Sayfalar

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Venedik anılarım #4 .. ve son

iste bi gün yine Buranadayim...
Dün akşam terasta otururken planlamıştık, bugün Murano ve Burano adalarına gideceğiz. Burano'nun çok renkli evlerini görmeyi ve fotoğraflamayı çok istiyorum. Akşamdan fotoğraf makinamın pilini şarja takıyorum, nolur nolmaz, orada birden bire şarjı biterse sinirden saçımı başımı yolmak istemiyorum.

Sabah rutinimiz hep aynı. En son ben uyanıyor, en erken ben hazır oluyorum. Hiç acelemiz yok bugün. Adalar yakın mesafede. Terasımızın hakkını vermek adına kahvaltı sonrası keyif kahvelerimizi içiyoruz. Meteoroloji yağmurlu göstersede yağmıyor. Yavaş yavaş hazırlanıp çıkıyoruz. Bu sefer boynuma dolayacağım bir şalımda var😀. Adalara giden vapotettoya biniyoruz. İlk gördüğümüz yer Venedik mezarlığı oluyor. Enterasan şehrin mezarlığıda enteresan oluyor tabi. Sular üzerine kurulu bir yaşam, yine sular üzerinde başka bir adada buluyor. 

Fotoğraf makinamı çıkarıp yakınından geçerken fotoğraflamak istiyorum. Denklanşöre basıyorum, tık yok. Açıp kapatıyorum. Yine bir şey olmuyor. Bir anda şarjın hala prizde takılı olduğu aklıma geliyor. Koca makine yanımda, ama pili evde. Olacak iş mi? İçim hafifden bir yanıyor. Kendime çok kızıyorum. Ama yapacak bir şey yok. Sinirlenmemeye çalışıyorum.
Çabucak atlatsamda şoku, ara ara "nasıl unutursun nasıl" diye kendimi hırpalıyorum. Neyseki akıllı telefonlarımız var, diyor bir nebze olsun rahatlıyorum,  ama aynı şey değil işte, deyip tekrardan bir sinir basıyor beni.

Kırk dakika sonra varıyoruz Burano'ya. Minicik şirin bir ada burası. Renkli evleri, ve danteli ile ünlü. Evler sadece renkli renkli değil. Çok renkli. Böyle sapsarı, mosmor, masmavi, pespembe yemyeşil kıpkırmızı gibi gibi. Pencereleri harika. Çiçekler uyumlu. En fazla iki katlı evler. Evlerin balkonunda, önünde veya sokakta çamaşırlar asılı. Bizde olduğu gibi donları ve sütyenleri görünmeyen yere asmıyorlar, her şey aleni açıkta. Sonuçta onlarda bir giysi neden saklayalım der gibi. Mantıklı. Tıpkı Venedik gibi orasıda, değil otomobil bisiklet bile yok. Niye olsunki zaten, ada öyle küçük ki, yarım saatte görmediğin yer kalmıyor. Bir tatil yeri değil, gidip görme ve dönme yeri. Ve birde fotoğraf çekme yeri🙄. Bir gün bile kalınmaz bana göre. Evleri neden renkli diye soracak olursanız; bu konuda çok söylemler var. Hele bir tanesi vardı bana çok komik geldi. Neymiş efendim, evin erkekleri sarhoş gelirmişte, evi bulamazmış, evi renginden tanırmış, hahaha. Hiç inandırıcı değil. Diğer bir söyleme göre, eskiden orada yaşayan 3-5 aile varmış. Sokak isimleri yokmuş. Posta ev renklerine göre gelirmiş. Bu benim aklıma daha çok yattı. Şimdilerde ise turist çekme yöntemi olabilir.

Oradan kartlar alıyorum yakınlarıma göndermek için. Bir kafeye oturup yine aperol spritz içiyor diğerleri. Cansu ve ben bira içmek istiyoruz. Güzel seçenek. Aperol spritzde bir yere kadar. Çocuk içeceği gibi renkli renkli ne o öyle:)  Orada kartları yazıyorum. Sonra ayrılıyoruz Burano'dan.

Muranoya geliyoruz. Burası daha büyük bir ada, ama daha ıssız. Cam'dan her türlü figürün yapıldığı yer. Kısa bir turdan sonra orayada veda ederek Venedik'e dönüyoruz. O akşam evde yemek yiyip terasta oturmak niyetimiz.

Biz dört Türkiyeli, bir İtalyan kökenli İsviçreli olarak yapıyoruz bu tatili. Dolayısı ile ev yapımı bir makarna türü bir şeyler istiyoruz. Ama domates soslu değil, kremalı falan istiyoruz. Hepimiz aynı fikirdeyiz. Bir yerden alışveriş yapıp eve geliyoruz. Yorulmuşuz, acıkmışız. İtalyan kökenli arkadaşımız Antonella yapıyor o akşam makarnayı. Hepimiz yardım ediyoruz. Hazırlama aşamasında beyaz şarapla başlıyoruz. Makarna suyunu kaynamak üzere ocağa koyup, kadehimizi alıp yine terasa çıkıyoruz. Teras hep güzel. Konuşmalarımız hiç bitmiyor. Su kaynamıştır diye aşağıya iniyorum. Ben kalkınca hepsi geliyor peşim sıra. Yemek hazır, o meyveli desenli muşamba örtülü masamıza oturuyoruz. O nasıl güzel bir makarna olmuş. İstisnasız üç tabak makarna yiyorum. Sanırım Ayça'da öyle. Kardeşim Serdar masayı kaldırıyor. Sonra biraz yürümek istiyoruz. Asıl amaç telefonlarımızın tanıdığı o kafe-barın yanından geçmek:) kısa süreli bir telefonlarımızı, maillerimizi  chek edip yola devam ediyoruz. Bir saat kadar yürüyoruz. Sonra yine ev. 

Yarın son gün. Yarın Venedik gettosu diye tabir edilen yahudi mahallesini gezmek istiyoruz. Herkes yatıyor. Kardeşim ve ben terasa çıkıyoruz. Biz ailece akşam yatmayı bilmeyiz sabahta kalkmayı! Ama orada erken yatmasakta erkenden kalkıyoruz. En son biz uyuyoruz. 

Son güne uyanıyoruz. Son günün rehaveti çöküyor üzerime. Salı günleri bir çok restoranın ve müzelerin kapalı olduğunu öğreniyoruz. Yahudi gettosunu dolaşıyoruz. İki dolaşıp bir oturuyoruz. Akşam için planımız hazır. İtalya'ya gelinirde pizza yenmez mi hiç? . Önce eve geliyoruz. Terasta en uzun o gün oturuyoruz. Hepimizin konuştuğu en az iki dil var, bazılarının üç, bazısının dört, ama ortak konuşabileceğimiz bir lisan eksik. Şöyle mesela, biz 5 kişiyiz ya, dördümüz Almanca konuşabiliyor, birimiz konuşamıyor, yada dördümüz İngilizce konuşabiliyor ama birimiz konuşamıyor, yada dördümüz Türkçe konuşuyor birimiz konuşamayor. Herkes birebir herkesle anlaşıyor ama toplu halde konuşulduğunda biri anlamıyor. O yüzden biri sürekli tercüme yapıyor. İşte yine terastayız, Almanca sohbet ediyoruz. Serdar simultane çeviri yapıyor Cansu'ya. Artık kulakları ne kadar tembelliğe alışmışsa, Ayça Türkçe birşeyler anlatırken, Serdar'a "translate please" diyor. Serdar'da e Türkçe konuşuyor ya deyince şarabı fazla kaçırdığımızı anlıyoruz. Pizza yemeye gidiyoruz. Pek bi özellik bulamıyorum daha önce İsviçre'de yediklerimle. Ama birlikte olmamız çok güzel. 

Eve geliyoruz, evdeki yamuk kapılara çok gülüyoruz her seferinde. Evler keza öyle yamuk. Yuvarlak bir nesne koyuyoruz, aşağıya doğru kayıyor. Binalar eğri, sokaklar eğri, kapılar, pencereler eğri. Eğri bir kent Venedik. "Eğri oturup, doğru konuşalım" değimi Venedik'te var mı bilmiyorum, ama olsaymış çok yakışırmış. 

Kikirdeşerek uykuya dalıyoruz. Sabah 7.15 de istanbuldan gelen arkadaşlarımızı yolcu ediyoruz Salute durağından. Bir kaç saat sonrada kardeşimi Almanyaya uğurluyoruz. Biz öğleden sonra veda edeceğiz Venedik'e. Vaktimiz bol. Hava masmavi. Ama içim biraz buruk. Güzel şeyler yapmak istiyorum. Rialto köprüsü altında kapuçino içiyoruz. Cansu'nun kayboluşu geliyor aklıma bu köprüde. Tadım pek yok. Boş boş büyük kanala bakıyorum. Kalkıp yürüyoruz. Artık geçtiğimiz sokakları tanır hale gelmişim. Venedik pazarına rastlıyoruz. Meyve ve sebze kokuları çok yoğun. Ben sadece tuz alıyorum. Sonra küçük bir butikte hep aradığım, hem güzel, hem ucuz şeyleri görüyorum. Sanki benim için dikilmiş, üzerine cuk oturuyor. Asıl amaç kendimi mutlu hissetme. Alıyorum üzerime yakışanı. Zaman öldürmek için bir meydanda son kez aperol spritz içiyoruz. Artık sadece sokaklar tanıdık gelmiyor, insanlarda tanıdık. Bizim gondolcu Fabio'ya rastlıyoruz. Sohbet muhabbet gırla gidiyor. Antonella ile İtalyanca konuştukları için nerdedeyse akraba gibiler. Gelin sizi son bir kez gondolla gezdireyim, para istemem diyecek gibi. Fakat bizde kabul etmeyecek gibiyiz. O modda değiliz. Bir kaç gündür birlikte yiyip içtiğimiz, çok gülüp çok eğlendiğimiz arkadaşlarımız birer ikişer ayrılmış, bizde birazdan trenimize binip gideceğiz. Güzel bir şeyin sonuna varmanın burukluğu bu. Ama yinede şükürler olsun herşeye. 

Ha, en son o terasta konuşurken bundan sonraki tatilimizin adını koyarak ayrıldık. Belki bir yıl sonra, belki daha sonra. Kapadokya olacak. 

Devamı gelmeyecek, Bitti ✅ 😀

Kardesim ve o şalım;)
Burano sokaklari.
Burano iste..

4 yorum:

  1. Merhaba, Deep duyurmus sizi ben de geldim. Takipteyim artik sizi. Beklerim bana da.
    Bir de Venedik ne kadar hos bir yer degil mi! Cok istiyorum gitmeyi!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoşgeşdiniz😀 Deep verimli bir şey yaptı evet. Venedik güzel evet, çok sulu ve çok romantik bir kent. Bir gün sizde gidersiniz umarım😊

      Sil