Dünyada en çok fotoğrafı çekilen, İsviçre denince insanın aklına ilk gelen o görkemli dağ, Matterhorn.
Sırf onu görebilmek için ayağına kadar gidiyoruz. Ne kadar asil... O yerinden hiç kıpırdamıyor, dünyanın dört bir yanından insanlar onu görmeye geliyor.
Zermatt’a araçla girilmediği için tren biletlerimizi günler öncesinden ayarlamıştım. Kampanyalı birinci sınıf günlük biletler kişi başı 120 franktı. Bu biletle 24 saat boyunca bütün İsviçre’de birinci sınıf vagonlarda, başka hiçbir ücret ödemeden yolculuk yapabiliyorsunuz. Ben de fırsatı görür görmez biletleri kaptım tabii. Üstelik o gün hava yağışlı olursa rotamızı değiştirebilir, İsviçre’nin başka bir köşesine doğru yola çıkabilirdik. Yani her ihtimale karşı planım hazırdı.
Sabah erkenden yola çıkacaktık, yolumuz uzun, göreceğimiz yerler ise çoktu. Sandviçlerimizi trende yer, çayımızı da yol boyunca içeriz diye düşünmüştük. Fakat ne yazık ki restoransız bir trene denk gelmiştik. Üstelik kalabalık nedeniyle, hani uçaklardakine benzeyen şu minibar arabalarını da artık trenlerde dolaştırmıyorlarmış. Bu geziler boyunca yaşadığımız tek sıkıntı galiba çay meselesiydi.
Neyse ki bir süre sonra Zermatt’a giden dağ trenine binecektik. Tren, güzel vadilerin ve köprülerin arasından kıvrıla kıvrıla ilerlerken manzaralara dalmıştık. Yolun nasıl geçtiğini anlamadan Zermatt’a varmıştık bile.
“Bakın, arkanızda kim var” dedim.
Herkes aynı anda arkasına döndü. İşte oradaydı.. Matterhorn, bütün ihtişamıyla karşımızda duruyordu. Sanki biz fark edene kadar sessizce arkamızdan bizi izliyormuş gibiydi.
Bir süre olduğumuz yerde durup onu izledik. Fakat asıl hedefimiz, bu görkemli dağı en güzel göründüğü yerlerden birinden izlemekti. Bu nedenle fazla oyalanmadan Stellisee’ye doğru yeniden hareket ettik. Füniküler ve teleferik ücretleri günlük tren biletimize dahil değildi. Gerekli ek biletleri aldıktan sonra fünikülere bindik ve dağın yukarılarına doğru çıkmaya başladık.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder