![]() |
| Bu da Luzern'in Sulukule'si:) |
Bir haftalık gezinin son günü... Artık dağ bayır, dere tepe bitti. Bugün medeni insanlar gibi şehir gezeceğiz. Her gün işe gider gibi erkenden kalkıp yollara düşmeye de gerek yok. “Siz güzelce uyuyun, kahvaltınızı yapın, çayınızı için, öğlene doğru çıkarız,” diye sözleştik.
Öğleye doğru çıktık yola. Ama bizimkiler belli ki dağa bayıra henüz doymamışlar. Daha Luzern’e varmadan fikir değişti, “Pilatus’a mı çıksak?” E hani şehir gezeceeedik :))
Sonra Bern’e döndük. Akşam, bu bir haftalık gezinin son yemeğini yine Rosengarten terasında yiyecektik. Günler öncesinden rezervasyonumuzu yaptırmıştım. Yemek saatine kadar da Rosengarten’ın çimenlerine yayıldık.
Yanımızda şaraplarımız da vardı tabii. Şehir turu yapınca gün içinde içmeye fırsat bulamamıştık. İşte, dedik, tam yeri ve tam zamanı. Bir şeyleri unutmadan olur mu hiç? Nasıl beceriyorsam bugün de tirbuşonu unutmuşum. Bir haftadır sıcak su arıyorduk, bugün sıcak su derdimiz yoktu ama belli ki arayacak bir şey bulmadan günü tamamlayamıyoruz. Bu sefer de tirbuşon arayışına girdik.
Ama çare tükenmez. Aldım şişeyi, gittim restoranın barına; “Şeyyy... Bizim birazdan burada rezervasyonumuz var da... Dışarıda bekliyoruz... Beklerken de şarabımızı içmek istiyoruz da... Acaba bunu bize açabilir misiniz?”
Sanki adamdan borç para istiyorum. :)) Şu şarabı açabilir misiniz de, geç. Bu kadar hayat hikayesine ne gerek var? Tabii açarım, dedi çalışan gülümseyerek. Şarabı açtırıp bizimkilerin yanına döndüm. Sohbet, muhabbet, kahkaha derken baktım ilk şişe bitmiş. Dokuz kişiyiz sonuçta. Herkese bir yudum anca düşüyor:)) Aldım ikinci şişeyi, yine bara gittim. Bu sefer tecrübeliyim. Hiçbir açıklama yok. Şişeyi uzattım. Açtırdım. Döndüm. :))
Yemek saatimiz geldiğinde masamıza geçtik. Yiyeceklerimizi, içeceklerimizi sipariş ettik. Yine leziz, yine bol sohbetli, bol keyifli, bir akşamdı.
Bir ara Ayça ayağa kalktı, çatalını kadehine çın çın vurarak dikkatleri üzerine topladi. Son gecenin ruhuna yakışır güzel bir konuşma yaptı. Bana teşekkürler, övgüler, güzel sözler… yalnız o sırada gözüme bir şeyler kaçtı. Hem de iki gözüme birden :)
Sonra diğerleri de tek tek söz aldı. Haftayı değerlendirdiler, teşekkür ettiler, ne kadar güzel vakit geçirdiklerini anlattılar. Sanırım ömrüm boyunca bir akşamda bu kadar güzel sözü bir arada duymamıştım. Buna ihtiyacım mı varmış nedir, bana bir iyi geldi, bir iyi geldi ki sormayın.
Parantez açıyorum, ( Çünkü son haftalarda beni inciten, hayal kırıklığına uğratan bazı şeyler yaşamıştım. Üstelik bir kadının başka bir kadına yapmaması gerektiğini düşündüğüm şeylerdi bunlar. Bu kişilerin sosyal medya sayfaları ahlak, dürüstlük, vicdan, kadın hakları üzerine kopyala yapıştır özlü sözlerden geçilmiyor. Altlarında kalpler, beğeniler, alkışlar, başparmaklar havada… Ama iş gerçek hayata gelince, yine aynı kişiler hiç düşünmeden bunun tam tersini yapabiliyorlar.
Beni asıl inciten de buydu sanırım. Sanki otuz yılı aşkın bir geçmişimiz, bir hukukumuz, birlikte yaşanmış güzel günlerimiz, anılarımız, paylaştığımız sofralarımız hiç olmamış gibi… Bunca yıllık tanışıklığın hatırına bile biraz özen gösterilmeden, neredeyse gözüme sokarcasına yapılan o saygısızlık gerçekten ağır geldi. İnsan hiç değilse geçmişin hatırına birbirinin canını acıtmamaya dikkat eder diye düşünüyordum. Yanılmışım. İnsanlar sosyal medyada bazen kendilerinde ne eksikse en çok onu paylaşırlarmış. Ne kadar doğrudur bilmem ama insanın aklına gelmiyor da değil. Belki de bu yüzden bazı sayfalarda ahlak, dürüstlük ve vicdan hiç eksik olmuyor. Çünkü ahlak üzerine söz paylaşmak kolay, asıl mesele ahlaklı davranabilmek.
Ben olanlardan habersiz değildim. Gördüm, duydum, bir şekilde haberdar oldum. Ama sustum. Susmak görmemek değildi, gördüğüm halde o çirkinliğin bir parçası olmamayı seçtim. Herkes kendine yakışanı yapar. Üstelik bu saygısızlık öyle gizli saklı da yapılmadı, adeta gözüme sokarcasına yapıldı. İki saat sonra akılları başlarına mı geldi, yoksa biri bir şey mi dedi bilinmez, paylaşımlar apar topar silindi. Ama bazı şeyleri sosyal medyadan silmek, insanın gördüğünü ve hissettiğini de silmiyor. Ben de otuz yılı aşkın hayatımda yeri olan bu insanları sessizce çıkardım hayatımdan. İşte misafirlerim geldiğinde, ben böyle bir haftadan çıkmıştım.) Parantezi kapadım.
Sonra sıra bana geldi. Ben de her birine ayrı ayrı teşekkür ettim. Bu haftanın sadece onlar için değil, benim için de ne kadar güzel ve özel olduğunu söyledim.
Aslında bu hafta bana tahmin ettiğimden çok daha iyi geldi. Işte yaşadığım o kırgınlıklardan sonra, sanki hayat bana küçük bir hatırlatma yaptı. Başka hayatlar da varmış. Her şey kavga, kırgınlık, hayal kırıklığı değilmiş. Hayat aslında biz zorlaştırmadığımız sürece o kadar da zor değilmiş. Bazen güzel bir sofra, içten bir kahkaha, söylenen birkaç güzel söz, hatta birlikte çıkılan bir dağ, birlikte içilen bir çay bile insanın hayata baktığı yeri değiştirebiliyormuş. Ben bu hafta biraz da bunun farkına vardım. Onlara İsviçre’yi gezdirdim belki ama onlar da farkında olmadan bana başka bir pencere açtılar. Bana iyi geldiler. Hem de çok iyi geldiler. Böylece muhteşem bir haftayı, yine muhteşem bir akşamla noktaladık.
Bol bol gezdik, yedik, içtik, güldük, dağlara çıktık, göllere indik, trenlere bindik, teleferiklere doluştuk… İsviçre’nin altını üstüne getirdik... Şimdi müsaadenizle İsviçre’yi bu kadar güzel temsil ettiğim için Turizm Bakanı'ndan madalya almaya gidiyorum:))
Ha, bir de haftanın en önemli gelişmesini söylemeden bitirmeyeyim. Arkadaşlar İstanbul’a döndükten sonra gittim bir termos aldım. Bir hafta boyunca dağda, bayırda, istasyonda, dinlenme tesisinde, sıcak su nereden bulacağız, diye dolandıktan sonra aklım başıma geldi:)
![]() |






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder