Sayfalar

25 Nisan 2026 Cumartesi

Beş Günlük Serüven (2) Doğum Günü Programı.

Eveet, nerede kalmıştık, tren garından arkadaşımı almaya koltuk değneği ile gitmiştim. Biraz ağlaştık, sonra gülüştük derken, Ayça’yı aldığım gibi Rosengarten’e gittik. Çünkü hava çok güzeldi ve neden olmasındı. Piknik sepetini de hazırlamıştım önceden. Kim takar dizi? Ha evde oturmuşum, ha Rosengarten’de. Doktorun verdiği yakı ve ağrı kesici nispeten ağrımı azaltmıştı. Hatta değneksiz bile dikkatli yürüyünce ağrımıyordu. Piknik örtümüzü serdik, atıştırmalık aperatifleri de dizdik üzerine, şarap bardakları ve soğuk roze ile tamamladık. Başıma gelenleri anlattım, ama dizim böyle devam ederse planlarımızı yapabiliriz dedim. Yoksa kızcağız hastabakıcılık yapmaya gelmiş gibi olacaktı.  Sonra Antonella katıldı bize. O da beni değneklerimle görünce bir şok yaşadı, zira bir gün önce malum perşembeydi ve görüşmüştük. Her şey o gittikten sonra oldu. Neyse bir kez de ona anlattım olanı biteni. Eee dedi, Pazartesi doğum günü planın ne olacak. Dedim böyle ağrısız olursa plan aksamayacak, o GoldenPass güzergahını yapacağız. 

Akşam karanlığı çökmüş, şehrin ışıkları birer birer yanmaya başlamıştı. Biz ise hâlâ oradaydık. Eve gitmeye pek niyetimiz yoktu ama, neden sonra kalktık. Çünkü ertesi gün için başka bir planım vardı... Dağlara kaçacaktık. Madem dizim artık gıkını çıkarmıyordu, planlar da tıkır tıkır işlemeliydi.

Sabah 9’da evden çıktık. Kahvaltımızı Thun gölünün kiyisinda yaptık sonra rotayı Lauterbrunnen’e çevirdik. Arabayı park edip tren garındaki gişelere yöneldik. Şans bu ya, günlük kampanya bileti bulduk. Berner Oberland bölgesi için geçerli, tren, otobüs, teleferik, füniküler… ne varsa kapsayan bir Tageskarte. Erken çıkmanın ve yaz saatine geçilmiş olmasının avantajıyla günü sonuna kadar kullandık. O dağdan bu dağa mekik dokuduk; deyim yerindeyse biraz bokunu çıkardık:)  Ama değdi.

Uzaktan bakıp hayran kaldığımız o karlı dağların dibine kadar trenle gitmek… Sanki uzansak dokunacağız hissi muhteşem...Yeşil vadiler, bembeyaz zirveler, masmavi bir gökyüzü… Ben susayım, fotoğraflar konuşsun.







Dizim mi? Pssst… Şimdilik sessiz. Ceylan gibi sektik” desem, biraz abartmış olurum tabii. Daha çok ulaşım araçları sayesinde sektik diyelim. Sistem şöyle işliyor: trenden in, diğerine bin; ondan in, teleferiğe geç… Gün boyu böyle akıp gitti.

Asıl olay Pazartesiydi.. Yani 20 Nisan. Yani doğum günü planımız...

O gün, GoldenPass Line üzerinde, meşhur Belle Époque treniyle yolculuk yapacaktık. Peki bu ne demek?
1800’lü yılların zarafetini bugüne taşıyan, nostaljik bir trenle yaklaşık 2,5 saatlik masalsı bir seyahat…

Trenin içi ahşap, koltuklar kadife… Camdan baktıkça dağlar, vadiler, köyler akıp gidiyor. Biz de 1. sınıf vagondaki, önceden rezerve ettiğimiz koltuklarımıza kurulduk. Ama öyle sıradan kurulmak degil. Masa örtümüzü serdik, minik vazoya çiçeklerimizi yerleştirdik…
Aperatifler, cam şampanya kadehleri ve tabii ki şampanyamızla masamızı donattık. Sanki tren yolculuğu değil, adeta mobil piknik + aristokrat kaçamağı:)) 

Güzergâhımız Zweisimmen’den başlayıp Montreux’e uzanıyordu.
Ve ben… nasıl mutluyum anlatamam. Her şeye rağmen bu planı gerçekleştirebilmenin huzuruyla, durup durup şükrettim.

Sabah da küçük bir bavul hazırlamıştım. Ama öyle klasik bavul değil…
İçinde neler var dersin... Şarap, masa örtüsü, atıştırmalıklar, vazo ve çiçekler, veeee… şapkalar:))E tabii… Madem bir dönem yolculuğu yapıyoruz, konseptimiz olacak... Öyle rastgele takılmak yok… Stil sahibi aristokrat aile bireyleriyiz:))










Geldik Salı’ya…

Salı günü dizim için MR çekilecekti ya… Ayça’yı yolcu ettikten sonra soluğu doktorun yanında aldım. MR sonucu geldi, Cuma ilk gittigimde doktorumun da tahmin ettigi gibi sağ dizimin iç bağı kopmuş. Doktorum bana hemen ortopedik dizlik ve fizyoterapi yazdı. Gittim, bana uygun dizliği aldım. Ama ne dizlik… Bildiğin robot bacak. Tüm bacağı sarıyor. Kendimi yarı insan yarı robot bir varlık gibi hissediyorum. Üstelik 8 hafta boyunca gece gündüz çıkarmak yok… Onunla yatıp onunla kalkacağım. Ama olsun… Buna da şükür. 0 kadar plan yaparken, o kadar dağ bayır gezerken bana gıkını çıkarmayan dizime cok teşekkür ediyorum.

Ve tabi ki, bu macerada yanımda olan arkadaşlarıma da kocaman bir teşekkür. 🙏

robotik bacagım..

22 Nisan 2026 Çarşamba

Beş Günlük Serüven (1) / Kaza Geliyorum Demedi..

Aylar öncesinden 20 Nisan’a program hazırlamıştım. Çünkü doğum günümdü. Ama öyle sıradan bir doğum günü değil… Bu sene özel olacaktı. Özel bir yaş, özel bir plan...

GoldenPass denilen o masalsı güzergâhta, özel bir tren yolculuğu… Her şey ince ince düşünülmüştü. Üstelik İstanbul’dan canım arkadaşım Ayça da 4 gün önceden gelecekti. Plan kusursuzdu. Evrenle bile anlaşmış gibiydim. Günler öncesinde o tarihe meteoroloji soğuk ve yağmurlu hava gösterirken, birden güneşli günleri gönderdi. Sanki “merak etme, hiçbir aksilik olmayacak” der gibiydi. Artık gerçekten hiçbir kusur kalmamıştı. Her şey muhteşem olacaktı… Hatta aynı gün, arabanın içini dışını güzelce temizlerken, koltuğun altında neredeyse bir yıldır kayıp olan altın bilekliğimi bile bulunca çok sevinmiştim.“Her şey mi bu kadar yolunda gider?” diye düşünmüş, içim içime sığmamıştı.

Derkeeen… Evren son anda “bi dakka, bi dakka... hooop, hayırdır hemşerim?” demiş olmalı… Oysa hiç yapmazdı böyle.

Ayça uçağa bindiği saatlerde ben bir hastanenin acil servisindeydim… Hem de koltuk değnekleriyle. Tabii ona hiçbir şey söylemedim. “İyi yolculuklar, gelince anlatacak çok şeyim var” dedim sadece. O da merakli ama umutlu bir cevap verdi. Büyük ihtimalle “Server yine güzel sürprizler hazırladı” diye düşünüyor. Ah Ayça ah… Keşke sürpriz sandigin şey koltuk değnekleri olmasaydı.

Peki ne oldu?

Ayça gelmeden bir gün önce, akşam saatlerinde balkonumda son derece masum bir temizlik faaliyeti içindeydim. Suç aleti tekerlekli saksı altlığı. Plan basitti aslinda. Onu biraz kenara çekeceğim, altını süpüreceğim, sonra tekrar yerine koyacağım.Ama o saksı altlığının benimle başka planları varmış. Bi ara kendi kendine yer değiştirmiş olmalı. Ben de hiçbir şeyden habersiz, temizlik gururuyla geri adımımı attım… Ve işte tam o an oldu ne olduysa. Tam üstüne basmışım. İki bacağım birbirine veda edercesine biri doğuya, diğeri batıya doğru açıldı. Hayatımda ilk ve muhtemelen son kez bu kadar başarılı bir spagat yaptım. Keşke biraz daha zarif olsaydı… Ama yok. Sağ dizim büyük bir kararlılıkla taş zemine "ben geldiiim" diye kapaklandı.

Hemen kalktım. “Bir şey yok galiba” dedim. Hatta profesyonel sporcu ciddiyetiyle buz koydum, şişmesin, morarmasın diye.Gece olunca anladım ki dizim benimle aynı fikirde değil. Ağrı? Var...  Sızı? Fazlasıyla var...  Uyku? Yok... 

Sabah olduğunda yürüyebilmek iyce işkenceye dönüşmüştü. İşe gitmek yerine kendimi acil serviste buldum. Oradakiler bana baktı, ben onlara baktım… Sonra biri “tekerlekli sandalye verelim mi?” dedi. Dedim ki: “Yok, o kadar da değil.” (İnat önemli, olanlari kabul edersem daha kötü olurum düsüncesi hakim) Bunun üzerine bana koltuk değnekleri verdiler. Yani durumum resmi olarak biraz daha ciddileşmişti.

Orada beklerken düşündüm:
Dizime mi üzülsem, yoksa aylar öncesinden yaptığım o şahane planların suya düşme ihtimaline mi? Üstelik Ayça geliyor…Ya onu karşılayamazsam? İşte o an anladım… Hayat bazen seni GoldenPass trenine bindirmek yerine acil serviste koltuk değnekleriyle bekletebiliyor. Ve ben, tüm bu absürtlüğün ortasında, hem gülmek hem ağlamak arasında bir yerde kaldım. Bütün duygularım allak bullak oldu.

Uzunca bir bekleyişten sonra doktorun yanına alındım. Olayın nasıl geliştiğini anlattım. Şişlik yok, morluk yok… Ama yürümek çok zor.Sonra röntgene alındım. Kırık yok, kemikler sağlam görünüyor. “İç diz bağı zedelenmiş olabilir, hatta kopmuş da olabilir,” dedi. Bunun için MR’a yönlendireceğini söyledi. Ve ekledi: “Randevuyu 20 Nisan’a alalım.” Yani benim doğum günüme.

Bir anda çocuk gibi dudaklarımı büktüm, omuzlarım düşürdüm, kollarimi gögsümde kavusturdum, “Ama o gün benim doğum günüm… Benim bambaşka planlarım vardı. Hatta bugün arkadaşım İstanbul’dan geliyor…” diye mızıldandım.

Doktor bana baktı, hafif gülümsedi: “Tabii, bu sadece bir öneri. İsterseniz salı günü gidersiniz" dedi. Hee, tamam o zaman, dedim. Bir anda moralim yerine geldi, yüzümde bir tebessüm.

Sonra dizime yapıştırmam için yakı gibi bir şey, ağrı kesici verdi ve koltuk değneklerimi teslim etti.

Bir de arabayı soruyorum tabii, Peki, araba kullanabilir miyim? Cevap gayet net. Buna siz karar verin. Gaza ve frene basabiliyorsanız sorun yok, dedi. 

Eve geldim. Ağrı sanki biraz hafiflemişti. Ayça’nın gelmesine neredeyse iki saat vardı.“Denemeden olmaz,” dedim. Arabaya bindim, kısa bir test sürüşü yaptım. Sorun yoktu.Tamam, dedim, harika... 
Olmazsa Ayça kullanırdı zaten. Yeter ki gara kadar gideyim. Ve tam saatinde gar'daydım. İki değnekle gitmek fazla dramatik olurdu. Bir tanesini aldım sadece. Hem çok kötü görünmeyeyim hem de Ayça şok olmasın diye, hem de nispeten agrim azalmisti..

Uzaktan birbirimizi gördük. O bana bakıyor… Ben ona bakıyorum… Burun diregim hafif karincalanmaya basladi, ha ağladim ha ağlayacağim... "Nooldu sana böyle" deyince koyverdim kendimi. Hem güldük, hem ağladık… Ben gülerken ağladım, o da ağlarken güldü falan...

Simdilik kisa kısa kesiyorum, cünkü uzun yazılar okunmuyor, diyolar...

Hani "Bu Hikâye Senden Uzun Osman" kitabi var ya Aylin Bilboa'nin. Bazı hikâyeler kendini uzatır, anlatılmak ister. Benimki de onlardan biri gibi. 5 günlük bir serüveni yazmasam olmaz...

Bu hikâye senden uzun olacak sevgili sağ bacağım.

Devamı olacak...



18 Şubat 2026 Çarşamba

Biraz Hayat, Biraz Sanat

Geçen yıl blogda sadece bir yazıyla var olmuşum. Koskoca bir yıl, tek yazı. Bu yıl Şubat ayındayız ve ikinci yazı geldi. Hadi bakalım… hızlandım mı ne? Şubat zaten cüce bir ay. Ama bana göre daha da hızlı geçiyor. Çok şey yaşamıyorum belki. Rutini yaşıyorum. Ama yine de akıp gidiyor.

Hafta sonu ben de birçoğu gibi Masumiyet Müzesi’ni izledim. Hafta sonuna yaydım, üç günde, sindire sindire. Kitabı okumuş, müzesini gezmiş biri olarak diziyi başarılı buldum. Gerçi kitapla hikayem biraz karışıktı. İlk başladığımda yarıda bırakmıştım. Ben öyleyimdir, sarmıyorsa bırakıveririm. Sonra bir ara İstanbul’dayken müzesine gitmiştik. İsviçreli arkadaşım kitabı önceden okuduğu için müze ona çok daha anlamlı gelmişti. Müzeden sonra kitaba yeniden başladım. Yani bende sıra biraz ters işledi, önce yarim kitap, sonra müze, sonra yeniden kitap, şimdi de dizi. İsviçreli arkadaşım izler mi bilmiyorum. Kendisi kitapların filme uyarlanmasını pek sevmez. Ama ben diziyi beğendim. Dönemi iyi yansıtmışlar.

Görüntüler özellikle çok güzeldi. Zaten film izlerken benim için konu kadar görüntü de önemlidir. Hele o son bölümlerdeki ayçiçeği tarlaları, o Şevrole araba ve kırmızı elbiseli Füsun, tablo gibiydi.  Izlerken  tuvale nasıl aktarırım diye düşünüyordum. Bir şeye bakarken ister istemez “buradan sanatsal ne çıkar?” diye düşünüyorum. Ekrandan fotoğraflarını çektim o görüntülerin. Başarabilirsem tuvale aktaracağim bakalım. Olmazsa bozar başka bir şey yaparım :)

Geçen yıl, taşınma zamanları yani Nisan ayından itibaren hiç resim yapmamıştım. Bu sene Ocak ayında başladım nihayet. Yine salonun orta yeri bir atölye gibi. Ellerim bomboş oturamıyorum. Ya tığ işi yapıyorum, ya örgü, ya resim. Taşındığım evin bütün pencerelerine dantel yaptım. Öyle güzeller ki baktıkça mutlu oluyorum. Pencerelere de cuk oturdu bence:)

 

Bitirdiğim sadece bir resim var bu sene. Ama var ya, o da içime acayip sindi. Çok sevdim. Bu resme başlarken uzun uzun düşünmedim. İçinde biriken ne varsa, el bir şekilde yolunu buluyor sanki.

Bu tabloya bakan herkes başka bir şey görüyor. Kimi bir akşamüstü diyor. Kimi bir yolculuk. Kimi yalnızlık. Kimi umut. Ben hiç birini düzeltmiyorum. Çünkü sanat galiba tam da bu. Anlatmadan anlatmak. Açıklamadan bırakmak.

Benim için özel bir tablo bu. Ama nedenini söylemek istemiyorum. Bazı şeyler kelimeye dökülünce basitleşiyor.

1 Şubat 2026 Pazar

Suzi 93 yasinda... 

(Bu yazıyı Aralık ayında yazmaya başladım. Sene bitmeden bitecekti ama olmadı. Bugün, Suzi’yi ziyaret ettikten sonra son kez dönüp ekledim.)

Şu can çekişen bloğuma bir can suyu vererek kapatayım bu seneyi. Ne yardan ne serden misali ne tam kapatabiliyor insan burayı ne de ilk dönemlerdeki gibi sürekli yazabiliyor. Olsun varsın. Dursun bi kenarda. Niye aramadın, niye yazmadın diye sitem etmiyor.

Neyse gelelim senenin özetine. En son Suzi ile ilgili yazmışım. O zaman önce onunla başlayalım. İki ay önce kadar önceydi. Bir gece elinde bahçe makası ile balkona çıkıp, balkonuna uzanan asma yapraklarını budamak istemiş. Gece gece... Hem de ayaz bir gecede düşmüş. Bir daha kalkamamış. Yaşlı insanlar bebek gibi oluyor, düştüğünde kalkamıyorlarmış. Başını da bir yere çarpmış ve kanamış. Sabah yardımcısı gelene kadar orada öylece kalakalmış. Yardımcısı aradı bu durumdan haberdar etti, işte bu şekilde bulduğunu, ambulans çağırıp hastaneye gittiklerini, ve şu anda yoğun bakımda olduğunu ve gelişmelerden haberdar edeceğini söyledi. Hastaneye gittim, eli yüzü şişmiş, kaşında bandaj, konuşma zorluğu çekiyor, beni tanımıyor. Başında sürekli hemşire, 7/24 nöbet tutuyor. Ve yatağa bağlı. Çünkü serumları falan çıkarıp atıyormuş. Bırakın beni eve gideceğim diyormuş. Onu öyle görmek üzdü beni. 1 hafta sonra yardımcısı yine aradı, artık evine dönemeyeceğini, evine üç yüz metre uzaklıkta olan huzur evine yerleşeceğini söyledi. Ben evimi çok seviyorum, ve burada ölmek istiyorum derdi hep. Ama bu mümkün olmadı. Huzur evinde ziyaret ettim onu, aynı eski Suzi sağlığına kavuşmuş, şişkinlikler inmiş, yine o ince uzun damarlı ve buruşuk elleri çok güzel görünüyordu. Bir de nar kırmızısı oje sürmüşler tırnaklarına. Beni de tanıdı üstelik. Huzurevinin kafeteryasına gittik. Sadece öğle yemeklerinde ve akşam yemeklerinde küçük bir kadeh şaraba izin veriyorlarmış. Kahve içtik biz de. Odasını evinden getirdikleri tablolarla, masa, ve şifoniyer ile döşemişler. Kendini evinde gibi hissediyor. Ama Suzi ile eskisi gibi sohbet etmek mümkün değil. Mesela beni gördü, ismimi söylüyor, sen ski mi yaptın, oradan mı geliyorsun? Sen ski yapabiliyor muydun falan diyor. Evinden gelen tabloları tanımıyor, bana bunları Robin (Yardımcısı) hediye etti diyor. Kısaca nefes alıyor, ama hissedemeden yaşıyor. Kendine ait bir dünyası var artık. 31 Ocakta 93 yaşına girecek.

Bu sene çok fazla gezememişim. Haziran ayında her yıl yaptığımız iki günlük dağ kampı vardı. Bu sefer daha az kişiydik. Doğa muhteşemdi. Hava da mis gibiydi.

Eylül ayında, aylar öncesinden planladığımız ve Bozburun’dan başlayıp yine Bozburun’da sona eren 7 günlük bir tekne turu yaptık. Üç kadındık; bir de işini sessizce, ustalıkla yapan üç kişilik mürettebat… İtiraf edeyim, hazır sofraya oturmanın keyfi bambaşkaymış. Yemek bitiyor, sen daha masadan kalkmadan güvertede kahven beliriyor. Sonra uzanıp güneşleniyorsun, canın isteyince kendini serin sulara bırakıyorsun. Herkes kendi küçük mutluluğunun peşinde: biri kitabına dalıyor, biri müziğini dinliyor, biri sadece güneşe teslim oluyor. Bir kez daha denize gir, ardından soğuk bir bira… Kızlarla kahkahalı sohbetler, hiçbir yere yetişme telaşı olmadan akan saatler… Ve her gün, insanın “iyi ki buradayım” demeden edemediği o birbirinden güzel koylara demir atmak. 7 Eylül’de bir de ay tutulması vardı. Denizin ortasında, gökyüzüne uzanıp ayın yavaş yavaş değişimini izlemek… Ayın ışığı tam da rakı masamıza vuruyordu. Hafızamdan silinmeyecek büyüleyici bir ortamdı.

Ekim ayında beş günlüğüne Karadağ’a, nam-ı diğer Montenegro’ya kaçtım. Budva, Kotor ve Perast… Üçü de kartpostal güzelliğinde. Hava desen, Ekim ayına yakışmayacak kadar muhteşemdi; güneş sanki “mevsim umurumda değil” demeye gelmişti. Her köşe başında bir Türkiyeli işletmeciye, her kafede bir Türk turiste rastlamak mümkün. Bir yanıyla Türkiye havası, bir yanıyla Avrupa’da olma hissi… Tanıdık ama yine de farklı, yabancı ama hiç yabancı değil. Abimlerle ve kuzenimle orada buluşmak işin en güzel tarafıydı. Old Town sokaklarında dolaşmak, denize karşı kahve içmek, akşamları balık restoranları, masada rakı, sanarsın Türkiye’de bir sahil kasabası. 2025’te geçirdiğim güzel zamanlardan biriydi Karadağ.

Mayıs ayında taşındık. Oğlanlar artık kendi evlerinde, kendi işlerinde ve güçlerindeler. Onlar adına acayip mutluyum. Yuvadan uçup kendi dünyalarını kurdular. Bu arada kişisel hayatımda bir sürü şeyler yaşandı, ama yazmaya bile değer görmüyorum. Sadece değersiz insanlar varmış hayatımda, ve silindiler.

..............

Buraya kadar Aralık ayının son günlerinde yazmıştım. Ama bitirememişim ve yayınlamamışım. İlk paragrafta yazdığım gibi ne yardan ne serden vazgeçememek gibi, buradan devam etmek istiyorum.

Bugün 31 Ocak 2026. Suzi’nin doğum günü. O son kazadan sonra huzur evinde yaşıyor. Doğum gününde onu bir arkadaşımla ziyaret ettik. Odasında bulamadık. Kafeteryada da yoktu. Sanki saklambaç oynuyoruz gibi hissettim. Sonra bir görevliye sordum. Görevli, 3. katta paylaşımlı evde olduğunu, artık yürüteçle sandalye ile değil, tekerlekli sandalye ile yaşamını sürdürdüğünü söylediler. Oysa aradan sadece 4 hafta geçmişti son ziyaretimizden. Bu Ocak ayı içinde, 5 günlük bir Antalya tatili hediye ettim kendime. 15 Ocak oğlanların doğum günüydü. Artık çocukça bir doğum günü değil de, yetişkin bir doğum gününü Bern’in en güzel manzaralı yerinde, kakao süt yerine, şarap tokuşturduk. Gerçi bunu son 10 yıldır yapıyoruz da, çocuklar hep çocuk kalıyor ya annenin gözünde o yüzden seyrettim. Yoksa onlar artık yetişkin, ve benim çok önümdeler. Farkındayım.

Neyse, hemen ertesi gün Antalya’ya uçtum. Sadece 5 günlüğüne, ve sırt çantasıyla. Çünkü havaalanında beklemeler, hele ki dış hatlarsa, çekilmez bir hal aldı. Sanki bütün uçuşları aynı saate alıyorlar, ve aynı saatlerde bir insan birikimi… Hele bagaj veriyorsan, bu bekleme saatleri çekilmez oluyor. En son Karadağ’a böyle uçmuştum, sadece sırt çantası ile, hiç beklemeden direkt gate’e gidiyorsun, online check-in ile. (Her ne kadar Türkçe kelimeler kullanmayı sevsem de, son paragrafta bazı İngilizce kelimeleri seçtiğim için özür, sanki bu kelimelerin enternasyonal olduğunu düşündüm.)

Ya Antalya gezim ile ilgili bi iki kelam edeyim. 16–21 Ocak 2026 tarihleriydi. Sadece havanın sıcak değil de güzel olmasını dilemiştim. Şükürler olsun ki bu oldu. Bir cuma ve cumartesi harika bir hava vardı. İlkbahar gibi. Günlük güneşlik, 15–18 derecelerde. Masmavi gökyüzü, parlak bir güneş. Ay “parlak” deyince aklıma bir şey geldi, neyse bunu biraz sonraya bırakayım. Ama biz döndükten hemen sonra gökyüzü adeta kopmuş, yağmur hic dinmemis,  fırtına ortalığı savurmus,  gökler gürlemis, , şimşekler cakmis, 

Ama pazar gününden sonra hava yine güzeldi, ama rahatsız edici bir rüzgâr vardı. Razıydık buna da. Önce çocukluk arkadaşımla buluştum. İki gün sonra İstanbul’dan arkadaşlarım geldi. Perge, Aspendos, Side Antik Kent, Kurşunlu Şelalesi, Düden Şelalesi, hem aşağısı hem yukarısı, Antalya Kaleiçi gezdik, güldük, eğlendik. Her şey çok güzeldi de, en unutamadığım gün Perge, Aspendos ve Side Antik Kent günüydü… Anlatılamaz, sadece yaşandı…

Gelelim “Parlak” konusuna. Otelimize yerleştik. Saat kulesine yakın bir oteldi. Yani bayağı yakın, Kaleiçi’ne falan yayan gidilecek yakınlıkta. Neyse oteldeki görevliye sorduk, nerede piyaz ve köfte yiyebiliriz. Köfteci Cafer’i önerdi. Antalya piyazı meşhurmuş, tahinli falan. Bir de otele de yakınmış güya. Navigasyondan bulamadık. Sokakta birine sorduk. Madem bu kadar ünlü, herkes bilir diye düşündük. Ama sorduğumuz kişi, sakallarını kaşıyarak, “Faruk eczanesiii” der gibi düşündü düşündü… Bu bir bok bilmiyor dedim içimden. Ama bize başka bir yer önerdi. “Onu bilmiyorum ama şu ilerde Parlak Restoran var” dedi. Biz de he he deyip geçiştirdik. Görüntüsü ile bir ön yargıya kapılmıştık. Bu adamın önerdiği yer ne kadar iyi olabilir ki dedik. Hiç dinlemedik ve aramadık bile… Bir baktık karşımıza çıktı “Parlak” levhası. Neredeyse saat kulesinin oradayız. Ama içeride bir yerde restoran, sokaktan görünmüyor. Bir girelim dedik. İlk izlenim tarihi bir yer, avizeleri ile, ve yapısı ile. Girdik, bir deneyelim dedik. Orada olduğumuz her gün oraya gittik. O sokakta sorduğumuz adam hakkında düşündüklerimiz bizi utandırdı. Yemek lezzeti, tarihi, fiyatları ve en önemlisi zarif hizmeti ile, bizi her gün kendilerine gitmeye mahkûm ettiler. Muhteşemdi. Ben normalde Google’da her şeye yorum yapmam. Sanırım hayatımda 3 kez yorum yaptım, bunlardan biri de “Parlak” restorandı.

21 Ocak’ta ben Zürih’e, arkadaşlarım İstanbul’a uçacaktık. Hem de aynı saatlerde. Antalya’da en saçma şey, iç hatlarla dış hatların arasında 2–3 km olması. Yani yürüyerek geçilmiyor. Bir de tramvayın sadece iç hatlardan geçişi. Giderken tramvayla gitmek istedim, sordum birine, tramvay durağı nerede diye. Buradan iç hatlar terminaline gideceksiniz hanımefendi, burada geçmez dedi. Dedim oraya nasıl gideceğim? Orası uzak, şu ilerde Starbucks’ın yanında shuttle bus’a binip iç hatlara gideceksiniz dediler. Çok saçma gelse de hepsini yaptım. Çünkü bu gittiğin yeri tanımak için en iyi sistem. Fatih yönüne giden, zaten tek hat var havaalanından, ona bindim. Antalya kartım yok, ama kredi kartı ile ödeniyor. Sadece 5 lira fazla kesiyor. Yani 41 liraya geçtim perona. Sigorta durağında ineceğim. 30 dakikada vardım. Ama dış hatlardan geçmemesi çok saçma geldi. Artık buna kim bakıyorsa bir el atsa iyi olur. Muhittin Böcek içeride, bunu okuyamaz :)) Büyükşehir Belediyesi mi bakıyor bu işlere onu da bilmiyorum. Ama çok saçma buldum.

Neyse bugün 31 Ocak 2026. Bugün 3 kişinin doğum günü. Bu 3 kişi de bir şekilde hayatıma dokundu. Bunlardan biri Suzi, biri Leylak Dalı, biri de Lewis.

Yukarıda dedim ya, oysa aradan sadece 4 hafta geçmişti Suzi’yi ziyaret edişimin, ne çok şey değişmiş bu son 4 haftada. Bugün doğum günü olduğunu hatırlamadı, ve sanki beni de hatırlamadı. Normalde ismimle hitap eder. Etmedi. “Sizi kim gönderdi?” dedi. Şarap içmeyi çok seven Suzi ile bir kadeh şarap istedik. Görevlilere sorduk, bunu yapabilir miyiz diye, onlar da doktorlara sordular ve izin çıkmadı. Çok ağır ilaçlar alıyormuş. Tamam dedik. Kahve içtik. Çok isteyerek ve zevkle içti kahvesini. Ama eskisi gibi konuşmuyor, yürüyemiyor ve hatırlamıyor. Ama her şeye rağmen teşekkür etti geldiğimize. Ve vedalaştık. İlk kez anlamsız baktı gözleri… İlk kez adımı söylemedi… Bilmiyorum hatırladı mı…? Hatırlamasa da, ziyaret etmeye devam edeceğim.

Benden haberler böyle… Bilmiyorum bir daha ne zaman uğrarım. Ama biliyorum ki burası hep burada, beni bekler.

Metni fotoğraflarla destekleyeyim:)



Dogum gününden, onlar tam 30 oldu...
Ayni yasta olduk:)

Apollon Tapinagi Side


Aspendos


Lara, Düden selalesi
Perge

Kursunlu Selalesi

Kaleici Teras

31 Ocak 2026... Bir ay Gecmis bile...

20 Mayıs 2025 Salı

Kör ve Sağır İki Kuzenin Buluşması...

Kasım ayından bu yana bloguma tek satır yazmamışım. Oysa yazacak o kadar çok şey birikti ki… Her seferinde nereden başlasam diye düşündüm durdum. Hayat bazen öyle yoğun, öyle dolu geçiyor ki; yaşarken anlatmaya, hissettiklerimi kelimelere dökmeye fırsat kalmıyor. Ama galiba artık zamanı geldi. Uzun bir sessizliğin ardından, bu satırlarla yeniden buradayım.

Bugün anlatmak istediğim, beni derinden etkileyen bir buluşma. Sessizliğimi bozmama vesile olan o özel günden başlamak istedim: Bayan Suzi ve kuzeni Erika’nın karşılaşmasından...

Aylardır planladığımız Bayan Suzinin kuzenini ziyaret ettik nihayet. Kuzeni Bayan Erika, güzel, donanımlı, temiz havası olan güzel bir dağ eteğindeki bir huzurevinde kalıyor. Baharın gelmesini, havaların biraz ısınmasını bekliyorduk. Ve o gün geldi çattı. Bayan Suzi'nin yardımcısı, saat kaçta çıkılacak, öğle yemeğine ne sipariş verilecek, her şeyi organize etmişti. Benim buradaki katkım, onları araba ile oraya götürmekti. 

O sabah sözleştiğimiz gibi 9.45’te oradaydım. Eve pencerelerden sabah güneşi süzülüyordu. “Bir kahve içebilirim” deyip mutfağa yöneldim. Kahvemi içerken, “Heyecanlı mısın?” diye sordum Bayan Suzi’ye. “Keşke ben gelmeseydim, siz gitseydiniz,” dedi. “Allah Allah, ne münasebet, senin kuzenini tanımam etmem, sensiz niye gideyim?” diye düşünsem de, ağzımdan çıkan başka cümlelerle karşılık verdim. “Sen çok heyecanlandın, ondan öyle diyorsun gibi. Bugün çok güzel bir gün, hadi çıkıyoruz,” dedim ve arabaya yerleştik. Arkaya oturdu, kemerini taktı, yardımcısı da yanına oturdu. Güneşli bir günde dağlara doğru yol aldık. Yaklaşık elli dakika sonra vardık. 

Restoranı, kafesi, lobisi olan lüks bir oteli andıran bir yapısı vardı huzurevinin. Lobideki koltuklara oturduk, Bayan Suzi’nin yardımcısı kuzenini almaya gitti. Neden sonra tekerlekli sandalyeyle getirdi kuzeni Erika’yı. Güler yüzlü, konuşkan, zarif bir kadin. Görme engelli olduğunu söylemişti daha önce Bayan Suzi. Ama kulakları çok iyi duyuyor, beyni zinde. Normal konuşabiliyorsun. Bayan Suzi’yle artık normal konuşmak mümkün değil. Çok ağır duyuyor. Bir de konudan konuya atlıyor. Yani biri kör, biri sağır iki kuzenin buluşmasına tanık olmak bambaşka bir duyguydu. O yaşlı, buruşuk ellerini kavuşturup oturmaları, biri başka bir tarafa, diğeri ona baksa da, birinin sorusuna diğeri farklı cevap verse de, aralarında görünmeyen bir bağ vardı. Hissettiklerini, paylaştıklarını görebiliyordum.

Neyse, tokalaştıktan ve tanıştıktan sonra, “Bir şey içer miyiz?” diye oranın bir çalışanı geldi. Erika çalışanları sesinden tanıyor, çalışanlar da ona çok kibar ve nazik davranıyor. Siparişleri Erika verdi, “Benim davetlimsiniz,” diyerek. Kendileri kırmızı şarap aldı. “Sabahın 11’inde şarap mı?” diye düşünsem de, “Neden olmasın ki,” deyip ben de beyaz şarap söyledim. Yanına tuzlu bir şeyler de getirmesini söyledi Erika. O şarap kadehinin altını parmak uçlarıyla sürekli hissederek kibarca içiyor. Çubuk kraker ve diğer tuzlu atıştırmalıkları da eline biz verdik. Orada bir saat oturduktan sonra, saat 12’de restoran bölümüne geçtik. Günler önce Bayan Suzi’nin yardımcısının sipariş verdiği yemeklerimiz geldi. 

Var ya, Erika’ya hayran kaldım. O görmeyen gözleriyle öyle kibar yiyip içiyor ki, hiç döküp saçmadan… Kendimden utandım. 

Daha sonra huzurevinin bahçe tarafına geçtik, güneşten yararlanmak için. Biraz Erika’yla sohbet ettim. Kolay bir hayatı olmamış. Kaldığı yere yakın bir dağ restoranı işletmişler zamanında. Sonradan görme yetisini kaybetmiş. Bir kızı varmış, genc yasta hayatına son vermiş. Nedenini, niçinini sormadım. Yeni tanıştığım bir kadına özel sorular sormak bana doğru gelmedi. Onun anlattığı kadarını dinledim. Kızının mezarı huzurevine çok yakın bir yerdeymiş. “Gitmek istersen götürelim,” dedik. Önce “Olur,” dendi, sonra vazgeçildi. Bayan Suzi için de tekerlekli sandalye ayarlayabilirdik orada ama gitmek istemedi. “Siz gidin, ben burada beklerim,” dedi. Erika da “Yok, gitmeyelim o zaman, yeni gittim,” dedi. Belki de kibarlığındandı. 

Öğleden sonra ayrılmadan önce Erika’yı odasına götürürken, “Ben de gelebilir miyim?” dedim. “Tabii ki,” dedi. Asansörle ikinci kata çıktık. Yürüyemiyor ama odasında kimseye ihtiyaç olmadan işlerini halledebiliyormuş. Teşekkür ederek kucaklaştık. Zaten beni gıyabımda tanıyormuş, Bayan Suzi ona benden çok söz etmiş.

Sevdim Bayan Erika’yı. Yolum o taraflara düşerse ziyaret ederim. 

 

Biri duymuyordu, diğeri görmüyordu ama kalpleri birbiriyle fısıldaşıyordu. 

Ne göz gerekiyordu bu anı görmek için, ne de kulak duymak için… 

7 Kasım 2024 Perşembe

Küçük Bir Şehirde Büyük Buluşmalar: Orientexpress Film Festivali

Ah, Bern… İsviçre’nin başkentisin ama bazen o kadar sessizsin ki, büyük şehir havasından çok, sakin bir kasaba gibi duruyorsun. Etkinlikler, festivaller dendi mi, herkes soluğu Zürih’te alıyor. Biz burada bir kuş uçsa ekinlik var saniyoruz😀 Bern değil de, sanki Bitlis gibisin Kemal Burkay’ın şu dizeleri tam da bize yazılmış sanki  "Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur, iklim değişir…" Ve gerçekten, bu sefer Bern’e yine bir film festivali geldi, bir anda havamız değişti.

Geçen yıl, bu zamanlar Orientexpress Film Festivalinden haberdar olmuştum.  Şehrimize yılda bir gelen nadir güzel sürprizlerden biriymiş meğer. Beş yıldır düzenleniyormuş ama tesadüf bu ya, ben geçen yıl öğrendim. İlk kez o yıl katılmıştım ve tadı damağımda kalmış olacak ki bu sene yine katildim. Tüm gösterimlere yetişemesem de, açılış filmi "My Stolen Planet" ve kapanış filmi "Yurt" izlediklerim arasındaydı. Üstelik yönetmenler ve oyuncular da vardi, bu da festivalin tadını başka bir seviyeye taşıdı.

İlk film, İranlı Farahnaz Sharifi’nin gözünden hayata dair dokunaklı bir belgeseldi. 1979’a kadar İran’la aslında ne kadar benzer olduğumuzu hatırlattı. Giyimlerimiz, eğlencelerimiz, hatta gülüşlerimiz… Ama belgeselin bir anında, Farahnaz iç burkan bir sesle, ‘Humeyni rejiminden sonra başımız açık gezmemiz yasaklandı, gülüşlerimiz yasaklandı,  sokaklarda kadınlar öldürülmeye başlandı, dedi. İşte o anda söyle düşündüm; Eskiden İran bize çok benziyormuş, şimdi ise gitgide biz onlara benzemeye başladık.

Son film ise senaryosunu ve yönetmenliğini kendi yapan Nehir Tuna'nın Yurt isimli filmini izlemeye gittik. Aynı zamanda filmin yapımcısı ve oyuncusu Didem Ellialtı da oradaydı. Gösterim, konumu çok güzel olan Cinematte'deydi. Aare Nehri'nin kıyısında, bir otel lobisini andıran salonda, elinde şarabınla, biranla rahat rahat film izlemenin keyfi de bambaşka oluyor.

Salonda yerimizi aldık, ışıklar karartıldı, film öncesi diğer filmlerin reklamları dönerken tuvalete gitme ihtiyacı duydum. Film uzun, neredeyse 2 saate yakın. Neyse, bir koşu gidip geleyim dedim. Bir de ne göreyim, filmin yönetmeni Nehir Tuna tam kapının önünde gümrük memuru gibi dikiliyor! Pardon, dedim utanarak, film başlamadan bir tuvalete gidip geleceğim. Tabi, dedi gülümseyerek. Koskoca bir yönetmenle ilk diyaloğumuz bu şekilde oldu 😀.

İtiraf edeyim, Nehir Tuna ve Didem Ellialtı hakkında pek bir şey bilmiyordum. Filme gitmeden önce internetten bir araştırma yaptım, kimdir, necidir  bu insanlar diye 😀. Genç bir yönetmen Nehir Tuna, sanıyorum bu ilk uzun metrajlı filmi. Birkaç yerde de ödül almış bir film.  Buna bir gençlik filmi de diyebiliriz. Film, 1990’ların sonlarına dogru, Türkiye’deki siyasi kutuplaşma ortamında geçiyor ve Ahmet adlı 14-15 yaşlarında bir gencin gözünden, babasının zorlamasıyla bir erkek yurduna yerleştirilen Ahmet, sıcak aile ortamından kopmanın verdiği çaresizlikle yüzleşmek zorunda kalıyor. Yönetmenin kendi yaşamından esinlendiği bu hikaye, büyümenin zorluklarını ve aidiyet arayışını derinlemesine hissettirdi.

Film bittikten sonra, soru-cevap şeklinde bir söyleşi yapıldı. Ama söyleşi bitti, muhabbet bitmedi. Ortam öyle samimiydiki, sanki eskiden beri tanışıyoruz. Derken, Didem Ellialtı, ‘Yarın Bern’deyiz, ne yapalım, nereye gidelim? Alpler yakın mı diye sordu. Bende şaka yollu, Dağları, gölleri görmek ister misiniz? dedim, hani bizimle ne yapsınlar diye düşünüyorum. Hani onlar yönetmen, oyuncu, sanatçı ya. Ama, Didem öyle bir "Bayılırım" dedi ki şaşırdım. Peki nasıl gideceğiz, diye sordu. Arabayla, dedim. Harikasınız, dedi gülerek. Bir anda, o spontane kararla ertesi gün için plan yapmış olduk. Telefon numaralarımızı aldık verdik, el sıkışıp vedalaştık. Onlar otellerine, biz de evlerimize dağıldık. 

Ertesi gün sabah tam 10:15’te onları otelden aldık, Yanımda arkadaşım Melek de vardı. Başladık Berner Oberland’a doğru yol almaya. Öncesinde birkaç rota hazırlamıştım ama ilk durağı ben seçtim. Blausee.  Hedefim, göl kenarında kahvaltı keyfi yapmak, ardından da onlara birkaç güzel rota gösterip seçtikleri yerlere gitmekti. Melek, sanki dağda beş yıldızlı otel işletiyor gibi hazırlanmış; termoslarda çay, kahvaltılıklar, porselen tabaklar, masa örtüsüne kadar her şeyi düşünmüş. Ben de klasik iste Türk bakkalından çıtır simit, kol böreği, yanına da iki şişe soğuk beyaz şarap aldım, olmazsa olmazımız.

Blausee’ye vardık, arabada sohbet ede ede… Aslında sohbet eden Melek ve diğerleri ben direksiyon başında, dinlemedeyim. Hava ise mis gibi bir sonbahar günü: masmavi gökyüzü, güneşten gözlerimiz kamaşıyor, elimizi gözlerimize siper ediyoruz. Didem günes gözlüğünü otelde unutmuş, biraz mutsuz. Aslında sadece gözlüğünü değil, ne var ne yoksa unutmuş: sigara, çakmak, cüzdan… Alplere çıkma heyecanından mı yoksa sabahın köründe alelacele çıktıklarından mı bilinmez ama neredeyse kendilerini de unutacaklarmış. Neyse ki şans eseri bir tek kendilerini almayı başarmışlar, ona da şükür😂

Daha sonra Brienz köyüne ve göl kıyısına doğru yola çıktık. Etrafta biraz dolaştıktan sonra göl kenarında bir yere yerleştik, şaraplarımızı açtık ve kadehleri sanata, hayata kaldırdık. O an, işte tam da o kadehler tokuşurken ‘siz-biz’ aramızdan kalktı; ‘sen-ben’ oluverdik. Sohbet derinleştikçe, özel hayatlarımızdan hikayeler dökülmeye başladı; kimi zaman gözlerimize sinek kaçar gibi oldu, ama çoğunlukla kahkahalarımız yankılandı Brienz Gölü’nün sakin sularında. Öyle güzel, öyle içten bir gündü ki, başka yerlere gitmekten vazgeçtik. Buradayız, dedik, anın tadını çıkaralım. İşte o an, orada hep birlikte yaşadıklarımız çok daha anlamlı hale geldi.

Hava kararmaya başladığında Bern’e dönme vakti gelmişti. Ama mutlaka Rosengarten’e uğramalarını istiyordum. Bern’in o meşhur kiremit çatılı evlerini, eski zamanlardan kalma ince uzun bacalarını, ihtişamlı Münster Kilisesi’ni, sokaklara yansıyan sarı ışıkları görmeden olmazdı. Şehre son bir bakış atmak için kadehlerimizi yine kaldırdık, bu defa Bern’e.

Gece çökmüş, hava da iyice soğumuştu. Neyse ki oradaki restoranın bahçesinde ısınmak için odun ateşi yanıyordu; ateşin etrafında biraz ısınıp şehre iyice doygun bir şekilde bakındık. Sonrasında, Bern’in klasiği olan Rösti ve fondü yemek için Anker Restoranina gittik. Bu kez onlar bizi davet etti. Böylelikle, anılarımızda özel bir yere sahip olacak bu günü beraberce sonlandırdık.

Nehir ve Didem’i tanımak benim için çok güzeldi. Belki bir gün, onların başarılarını sahnelerde izlerken "Birlikte Brienz Gölü kenarında kadeh tokuşturduğumuz günü unutmadim" diyeceğim. Kim bilir, belki o başarıları Oscar’a kadar uzanır… Hayat sürprizlerle dolu. 

Geçen yıl Zeki Demirkubuz, bu sene Nehir Tuna ve Didem Ellialtı… Böyle giderse önümüzdeki yıl Cannes jürisine selam çakıyor olacağım😊 Bu festivali düzenleyen Orientexpress ekibine kocaman teşekkürler. Bern’de sinemaya bir "iklim değişikliği’"yaşattığınız için sağ olun, var olun...

şimdi bir kac fotoğrafla o anları durduralım. Fotolar için izin aldım.









31 Temmuz 2024 Çarşamba

Genco Erkal: Bir Sanatçı, Bir Hatıra

Bu sabah büyük bir üzüntüyle öğrendim ki, değerli sanatçımız Genco Erkal aramızdan ayrılmış. Sanat dünyasında son zamanlarda birçok kayıp yaşadık, ama Genco Erkal’ın vefatı beni derinden sarstı. Aynı hissi, yıllar önce Tarık Akan’ın vedasında da yaşamıştım.

Genco Erkal deyince aklıma hemen Ayça ile olan dostluğumuz ve o unutulmaz ilk buluşmamız geliyor. Yıllar önce Duisburg’da onun tek kişilik oyununu izlemeye gitmiştik. Bademciklerim şişmiş, ateşim yüksek olmasına rağmen tiyatroya gitmek istemiştim, çünkü sadece oyunu izlemek değildi amacım; Ayça ile tanışmak da istiyordum. Yan yana oturmuştuk. İşte o gece atıldı dostluğumuzun temelleri. Hayatımın en özel anılarından biridir o akşam. Genco Erkal, bizi bir araya getiren, ortak noktamız olan o kıymetli insan...

Nasıl da güzel ve etkileyici okurdu Nazım Hikmet şiirlerini! Vatan Haini ve Akrep Gibisin Kardeşim şiirlerini onun sesinden dinlerken, sanki kelimeler canlanırdı. Sahnede duruşu, her kelimeyi özenle seçip tonlaması insanı büyülerdi. O sadece bir sanatçı değildi, bir düşünce insanıydı. Hayata dair söylemleri, duruşu, toplumsal meselelerdeki tavrıyla da farklıydı. Gezi Direnişi'nde "Ben de oradaydım", "Hepimiz oradaydık" demişti.

Bu kaybın acısını derinden hissediyorum. Genco Erkal, sahnedeki performansları kadar, kişiliğiyle de hepimize ilham verdi. Onun hatırası, sanat dünyasında ve kalbimizde hep yaşayacak. Ruhu şad olsun, ışıklar içinde uyusun.

Uzun zamandır uğramadığım bloguma bu veda vesilesiyle uğradım. Genco Erkal’ın anısına yazdığım bu yazıyla ona olan minnettarlığımı ve sevgimi dile getirmek istedim. Genco Erkal, bizim (Ayça) için her zaman o özel ve değerli sanatçı olarak kalacak. Onun hatırası, yaşamımızın bir parçası olarak bizimle birlikte yaşayacak.

31 Ekim 2023 Salı

Hayat...

Orient Express Film Festivali etkinlikleri başladı. Bu festival Bern, Zürich, Basel ve St. Gallen şehirlerinde olacak. İlk Bern'den başlamışlar. O nedenle son bir haftadır şehri sinema rüzgarı sarmış durumda. Festival programını incelediğimde, kısa metrajlılardan uzun metrajlılara, belgesellerden dramalara kadar birçok film olduğunu gördüm. Özellikle Türk, İran ve Suriye yapımı eserler vardı. Hepsine gitmeme ne zamanım vardı ne bütçem. Toplam, 6 film, 7 belgesel, 5 kısa film olmak üzere, 18 yapıt vardı. Bu zengin seçkiden iki Türk filmi izlemeye karar verdim: "Kar ve Ayı" ve Zeki Demirkubuz'un son filmi "Hayat".

"Kar ve Ayı" Merve Dizdar'ın başrolünü oynadığı bir film. Film Artvin'de çekildiği için görselleri kadar Merve Dizdar'ın oyunculuğu da şüphesiz mükemmel.

"Hayat" filmi, Türkiye'de 1 Aralık 2023'te vizyona girecekmiş. İlk gösterim Bern'deki bu festivalde olacağı için, herkesten önce izleyenler arasında yer almak beni de heyecanlandırdı. Ha noluyor herkesten önce izleyince, başın göğe mi eriyor derseniz, yo başım göğe ermiyor da, kimsenin yorumunu okumadan, etkilenmeden bir filme girmek heyecanlı oluyor bence. Hele hele filmin yönetmeniyle aynı sinemadaysan. İşte bu bir ayrıcalık. Zeki Demirkubuz'un filmlerine olan hayranlığımı saklayamam. Onun filmlerinde aksiyon, kovalamaca, kulağı tırmalayan yüksek sesler yoktur. Gözü ve kulağı yormaz. Bunun yerine, derin sosyolojik ve psikolojik analizlerle bezeli, yalın, buhranlı ve etkileyici insan ilişkileri vardır. Filmlerinde usul usul insana dokunan yaraları işler ve genellikle sonunu izleyicinin hayal gücüne bırakarak sizi kabız eder. Bu, adeta bir Zeki Demirkubuz imzasıdır sanki. Belki de tam bu yüzden çekici bulurum onun filmlerini.

Film tam 3 saat 12 dakika sürdü. Buradaki sinemalarda ara verilmiyor, bu da beni biraz endişelendirdi. Ancak yağmurlu bir havada, 3 saati aşan sürede kıpırdamadan Zeki Demirkubuz'un bu filmi su gibi aktı. Üstelik bu sefer film, alışılagelmişin aksine daha net bir sonla bitti sanki? "Sanki" diyorum, çünkü yine yapmış yapacağını.

Film sonrası yönetmenle yapılan söyleşi, soru-cevap şeklindeydi. İzleyicilerin bazıları sahnelerin anlamlarını sordu, sunu mu demek istediniz, yoksa bunu mu demek istediniz, gibi.  Ancak Demirkubuz, "Özel bir şey demek istemedim, hayatta olan şeyleri filmlerime yansıtıyorum," dedi. Belki de biz, izleyiciler olarak, her şeye bir anlam yüklemeye çalışıyoruz. Oysa bazı şeyler sadece oldukları gibidir, ne eksik ne fazla.

Gecenin sonunda, tesadüfen yönetmenle yan yana sinemadan çıkarken kısa bir sohbet etme şansı buldum. Ona, "ilk kez bir filminizde sonunu açık bırakmadınız, bizi şaşkına çevirmediniz, ama yine de bizi bir tünele soktunuz, çık çıkabilirsen" dedim! Bu esprili yorumuma çok güldük. Bu anı, bir arkadaşımın hızla çektiği fotoğrafa böyle yansımış. Sanarsın kırk yıllık cocukluk arkadasıyız yönetmen Zeki Demirkubuz ile :) Gecenin yıldızları kesinlikle Zeki Demirkubuz ve benim fıstık yeşili şalımdı.

Sonuç olarak bu harika geceyi asla unutmayacağım. Zeki Demirkubuz'u tanımak da ayrı bir mutluluktu.

Link: Orient Express Film Programi 




12 Ekim 2023 Perşembe

Fötr Şapkalarının Altındaki Sırlar

Soldan sağa fotoğrafdakiler ön sıra:
Therese, Mürebbiye Helga, Viktoria,Helena, Vali Friedrich
Ikinci sıra: 
Karolin, Pierre, Rahip Peder Josef, Ingiliz askeri Henry, Seyis Dimitri, Avukat Hermann
üçüncü sira:
Belediye Baskani Ludwig, Valinin oglu Willhelm, Banker Henrik
En arkdada duran M. K Atatürk

1930’lu yılların Münih’i, karla kaplıydı ve hafif bir beyaz örtü, tüm kentin üzerine romantik bir hava katıyordu. Beyazlar içindeki Münih'e aristokrat aileler, varlıklı tüccarlar ve siyasetçiler şehrin geleneksel kış eğlencelerine davet edilirdi. O günde öyle olmuştu. Bu sefer Vali Friedrich'in davetlileri arasında kimi Münih'in en seçkin ailelerinden, kimi de sıradışı yabancılardan oluşuyordu. Kar altındaki konağın içerisi, sırlar ve gizli ilişkilerle doluydu. Fotoğraf çekimi sırasında, tüm bu ihtiraslar, kıskançlıklar ve rekabetlerin etkisiyle, her bir bireyin yüzündeki ifade, fotoğrafın arkasında yatan derin hikayeleri anlatıyordu. Her biri, Anna Karenina'nın sayfalarından fırlamışçasına tutkulu ve karmaşık bir hayat yaşıyordu. Ancak hepsi de bu anın tarihe tanıklık edeceğini biliyordu.

Ludwig ve Theresa da, Münih’in tanınmış ailelerinden biriydi. Ludwig, kentin belediye başkanıydı ve saygın bir konuma sahipti. Karısı Theresa, bir gün kocasının Vali Friedrich'in karısı Wiktoria'ya olan özel ilgisini öğrenmişti. İşte bu yüzden elegant fötr şapka ve kürkle ava çıktıkları sırada aralarında büyük bir kavga yaşanmıştı. Deyim yerindeyse elindeki tüfeğin saçmalarıyla Ludwig’i delik deşik etme isteği ile yanıp tutuşuyordu. Ludwig sürekli olarak inkar ediyordu bu iddiayı, ancak Theresa'nın gözlerindeki kıskançlık ve öfke, Ludwig'in tüm inkârlarını boşa çıkartıyordu. Fotoğrafta da zaten yan yana durmamışlardı. Theresa elindeki tüfeği ile içindeki kini bastırmaya çalışır gibi görüntü vererek en önde solda duruyordu.

Ön sırada ve en sağda oturan ise Vali Friedrich’ti. Friedrich, iki eliyle sevimli bir oyuncak ayı tutarken çekilmişti. Fotoğrafın karesine gülümseyerek girmiş, oyuncağını kucaklamış, sanki bu oyuncakla geçmişte yaşadığı masum günlerini hatırlamış gibi bir ifade takınmıştı. Ancak fotoğrafta tam ortada, dik duruşuyla oturan Valinin karısı Viktoria, kocasının köyün rahibi Peder Josef'e olan özel ilgisini öğrenmişti ve kocasına söyleyecek bir şeyi olmadığını, sadece bakışlarıyla ve gözlerindeki bu derin ifade ile Vali'nin yıllardır sakladığı bir sırrın farkında olduğunu belirtiyordu. Bu sessizlik ortamdaki gerilimi daha da artırıyordu. Belki de bu oyuncak ayı, Rahip Peder ve Vali Friedrich'in aralarındaki sırrın bir sembolüydü. Aralarındaki bu gizli ilişkinin başlangıcı mıydı yoksa sonu mu, zaman gösterecekti.

Vali ve karısı Viktoria'nın ortalarında oturan güzeller güzeli kızları Helena'ydı. Helena'nın elinde tuttuğu çiçek buketi ile gülümsemesi, her ne kadar içten gibi görünse de, aslında içinde kopan fırtınaları gizlemeye yetmiyordu. Fotoğrafta hemen arkasında duran seyis Dimitri'ye duyduğu aşk, Avukat Hermann'dan hamile olduğu gerçeğini örtbas edemiyordu. Kaderin cilvesine bakın ki, avukat Hermann, seyis Dimitri'nin hemen yanında, beyaz kazağıyla soğuk bir ifadeyle yer alıyordu. Bir de Helena’nin elinde tuttuğu bu kurumuş çiçek buketinin hikayesi ise bir bilinmezdi…

Karolin, Belediye başkanı Ludwig ve Therese'nin kızları her kış, Fransa'nın romantik sokaklarından, Almanya'nın karla kaplı tepeciklerine doğru yola çıkar, trenle Münih'e gelirdi. Ancak bu yıl farklıydı; yanında, genç ve karizmatik Pierre vardı. Karolin, onu ailesiyle tanıştırmak için Münih'e getirmişti. Fakat, Münih'teki bu resmi davette, Valinin oğlu Wilhelm'in çekiciliğine kapılan Karolin, Pierre'ye olan ilgisini kaybetti. Wilhelm, Karolin'in dikkatini çekmek için elinden gelen her şeyi yapmaya başladı. Ancak bu durum, Pierre'nin işine gelmişti. Çünkü Pierre, aslında Münih'e gelme sebebini Karolin'den gizliyordu. Münih'teki asıl amacı, Valinin bankacısı Henrik ile gizli görüşmekti. İkisi arasında, yalnızca işle ilgili olmayan derin bağlantılar vardı.Bir gece Karolin, Wilhelm ile birlikte Münih'in ışıl ışıl caddelerinde dolaşırken, bir restoranın köşesinde Pierre'yi ve Henrik'i el ele gördü. Gözlerine inanamadı. Bu onun için büyük bir şoktu. Ancak bu durum, onun Wilhelm'e olan ilgisini daha da pekiştirdi. Karolin ve Wilhelm, birbirlerine daha da yakınlaştılar. Pierre ve Henrik ise, Münih'in karlı gecelerinde birbirlerini keşfettiler. Herkes kendi seçimini yapmıştı ve Münih, bu dört gencin sırlarla dolu hikayesine tanıklık etti.

En önde, soldan ikinci sırada oturan Mürebbiye Helga'nın sırları da yenilir yutulur gibi değildi. Fotoğraftaki konumu, Belediye Başkanı'nın zarif eşi Therese ve Vali'nin stil sahibi eşi Viktorian'ın arasındaydı. Ancak, ikisini de günahı kadar sevmezdi. Helga'nın kol kürkünün içerisine daldırılmış elleri ve hüzünlü gözleri, Vali Friedrich'e duyduğu gizli aşkı ifade ediyordu. Malikânede sert ve disiplinli bir kadın olarak tanınan Helga, aslında içinde kırık bir kalp taşıyordu. Vali'nin, köyün hüzünlü rahibi Peder Josef'e olan ilgisini kısa süre önce öğrenmişti. Peder Josef ise trajik bir biçimde, Helga'nın içten içe verdiği sinyallere kayıtsız kalamayarak ona aşık olmuştu. Hatta fotoğrafta bile Helga'nın hemen arkasında yer almıştı. Bu iç içe geçmiş aşk üçgeni, malikânede hüzün ve kırık dökük kalplerin efsanesi olarak anılacaktı.

Bütün bu sırların ve ilişkilerin ortasında durup dururken İngiliz askeri Henry'nin gelişiyle birlikte ailede gergin bir hava esmeye başladı. Herkes onun ajan olduğundan şüpheleniyordu, ama kimse bir şey söylemeye cesaret edemiyordu. Henry de bu fotoğrafa dahil olmuştu, hatta fotoğrafta en ortada elinde bir av tüfeği ile konumlanmıştı. Aslında sadece Mürebbiye Helga, Henry'nin kayıp oğlu olduğunu biliyordu. Bu sır, Helga'nın odasında bulunan bir mektupla ortaya çıkacaktı.

Enteresan bir şekilde Atatürk, vali Friedrich'in özel davetlisi olarak bu trajik olaylardan habersiz fotoğrafta en arka sırada yer alsa da, sonrasında bu acı gerçekleri öğrenince derin bir üzüntü ve pişmanlık hissetti. O dönem Türkiye'de devletin ve milletin kalkınması için birçok kritik görevle meşgul olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bu yaşananlar sonrasında bir daha Almanya'ya adım atmama kararı aldı.

Bir gün, Mürebbiye Helga'nın odasında, sırlarla dolu bir mektup bulundu. Mektupta, herkesin en derin sırları gün yüzüne çıkınca tüm ailenin dengesi bozuldu ve kısa bir süre sonra trajik olaylar başladı. Ludwig ve Theresa, bir kaza sonucu hayatlarını kaybettiler. Karoline ve Wilhelm Fransa'ya dönerken bir tren kazasında öldüler. Pierre o günlerde Münih'te tanıştığı banker Henrik ile sırra kadem bastılar. Helena'nin doğum sırasında hayatını kaybettiğini öğrenen seyis Dimitri, atlarıyla birlikte bir uçurumdan atladi. Avukat Hermann, bir bar kavgasında öldürüldü. Vali Friedrich ve Rahip Peder Josef, bir seyahatte uçağın düşmesi sonucu yanarak can verdiler. Valinin eşi Viktoria üzüntüden intihar etti. Mürebbiye Helga ve oğlu Henry'nin akibeti hala bilinmemektedir. Aslında herkes Mürebbiye Helga'nın bu blogun yazarı olduğundan şüphelense de henüz kanıtlanabilmiş değil.

Bugün bu fotoğraf, "Fötr Şapkalarının Altındaki Sırlar" olarak Münih'teki tarih müzesinde sergilenmektedir. 


Not: Oktoberfest'te geçirdiğimiz o neşeli anları yansıtan bu fotoğrafa, tatlı bir hikaye eklemek istedim. Gülümsemenin kıymetini daha iyi anladığımız şu günlerde, hikayeyi tebessümle karşılamanız dileğimle. 



6 Ekim 2023 Cuma

Oktoberfest Gezisi

Uzun zamandır beklediğimiz, hatta tam bir yıl boyunca planladığımız efsane Oktoberfest gezimizi buraya not düşmek istedim.

Üç günlük gezimizin her anı o kadar güzeldi ki, bu kadar eğlenceli olacağını inanın tahmin etmiyordum. Belki de kalabalık ve uyumlu bir grupla gitmekti bu kadar eğlenceli kılan.

Geçen hafta Cumartesi sabahının alacakaranlığında biz 10 kişi İsviçre'den bir minibüsle, 3 arkadaşımız da İstanbul'dan uçakla olmak üzere döküldük yollara. Öğlen 12 gibi, güneş tepemizde, hepimiz Münih'teydik. Bu geziyi mükemmel kılan biraz da bir arkadaşımızın güzel organizasyonuydu. Her yere yürüme mesafesinde olan şehrin kalbindeki bir oteli bir yıl önceden ayırtmıştı. Bekleme süresi iki yılı bulan o tarihi Hofbräuhaus'ta 15 kişilik yeri de ayırtmıştı. Akşam saat tam 18'de orada buluşmak için sözleştik. Kadınlar geleneksel kostümleri "Dirndl" dedikleri giysileri, erkekler ise askılı, kısa deri pantolonlarını giyip, tam sözleştiğimiz saatte, sözleştiğimiz yerdeydik. "Mass Bier" dedikleri 1 litrelik biralarımızı o kocaman cam kupalarla tokuşturarak, başladı akşamımız. Hele o üstü tuzlu Bretzeller yok mu, efsaneydi. O özel Oktoberfest için üretilen biralarla ne güzel gidiyor meret. Canlı orkestra ile Oktoberfest ruhunu yansıtan Alman müzikleri, dans eden, eğlenen insanlarla dolup taşan bir Hofbräuhaus sonrası, yemek yemek için "Ratskeller" dedikleri başka tarihi bir mekâna geçtik. Orada da yedik, içtik, eğlendik.

Pazar günü Oktoberfest alanına giriş yaparken, çantalara bakılıyor, büyük çantaları ve sırt çantalarını almıyorlar. Bunu bilmiyordum. Oradaki görevliye, "Aaa bunu bilmiyodum, ne yapıcaaam şimdi ben?" deyince, bana acıdı galiba, "Çabuk gir, hadi ben bir şey görmedim" dedi, ve girdik içeri. Fakat ikinci gün bu kadar şanslı değildim, zira çantamı bu sefer almadılar içeriye, girişteki teslim depolarına belli bir ücret karşılığında bırakabiliyorsun, ben de öyle yaptım bu sefer. Theresienplatz denilen bu alan öyle büyük ki, daha göremediğimiz yerler var. Bütün dünyadan insanlar akın akın gelmişler. 3.5-4 Mio insandan bahsediliyor. Oluk oluk biralar, yiyecekler, lunapark eğlenceleri, canlı müzikler, milyonlarca gülen, eğlenen, mutlu insanlar. Ve onca kalabalıkta işler tıkır tıkır işliyor. Kavga yok, taşkınlık yapan yok. En azından ben görmedim.

Pazartesi günü Münih'in sokaklarında, yerel yazar Martin Arz'ın rehberliğinde şehri keşfe çıktık. Alışılagelmiş tur rehberinden ziyade klasik bilgiler dışında şehrin saklı hikayelerini, bilinmeyenlerini öğrendik. Örneğin, Dr. Oetker'in oğlunun kaçırılış hikayesini direkt olayın yaşandığı yerde dinlemek gibi. Böylece kültürel bilgilerimizi de aldıktan sonra, çok susadığımızı fark ettik. O kocaman 1 litrelik biraları çoktan hak etmiştik. Güneşli masmavi gökyüzünün altında ne iyi geldi. Akşama yine hep birlikte alandaki binlerce insanın olduğu bir çadırda buluşup, müzik, dans, ve tabii biralarla geceyi sonlandırdık. Ertesi gün sesim kısılmıştı, birkaç gündür o sesli ortamlarda birbirimizi duymak için bağırarak konuşmaktan. Daha doğrusu ses kısılmışı değilde, böyle çatallı gibiydi. Yani hoş bir ses.

Ertesi gün dönüş yolundaydık. Gidişte ne kadar enerjik ve neşeliysek, dönüşte bi o kadar sesimiz kısılmış, sus pus olmuştuk. 4.5 saatlik yolculuktan sonra sessizce evlerimize dağılırken hepimizin ağzından aynı cümle dökülüdü; "İyi ki gitmişiz."

Fakat en unutulmazı ve en komik olanı, tarihi bir film setinden fırlamış gibi dönemsel kıyafetlerle toplu fotoğraf çektirdiğimiz andı kuşkusuz. Alandaki bir çadır stüdyosunda tarihi kostümleri üzerimizde görüyor, ve birbirimize baktıkça gülme krizlerine giriyorduk. Şimdi o fotoğrafa bakıp bakıp gülümsüyorum. Çok güzel bir fotoğraf oldu. Eğer vakit bulabilirsem ve başarabilirsem bir sonraki yazımı "Sene 1930'lar, Münih'in romantik sokaklarında beyazın hakim olduğu bir kış günü..." diye başlayıp, fotoğrafıda ekleyip bir hikaye uyudurmak  hikayeye dönüştürmek istiyorum. Içinde entrikaların, aldatmaların, kıskançlıkların olduğu bir hikaye.Bakalım.😊

Münih çok güzel bir şehir. Beğendim. Güzel hatırlayacağım bir Münih gezisi oldu.




22 Mayıs 2023 Pazartesi

Ilk Oyum

Blog yazmayı unutmuşum... Sanki birine mail yazar "Merhaba" ile başladim.  Sonra sildim. 

Konuya gireyim pat diye gireyim ben en iyisi.

Konu seçimler. Bir hayal kirikliği ile uyanadım 15 Mayıs sabahına. Bu sefer kesin gelecekti o bahar, buna o kadar inanmıştım ki... Olmadı... Ikinci tura artık kimse gitmez dedim. Umutlarım tükenmişti. Ama gün geçtikçe umutlarım yeniden filizendi. Eğer sandığa küsüp gitmemezlik yapılırsa iste o zaman zaten kazanılmaz, inatla tekrar gidilmeli diye çevremi, oy kullanabilen arkadaşlarımı zorladım. Beni arayan, bana yazan yakınlarımın "merhaba nasılsın" sorusuna, iyiyim, "oyunu kullandın mı" diye cevap veriyordum. 

Dün bir arkadaşımla buluşup Züriche tiyatroya gidecektik, olmadı gidemedik. Sonra madem hazırlandık hava da güzel, o zaman Rosengartene gidelim dedik. Arabaya bindi, oyunu kullandın mi dedim:) hayir yarin gidicem dedi. Gel dedim o zaman önce konsolosluğa gidelim, oyunu kullan. Emin olmak istiyordum. Gittik. Sokağa taşan kuyruklar vardi. Beklemeyelim deyip döndük. Nasıl olsa yakında bir yerde, aksama tekrar gideriz dedim, zira gece 22.00 ye açıklar. Uzak şehirlerden gelenlere öncelik tanıdık. 

Ben hayatımda hic oy kullanmadım. Arkadaslarım bana, niye sen anarşist misin. diyorlardı. Hayır anarşist oldugumdan değil, vatandaşlık hakkım olmadığı icindi bu. Türkiyeden 13 yaşımda ayrılmıştım. Çocuktum kullanamıyordum. Almanyada reşit oldum ama eskiden yurt dışındakiler Türkiye icin oy kullanamıyorlardı. Derken Alman vatandaşlığına geçtim, bu sefer de Isviçreye göç ettim. Almanya seçimleri için Almanyada ikamet ediyor veya orada ikinci bir adres göstermem gerekiyordu. Yani ne Almanya için, ne Türkiye için, ne de Isviçre icin oy verme hakkım olmadı. Yok hükmündeydim:) 

Bu son oylamalar icin can atıyordum oy kullanabilmek için, elimde sadece kimlik numaram vardi. O da bi ise yaramıyordu.  Arkadaşım oyunu kullandı, ben de iş olsun diye sandık görevlilerine dedim ki; Benim kimliğim yok ama TC kimlik numaram var, oy kullanabilir miyim? Konsolosluk açık, girin bi sorun dediler. Girdim. Meramımı anlattım. Bu alman kimliğim, bu Isviçre oturum kimliğim, TC kimliğim yok, ama numaram var oy kullanabilir miyim? Numaramı bilgisayara verdiler, incelediler, fotoğrafınız var mı dediler. Hayır dedim, su otomatta vesikalık fotoğrafinızı çektirin, getirin, size gecici kimlik çıkartalım, oyunuzu kullanın dediler. Ne gözlerime ne kulaklarıma inanamadım. Sağolsunlar acayip yardımcı oldular. Başka zaman bi islem icin haftalar öncesi randevu alman gerekirken, bi sürü evrak isterlerken, gecenin bir saatinde islerim hemen halloluverdi. Hemen tekrar oy sandığının başina gittim, kapanışa iki dakika vardi. Elimdeki geçici kimliği gösterdim, elime bir zarf, bir oy pusulası, birde mühür tutuşturdular, telefonunuzu, çantanızı buraya birakin, şu kabinde oyunuzu kullanın dediler. Hayatımda ilk kez yaşıyordum bu anı, aman bir salaklık yapmayım diye aldı mi beni bir telaş. Mühürü önce elime bastım. "Tercih" yazısı çıktı. Sonra pusulanın sağındaki resmin altına bastım tercihimi. Mühür kurusun diye üfledim. Sonara ikiye katladım, aman yok katlamayım şimdi karşi tarafa da geçer mühür izi diye korktum. Pusulayı katlamadan koydum zarfın içine, ağzım kulaklarımda, daha bir dik yürüyerek, kasıla kasıla çıktım geldim sandığa, bu benim ilk oyum biliyor musunuz dedim cocuklar gibi. O zaman bir fotograf çektirin dediler. Ay evet, hep özenirdim, öyle fotoğrafım olsun istemiştim, dedim. Aşırı güzeldi her şey. Işlerim tıkır tıkır oluverdi. Deli gibi yağmur yağıyordu dışarda. Yağmurun altında çocuklar gibi tepindim sevinçten. 

Işte eğer bu sefer gerçekten bir değişim olursa, bilin ki o benim 1 oyumdur :))