Sayfalar

2 Eylül 2026 Çarşamba

Isvicrenin Kalbine Yolculuk (3) Matterhorn



Hele hele, şu duruşa, şu ihtişama...
(Görsel internetten)

Eveeet, geldik üçüncü güne… Bugün büyük gün. Sanırım gezi programımızın zirve noktası burası.

Dünyada en çok fotoğrafı çekilen, İsviçre denince insanın aklına ilk gelen o görkemli dağ, Matterhorn.

Sırf onu görebilmek için ayağına kadar gidiyoruz. Ne kadar asil... O yerinden hiç kıpırdamıyor, dünyanın dört bir yanından insanlar onu görmeye geliyor.

Zermatt’a araçla girilmediği için tren biletlerimizi günler öncesinden ayarlamıştım. Kampanyalı birinci sınıf günlük biletler kişi başı 120 franktı. Bu biletle 24 saat boyunca bütün İsviçre’de birinci sınıf vagonlarda, başka hiçbir ücret ödemeden yolculuk yapabiliyorsunuz. Ben de fırsatı görür görmez biletleri kaptım tabii. Üstelik o gün hava yağışlı olursa rotamızı değiştirebilir, İsviçre’nin başka bir köşesine doğru yola çıkabilirdik. Yani her ihtimale karşı planım hazırdı. 

Sabah erkenden yola çıkacaktık, yolumuz uzun, göreceğimiz yerler ise çoktu. Sandviçlerimizi trende yer, çayımızı da yol boyunca içeriz diye düşünmüştük. Fakat ne yazık ki restoransız bir trene denk gelmiştik. Üstelik kalabalık nedeniyle, hani uçaklardakine benzeyen şu minibar arabalarını da artık trenlerde dolaştırmıyorlarmış. Bu geziler boyunca yaşadığımız tek sıkıntı galiba çay meselesiydi.

Neyse ki bir süre sonra Zermatt’a giden dağ trenine binecektik. Tren, güzel vadilerin ve köprülerin arasından kıvrıla kıvrıla ilerlerken manzaralara dalmıştık. Yolun nasıl geçtiğini anlamadan Zermatt’a varmıştık bile.


Hava pırıl pırıldı, gökyüzü masmaviydi. Rengârenk sardunyalarla süslü balkonları, ahşap evleri ve şirin otelleriyle Zermatt, insanı daha ilk anda kendine hayran bırakan turistik bir dağ kasabası.Güzel bir kafede yer bulduk. Kimimiz çayını, kimimiz kahvesini içtikten sonra Matterhorn’un en güzel görüldüğü noktalardan biri olan Stellisee’ye doğru yola çıktık. Füniküler ve teleferik istasyonuna doğru yürürken birden:

“Bakın, arkanızda kim var” dedim.

Herkes aynı anda arkasına döndü. İşte oradaydı.. Matterhorn, bütün ihtişamıyla karşımızda duruyordu. Sanki biz fark edene kadar sessizce arkamızdan bizi izliyormuş gibiydi.

Bir süre olduğumuz yerde durup onu izledik. Fakat asıl hedefimiz, bu görkemli dağı en güzel göründüğü yerlerden birinden izlemekti. Bu nedenle fazla oyalanmadan Stellisee’ye doğru yeniden hareket ettik. Füniküler ve teleferik ücretleri günlük tren biletimize dahil değildi. Gerekli ek biletleri aldıktan sonra fünikülere bindik ve dağın yukarılarına doğru çıkmaya başladık.

Göl kenarında, Matterhorn Dağı’nı da tam karşımıza alarak güzel bir yer bulup piknik sepetimizi açtık. Biz dağa bakıyorduk, dağ bize… Sanki “Hoş geldiniz,” der gibi başını eğmiş, bizi selamlıyordu. Çok keyifli ve unutulmaz birkaç saat geçirdikten sonra aynı rotayla geri döndük.

Dönüş yolunda, trende derin sohbetler ederken bir kadın tepemizde belirdi. “Almanca biliyor musunuz?” diye sordu. “Evet,” dedim. “Burası birinci sınıf vagon. Sessiz olmanızı rica ediyorum,” dedi. Sanki kavga ediyor ya da hahaha, hohoho, hihihi gülüyorduk. Normal bir ses tonuyla sohbet ediyorduk ve gülünecek yerde gülüyorduk. Neymiş efendim, fısıldayarak konuşacakmışız… “Peki,” dedik, ne yapalım? Biz uyumlu ve kibar bir ekiptik. Buna yalnızca bizim kültürümüzü anlayamayacak kadar yalnız ve soğuk insanlar anlam veremezdi tabii. Avrupa kültürünün de böyle minik kıllıkları oluyor işte. 🙂

Hiiiç neşemizi kaybetmeden, iki buçuk saatlik yolculuğumuzu tamamladık. Misafirlerim otellerine, ben de evime döndüm. Yarınki rotamız: Aareschlucht, Giessbach, Brienz ve Thun. Bakalım yarın bizi hangi maceralar bekliyor?





Biz yukarıdayken duman başından eksik olmadı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder