Yine güneşli, güzel bir sabaha uyandık… Rotamız belli, rutinimiz belli. Çantalara iki kırmızı, iki beyaz şarap; zeytin, peynir, kraker, cips, sandaviçler ve yolda kesin lazım olur, denilen ne varsa doldurdum. Sonra da soluğu arkadaşlarımın otelinde aldım.
Dikkat ederseniz artık “misafirlerim” demiyorum. Arkadaş olduk biz artık. Hem de öyle uzaktan uzağa değil, bayağı bayağı senli benli, birbirimize şaka yapacak, hatta yeri geldiğinde birbirimizi hafifçe tiye alacak kadar samimiyiz. Artik resmiyet bitti, dostluk başladı:)
Çıktık yola…
Yine Thun Gölü kenarındaki dinlenme yerinde mola verildi, sandaviçler yendi. Ardından her zamanki milli meselemiz gündeme geldi, sıcak su sorunu. Sıcak su arandı, bulundu, çaylar ve kahveler içildi. İsviçre’nin dağlarını, göllerini geziyoruz ama asıl maceramız sıcak su bulmak. İstikamet Lauterbrunnen köyü. Oradan dağ trenine binip Eiger, Mönch ve Jungfrau dağlarının eteklerine çıkacağız.
Lauterbrunnen'e vardık, mucizevi bir sekilde park yeri bile bulup tren garına yürüdük. Gişeye gittim ve kışın iki kez kullandığım 66 franklık günlük bileti sordum. Gişedeki çalışan yüzüme bakıp, “Hiçbir zaman öyle bir bilet olmadı,” demez mi?
Nasıl olmadı? Ben o biletle iki kez gittim... Deliriciğim. Allah'tan yanımda Ayça var. En son onunla 66 franka gitmiştik. Şahidim var yani, kıçımdan uydurmuyorum. Ayça, “Evet, ben de vardım, birlikte bu geziyi 66 franka yaptık,” dese de gişedeki görevli için Ayça'nın şahitliği de yeterli olmadı.
Sonra arkadaşlara utana sıkıla biletlerin 96 frank olduğunu söyledim. Bir de bu biletle gidebileceğimiz yerler sınırlı. Oysa benim varlığı kanıtlanamayan 66 franklık biletim hem ucuz hem de sınırsızdı.
Arkadaşlar gayet sakin, “Olsun,” dediler.
Neyse… Aldık biletlerimizi, dağlara doğru kıvrıla kıvrıla giden trenimize bindik ve geldik Kleine Scheidegg’e. Orası da bir başka güzel… Bern’den uzaktan gördüğümüz karlı dağların şimdi hemen dibindeyiz. Sanki elini uzatsan dokunuverecekmişsin gibi. Hava berrak, dağ havası mis gibi, içine çektiğin oksijeni bile hissediyorsun.
Buraya dördüncü gelişim. Daha önce hep kış ve bahar aylarında gelmiştim. İlk kez ağustosta buradayım. Fotoğraflarda buraya çok yakın bir yerde göl görünüyordu. Kışın buz tuttuğu için fark edilmez ya da her taraf karla kaplı olduğunda oraya yürünmez diye daha önce hiç peşine düşmemiştim. Bu sefer o gölü ne yapıp edip görelim istedim. Orada insanlara sorduk, buralarda bir göl varmış, nerede, diye.
Kimsenin gölden haberi yok. İnsanlar bize, "ne gölü, hangi göl, siz hangi gölden bahsediyorsunuz" der gibi bakıyor. Ben ise fotoğraflarda gördüm, eminim. 66 franklık biletten sonra bir de var olmayan göl vakasıyla karşı karşıya olamazdım.
Neyse, Google Maps’i açtık. Gerçekten yakın görünüyordu. Haritayı takip ederek yürüdük. Heyecanla göle yaklaştık…Anaaa..... Bir de ne görelim?
Bizim büyük umutlarla aradığımız göl, meğer minicik bir su birikintisi gibi bir şeymiş! İnsanlara “göl” deyince neden anlamadıklarını o zaman anladık. Göl demeye bin şahit ister.
Ama olsun.
Biz onu bulmak için yürüdük mü? Yürüdük.
Güzel miydi? Güzeldi.
Manzarası var mıydı? Fazlasıyla vardı.
O hâlde bizim için göldü.
Piknik sepetimizi orada açtık. Şaraplarımızı, peynirlerimizi, zeytinlerimizi çıkardık. Böylece dünyanın belki de en küçük gölünün kenarında, manzarası en büyük pikniklerden birini yaptık.
Yooo, Matterhorn da bambaşkaydı… Ay bilemedim, her yeri ayrı güzeldi.
Sonra Jungfraubahn'a (Tren) binip biraz daha yukarıya çıktık. Oradan teleferikle Grindelwalde geçtik. oralarda biraz oyalandıktan sonra aynı güzergahı geri geldik. Biletimiz sınırlı olunca günü erken bitirdik. Hem aç gibiyiz hem tok gibi.. Dedim bu akşam bana gidelim, size bi çorba yaparım, bir de çay... Bu fikre bayıldılar. Günlerdir restoranlarda helak oldular:)) gursaklarından ıscacık bir çorba geçsin istedim.)) Lauterbrunnende dükkanlar daha açıktı, arkadaşlarım ev için alışveriş yaptılar, ekmektir, salatadır, şaraptır vs.
Eve geldik, bir yandan çorba yaptık, bir yandan cheri tomates, kapari, zeytin, sarımsak ve maydonoz soslu penne, (makarna yani) penne deyince havalı oluyo ya ondan şeyettim:)) Sinem harika bir salata yaptı. Birimiz balkonu süpürdü, bi diğerimiz masaya tabakları yerleştirdi. yemekleri yaparken aperol spritzlerimizide elimizden eksik olmadı. Keyif insanlarıyız hepimiz. Keyfimiz olmadan aslaaaaa... Yemekler herkesin damağına pek bir lezzetli geldi. Alt tarafı tarhana çorbası, makarna ve salataydı ama övgülere bakılırsa Michelin yıldızını kapmıştım :)) Ardından bir de çay demledik… Oh, oh, oh! Değmeyin çay tiryakilerinin keyfine… Şahane bir günü, şahane bir akşamla bitirdik.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder