Sayfalar

30 Ağustos 2016 Salı

Yine Bir Kapıyı Araladı Che..

Bir deli kuyuya taş atar, kırk deli çıkarmaya çalışır ya. Buda öyle bir şey. Meclis Başkan'ından sözediyorum. Kahramanca çıkışlar yapayım diyor ama her seferinde baltayı taşa vuruyor. Daha öncede Laiklik yeni anayasadan çıkartılmalı dediydi. Sonrada çevirdi, kıvırdı filan. Şimdi de CHE ye dil uzatmış. 

Bırakın taş atsın bir deli. Biz çıkarmaya kalkmayalım. Hatta fırsata çevirelim. Hani son günlerde yaptıkları ile sürekli öğünen biri şu atasözünü kullanıyor ya, "insan ölür kalır eseriiiii, eşek ölür kalır semeriiii" diye. O Yüzden Che'nin eserini dünya biliyor. Ona "Eşkıya" diyen kişiyi kim tanıyor dünyada? Hiç Kimse! Öldüğünde semeri bile kalmayacak. Biri adını hatırladığı için arama yapmayacak Googlede, yakınlarından başka, oda belki!! Fakat bu garip sözleri ile anılabilir, hatırlanabilir. Yani bir nevi semeri ile. 

Fırsata çevirmek derken;
Mesela siz tekstilciler uyumayın, bu ara Che tişörtleri iyi satar. Hem iyi kazanç sağlarsınız, hem ekonomiye katkınız olur. 

Son 13 yıldır eğitim sistemi değişmiş siz gençler, merak uyandırmadı mı bu CHE denen "eşkiya" sizde? Kimmiş? Neler yapmış? Nerde yaşamış? Nasıl yaşamış? Düşüncelerini be yaptıklarını benimsersiniz veya benimsenmezsiniz. Ama merak edin bi okuyun be, götten atmayın, sadece adının Kahraman olan kişisi gibi. 
Onun geçmişini okuduğunuzda göreceksiniz ki, sosyal, sevecen, gönüllü, ezilen halkların çıkarına emek veren, bir insan. Sadece şu sözü yetmezmi? "Dünyanın neresinde olursanız olun, bir insan haksızlığa uğruyorsa, eziliyorsa, onun yanında olun” 

Sosyal insandı dedim. Sosyalist demiyorum bak, çünkü bu kelimenin anlamını bilmeyenlerin tüyleri diken diken oluyor ya, ondan! Ayrıca sosyal olan insana sosyalist, egosu yüksek olana egoist, insanlığa değer verene hümanist, ırkçı olana rasist, insanlara, insanlığa, ırklara, renklere, düşüncelere, saygısı olmayanlarada  kısaca faşo deniyor, sevgili kardeşim. Kemal Sunal buna daha iyi bir cevap vermişti gerçi. (Bakınız: Kibar Feyzo) 

Bardağın dolu tarafından bakmaya programlıyım ya, bu talihsiz açıklamalar, uydurmalar, yani götten atmalar, CHE nin ve onun gibi nicelerinin anlayışı harekete geçer belki? Bilmemem..

Bizim Sosyal anlayışımızıda Steve Jobs, Mark Zuckerberg vb. kafesi içine aldı gerçi. Ama öyle, "yaaaa, dimi?" Deme. Koskocaman cumhurumuzun başkanı bile 15 Temmuz gecesi millete skypten seslendi, sokaklara çağırdı. DemAkrasi için. Evet güzel. Demokrasi sokaklarda hep söylüyoruz. Ama DemAkrasi değil kastettiğimiz. 

Demekki çağ, teknoloji çağı imiş. İşine gelmeyince  interneti kısıtla, yasakla, işine gelince sonuna kadar kullan.. Yok ya? Yok öyle yağma. İşte böyle hep kendini düşünene egoist, yasaklayıcı, anlayışı yoksun olana faşist diyoruz, sevgili kardeşim. 

Che Guevara' da senin gibi, benim gibi bir insandı. Bir anadan doğmuştu. Hastalanmıştı belki. Üzülmüştü, sevinmişti, sinirlenmişti, çok sevmişti, okumuştu, doktordu, vs. Yani öncelikle bir insandı. Haksızlıkların ve ezilenin yanındaydı. Ve her insanın bir gün öleceği gibi oda öldü. Ölümsüzleşenlerden oldu. Bir iz bıraktı. 

Neredeyse yarım asır olacak göç edeli, hala konuşuluyor. Evet, insan ölür kalır eseri!! 

29 Ağustos 2016 Pazartesi

Haftasonundan Notlar..


Uzun zamandır isteyerek severek yaptığım bir şey yok. Yapılması gerekenleri yapıyorum. Perşembe buluşmaları hariç. O bir ihtiyaç halini almış, nefes almak, yemek yemek su içmek gibi gibi. Olmazsa olmazlarsa girmiş. Yani yapılması gereken. Tek farkı severek yapılması. 

Perşembe kadınlarından Antonella, bahçesinde davet vereceğini, Almanya'dan arkadaşları, ailesi, annesi babası, kardeşi, ve çocukları, ile (en küçük çocuk 17 yaşında) birlikte bahçesinde yaz programı yapacağını söyledi. Benide çağırdı. Sadece aile içi  yapacağı bu davete benide çağırması hakkaten bana değer verdiğinin göstergesiydi. Bana göre çağrılmasamda olurdu. Dedim ya hiç bir şeyi severek yapmıyorum bu aralar. İnsanlar orada, kimi Fransa tatilinden Almanyaya dönerken uğradıkları arkadaşlarının bahçesinde tatilini anlatacak, diğeri Eylül'de gideceği İtalya tatilini anlatacak, bi diğeri bambaşka bir şey anlatacak. Eeee sen! Sap gibi kalacaksın ortada, diye düşündüm.

Bir ara mutlu olmanın yollarından birininde, "sosyal ortamlara girin, istemeseniz bile bir davete katılın" diye okumuştum. Çok gitmek istemesemde sırf bu yüzden gitmek istedim. Gideceğim davette, ev ahalisinin dışındakileri bir iki kez görmüşlüğüm vardı.

Hava bu coğrafya için aşırı yüksek yine bu ara. 30 derecelerin üzerinde. Soğuk bir beyaz şarap ve kocaman bir karpuz götürdüm giderken. Gittiğimde herkes oradaydı. Pek hoşuma gitmez bir davete sonradan gitmek. Fakat sanki herkes beni bekliyormuşcasına karşılaşınca iyi hissettim kendimi. Tanıdıklarımla kucaklaştık, taşımadıklarımla tokalaşıp tanıştık. Iki uzun masa vardı. Içgüdüsel bir şekilde tanıdığın kişiler yanında  yer ediniyor insan. En azından ben öyle yapıyorum.  Antonellanın annesi Heidi, beni ne zaman görse üçüncü kızım diye kucaklar beni, buda benim çok hoşuma gider. Onların yanına oturdum. Güzel yaş almış, tecrübeli insanlarla konuşmak beni hep mutlu eder. Hep can kulağı ile dinlerim öyle insanları.

Heidi aslında Hitler dönenimdeki savaş'tan kaçıp doğu Almanya'dan ailesi ile birlikte çocuk yaşlarda batıya göç edenlerden. Almanya'dan gelen arkadaşlarıda aynı kaderi paylaşan ailenin çocukları. Cocuklarının çocukları, kuzenler, torunlar. Ben o aileyi büyüten 83 yaşındaki Giorgio ve 81 yaşındaki Heidi'nin yanında yer alıyorum.

Ama yaşlarını hiç göstermiyorlar. Gayet dinamik, hala otomobille uzak yollar yapabilen, gezen, hayatı ve yaşamayı seven ihtiyar gençler. Şarap içiyorlar, kendi üretimleri Likör içiyorlar. Hep güzel şeyler konuşuyorlar. Hiç kimse sarhoş olup dağıtmıyor ortalığı. Onları gözlemledim. Ortamdan çok mutluydular. Nasıl olmasınlar ki? Kızları, damatları, torunları, torunlarının sevgilileri hep bir arada. Bahçenin her köşesine mumlar yakıldı. Ortaya bir ateş yakıldı. İsviçrenin göbeğinde Akdeniz atmosferi. Iki uzun masa. Herkes herkesle birşeyler konuşuyor. Renkli minderler altımızda. Herşey önceden hazırlanmış, hiç panik bir ortam yok. Ev sahipleri rahat. Yemekler yeniyor, içkiler içiliyor, sohbetler yapılıyor.

