste:))


buda baska bir persembe masasi..

27 Ekim 2013 Pazar

Rheinfall - Rheinau gezim..

Rheinfall-Isvicre
Uzun zamandır yapmak ve gitmek istediğim şeylerden bir tanesini dün yaptığım için ağzım kulaklarımda dolaşıyorum:)) Hep bir gelen olursa onunla giderim diyerek ertelemiştim.. Baktım gelen giden yok, yalnızda giderim ben dedim.. Çocuklar çoktandır takılmıyor zaten bizimle, doğadır, göldür, bahardır, çiçektir, böcektir gezilerine.. Şimdi artık bambaşka ilgi alanları var tabi.. 
Cumartesi sabah erkenden kalktım, gezme olunca kalkarım:) hazırlıklarımı yaptım.. Fotoğraf makinamı aldım, herzamanki gibi birde soğuk pembe şarabı buzlara sardım, akşama kadar ılımasın diye, sabah yaptığım böreklerden de sardım bir kaç tane, saat 11 de geldi siyah atlı prensim.. Sonbaharın belkide son güzel günüydü.. 160 km lik bir yolumuz vardı. Züriche kadar otobandan daha sonra ara yollardan gittik.. Sonbahar en güzel yüzünü gösterdi bize. Her yer bir fotoğraf karesi gibi.. İlginç olan başka bir şey ise o gün kaç kez Almanya'ya girdik çıktık sayamadım bile. Rheinau'ya (isviçreye ait) gitmek için isviçreden çıkıp Almanya'ya giriyorsun, sonra tekrar İsviçreye giriyorsun.. Sonra yine isviçrenin o sınır kentlenden birine giderken yine başka bir sınırdan Almanya'ya girip, tekrar isviçreye. İç içe geçmiş yerler.. Şarap yapmak için üzüm bağı tarlaları.. Bodur ve tek sıra halinde, çok güzel görünüyorlar.. Sanki mezro ile ölçerek dikmişler.. O kıvrımlı yollardan giderken ağaçlar dalları ile süslemişler yolları, renga renk.. Yazın hepsi yeşil görünüyor, ama sonbahardaki renkleri farklı farklı hepisinin. Sarı, kırmızı, turuncu, kahve, soluk yeşil.. Bitmesin bu yollar derken birde bakıyorum tarihi Rheinau' ya geliyoruz.. Ren nehrinin oradaki şelalesine (Rheinfall) gitmek istiyordum.   Park yeri bulmak o kadar kolay olmasada şansımız yaver gitti.. Çantamın içini biliyorsunuz, çantamı aldığım gibi ilerliyoruz.. Nispeten küçük olan bir şatonun bahçesinden girip, küçük merdivenlerle aşağıya iniyoruz.. İndikçe Şelalenin daha bolca akan çağlayanı hemen yanıbaşımızdan akıyor. Küçük platformlar yapmışlar, Çağlayan'ın sağına soluna, hatta ortasına doğru.. Hatta tam ortada bir kayalık var, botla oraya götürülüyor insanlar, ve tam şelalenin ortasında, ayaklarınızın altından deli gibi akan Ren nehrinin tam üzerinde o eşsiz manzaraya şahit oluyorsunuz. Gürül gürül akan suyun hem görüntüsü hem sesi doğa karşısında ne kadarda küçük olduğumuzu anlıyorum.
Bol bol fotoğraf çekiyorum.. Sonra bir köşeye çekiliyoruz, çantamdaki şaraptan iki kadeh dolduruyorum. Hiç konuşmadan sadece o nehirin çığlığını dinliyoruz. Daha doğrusu ben dinliyordum, sonra benim sıyah atlı prensim sesli düşündü galiba, anladığım kadarı ile şöyle bir şeyler mırıldınıyordu; burası rte nin elinde olacaktıki, ne barajlar ne santrallar yapardı buralara, salak ya bu İsviçreliler. bok bilmiyor ya bunlar.. Bu herif kadar doğa düşmanı adam görmedim, gibi şeyler söylüyordu galiba.. Hiiiç yorum yapmadım, duymamazlıktan geldim, bu doğa harikası güzelliğin içinde kirli insanları düşünmek bile istemiyordum.. 
Sonra oradan ayrılıp  Rheinau da aynı nehrin üzerinde Klosterinsel e gittik.. En güzel fotoğrafların çekildiği muhteşem yerler.. Dev gibi ağaçların altında oturup, o deli gibi akan nehir burada çıt çıkarmadan aktığı bile belli olmayan sakinlikte kuğuların ve ördeklerin altına halı gibi serilmişti.. Gözlerim çok güzel şeyler görmüştü benim bugün.. 

Yine Almanyaya gire çıka, gire çıka dönüş younda evde çay hazır olsada içsek diye düşündüm.. 21.30 gibi evde olacağız. Oğullarımdan birine telefon açtım, çay yapabilirmisin dedim? Anne çay nasıl yapılıyor ki dedi? Dedim kalsın.. O saatlerde eve geldiğimizde  ışıklar sönüktü. çocuklarda evde yoktu.. Çay yapılmıştı, üzerindede bir not "afiyet bal olsun,"  :))
O çay gibi güzel bir çay içmiş miydim? Hatırlamıyorum.. 



Çektiğim fotoğraflardan bir sunum:








  


20 Ekim 2013 Pazar

Kurbağa düğünü..

Şöyle en irisinden bir dişi birde erkek kurbağayı yakaladılar. Yolunmuş tavuk ebatlarında.. Çiçeklerle süslediler.. Kurkuma denilen bir baharatla sıvazladılar.. Dişi kurbağaya yeşil, erkeğine ise beyaz bir örtü ile örtüp, bir tepsinin içinde hindulu bir din adamının karşısına koydular.. Onlara birde isim taktılar.. Nıkahlarını kıydı, onları karı koca ilan etti.. Üzerine pirinçler attılar.. Dans ettiler.. Bütün bu seremoninin ardından yine tepsiyle taşıyarak en yakın bir dereye, nehire yada bir su birinkintisi olan bir yere bıraktılar balayılarını geçirsinler diye.. 

Böyle ilginç gelenekler, inanışlar ritüeller var bu dünyada.. Geçen tv de izlemiştim kısa bir belgeseldi.. Hindistan'da çok eski bir gelenekmiş bu. Kuraklık olduğunda, sıcaktan kavrulduklarında yağmur yağması için kurbağa düğün yapıyorlar.. Yağmur tanrısı için yapılan bir ayin. İnsanlar çaresiz kakınca duaya, tanrılara, allaha kalıyor iş demekki. Bizdede yağmur duası diye bir şey vardır.. 

Büyün bunlara hiç gerek yok.. Kendi tecrübelerimden yola çıkarak buradan o Hindistanlılara ve yağmur yağmasını isteyen bütün gruplara sesleniyorum. Yağmur yağmasını  istiyorsanız camlarınızı silin..  Çok değil bir gün sonra kesin yağar o yağmur. Dün saatlerce cam sildim. Aha bugün yağmur yağdı. Bu ilk değil, bu hep böyle oldu.. Yoksa bende güneş doğsun diye, güneş tanrısı için yılanları mı evlendirsem, ne yapsam??:))


17 Ekim 2013 Perşembe

Çok çektim bugün!!!

Güneşli bir sonbahar sabahı, güneş nasılda berrak? İşe gitmeliyim.. Halbuki ne güzel fotoğraflar çekilir.. Ama işe gitmeliyim. Kimse yok benden başka ofiste.. Evet orda olmalıyım. Yoksa? Gitmesem nolur ki? Olmazzz! Tamam işe gidiyorum.. Ama giderken fotoğraf makinamıda alsam mı? Evet evet, alayım, bana belli olmaz.. Akıllı telefonlar çıkalı fotoğraf makinasını çoktandır kullanmadım.. Kesin bataryası bitmiştir.. Şarj aleti şu çekmecede olmalı.. Çantama onuda atayım.. Herşey tamam mı? Aynadaki ben çok çırkinsin.. Makyaj yok tabi.. Hafiften sürüştüreyim bir şeyler.. Eh bi şeye benzedin biraz.. Artık çıkabilirim.. Asansörlemi gitsem, yok yok merdivenden ineyim.. Offff, terliklerle terliklerle çıkmışım yine!!.. İyiki ofise geldiğimde farketmedim. Yol yakınken farketmem iyi oldu.. Arabanın anahtarı nerde? Dün gelirken cebime koymuştum!! Yok.. Allah Allah! Yoksa çantamda mı?  Yok! Tekrar yukarı çıkmalıyım.. He he, aynanın önünde unutmuşum.. Artık çıkabilirim.. Arabada ne kadar kirlenmiş.. Bi ara temizlesem iyi olacak.. Bu ne? Örümcek ağı.. Arabanın içinde, cam kenarında.. Bunuda gördüm ya!! Olsun sen sen arabanın içine değil yola bak.. Dağlar ne güzel görünüyor.. Gurten'e çıksam ne güzel resimler çekilir sabah sabah.. Başlarıda dumanlı dumanlı. Pamuk gibi.. Ben işe gitmeliyim..
Bilgisayarımı açayım. Kahve alayım.. Ama önce fotoğraf makinamı bi açayım. Tahmin ettiğim gibi.. Batarya bitmiş. Prize takarım doladursun.. Şimdi kahvemi içebilirim.. Notlarıma bakayım.. Hmm telefon görüşmeleri var.. Tamam arayım onları, çıksınlar aradan.. Başka ne yapmalıyım? Bütün işleri bitirmiştim hafta başı, belki Bayram vesilesi ile bir gelen olur diye.. Kimse gelmedi.. 
Allah Allah 3 saattir buradayım, hiç telefon gelmiyor.. Yönlendirilmeye alınmış! Süper.. O zaman burada durmama gerek yok. Bataryada dolmuştur.. Evet dolmuş.. 
Nerden başlasam? Zamanı iyi kullanmalıyım.. Güneşi kaçırmamalıyım.. Hatta şu uzun objektifi takayım.. Ooo süper oldu.. Ne saat beş mi oldu? Neden çift görüyorum.. Mutluluk sarhoşu muyum? Yok yok bir hoş görüyorum ben! 3 saattir uzun objektifin camından bakmak mı böyle yaptı beni? Geçer herhalde.. Ama çok mutluyum.. Nasıl çıktılar acaba? Bir an önce eve gidip bakayım.. Bi dakika, araba nerdeydi?? Aman tanrım arabayı unuttum park yerinde!! Geri gitmeliyim.. Bu kadar yolu nasılda farketmeden yürüdüm.. Çok çektim bugün çoook!! Her anlamda..







15 Ekim 2013 Salı

Bu mu Bayram???

Bayramlar bu evde güzeldi..
Herkes  çocukluğunun bayramlarını özler.. Nerde o eski bayramlar der, neden biliyor musunuz? Çünkü Bayram  çocuklara güzelde ondan.. 

Bayramdan 1 hafta önceden başlar hazırlıklar.. Temizlik  yapılır.. Bayramlık ciciler alınır, herkesin bir kırmızı ayakkabısı mutlaka  olmuştur.. Ben hatırlamıyorum ama benim olmadı.. Ama kırmızı kınalı ellerim oldu. Arefe gününün telaşı bambaşkadır.. Teknelerde hamur yoğrulur, katmerliler, yufkalar, baklavalar, ekmekler yapılır. 
Son olarakta yatmadan hemen önce gaz lambası eşliğinde ninemin ellerime yaktığı kına.. Bütün parmaklarımın ucuna, ve avucumun içine.. Sonra üzüm yaprağı (salamura) ile özenle sarar üzerinide bez parçaları ile bağlardı.. İşte elleri kullanamayacaksın ya sabaha kadar, artık her yerimin kaşınacağı tutardı:) o gece sabah olmak bilmezdi.. Sabah olduğunda ise biraz daha kalsın, en güzel benim kınam tutsun isterdim:))sabah diğer kızlarla kıyaslayacagiz en kırmızı kimin kınası tutmuş diye.. Ninem ellerimi çözerdi, ve yıkamak için köyün ortasındaki Pınar'a giderdim yıkamaya.. Suda daha güzel görünürdü o kınalı eller.. Ve en güzel benimki tutardı:)) yoksa banamı öyle gelirdi??

Radyoda  Mustafa Kandıralı'nın nefesinden yükselen oyun havaları.. Bayramlaşma, kucaklaşma.. Manevi anlamda güzel bayramlar.. 

Haberlerde izliyorum yıllardır aynı terane.. Barbarca o hayvanların kesilmesi. İlkel şartlarda hayvan taşımalar, kesmeler, trafikte kovalamalar, uzman kasapları beklemeden kendi bıçağıyla açık bulduğu bir arazide kesen, hatta tüpünü birlikte getirip keser kesmez orada pişirip orada yiyen, ne kadar ilkel görüntüler bunlar.. Bu mudur Bayram? Kanlı bayram.. sevmiyorum.. Yazık, kesileceğini bilen hisseden hayvanların kaçışları.. O ellerini  ayaklarını kesen, kıran kendini kasap sanan insanlarada oh olsun. Ben boğa güreşlerinide hiç sevmem.. Boğanın boynuzlarına takılan matadorlarada hiç acımam mesela.. 

Hayvana eziyet edeni sevmiyorum. Kurban bayramının manevi yönünü seviyorum, ama kurban kesilmesin istıyorum.. 

Bu gün köyden bir komşu kızı bir resim eklemiş. Baktım yeğeni ile birlikte poz verirken tam arkasında kalmış bizim ev.. Bende, şöyle bir kenara çekileydinde bizim evin tavanıda olsa göreydim, yazmıştım.. Kıyamam,evin önünden çeker gönderirim demiş ve göndermiş.. Bu resimleri görünce çocukluğumun bayramı benimde aklıma geldi işte.. O ellerime kınalar yakılan ev.. Fotoğrafa baktım uzun uzun.. Kapılar kapalı, perdeler çekili, pencerelerde ışık yok.. Evde kimse yok. Bir garip oldum... 

Isiklari sönmüs evin girisi, bugün:(

12 Ekim 2013 Cumartesi

Internasyonal sohbetler...

son dakika cicegi:))) buralarda saat 13 te kapaniyor dükkanlar cumartesileri:))




















Yine enteresan bir akşamdı.. Bir arkadaşımın davetine katıldım.  Daha doğrusu bir geçmiş doğum günü buluşması. Internasyonal bir katılım oldu.. İsviçre, İtalya, Almanya, Rusya, Türkiye ve Srilanka (Tamil) uluslarının güzel bir akşam yemeğinde buluşması.. Ortak dil Almanca ama biri Almanca bilmiyor İngilizce konuşuluyor, bir başkası İngilizce bilmiyor almancaya çevriliyor, bir diğeri fransızca.. Ama herkes birbirini anlıyor. Çünkü anlamak istiyor.. Çünkü ilginç konular konuşuluyor.. Farklı ulusların farklı kültürleri, yada meslek yaşantılarından örnekler.. Herkes farklı meslek gruplarından.. Tıp doktorundan hostes ve muhasebe ye kadar.. Birbirimizi başka bir yerde görsek bakmaktan öteye gitmez ilişki.. Ama böyle bir ortamda aynı nefesi solumak insanları birbirine yaklaştırıyor, sadece o insanı değil uluslararası olduğu için onun ülkesi hakkında da fikir sahibi oluyorsun.. Herkes kişiliğinin yanı sıra ülkesinide temsil ediyor sanki.. Ama hepimiz önce insan olduğumuzun farkındayız..

Yine uzak Doğu yemekleri vardı bu gece.. Sambol, Vade, Pudu, körili balık, yine başka bir balık sanırım yılan balığı, salata,ve son olarak elmalı tart.. Ve tabiki içecek olarak şarap.. Yemekler çok lezizdi, ama sohbet hepsinden güzeldi.. Hep buna daha çok önem verdim.., güzel atmosfer benim için çok daha önemli..

Bir ara biri çıktı bir 10 frank çıkardı.. Bu sahtemi gerçekmi, dedi.. Gerçekten ayırd edemediğim 10 frangı, bu böyle soruyorsa kesin sahte dedim sivri zekamla.. Neden dedi? Paranın üstündeki adamın gözlüğü yukarda dedim.. Herkes baktı evet gözlük yukarda dedi..  Soruyu soran kişi hepimizi dinledikten sonra bu para gerçek dedi.. Hatta isviçreliler arasında  o 10 frangı baş parmak ve işaret parmağıyla tutup masaya vurduğunda o gözlük aşağıya inmiyorsa gerçek diye bir soğuk espiri varmış.. Bunu yapanda bir Srilankalı:))  yarım asırlık isvıçreliler veya bizim yıllardır burada olupta dikkat etmediğimiz şeyler bunlar. Buna epey bi güldük.. Ama hangimiz paraların üstündeki resimleri inceliyoruzki.. Gereksiz bilgiler bazen gerekli olabiliyor.
iki parmakla masaya vurdugunda düsmeyen gözlük gercekmis:))
Sonra Burkadan açıldı konu.. İsviçrenin bir kantonununda bu yasaklandı. Okula bu şekilde gidemezler devlet dairelerinde çalışamazlar.. Biri dedi bu yanliş, dinlere saygı duyulmalı.. Bir diğeri dedi, yasağın adını yanlış koydular. Burka olunca dine çekiliyor konu.. Asıl sorun ve çıkış noktası yürüyüşlerde maskeli protestoculardı.. Yani yüzü gizlemek yasak... Sonra bir diğeri farklı bir soru sordu? Burka ile sadece gözleri görünen kişiler gümrüklerden nasıl geçiyor? Orada yüzlerini açıyorlar mı? Bunu hiç birimiz bilemedik, ama bence orada bir kadın gümrük polisi tarafından kontrol edildiklerine inanıyorum. Hiç denk gelmedim ama..

Sonra biri diğeri daha insancıl yaklaştı ve dediki, insanın bir güzel özelliği de jestleri ve mimikleri. Konuşurken bunlarıb görmek.. Burkalı bir insanla bu temas nasıl sağlanır? Doğrumu söylüyor, yalannmı? Çok doğru... Oradaki Rus tıpçı Almanca bilmediği için öyle oturuyordu. Ve ben onun kim ve ne olduğunu bilmiyordum. İngilizce konuşmaya başladığında vücut dili, yüzündeki mimikleryle gayet anlaşılıyordu. Ancak o zaman bir fikir sahibi olabildim.

Daha ne konular ne konular.. Güzeldi çok güzel.. Seni  düşünmeye iten ortamlar. İnsanların dünyasına giriyorsun böyle ortanlarda. Daha yakından tanıyorsun.. Ön yargılar kırılıyor. Sordukları sorularla nasıl düşündüğünü algılıyorsun.. insanları gözlemlemeyi çok seviyorum..  

Derin sohbetler

Pudu, (unlu ve hindistan cevizli karisim)

Vade (Mercimek sogan, ve köri karisimi)

Sambol (Hindistan cevizi acili köri karisimi) evet saat 12ye 5 kala kalktik:)