Sayfalar

8 Mart 2016 Salı

Kadinimm..

Dünya Emekci kadinlarin gününü kutlarim.. elbettte dünyayi degistiren cok güzel kadinlar var.. ama benim emekci kadinim hic degismeyecek.. ona olan saygimla.. daha önce yazmisim.. tekrar yazmama gerek yok.. tüm EMEKCI Kadinlara selam olsun..
benim hic degismeyen emekci kadinim....tik tik..

28 Şubat 2016 Pazar

İstanbul'dan Konuklarım Vardı..

Çok değil daha geçen haftaydı, 18 Şubat yani. 5 günlüğüne İstanbuldan iki arkadaşım geldi. Üç aydır bekliyorduk bu tarihi. Garip bi şekilde çabuk geçti bu bekleme zamanı. Ben sürekli plan program yapıyordum kafamda.. Sürekli telefonun aplikasyonundan hava durumunu takip ediyordum.. Şubat ayında 20 dereceleri beklemiyordum tabi, helede İsviçre'de. Ama şöyle 8-10 derecelerde ve güneşli olabilirdi. Sürekli karlı ve soğuk gösteriyordu havanın durumu. Sadece pazar ve pazartesi güneşli üstelik 16 derece!! Pek inanasım gelmiyordu tabi. Aslında bir dağ evinde kalmayı istiyorduk ama en az bir hafta süreliğine kiralandığı için, ve kayak sezonu yoğunluğu olduğu için o plan buharlaştı. Günlük geziler yapmaktan başka seçenek kalmamıştı.. Öyle yaptık bizde.  Bu gezi notlarını unutmamak adına fotoğraflarla kaydetmek niyetim.. 

18 şubat bir perşembeye denk geliyordu. Bizim perşembe kadınlarının durumunu bilenler bilir, Dünya dursa, iki elimiz kandada olda o perşembe buluşulacak. Kadınlardan biri özel durumlardan dolayı son zamanlarda katılamasada kaide değişmiyor. Genel anlayış mutlaka sevgi ve istekle buluşulacak o perşembe balkonunda veya bahçesinde. Zaten perşembe kadınlarıyla İstanbul'a ve Marmaris-Selimiye'ye yaptığımız tatillerde gelecek olan arkadaşlarımlada tanıştıkları için özellikle davet edildik. Lisan sorunuda yoktu. Neyse efendim, işte o gün geldi çattı. 
Taylan aldı arkadaşlarımı Zürich havaalanıdan. Öğle sonrası saa 4 gibi geldiler. İlk balkondan gördüm onları arabanın içinde.. İçim pır pır. Küçük kabin bagajlarını evde bırakıp daha ayakkabılarını bile çıkarmadan doğru perşembeye gittik.. Akşam 20-21 saatlerinde eve gelmeyi planlıyorduk. Balkonda battaniyelerle oturduk, çok soğuk değildi. Antonella turuncu renkte çok özel bir içecek ve atıştırmalıklar hazırlamıştı. Sohbet tadından löp löp yutuluyordu, tıpkı yiyecek ve içecekler gibi. Mumlar aydınlatıyordu masayı, birde balkonu çevreleyen sarı, kırmızı, yeşil, mavi loş ampüller. Bi ara Antonellanın kızı gitar çalmaya ve şarkı söylemeye başladı. Atmosfer daha bi değişti, sanki evde değil bir kafe-bardaydık. Şarapların ikişer ikişer geldiğini görüyordumda bittiğini görmüyordum. Saat akşam 9 olmuştur artık eve gidelim derken, saat gece 12 ye gelmek üzereymiş meğer. Ve Antonella daha akşam yemeği hazırlayacakmış, oda saati daha çok erken sanmış. Artık o zaman nasıl güzel geçtiyse hiç kimse farkında değil.  Eve döneceğiz, evde bekleyenler var. Ben arabanın anahtarını arıyorum falan. Antonella ve ailesi yalvarıyor bana, lütfen araba ile gitme. Ben hala kendimdeyim ama, kendimce! Yürürken hafif sendeliyorum, bu hoşuma gitmiyor. Çünkü ben sarhoş olmam, olamam.. Bu arada taksi çağırmışlar. Ben hala arabamla gitmek istiyorum, Antonellanın kocası yukarı kattan pencereyi açmış, araba ile gidersen bu hafta sonu yapılacak halk oylamasında "evet" derim bak diyordu. ( bu hafta sonu yabancılarla ilgili bir halk oylaması var, yabancıların aleyhine, oda başka bir yazı konusu aslında, berbat bi oylama, sağcı, ırkçı, faşist bir partinin (yönetimde olan) faşistçe bir önerisi, özetle şu; hata yapan bir yabancıyı sınır dışı edilsin mi, edilmemesin mi? Bu bi kere insan haklarına aykırı. Hukuk o zaman insana göre değil ırka göre mi işleyecek? Dedim ya bu ayrıca bi yazı konusu, kapatıyorum parantezi) neyse taksi geldi, bindik taksiye. Taksici ilede bu oylama konusunu konuştum. İkna ettim onu "hayır" oyu versin diye. Belkide bu sarhoşla mı uğraşacağım, "yau he he" dedi. İsviçre iyidir güzeldirde insanları genelde konservatif ve gizli ırkçıdırlar. Ben iyi insanları ile tanışıyorum. Ve beni tanısalardı her İsviçreli, eminim bu oylamaya evet değil "hayır" derdi:) evet bu kadarda eminim.. Bak yine girdim bu oylamaya. Beni çok ilgilendiriyorsa demekki? Ya, bi isviçrelinin evindeyiz, mükemmel zaman geçiriyoruz, ırkımızın önemi yok, sadece insanlığımız, ve bir politikacı çıkıyor götünden bir şey uyduruyor, ve insanlar bölünüyor!! Bunu sadece İsviçre değil, bütün dünya artık ırkçılıktan yola çıkıyor yola. Avrupa'da Türk'ler, eski yugolar, yada diğer uyruklar, Türkiye'de Kürtler, Ermeniler, vs. ABD de hala siyahiler. Irk tutmazsa renk, renk tutmazsa din, din tutmazsa mezhep.. Mezhep tutmazsa neden sarı sıçıyorsun diye sorun çıkar. Sistem öyle bir sistem çünkü.. 

Ben konuma geri dönüyorum, işte biz eve geldik gece 12 den önce, her ne kadar ev ahalisi 12 yi geçtiğini iddia etsede:) evdede devam edince akşamdan kalma herseye, ertesi gün erken kalkmak ne mümkün? Gerçi konuklarım olduğu sürece özel izin aldım patronumdan:) 

Cuma sabahı biz geç saatte kahvaltıyı yaptıktan sonra yakın olan Schwarzsee'ye gittik. Güneş bize eşlik etmedi, gri ve soğuktu hava. Gölün etrafından şelaleye yürüdük. Güneş'in olmadığından sürekli yakınan ben, günün en güzel an'ını yakalamıştık orada. Hafif ve ağırdan yağan kar başladı tam orada. Şelale sesi vardı sadece, birde kar'ın sessiz ve ahenkli yağışı. Sadece biz vardık. Karlı bankın üzerine o kalp şeklindeki piknik sepetimi açtım, içinden peynir, zeytin, kraker ve pembe çıktı. Nereye dönsek doğal bir güzellik vardı. Orada neler konuştuk hiç hatırlamıyorum, hatırladığım tek şey hepimizin o andan çok mutlu olduğumuzdu. Ve sanki orada bir şeye çok güldük, ama hatırlamıyorum. Bizim nevaleler bitince gölün diğer tarafından ve güzel bir güzergahtan yürüyerek başladığımız noktaya geldik. Sonra tabiki eve. Benim akşam saatlerinde daha doğrusu akşam yemeğinde evde olmam gerektiği gibi bir misyonum var. Ben artık bunu yaşam biçimi gibi kabullenmişim. 
Gerçi o akşam diğer aile fertleri yoktu, hepsinin bir programı vardı, ama ona rağmen dedim ya, bu alışkanlık ruhuma işlemiş herhalde. Biz üç kadın hemen bir şeyler yapıp yedik. Bizbize oturduk. İki gün geçmişti bile. Ertesi gün cumartesiydi. 
Schwarzsee
Cumartesi Solothurna, benimde henüz gitmediğim yerlere gitmek istiyordum. Gittikte. Evet, güzel küçük tarihi bir ruhu var merkezinin. Yanıbaşındanda akan bir nehri. Ama o ne soğuk bir gündü? Sadece soğuk mu? Yağmur, rüzgar, fırtına. Etraf güzeldide kısıtlı yaşadık. Yine sıcak bir yerler aradık. Aslında güzeldi o kafe, ama ben içerde değil dışarda oturmayı seviyorum. Akşama evde çilingir sofrası kuruldu. Müzik dinlendi, rakı yetmedi, Antonella gitti evinden iki yetmişlik daha getirdi. Geçmişten konuştuk. Güzel bir akşamdı sanki? 

Pazar.. Hakkaten gökyüzü masmavi ve 15 derece. Süper. Bu sefer plan Luzern'e gitmekti. Bende henüz görmemiştim o şehri. Gittik. Sanki herkes Luzern'e akın etmişti o gün. "Vierwaldstättersee" gölü pek yakışmış Luzern'e. Kapellbrücke ve hemen yanındaki Su kuleside öyle. Nehrin kenarlarındaki restoranlar, kafeler, dondurmacılar bıcır bıcır. Orada yemek, içmek için bir yer bulmak çok zor olsada başardık. Hep güneş isteyen ben gözümün içine içine giriyordu.. Mümkün olsa Güneş'i elimle biraz sola kaydırmayı bile planladım:) işte yedik içtik orada, dahada kalkmadık ordan. Güneş batmaya yeltenince bir kızıllık vurdu karlı dağlarına. Çok bi güzel göründü Luzern gözüme.. Elimde fotoğraf makinası çılgınlar gibi fotoğraf çekiyordum.. Luzern'de Bern gibi uzaklardan adı sanı pek duyulmamış bir kent. Varsa yoksa Cenevre ve Zürich milletin dilinde. Ama ben illede Bern diyorum:) 
Güzel bir günü daha bitirmiştik o  pazar. 

Oldu pazartesi.. Sabah 8 de kalktık, kahvaltı bizi çok oyalıyor diye, aldık kahvaltılıklarımızı düştük Blausee yollarına. Günler bitiyor, daha Bern'i gezmemişiz. En güzelini en sona bıraktık. İşte o sabah Blausee'de kahvaltımızı yaptık, güneş oradada gözüme giriyordu. Öğle saatlerinde Berne döndük, Rosengarten' de açtık yine piknik sepetimizi. İçimden neler çıktığını artık hepimiz biliyoruz değil mi? Güzel geçen zamanın ardından Bern'e indik. Buradada hiç yapmadığım bir şeyi yapmayı planlamıştık. Münster kulesine çıkmak ve oradan Bern çatılarını fotoğraflamak. Meğer gözümde ne kadar büyütmüşüm o kuleyi. 20 dakikada çıkıp iniyorsun. Münsterplatformda yeniden mola, ardından Türkiye için alışveriş. Çikolata, peynir, çakı vs. Akşam yemek saati yine eve yetişme telaşı:) 

Salı olmuştu bile. Dönüş günü. Sabah 7 de kalktık. Sabahın köründe bizde bir enerji patlaması. O espiriler, danslar, o gülmeler, ocakta kaynayan yumurtalarla yarışıyorduk fokurdamakta.. Dedim, şimdi bizim Serpil olaydı derdi ki; " neydi ben gidiyom diye mi bu kada seviniyon!" Haydii  bunada bi gülme krizi. Ota boka gülüyorduk o sabah. Ayrılık fikrini uzaklaştırmak için deliliğe vuruyorduk belkide işi. Bilemiyorum.. Keyiflice yaptık kahvaltımızı, ve vakitlice hiç koşuşturmadan gittik Bern gar'ına. Gar'a yaklaştıkça biz, o sabah enerjisi bizden uzaklaşıyordu. 09.34 treni, yine dakik hareket etti, ardında beni bırakarak.. Perondakilerin hepsi yolcuymuş benden gayrı. Onlar gitti, ben kalakaldım orda.. Bi sigaram olaydı o an ne iyi gelecekti. Ama yoktu.. 


Schwarzsee, Karda yürüyüs


Karda piknik..



Schwarzsee / mini kilise

Luzern

Luzern, Kapellbrücke-ve Sukulesi

Luzern

Luzern

Blausee

Blausee

Bern/ Rosengarten

Münster kulesinden Saat kulesi

Münsterkulesinden Kirchenfeld köprüsü.

31 Ocak 2016 Pazar

Portakalı Soydum, Ben Bir Masal Uydurdum..

Bir varmış bir yokmuş. Şimdiki zaman içinde, hile hurda içinde, yavşaklar berber iken, kamburlar tellal iken, ben çocuğumun beşiğini zangır zangır sallariken, uzak diyarların birinde kendini çok beğenmiş, sevimsiz, kan döken, can yakan, hayvanlar alemine rahat yüzü göstermeyen Akbaba diye bir kuş varmış. Ama kuş demeye bin şahit-i isbat  gerekirmiş. Gagası uzun olduğu için her yere önce burnunu sokar, sonra kendi girermiş. Oldukçada cüsseliymiş. Gel zaman, git zaman kanatları çok genişlemiş. Artık çok enerji safretmeden uzuuuun süre havada süzülebiliyormuş. Aslında bu akbaba önce küçük yerlerin çöplüğünden beslenirmiş. Bir gün bir kurtlarla kuzuların kavgasını görünce, ellerini ovuşturup cennete düştüğünü düşünmüş. Bakmış ki bir sürü leş kargası var, benden ala leş yiyen mi olur?diyerek, bu düzene ben bi el atayım, demiş.  Bütün hayvanlar alemini uyutucak bir sistem bulmuş. Kendi leş yiyerek beslenirken, et'in sağlığa zararlı olduğunu anlatıp, otun, buğdayın, arpanın, yararlarını anlatmış. Kenevirin yararlarını başka türlü anlatmış. Hayvanlar alemi aldıkça bu keneviri kafalar başka alemde bakara makara diyerek  uçuyorlarmış. Et yiyenler hayvanlar bile ot yer hale gelmişler. Çalışkan karıncaların yuvalarını bozup aynı değilsiniz, bazılarınız kırmızı, bazılarınız kara diye birbirine düşürmüş.  Sanata düşkünlüğü ile tanınan ağustos böceğine, sesin çok çıkıyor diye susturmuş.  Tarımla uğraşan köstebeklere tuzak kurdurtmuş. Arılara zaten düşmanmış. Aslanlara, kaplanlara, zürafalara, fillere karşı gıkı çıkmazmış. Varsa yoksa küçük hayvanlarla uğraşır, o yüzden kendini çok büyük sanırmış. Ama ne zaman aslanların, kaplanların, fillerin vs. can çekişen, ölmek üzere olduklarını görse, fırsatı hiç kaçırmaz, topluca çökerlermiş başına. Ancak hem gövdesi ile, hem gagası ile çok güçlü olduğundan, bulduğu ihaleye hep birlikte çökselerde, düzene sadık kalan diğer küçük akbabalar, uzun olana öncelik tanırmış.  

Fakat hayvanların içinde en sevdiği sürü halinde dolaşan kuzu ve koyunlarmış. Seviyormuşta işte bu akbabanın elinde olmayan, değişmeyen bi huyu varmış. Aynı olmayanı sevemiyormuş.  Akkoyunları seviyormuşta, Karakoyunlulara karşı alerjisi yüksekmiş. Hele kınalı kuzulara hiç dayanamazmış.

Birde başının dertte olduğu iki kuş daha varmış. Biri martı, diğeri güvercinmiş. Biri en yüksek uçma derdinde, diğeri barış için çırpınıyormuş. Barış kelimesini duyan akbaba  çılgına dönüyor, bu barış güvercinlerini birer birer kafese sokuyormuş.
Bu diyarda artık hiç bir şey eskisi gibi değilmiş. Karınca arıya, arı uğurböceğine, uğurböceği kelebeğe, kelebek örümceğe, örümcek serçeye, serçe kırlangıça, kırlangıç ördeğe, ördek tavuğa, tavuk hindiye, hindi ...... Bu böyle devam etmiş. Bütün hayvanlar bir diğerine düşman.. Bu öncedende üç aşa beş yukarı aynıymış ama, en azından bir uyum, bir doğal akış varmış. 

Günlerden bir gün, bu hep çok yüksekten ve uzun uçmayı isteyen martı başarmış bunu. Yüksekten bakınca neler görmüş neler!! Bi kere akbabanın o kadarda büyük olmadığını görmüş, o kendini öyle sanıyormuş. 
Hemen aşağıya süzülerek inmiş. Bütün bu gördüklerini anlatmış. Kendinize gelin, sizin bu didişmeleriniz, kavgalarınız akbabaya yem oluyor. Yapmayın, etmeyin.. Ama dinleyen kim. Kimi anlamış, kimi dinlemiş ama anlamamış. Bu sefer anlayanlar anlamayanlarla karşı karşıya gelmiş. Ortalık hepten karışmış. 

Aradan çok zaman geçmiş, bir sürü sular akmış, karlar yağmış, baharlar gelmiş, yazlar, sonbaharlar derken, yine günlerden bir gün bu akbaba hastalanmış. Elden ayaktan düşmüş. Saygınlığını yitirmiş. Ölümünü bekliyor, ama bir türlü ölemiyormuş. Kara bir sinek konmuş burnunun ucuna. Eliyle sineği savmaya mecali kalmamış. Sinek uçup uçup yeniden konuyor,  vızıltısı kulaklarında uğulduyormuş. Bütün hayvanların öcünü kara bir sinek almış.. Bi daha hiç haber alınamamış akbabadan. O hayvanlar alemi, o diyara ne olmuş oda bilinmiyormuş. 

Gökten üç elma falanda düşmemiş.