Benim Türkiyeli olduğumu bilen herkes TR de yaşananları soruyor. Ne düşündüğümü? Ne hissettiğimi? Iyiki burada yaşıyorum diye rahat olamıyorum diyebiliyorum, sonra anlatıyorum hissettiklerimi. Dinliyorlar ve anlıdıklarını söylüyorlar.

Sonra ben soruyorum en büyük dedeye. Çok mutlu görünüyorsunuz ama şöyle klişe bir soru sormak istiyorum, keşke şöyle yapsaydım yada yapmasaydım dediğiniz bir şey var mı? Diye Hiç düşünmedi bile, kafasını sağa sola sallayıp "no" dedi. 83 yaşındayım ve sağlıklıyım, huzurumu sağlayan bir ülkede yaşıyorum, güzel bir ailem var, kızlarımı seviyorum, damatlarım harika, torunlarım mükemmel, mutsuz olmak için bir nedenim yok, dedi. Eğer değiştirebilme şansım olsaydı, zamanı bir 20 yıl durdurmak isterdim, birde bütün Dünya'dan dinleri yok etmek isterdim, inanışları demiyorum bak dikkatini çekerim, DİN'leri, dedi. Ve ekledi, buda iyi olmazdı, çünkü o zaman savaşlar olmazdı, ve bu bazı ileri gelenleri çok mutsuz ederdi, dedi. Oysa İtalyan asıllı katolik bir insan. Din'e değil, içsel inanışa vicdana inanıyor. Torunlarının kimi ateist, kimi inançlı, kimi dövmeli, kimi pirsingli, küpeli. Öyle kabul ediyor onları. Ve o torunlar etrafında pervane. Yeşil ceviz kabuğundan schnaps (bir içki türü) yapmanın sırlarını anlatıyor. Torunları pür dikkat onu dinliyor. Sonra kendi üretimi şişelerde şınaps ve likörler geliyor masaya. Torunları ile kadeh tokuşturuyorlar. Ben sadece kokluyorum. Zaten şarap içimişim birazcık, karıştırmayım, daha araba kullanıcam diyorum. Gerçi Trafiğe yakalansam ehliyet gider, ama daha fazla bokunu çıkarmanın alemi yok:)

Gece 22.00 oldu. Benim otobandan 7 dakikalık yolum, onların bir saatlik yolları var. Erken yatar erken kalkarmış. Karısını çok seven bu dede, tek derdinin eşinin geç kalktığını, hatta vinçle kaldırılmasını gerektiğini söyleyince benim kahkaham yırtıyor karanlığı. Aynı ben, diyorum, gülmem bitince. Benim üçüncü kızım diyen, Heidi'ye dedim ki, evet ben senin kızınım:) sana çekmişim:) bir gülüşme daha.. Sonra Giorgio dedeyede dayanamadım tabi. Sürekli saatine bakıyor, kulağına fısıldadım. Dedim ki ona, bak şimdi ben vedalaşıp eve gideceğim, biri kalkınca diğeride kalkar, bulaşıcıdır, yapalım mı bunu dedim. Gözlerini kırptı, tamam der gibi. Ve planımız tuttu. Ben kalkınca onlarda ayaklandı. Herkes vedalaşıp ayrılırken biz yine birbirimize bakıp göz kırptık:) 

28 Ağustos 2016 Pazar

Saçaklının Mektup Turu..

Tuttum o parmagi ben..
Değişik bir mektuplaşma, yazışma tarzı oldu bizimkisi #sacaklıkare ile. Onun başlattığı bir challengle, meydan okumada diyorlar hani, işte oradan geldik buralara. Sorulardan biride el yazınızı gösterir misiniz?"di. Bende tuttum el yazımla kendisine böyle bir mektup yazdım, bu soruya öyle cevap vermiştim. Çok sevinmişti. Saçaklı de altında kalmamış, daha farklı, daha güzel bir şey yapmış. Fermina ile mektuplaştığımızı, daha doğrusu kartpostal arkadaşlığımızı öğrenmiş. Ege'nin bir tatil kasabasından, oturmuş bana mektup yazmış, içine birde bardak altlığı koymuş, suluboya resimlerinden birinide kartpostal yapmış, yetmemiş bir mektup daha yazmış, bir zarfın içine sıkıştırmış üzerine "akşam sefasına iletilecek" diye not düşmüş, Fermina'ya göndermiş. Taaaa Angaralara..  Bütün bunlar Haziran ayında olmuş. Mektup üzerindeki tarihlerden öğrendim. Tabi araya patlamalar, darbe girişimleri 
falan girince, ha bugün ha yarın derken Ağustos'ta vermiş postaya Fermina. Sağolsun herseye rağmen yinede emaneti ulaştırdı bana. Iyi oldu, bizde uzun zamandır kart yazamıyorduk birbirimize. Bugün kocaman bir zarf vardı posta kutusunda. Insanın yüzünde bir gülümseme oluşuyor. Zarfı evirip çeviriyorum, sallıyorum falan. Acaba ne var ki içinde diye o süreyi uzatıyorum. O güzel yazısını nerde olsa tanırım Ferminanın. Uzun zamandır birbirimize kartpostal gönderemedik, topluca gönderdi herhalde diyorum. Neden sonra açıyorum zarfı, kahvede yapıyorum kendime bu esnada. Içinden iki kart çıkıyor Ferminadan. Birde hani şöyle sıkınca pıt pıt patlayan bir poşet, adını bilmiyorum, varsa bilen söylesin. O işte o pıt pıt zarfın içinde bir kapalı zarf, "Akşam sefasına iletilecek" yazıyor üzerinde. Allah Allah kimki bu diyorum. Kartları ve yazılanları okusam anlayacağım tabi, ama ben okumadan çözmeye çalışıyorum. Biz Türkiyeliler kültürümüz gereği hani bir mobilya veya bir elektronik bir şeyi kurarken yada ilaç alırken önce yapar sonra prospekti yada klavuzu okuruz ya, bu mantık her yerde ve zarfın içindekiler içinde geçerli. Okusana be kadın, dedim kendi kendime. Okuyunca, dinleyince anlıyor insan:) aklımın ucundan bile geçmiyordu Saçaklıkare'den mektup alacağım. Sürpriz büyüktü bugün. Hiç tanımadığın bir insan uzaklardan ancak bu kadar dokunabiliyor yakından. Geçmiş zamanda bir meydan okuma ile kısa bir mektup yazıyorsun, o sana kocaman sevgi ile geri dönüyor. Harika bir duygu şu yaşadığımız olumsuz bir sürü duygular içinde. 

Eh, bende bunun altında kalmayım, denizler aşırı değilde okyanuslar aşırı, Obama aracılığı ile göndermek istedim, sonra vazgeçtim. Sanırım bende aynı yöntemi kullanıp, büyük elçi Ferminaya göndereceğim. Fermina'da Saçaklıya:) Bazen sol kulak memesini sol elle arkadan uzatarak ulaşmak güzel oluyor. Yada bu yazıyı okursa belki adresini verir  direk kendine yollarım.. Bilemiyorum.

Aslına ben başka bir konuda yazacaktım bugün. Dün katıldığım bir davetten. Oradaki gözlemlediklerimden. Düşünüyorum şu an, onu ayrı bir post yapsam mı acaba diye. Uzun olur mu acaba diye. Hani uzun yazıyı sevmiyorlar diye bir olgu var ya? Ben öyle değilim. Sevdiğim kişinin yazıları ve Kitapları ne kadar uzun olursa o kadar iyi diye düşünenlerdenim. Kişi kendinden bilir işi.. Yazacağım.

Şimdi, dün.... Yok ya vazgeçtim. Neden mi? Çünkü yazmaya başlatmıştım dün geceden. Taslaklarda duruyordu. Onu ekleyip devamını yazmak istedim. Yok başka bir yazı konusu o. Pembe tayt üzerine kırmızı tişört giymiş gibi sırıtacak. Hemde şu koca popolusundan. Onuda yarın yazayım en iyisi. Yada bu akşam başka postla. Yazasım var bu gece. 


Zarfin icinden cikanlar..