Sayfalar

2 Eylül 2018 Pazar

Bayan Suzi Düşmüş

En son Mart ayında ziyaret etmişim bayan Suziyi. Güya sık sık gelirim diyordum. Benim sıklarım beş ayda birse demek?
Geçen pazartesi idi. Postanedeki posta kutusundan her gün saat 11 de firmanın postasını almaya gitmiştim. Döndüğümde kulağındaki telefona “ aaa şimdi geldi”veriyorum derken, sağ eliylede bana gel gel işareti yapıyordu eşim. Kim olduğunu anlayamadan kulağıma götürdüğümde telefonu, karşıdaki ses hala konuşuyordu. Sözünü kesmeden bi süre dinledim, sonra bayan Suzi olduğunu anladım. Merhaba bayan Suzi dedim. Aaaa, merhaba dedi. Başıma gelenleri eşinize anlattım, dedi. Ne oldu ki? dedim. Düştüm, dedi.  Otobüste düşmüş, hemen hastaneye kaldırılmış, kalçasından ameliyat olmuş, bir hafta sonra nekahet dönemi için bakım evine yerleştirilmiş. Peki dedim, bana adresi verin ziyaretinize geleceğim. Çok mutlu olurum, ve sizden bi kaç ricam olacak dedi. Evime çok yakın şu bakımevinde kalıyorum, dedi. Salı sabahtan gittiğimde özel odasında masa başında kağıt kürek işleri ile uğraşıyordu. Girdiğimi duymadı bile. Karartımı gördüğünde sağ eliyle yakın gözlüğünü iyice aşağıya indirdi. Uzaktan seçemedi beni. Yaklaşınca ben, birden gülümsedi merhaba bayan Yalçın dedi. Kusura bakmayın kalkamıyorum, dedi. Lütfen rahatsız olmayın diyerek yanındaki sandalyeye oturdum. Bu kazadan sonra görme ve duyma problemi yaşıyorum, kitap ve gazete okuyamıyorum, ama hergün antrenman yapıyorum sanırım düzelteceğim bu durumu, dedi. Bakın her şeyi organize etmem gerekiyor, herşeyi not alıyorum, dedi. Yapılacaklar listesi yapmış.
Düştüğümde, ve ambulans çağırdıklarında ilk kedilerimi düşündüm ve onlara bakacak birini buldum, dedi. Ben yıllarca onları bırakıp tatile bile gitmedim, dedi. Özellikle onlar için hastalanmamalıyım diye çok dikkat ediyordum, ama otobüs şoförü suçlu bulundu, onlara bunun hesabını soracağım, hakkımı arayacağım, dedi.
O dinamizmine hayran kaldım. Kader, nasip, kısmet, alınyazım böyleymiş, deyip pes etmiyor.
Sizden bi kaç ricam olacak, dedi. Hepsini önceden yazmış.
Biliyorsunuz evim iki katlı. Bu durumda şimdilik merdivenden üst kata çıkamam, alt kattaki beyaz kanepeyi yukarı çıkarmanız, üst kattaki sağ odada bulunan bordo kanepeyi aşağıya indirmeniz. O açılıp yatakta oluyor çünkü dedi. Koridordaki lambanın ampülü patlak, onu onarmanız, çünkü ben çıktıktan sonra eve bi süre bakıcı gelecek, ve lamba yanmadığı için göremez ve düşerse sorumluluğu bana ait, yoksa ben biliyorum orada lamba olmadığını ve 87 yıldır o evde yaşıyorum karanlıkta bile yolumu bulurum, dedi. Bilinçli olmak başka bir tabi. Haklarını savunuyor ama sorumluluklarınında bilincinde. Buna benzer bir kaç yapılması gereken şeyleride söyledi. Ve bunları bana faturalandırın dedi. Bende Türk mantığı ile nolcak canıııım, yarım saatlik iş, insanlık öldümü, hallederiz, hatta size beleşe yaparız demeye getirdim Almanca cümlelerle. Hayııır, asla kabul etmem, dedi. Sizin bir firmanız var, ve fatura yazabilirsiniz dedi. Peki, dedim.

Evinin anahtarını verdi bana. Burada hiç bir şeyim yok, size bir şey ikram edemiyorum üzgünüm, ama evim karşıda, gidin kellerdeki mahzenden bir şişe şarap alın, dedi. Hiç önemli değil deyip, ayrıldım ve işe döndüm.

Aynı gün iş çıkışı bi kaç çeşit meyve, ve çikolata alıp yeniden gittim yanına. Çok mutlu oldu. Oradayken bizim gençlerden birinide çağırdım, o taşıma işleri, ve lamba onarımı için. Geldi ve birlikte bayan Suzinin evine gittik. Lambayı halletti, ama taşıma işi benimle mümkün değildi. Yukarıdaki kanepe leş gibiydi ağırlık olarak. O daracık merdivenden indirmek mümkün olmadı. Diğer işleri halledip çıktık.
Perşembe sabahtan bizim gençlerin ikisi birden geldi. Taşıma işini hallettik. Bize verilen görevler bitmişti. Mutluyduk.
Günlerden perşembeydi. Perşembe kadınları olmazsa olmazdı. Arkadaşıma, bu Perşembe’yi çok farklı bi yerde yapalım mı dedim. Yapalım dedi. Bir şişe şarap, ve atıştırmalıklarla bayan Suzi’yi ziyarete gittik. Bakım evinin kocaman bi terası var. Bizi görünce çok sevindi. Bakın ne getirdik dedim şarabı göstererek. Bardakta getirdiniz mi dedi, gözlerini açarak. Hayır, ama gider kantinden alırız, dedik. Hayır hayır, dedi benim bi fikrim var. İki bardak var zaten bende, birde lavaboda diş fırçalarının girdiği bardak var, onu bi güzel temizleriz ben ondan içerim, dedi heyecanlı heyecanlı. Çıktık terasa. Bizden başka kimse yok. Donattık masayı, açtık soğuk beyaz şarabı..
Anahtarını teslim ettim. Kanepeyi indirdik dedim. Ya lamba? Dedi. Onuda hallettik dedim. Arkadaşıma dönüp, işaret parmağıyla beni gösterip, bayan Yalçın harika bir kadın dedi. Arkadaşım onu onaylarcasına, “evet biliyorum” dedi. Bana sorarsanız ortada bi harikalık yok. Yapılması gereken yapıldı. Severek, isteyerek ve gönülden yaptım. Görev olarak yapmadım. Ama bayan Suzi bunların hepsini fatura yapacaksınız dimi, diyordu. Kültür farkı işte. Fakat iki kültürede yakın olduğum için yadırgamıyorum.


Çok güzel sohbet ettik. Çoğunlukla bayan Suzi konuştu. Biz dinledik. Konuşmaya susamıştı sanki. Çok güzel cümleler kuruyordu. Yaşlılık hiç güzel bir şey değil. Yıldızıma olan güvenimi kaybettim. Kaderime olan güvenimi kaybettim. Bazen diyorum ki, bir motorsiklet kazasında ölüp gitmek, yaşlanmaktan çok daha iyi olduğunu düşünüyorum, dedi. Ve “es ist sehr wichtig „einfach“ zu leben“ dedi. Sade bir yaşamı yeğlerdim, demeye getirdi. Bu ne demek, dedim. Evde bir sürü Hermes çantam var. Şu marka eldivenim, şapkam, bankada mücevherim var. Şu an hiç birinin önemi yok, dedi. Hermes markasını bilmiyordum bile. Arkadaşım biliyormuş ama. O zaman ben gayet basit ve sade yaşıyorum dedim, ve gülüştük. “Peki, iyi yaşadım, güzel yaşadım” diyebiliyor musun” dedim. (Artık dünden beri birbirimize sen diye hitap edebiliyoruz. Yoksa yıllardır hep siz dedik birbirimize.)
Evet, dedi iyi yaşadım. O zaman sorun yok, önemli olan bu değil mi, dedim. Evet öyle ama yinede daha sade yaşamak isterdim, dedi. Konu konuyu açtı. Arkadaşım Antonella bi ara kayboldu. Yakın bir marketten bi şarap daha alıp gelmişti. Saat akşam 18 olmuştu. Bayan Suzi bakım evinin akşam yemeğine gitti. Biz arkadaşımla terasta oturup sohbete devam ettik. Hatta dedik ki, düşünsene bir bakım evinde, bakıma muhtaç olmadan, ve yemek saatine uymadan oturtabiliyoruz, işte buna içilir diyerek baya oturduk orada. Yemek sonrası bayan Suzi yine geldi. Bardakları almam lazım dedi:) zaten bırakacaktık dedik. Ama buraya giriş çıkışlar akşam 18 den sonra sorun olabilir, dedi. Herşeyi düşünüyor, herşey planlı programlı hayatında. Biz ise gayet rahat. Çıkarız çıkarız dedik. Apar topar topladık herşeyi. İndik odasına. Bardakları yıkadık, boş şişeleri çantamıza aldık, bayan Suzi bize çıkış 
kapısına kadar eşlik etti. Son zamanlardaki  en güzel momentleri yaşadım sizinle, teşekkür ederim dedi. Yarın çıkıyorum, akşama bay Anliker yemek siparişi verdi eve, sende gelirmisin dedi bana. Tabiki gelirim dedim. Ve kucaklaşarak ayrıldık. Fakat oda ne? Kapılar açılmıyor hakkaten. Çıkamıyoruz. Mantığımız almıyor. Dışardan giriş olmaz ama dışarı çıkmak mümkün olmalı. Hiç bir çalışanda yok artık giriş ve danışmada. Ama telefon var acil durumlar için. Arkadaşım telefon açtı. Telefondan, tamam biz açıyoruz kapıyı denmiş, ve açıldı kapı. Bizden çok bayan Suzi endişendi. Vedalaştık. 

Ve geldi çattı cuma. Nihayet evine gidebilecekti, ve onu 65 yıllık arkadaşı, dostu ve sevgilisi bay Anliker karşılayacaktı. Bay Anliker ile yıllarca birlikte çalışmıştık. Zaten bayan Suzi’yi onun sayesinde tanımıştık. Cuma orada olmaktan mutluluk duyacaktım.
Cuma akşamıydı. Gittim. Kapı zilini duymuyorum, kapyı açık bırakırım, girersin demişti bayan Suzi. Evet, gittiğimde kapı açıktı, ben yinede zile basmıştım. Duymadılar. Girdim içeri. Ama gördüler. Kucakladım ikisinide. Gelmeyeceksin sandık, dediler. Gelmez miyim, dedim. Gittiğimde şarap içiyorlardı zaten. Bay Anliker ayağa kalktı beni görünce her zamanki centilmenliği ile. Geyik eti siparişi vermişti tanıdıkları bir restorana. Ben daha önce hiç geyik eti yememiştim. Ama o gecenin hatrına çiğ tavuk eti bile yiyebilirdim. Bay Anliker ve bayan Suzi hazırladı herşeyi, bana hiç bir şey bırakmadan. Nasıl utandım bilemezsiniz. Bayan Suzi tekerlekli sandalye değilde, „rolator“ denen tekerlekli bi aletle yürüyor.   Yani oturmadan, elleri ile sürüyerek. Türkçesini bilemedim şimdi. Yemekler ısıtıldı, bay Anliker çantasından bir Portekiz şarabı çıkardı. Bayan Suzi en sevdiğim şarap diye mutlu oldu. Ben sadece onların bu ağır çekim mutluluklarını izliyordum. Ve sanki 60’lı yıllarda çekilen siyah beyaz bir İngiliz yapımı film setindeydim. Yemeğimizi yedik. Tatlı olarak karake sipariş etmiş bayan Suzi. Karake ne demek bilmiyordum bile. Harika bi şeymiş meğer. İçi yumuşacık taze çikolata, dışı yeşil bişey. Ama bi tane yetiyor insana. Yani bizim bi keski baklava gibi.

Oturduk o gece. Yedik içtik. Sohbet ettik. Herşey çok güzeldi. Birden bire Bayan Suzi’nin yüzü değişti, kendimi iyi hissetmiyorum dedi inleyerek. Çok korktum. Hemen koluna girdim, yukardan indirdiğimiz o kanepeye yatırdım. Pencereyi açtım. İyiyim şimdi dedi. Biraz dinlen, dedim. Bay Anlikerin yanına gittim. Masadaki şarap bitmişti. Lütfen aşağıdan bir şarap getirir misin, dedi. Tabiki dedim, ama hangi şarabı dedim? İlk gördüğünü, dedi. Peki, dedim. Açtık bi şarap daha. Bay Anliker ile ilk kez baş başa ve çok özel konuştuk. Yıllarca birlikte çalışmış bu kadar yakın olmamıştık. Dedim ki, bayan Suzi daha önce anlatmıştı, 50 yılın üzerinde bir dostluğunuz varmış, ve gençliğinizde sevgiliymişsiniz. Dostluğumuz ve sevgili oluşumuz doğru, ama bu 50 yıllık değil, 65 yıllık, dedi.
Harika dedim. Ama şunu çok merak ediyorum, sen evlisin, ve şu an buradasın. Eşin bunu biliyor mu? Evet, biliyor o getirdi beni buraya, dedi. Nasıl oluyor bu, merak ediyorum dedim. İlgi alanlarımız farklı ve saygılıyız birbirimize, dedi. Anlamış gibi yaptım, ahaaaaa diyerek.

Peki hiç burada kaldın mı dedim. Evet, kaldım dedi. Peki bu akşamda kalabilir misin, bayan Suzi’yi yalnız kalmamalı dedim. Kalırım kalmasına, ama bayan Suzi bana kal demedi, kalamam dedi.
Zaman sonra bayan Suzi’nin yanına gittim. Şimdi çok iyiyiyim, geliyorum yanınıza dedi. Biraz daha dinlen, dediysemde kalktı geldi.
Bay Anliker burada kalmak istiyor, iznin olursa dedim. Hayır, hayır dedi. Hep alıştığı yatakta yatsın. Onunda tansiyon problemi var, burada kalırsa hem onun için, hem kendim için düşünüceğim diye argumanlar sundu. Ve ben onuda düşünecek kadar sağlıklı değilim, dedi. Bay Anliker’in orada kalma isteğini görüyordum, ama evine gitmelisin demişti sevgilisi. Peki, sen nasıl istersen dedi bay Anliker. Ve taksiyi aradı hemen bayan Suzi. 22.30 da kapısına bir taksi siparişi yaptı. Bense onların bu saygılı diyaloglarını izlemekle yetindim. 

Taksi geldi 22.30 da. Yağmuluğunu giymesine yardım ettim, fermuarını kapattım. Bastonunu getirmeye gittiğimde, birbirleri ile vedalaşırken dudaklarına bir öpücük kondurduklarını gördüm. Yürümekte zorluk çeken bay Anliker’e taksiye kadar eşlik ettim. Emniyet kemerini bağladım, yanağından öptüm, çok güzel bi akşamdı, teşekkür ederim, tekrarlayalım bunu dedim. Ama zaman geçmeden tekrarlayalım, dedi. Taksi şöförüne gideceği evdeki merdivenlerin olduğunu ve lütfen eşlik etmesini rica ettim. Merak etmeyin, dedi genç taksici. 

Bayan Suzi ile kaldık başbaşa. Masayı topladım, bulaşıkları yıkadım. Yanında kalmamı ister misin dedim? Hayır, dedi. Ama bana üst kattan pijama ve iç çamaşırı, birde yatağımın yanında duran abajurumu getirirsen sevinirim, dedi. İki kat çamaşır getirdim. Birde abajur ile birlikte yarım kalmış kitabını şimdiki yatağının kenarına yerleştirdim, Sevindi. Çok teşekkür ederim, bana çok yardımcı oldun, hadi sende git evde bekleyenlerin var, dedi. Kucaklaştık. Kapıyı kilitlemeyi unutma, dedim. Çıktım. Bi on dakika kadar bekledim dışarda. Sonra tekrar gittim. Kapı açıktı. Unutmuştu kilidi. Beni görünce tekrar bir şey mi unuttun, dedi. Evet dedim arabanın anahtarını bulamıyorum. Sonra bi yerde bulmuş gibi yaptım artık. Dedim şu kapıyı kilitle arkadan artık. Kilitledi. Eve dönerken bütün bu haftayı, ve bu geceyi düşündüm gülümseyerek... 

Bize nasil gulmüstü, icerde kaldigimizda:)
Arkadasim telefonla görevli ararken.




10 Temmuz 2018 Salı

Pelinpembesi ile Yanginli bir Bern..

Hafiften dumanlar arkamizdan
yükseliyor.
Şöyle başladı.. “Merhaba seryal hanım,  temmuz başı Bern ilk önce olmak üzere İsviçreye geleceğiz kısmetse.sizden yardımınızı isteyecegim.  Kasabalar arası tren saatleri ve fiyatlarını gösteren bir site var mı,  turistler için 8 günlük kartlar var onları mı alsak diye.  Bize yol gösterirseniz çok sevinirim.”
Her şey bi dokunmaya bakıyor aslında. Birbirimizi uzaktan uzağa takip ettiğimiz bir blog ve instagram arkadaşlığı. 
Böyle bi mesaj gelince hemen atladım üstüne. Çünkü benim burada türkçe konuşabildiğim hiç arkadaşım yok. Çok garip değil mi? Ama öyle. Anadilimde konuşabildiğim arkadaşlarım ve yakınlarım hep uzaklarda. Evde günlük konuştuğum kadar ve birde bu bloğa yazarak anadilim olan türkçeyi diri tutuyorum belkide. 
İşte böyle bi mesaj gelince çok seviniyorum. Bunu daha önce Macerakitabim Özlem’le yaşamıştık. Cenevreye bir konsere gelmişlerdi, konser iptal olunca onları Berne davet etmiştim. “Lizbon’a Gece Treni” adlı kitabı okumuştu ve çok beğenmişti. Hikaye Bern’de başlıyordu. Kirchenfeld köprüsünde.. “Kirchenfeld köprüsüne doğru bi şarap içer miyiz?” Demiştim galiba. O yazının linkini eklerim. Hatta Özlem’in Bern gezi linkinide. 

Bu sefer gelen Pelinpembesi blogger sahibesi Buket, eşi ve kızı. 1 haftalık tatillerini İsviçre’nin Berneroberland bölgesine ayırmışlar. İnterlaken ve çevresi. Dağlar, göller.. Gezmişler oraları bi güzel. Hatta benim burnumun dibinde olupta gitmediğim yerlere bile gitmişler. Son günlerinide Bern’e ayırmışlar. Şehirlere daha az zaman, doğaya daha fazla ayırarak. Gayet mantıklı. Bern’e bir gün yeterli. Bazı şehirler vardır, yaşamak boğar ama gezmesi güzeldir. Birde bazı şehirler vardır gezmesi değil ama yaşamı güzeldir. Bern öyle bir kent işte. Sakindir, huzurludur, tarihidir. Ben çok seviyorum burada yaşamayı. Aslinda gezmeside güzeldir.

Neyse, biz bugün saat 15.30 da ünlü saat kulesinin önünde sözleştik. 10 dakika öncesinden geldim. Saat kulesinin altında Bern simgelerinin magnetleri satılıyor. Orada Bern Saatkulesinin bir magnetini görünce ben, küçük bir anı olsun diye Buket’e hediye alıp sırt çantama attım. Sonra bi yerde merdivenlere oturarak onları beklemeye başladım. Acaba diyorum, biz nasıl tanıyacağız ki birbirimizi? Birbirimizin resmini bile görmemişiz? Ben onları nedense 4 kişi hayal ediyorum. Diyorum ki kendi kendime anne-baba ve iki ergen birlikteyse ve Türkçe konuşuyorlarsa direk dal. Çünkü o saatte orada ya Japon’lar olur. Yada başka bir turist topluluğu. Rehbersiz gezenler daha bi kenarda olur. Uzaktan gördüm ben bunları. Ama kafamdaki aileye uymuyor. Onlar 4 kişiydi ya bana göre? Bunlar üç kişi. Biraz yanlarına yaklaştım. Baktım Türkçe konuşuyorlar. Sonra baya bi yaklaştım. Buket’in gözlerine bakarak “merhaba” dedim. Onlarda beklediği için zaten bu buluşmayı direk gülümseyerek merhaba diye cevap verdiler. O kadar kolay oldu ki tanışmamız. Dedim, ben sizi dört kişi biliyordum. Ebeveyn ve iki çocuk! Yok dediler, bir kızımız var. 

Kızları Pelin Einstein müzesine gitmek istiyordu. Fakat heryerde olduğu gibi Bern’de de müzeler pazartesi kapalıydı. Sonra şehir merkezindeki Einstein’ın yaşadığı evi gezmekle yetindi. Bu arada Bern’de belli başlı gezilmesi, görülmesi ne kadar yer varsa gezmişlerdi. O zaman Rosengarten’e gidelim Bern’e tepeden bakalım, dedim. Hava mis gibi güzel yine. Öğleden sonra güneş tam karşıda olunca Rosengarten’dan Bern, fotoğraflar gözle göründüğü gibi çıkmıyor. Neyse güneşin biraz daha kaymasını beklerken biz bir şeyler içtik, sohbet ettik, eğitim sistemini karşılaştırdık, Doların vs Euro nun yükselişinden, biraz politikaya girip çıktık, birazda  blogger dedikodusu derken zaman geçiverdi. Akşam güneşi nispeten fotoğraflara etki yapmayınca Bern’i arkamıza alarak fotoğraf çekmeye başladık. Fakat oda ne? Arkamızda bir evin çatısından dumanlar yükseliyor. Yangın mı var acaba diye beklerken bir anda alevler ve kara dumanlar yükselmeye başladı. Yanan yer, Bern’in göbeği, unesco dünya mirası korumasında olan yer. İtfaiye geldi 15 dakikaya ve bir saatte söndürdüler. Sonra arkadaşlarımı otellerine bıraktım ve eve geldim. Evde henüz kimse yoktu. Balkona geçtim, çantamdaki sigaramı ararken o saat kulesi magnetini gördüm. O hengamede vermeyi unutmuşum. Belki yarın otellerine gidip ulaştırırım. Bilemiyorum. 

Yanginli bir Bern kalacak
hatiralarinda.
Sonra instgrama ekleyince yangın fotosunu, yakınlarım içerden yazmaya başladı. Bugün mü bu, çok üzüldüm diyenler. Kızkardeşime bi foto gönderdim Buketle ikimizin. Dedi ki; “Dünya yansa içinde yorganım yok der gibi çek kanka😂”  gibi olmus. Dedim bu daha ne ki, hemen arkamızda çimenlerin üzerinde 30 kişilik bi yoga grubu vardı, hiç istiflerini bile bozmadılar, hatta farkında bile olamadılar yangının. Hakkaten ateş düştüğü yeri yakıyormuş, dedim. 

Biraz önce yangın haberlerine baktım. Can kaybı yok, iki kişi hafif yaralı hastaneden taburcu olmuşlar bile. Yangın nedeni henüz belli değil. 

Böyle bi gündü bugünde. Bilmiyorum Buket Bern hakkında ne düşünüyor? Nasıl geçti tatilleri? Sanırım döndüğünde detaylı yazacaktır. Bana dedi ki, son zamanlarda yazmıyorsun. Daha sık yaz. Burada gezdiğin dağı taşı taş. Tamam dedim bu akşam yazarım. 

Ben kendi adıma çok mutlu oldum bu aileyi tanımaktan. 

Gene gelin, gene buyrun. 


Yanan Bern Görüntüsü


Ilgilenenler icin Bern yazilarimizin linkleri:

Macera Kitabim, Özlemin kaleminden Bern

Macera Kitabimla Bern bulusmamiz..

28 Haziran 2018 Perşembe

Aldık Mı Üçün Birini?

Anca kendime gelebildim. 24 Haziran’a dair yaşadıklarımı, hissettiklerimi yazayım. Hem içimi dökmüş olurum, hem kişisel arşivimde yer alır. Bu yaşananlar ilerde hep tarih olacak çünkü. Olurda, ilerde torun tombalak olursa, geçmişi ve 24 Haziran’ı nasıl yaşamış babaannem diye merak ederlerse okusunlar işte buradan. 

Son referandumdan sonra ülkede yapılan seçimlere hiç inanmayacaktım, hiç güvenmeyecektim, umutlanmayacaktım, ve hiç heyecanlanmayacaktım güya. Sonra Muharrem İnce diye bi adam çıktı, 50 günde rüzgarı farklı yönden estirdi. Espirili, bilgili, eğitime önem veren, herkesi kucaklayan, huzur vaadeden, sanatı, aşkı, özgürlüğü, demokrasiyi ağzından hiç eksik etmedi. Özlediğimiz şeylere çok yakın olduğumuzu hissettirdi. Öylesine umutlar besledim ki, kocaman oldu umudum sığmadı hiç bir yere. Hatta bi önceki postumda “bu sefer olacak” diye yazı yazdım. İnanmadığım hiç bir şeyi yazamam ben. 

Başına bir şey gelmesin diye çok yükseklere koymuştum umutlarımı bu pazar açmak üzere. Bu pazar çok güzel olacak diyordum. Heyecandan uyuyamıyordum bile. Pazar erkenden kalktım. Güzel bir kahvaltı hazırladım. Birde radyoyu açtım. Oynak türküler vardı. “Erik dalı gevrektir” çalarken çocuklarla birlikte omuz kaldırıp, gerdan kırıyorduk. Kahvaltımızı yaptık güle oynaya. Hava berrak, güneş pencerelerden sızıyor. Bi yandan akşam olsun istiyorum, bir yandan bu heyecan sürsün istiyorum. Kahvaltı sonrası kahvemi alıp balkona çıktım. Sigaram zaten balkon masasında. Birde telefonumu aldım. Seçim günü. Sosyal medya çok hareketli. Herkes çok mutlu, çok umutlu.. Resmen umut aşılıyor herkes herkese. (Çevrem öyleyse demek ki?) Sonra gülümseyerek balkon çiçeklerime bakıyorum. Sizi akşam serininde sulayacağım merak etmeyin diyorum. Kedim Miri zaten yandaki sandalyede uyur gibi yatarken bana bakıyor masum masum. Bugün çok güzel olacak dimi Miri? diyorum. Hani siz herşeyi önceden hissedersiniz ya, bana bi işaret ver bi şey yap diyorum gözlerine bakarak. Hiç kımıldamıyor yerinden. Sadece gözleri kısık bi şekilde bakıyor bana. Sen anca bakarsın, deyip bir gün öncesinden yıkanan çamaşırları toplamaya iniyorum. Ütü masasını suyu ısınsın diye kurmuştum zaten. Çoraplar hariç herşeyi ütülüyorum radyo dinleyerek. Gerçi bu benim her pazar yaptığım şey. Maksat vakit geçsin. Günü bölmüşüm yapacağım işlere. Daha günlük 10bin adımı atacağım ormanda. Tamda istediğim gibi gidiyor gün. Hem çabuk geçmiyor, hem çok güzel geçiyor. Ormanda iki saate yakın yürüyorum. Güneş sızıyor sıra sıra dizilmiş yüksek ağaçların arasından. Sonra başak sarısı buğday tarlası kenarından yürüyorum. Güzel şiirler, güzel yorumlar, güzel kelimeler dolanıyor zihnimde. Çoğalmak, üretmek, sevmek, kucaklamak, huzur gibi şeyler.. İşte diyorum bunlar hep işaret.. 

O gün Akşam yemeğimizi erkenden yiyoruz, çünkü akşam tv ekranına ve Twitter’a yapışacağım. Evet biliyorum, AA haber ajansının oranları yüksek tutacağını ve sonra düşeceğinide biliyorum. Fox tv den izliyorum güya. Bazen halktv ye geçiyorum. Ama onlarda ekran grafiği yok. Sadece sosyal medyaya bakarak yorum yapıyorlar. Ona bende bakarım diyerek tekrar fox tv ye geçiyorum. Yüzler gülüyor falan. Her ne kadar AA oranları hala yüksek göstersede, CHP sözcüsü Tezcan ara ara çıkıp açıklama yapıyor. Onlardada yüzler gülüyor, “AA verilerine inanmayın, bizde aynı verileri giriyoruz, bu seçim ikinci tura kalmıştır vs.” Umudumu hala kaybetmiyorum. WhatsApptan umudunu yitiren yakınlarıma, durun ya o öyle değil, değişecek sonuçlar falan diyorum. Sonra ne oldu bilmiyorum. Bi ara sessizlik oldu. Oranlar hep aynı kaldı. YSK daha açıklama yapmadan Erdoğan çıktı Huber Köşk’ünden mini bir konuşma yaptı. Noluyor ya falan oldum. Bu arada akp liler sokaklara dökülmüşmüş zaten. Sonra Erdoğan balkon konuşmasını yarın yapacak dendi. Ve dışarıdaki kutlama yapanların sesi kesilmiş. Ha dedim baskı kurmaya çalışıyorlardı, sonucu öğrenince sustular. Hala umutluyum ama. M. İnce hiç ortalıkta yok. O açıklama yapmadan inanmam hiç bir şeye diyorum. Sonra yine bu sözcü Tezcan ve yanindaki dört kişi omuzlar düşük, eller göbek hizasında birbirine bağlı, yüzler asık, bi şekilde çıktı dedi ki, “bla bla bla.... normal yaşantınıza geri dönün”! .Alla alla! Sebep? Dedim. Resmen ekrandaki adamla konuşuyorum. Sonra Fox tv’ye geçiyorum. Sunucu İsmail bilmem kime SMS göndermiş M. İnce. “Adam kazandı”, demiş. Bunun üzerine Erdoğan ertesi gün yapacağı balkon konuşmasını yapmak üzere Ankara’ya yol almış alel acele. Hatta bi kız çocuğuna mı çarpmışlar ne? Önce onu hastaneye yetiştirmişler falan. Gecenin üçünde çıktı Saray’dan konuşma yaptı. Bitti yani. Bu muydu? Dedim. Ve bir bok çuvalı gibi hissettim kendimi. 

Bizi gaza getirenler, İnce olsun, Akşener olsun, siz oylara sahip çıkın, YSK bizde, 50 bin avukatı dikeriz, beni anca kazırlar YSK nın önünden gibi açıklamar vardı. Kimse ortalıkta yok. Bi şeyler oldu o gece ama ne? Anlam veremiyorum. Bu ya bir devlet sırrı olarak kalacak, yada yıllar sonra ortaya çıkacak. 

Sonra pös pös gidip yattım. Sabah çok kötü hissediyordum kendimi. Hem yorgundum, hem o umutlarım o çok yüksek yerden düşüp kırılıp darmadağın olmuştu. İş yerinde bile verimli değildim. Eve geldim, hep yaptığını yap dedim. Hemen ormana koştum. İyi geldi bana. Bugün daha iyiyim. Hayat devam ediyor ve hep edecek. 

Bazen diyorum bana ne oluyor? Sanki o ülkede yaşıyorsun? Dolar, yuro fırlayacakmış. Fırlasın aq. Ekonomi kötüymüş! Soğan, patates tane ile satılıyormuş. İyi ya işte, burada en ucuz olan şeyi artık Türkiye’deki yakınlarına hediye olarak götürsün. Tıpkı daha önce yaptığın gibi. Türkiye’nin milli içeceğini buradan daha ucuza alıp götürüyordun, dedim kendi kendime. Banane, desene dedim. Ama diyemiyorum işte. Uzaktada yaşasam seviyorum o ülkeyi. Ve iyi olsun istiyorum. İnsanlar iyi yaşasın istiyorum. 

Sanırım banane demeliyim artık. Madem o ülkenin yüzde 52 si o yönde kullanmış oy’unu, demekki çoğunluk böyle bir yönetimden memnun. Banada bok yemek düşer. 
Hayırlı uğurlu olsun. 


Türkiye haritasına bakıyorum, sarı yerler çoğunlukta. Aziz Nesin geliyor aklıma.