Sayfalar

30 Haziran 2013 Pazar

Boğulan boğulana:((


Yaz mevsiminde hemen hemen her haber programında boğulma haberleri mutlaka oluyor.. Gölde, nehirde, Deniz'de serinlemek için suya atlayan cocuklar, yada büyükler.. 
Spiker şöyle bir cümle kurdu. "Biz bu boğulma nedenlerini bir uzmana sorduk"
Bunu öğrenmek için bir uzmana gerek yok, nedeni gayet açık.. Yüzme bilmeyince boğulur insan doğal olarak. Yüzme bilen insanların boğulmaları ancak bir uzmana sorulabilir belki.. İşin teknik yani yani.. 

Spiker bir uzmana nedenini sorduk deyince, dedim nedeni gayet basit, uzman olmaya gerek yok.  Yüzme öğretilecek çocuklara.. Başka çaresi varmı allahaşkına? Gerçekten üzülüyorum ve sinir oluyorum bu "sudan sebeplerden" dolayı ölümlere.. Her anlamda sudan sebepler.. Üç tarafi denizle kaplı bir ülkede yüzme bilmeyen insanların ne kadar çok oldukları ironik değilmi? Avrupa'dan, Amerika'dan örnekler vermeyi hiç sevmem, ama bu sefer vermeden edemeyeceğim.. Deniz'i olmayan Avrupa ülkelerinde herkes yüzmeyi biliyor.. Çünkü ilkokulda yüzme dersleri var. Bu olmazsa olmaz derslerden biri bence.. Çünkü hayat kurtarıyor.. Bir can, bir candır.. 3 çocuk 5 çocuk doğurun demeyi çok iyi biliyor ileri gelenler.. iyi güzelde bu çocukların tesadüfen yaşayabildikleri koşullar düzeltilse daha kaliteli bir yaşam sunulsa ölümler azalsa daha güzel olmazmı? ,
Örnegin okullarda neden yüzme dersi olmaz ki? Kızlarla erkeklerin çıbıldak olmaması içinmi? Onlar çocuk çocuk!!! Tamam böyle bir problem varsa bile o zaman başka çözümler üretilebilir. Kızlara ayrı, eleklere ayrı  yüzme dersleri verilebilir. Her şehire ve kasabaya yüzme havuzları yapılamazmı örneğin? Heryere AVM yapılabiliyor? Burada rant var tabi.. Ama yüzme havuzları yapıldığında insana yatırım o kadar karlı değil değilmi? O zaman ben sizin kamu spotu altında yaptığınız reklamları hiçte kaale almıyorum.. 
Önce insanlara en doğal haklarından biri olan yaşam alanı açın. Dumansız hava sahası de, en ufak bir demokratik hak arayışında gaza dumana boğ.. Dunyanın başka bir yerinde susuzluktan kırılan insanları için yardım kampanyaları yap, ama demokratik haklarını arayana tonlarca su sık.. Bir yangın olsa su bulamazlar ama.. Tıpkı Madımakta yanan insanlara bulamadıkları gibi..
İşlerine geldiği gibi minareye kılıf uyduruyorlar.. Bir sürü kıllar var buna inanan.. Bir gün çocuğu boğulsa sadece dizlerine vurarak dövünür.. Bilmez ki sadece gücü kuvveti olan insanların çocukları özel ders alarak yüzmeyi öğrenir..,
Uzun lafın kısası, yüzme zorunlu bir ders olmalı ilkokullarda. Hiiiiç uzman görüşüne falan hacet yok. Yüzmeyi bilirsin, buna rağmen boğuluyorsan işte o zaman bir uzmana görüşüne danışalabilir ki, yüzmeyi öğrenen kişi bunlarida öğrendiği için gerek bile kalmaz.. 
Yazıktır, günahtır, böylesine basit bir şeyden dolayı çocukların hayatlarının sönmesi.. 

28 Haziran 2013 Cuma

Olurmu olur...

Foto alinti
Sıcak bir yaz..  Üzerimde şile bezi bir elbise.. Başımı güneşten korumak için ninemin iğne oyalı yazmalarından kundak başı yapmışım.. Kundak başını bilmeyen varsa sorsun, yazarım. 

Ön tarafı deniz, arka tarafı dağlık, bahçe içinde evimiz. Bahçede, kiraz, erik, elma ve armut ağaçları var. Arka tarafta zeytin ağaçları.. Renkli tavuklar her gün yumurtluyor.. Onları yemliyoruz  torunlarımızla.  her sabah sepetle yumurta topluyoruz biraz sonraki kahvaltı için.. Ama önce o çilli ve paçalı horozun örtüşüyle uyanıyoruz.. Zaman kavramının önemi olmadığı için saat yok evin hiç bir yerinde.. 
Bahçe kapısı girişinde kırmızı yedi veren gülleri karşılıyor  gelenleri.. laleler, sümbüller, zambaklar ve diğer mevsim çiçekleri. Biri solunca diğeri açıyor. .. Üzüm bağı aynı zamanda tente oluyor . Üzüm salkımları ağzımıza düşecek gibi sarkıyorlar.. Üzerinde arılar uçuşuyor.. Torunlar korkuyor arılardan.. Onlara arıların ne güzel ve ne kadar yaralı canlılar olduğunu anlatıyorum.. İyiki varlar diyorum.. (Arıların azaldığının farkında mısınız) ikna oluyorlar ve korkmuyorlar ne arıdan nede başka hayvanlardan.. Kedimiz ve köpeğimiz arladaşlar zaten.. Evin ön tarafı renga renk çiçekler.. arka bahçeye domates, patates, biber, maydonoz, nane, soğan, sarımsak hatta fasulye var... Akşam üzeri suluyoruz onları yine torunlarla.. hatta çılgın bir babanne olduğum için su hortumunu onların üzerinede tutuyorum.. Sonra onlarda beni ıslatıyor.. Hatta kiraz dalına kurduğumuz salıncağa önce ben biniyorum.. Tıpkı "Çınar ağacı"  filmindeki gibi. ben salıncağa biniyorum, tonlar beni sallıyor.. Hadi ama baban e sıra bizde diyorlar.. bende 100 kadar sayın  sonra sıra sizde derken. ama biz 100 e kadar sayanıyoruzki  dediklerinde, o zaman 200 e kadar sayın evladım diyorum:))

Sonra tavuklar ön bahçeye dalıyor. Kış kış onları kovalıyoruz günde üç kez. Bir şeylere sinirlenmek gerekiyor tabi.. Öyle herşey güllük gülistanlık değil.. Ama siyasi ve politıkacılara kızmıyoruz artık.. Gerçek bir demokrasi partisi iktidarda. Artık her kimse? Herkes memnun hayatından.. Eski siyasiler  akşamları sohbette gülme nedenimiz oluyor.. O neydi diyoruz, 2010 lu yıllarda, ayaklar baş oldu, başlar kıl oldu, kıllar adam oldu diyerek.. Biz sadece tavuklara sinir oluyoruz, yada bağrış çığrış saklanbaç oynayan torunlara az biraz susun artık diyerek..  Sonra iç çekerek şükrediyoruz halimize gülümseyerek...

Kışlık biber ve patlıcan kurutuyoruz. Erişte kesiyoruz..  Tarhana yapıyoruz. Turşuda kuruyoruz.. Acılı turşu hemde. Plastik şişede değil, eskiden olduğu gibi küplerde yapıyoruz turşuları.. Üzerinede bir demet maydonoz küflenmesin diye.. Kekikli zeytinler, sarımsaklı zeytinyağlı kurutulmış domatesler.. 
Mutfak masasının üzerindeki felseğen mis  gibi kokuyor elledikçe..  Sürahide ev yapımı limonata, içinde nane yaprakları ve limon dilimleri.. Yoğurda bakıyorum tutmuşmu diye... O da ne? Kerpiç gibi.. Kaşık zor giriyor.. 

Tel dolaptaki  renk renk reçel kavanozlarına iyiki hayatımın tek rengi değilsiniz  diyerek Oskar Wilde'ye selam gönderiyorum..

TRT'den kazandığım nostaljk radyom gündüz Türk halk müziği, akşamları Türk sanat müziği çalıyor.. Yan komşum aynı zamanda kardeşim... Ara sıra didişiyoruz bizim tavuklar onun bahçesine dadandığı için.. sonra kahkaha ile gülüyoruz.. Akşamları mangal yapıyoruz, kavun, karpuz kesiyoruz, rakı, yada şarap içiyoruz.. Ellerimle ördüğüm dantel perdeler loş sarı ışık önünde çok güzel görünüyorlar.. Masada rüzgara korunaklı mumlar söndü sönecek. . Radyoda  "ömrümüzün son demi, sonbaharıdır artık, maziye bir bakıver, neler neler yaşadık"" şarkısını dinlerken rakı kadehlerini tokuşturuyoruz ve şarkıya eşlik ediyoruz... Öyle mutluyuz ki... Ve herkes öyle mutlu ki... 

Yaz hayalleri kuruyorum.. Hatta sadece yaz için değil, belki bir 10 yıl sonra kalıcı hayatımın hayallerini kuruyorum.. Bir şeyi önce çok istemek lazım.. İnanmak lazım.. Evrende bu mesajı almalı ve tüm gücüyle bu hayalleri gerçekleştirmeye başlamalı..
Olurmu olur..:))
foto alinti

22 Haziran 2013 Cumartesi

Nerde hata yaptım??

Ben çocukları severim.. Hele akıllı çocukları daha çok severim.. Bilenler bilir, premetüre doğmuş ikiz oğullarım var.. Deniz ve Taylan. Premetüre cocuklar ancak iki yaşında normal doğmuş cocuklara göre tamamlıyormuş gelişimlerini.. O dönemlerde her 6 ayda bir kontrole çağırılırdım çocuklarla birlikte. Benimle ayrı konuşurlardı, çocuklarda ayrı bazı testlere tabi tutulurlardı.. Bende bu farkı gerek sevgi ile, gerek ilgi ile, gerek beslenme ile kapatmayı adeta ilke edinmiştim kendime.. Her kontrole gidişimizde güzel haberler almak motive ederdi beni. İlk 6 aydan sonra o fark kapatılmıştı.. Hem fiziksel, hem motor gelişimleri normal bebekler gibi olmuştu.. Erken yürüdüler, konuştular, ve pampersten ayrıldılar.. Çok mantıklı ve güzel konuştuklarını düşündüm hep.. Çünkü onlarla bir büyük gibi konuştum.. Ve hiç yalan söylemedim.. Korkutmadın.. Pencereye ellerımle vurarak bak öcü geliyor hadi uyuyun demedim.. Ben doktora gidiyorum, arkamdan gelirseniz size iğne yaparlar demedim..  Doğru neyse onu söyledim.. Sözümde durdum. Güven duygusu çok gelişmişti. Şimdi yatmanız gerekiyor bile demedim, onlar uyku saati gelince zaten uyudular.. Ayaklarımda sallamadım bile.. İkizlerdi sonuçta.. Hangisini sallayayım.. Anlaşılır ve mantıklı dıaloglarla mutlu bir çocukluk dönemi geçirdik... Gayet akıllı olduklarını düşünüyordum..

Ama bugün anladım ki; hiçte öyle değilmiş.. Benim çocuklarım 3,5 yaşında " dedeciğim, dik dur eğilme, bu millet seninle gurur diyor" diyemezdi.. 

Dik durmayı, gururu, milleti öğretememiştim onlara.. Nasıl anlatacağımıda bilemedim... Biz daha çok çiçeklerle böceklerle, renklerle, oyunlarla meşguldük.. 

Düşünüyorumda çok akıllıca büyüttüğüm çocukları meğer farkında olmadan "çapulcu"yetiştirmişim.. Nerde bir haksızlık var, bir ayaklanma, bir demo, bir protesto onlar orda.. Nerde hata yaptım ki ben? 

Ama beni mutlu eden şu ki; bir g*t kılı olmadılar..

19 Haziran 2013 Çarşamba

#duranadam..


Hani çok basit şeyler bazen daha etkili olur ya... İşte öyle bir şey.. Güzel anlamda basitlik.. Naif, temiz, saf, iyi niyetli bir basitlik.. Hani güzel bir şarkı sözü dinlersiniz, evet ya işte bu dersiniz ya.. (Eskiden bir Sezen Aksu şarkılarında hissederdim bu duyguyu.) Hani güzel bir şiir okursunuzda koca bir kitabı yada hayatı sığdırır ya mısralara... Yada bir kitap okursunuzda alır sizi götürür başka diyarlara..
İşte öyle güzel, öyle naif, öyle saf, öyle temiz, öyle sessiz, ama bir o kadar çığlık çığlığa bir direniş bu #duranadam duruşu, protestosu.. Tebrik ediyorum Erdem Gündüz'ü.. Alkışlıyorum...

Ben orada dursaydım kimse görmezdi beni diyorum dişlerimi sıkarak ve kıskanarak:)))

Herkesin bunu bende yapardım diyeceği, böyle basit ve güzel bir şey bu eylem.. Ama önemli olan onu düşünübelmek ve yapabilmek..
Durmak.. Sadece durmak.. Sessizce.. Ama inançlı ve güçlü bir duruş olmalı.. Yoksa hiç bir şey yapmadan bir şeyi harekete geçirmek fiziğe aykırı.. Burada sanat, düşünce, inanç, güç devreye giriyor.. Birde zaman ve mekan önemli.. İşte bu "duranadam" bunu çok iyi bildi.. Gezi eylemlerinin 21. Gününde, 21. Yüzyıla yakışan süper bir eylem başlattı..
Koreograf ve dansçıymış Erdem Gündüz.. Yani sanatçı..
Atatürkün bir sözü; "Efendiler, hepiniz milletvekili, bakan ve hatta Cumhurbaşkanı bile olabilirsiniz! Ama sanatçı olamazsınız..!"
Ne kadar doğru söylemiş.. Görüyoruz işte kimlerin milletvekili, bakan, hatta başbakan olduğunu..

Şimdiye kadar yazana, düşünene, konuşana, yürüyene, oynayana, yiyene, içene, heykele, tiyatroya, sinemaya vs herşeye karşı geldin.. Bak şimdi hiç bir şey yapmadan duruyor adam.. Ama hiç bir şey.. Konuşmuyor, yürümüyor, kırmıyor, yakmıyor, yıkmıyor.. Sadece duruyor güçlü bir şekilde.. Bu bile sinir bozucu değilmi sizin için.. Çünkü çaresizsiniz bu duruş karşısında..

Duranadam sadece durarak, sesini sınırlar ötesine taşımış bile.. "der Spiegel" dergisi özel bir sayfa ayırmış..

Teşekkürler duranadam.. Bu duruşun umut veriyor insana..

Fotograf alinti


2 Haziran 2013 Pazar

Bir İstanbul #geziparkı masalı..

Bir varmış bir yokmuş.. Ülkenin birinde bir padişah yasarmış.. Bu padişahın dediği dedik, öttürdüğü düdükmüş.. Her şeyi ben yaparım, gündemi ben belirlerim, kararı ben veririm, uygularım diye meydanlarda bas bas bağırırmış.. Ona buna meydan okur, kafa tutarmış.. Dini kullanarak milletine herşeyi yasaklarmış... Bak beni seversen sana makarna veririm, kömür veririm diye kandırıyormuş halkını.. Ülkenin yarısı onu çok seviyormuş güya.. Kendisi gibi düşünmeyenleri hiç sevmezmiş.. Gıklarını kesermiş hemen.. Beğenmeyen bu ülkeyi terketsin diye restler çekermiş. 
Sanat adına yapılan heykelleri, "ucube bu, derhal yıkıla" diye emirler yağdırırmış.. Tiyatroları kapattırmaya kalkmış.. Kadınlara önce 3 tane sonra yetmez 5 tane doğurun demeye başlamış.. Kürtaji yasaklamaya kalkmış.. Kadınlar direnince vaz geçer gibi olmuş.. Sonra 5 yaşındaki bebeler okula başlayacak demiş.. Eğitimde sürekli değişiklikler yapıyormuş..
Hostesler kısa veya dar etek giymeyecek, kırmızı ruj sürmeyecek gibi gibi emirleri olmuş.. Alkolü yasaklamış, pardon yeni düzenleme getirmiş.. Gece 22 ile 06 arası alkol satışını yasaklamış.. Halkınada diyormuşki; "öte dünyada rabbim bana, eyy TC padişahı tayyeb, halkın için ne yaptın diye sorarsa, ne cevap veririm? Halkı haaa, doğru ya, diyerek herşeyi sineye çekiyormuş.. Velhasıl el atmadığı yer, burnunu sokmadığı delik kalmamış..
Tepkisiz, miskin, uyuşuk bir halkı görünce bu padişah iyice coşmuş..

Gel zaman git zaman, bir gün ne yapayım nasıl gündem yaratayım derken aklına sinsice bir fikir gelmiş..  İstanbul gezi Parkındaki ağaçları keser, pardon söker oraya çok eskiden olduğu gibi bir topçu kışlası yaparım, bir sürüde alışveriş merkezleri kurar kese kese altınlarım olur diyerek avuçlarını ovuşturmuş.. Hemen emri vermiş, ağaçlar kesüle!!!" Zaptiyelerinide dikmiş başına, halktan ayaklanmalar olursa basın gazı diye emirler vermiş.. Ama halkın burnuna kadar gelmiş artık.. Ağaçlara kıymayın efendiler diye dökülmüşler sokaklara.. O miskin halk uyanmış artık.. Duyan gelmiş, duyan gelmiş.. On'lar yüz'ler bin'ler yürümüş.. sonra milyon olmuşlar.. İstanbul dışına taşmış, Ankara, İzmir, Adana, Eskişehir derken Türkiye'yi aşmış.. Herkes bulunduğu şehirde heryer "heryer taksim, her yer direniş" diyerek tek yürek olmuş..
Daha önce hiç böyle bir şey görmeyen padişahın ödü b*kuna karışsada, padişahlığına b*k düşürmek istemiyormuş.. Artık talimat değil, ricada bulunmaya başlamış ama, o kışla oraya kurulacak!! demeye devam etmiş.. Halk ayaklanmış bi kere, dururmu geri? Padişahı devirmişler.. Halk artık kendi kendini yönetmeye başlamış.. Ağaçlar dikmişler her bir yana. Yemyeşil olmuş dört bir yan.. Hala dimdik ayakta olan ağaçlar, bir padişahı devirmenin mutluluğu ile taaa göklere ulaşmış, oksijen vermeye devam etmişler... Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine...


Foto: Ayça Ö. Istanbul

28 Mayıs 2013 Salı

Ooooooooohaaaaaaaa!!!!

Sesler.. Sesler geldi aklıma.. 

Ohaaa diye bağıran sığırtmaç narasıyla uyandınız mı hiç? Bu çok kaba saba gibi görünen nara nasıl sevimli gelir kulağa bilirmisiniz?

Ahşap bir evin üst katında, yün yer döşeklerinin üstünde, yün yorganlarının altınada sabah güneşi kızıllığının cama vurduğunu düşünün... Kuşların cıvıltısı geliyor kulaklarınıza değil mi? Pencerenin tam karşısında iki koldan oluğa akan pınarın çıkardığı su sesini hatırlayın..  Birde ordan oraya uçan bir sinek sesi.. 

İşte tam böyle bir zamanda yani günün en taze en çıtır anında, o sabahı "oooooooohaaaaaaaaa" diye bağıran bir sığırtmaç narası yırtar.. 

Yaz aylarında köy işi çok olduğu için, harmandı, bahçeydi, bostandı vs. Büyükbaş hayvanları gütmesi, yani otlatması için köye sezonluk sığırtmaç tutulurdu eskiden.. Sığırtmaç köyün bütün sığırlarını güden kişidir.. Sabah o attığı nara ile herkes sığırlarını köyün merasına yani çayırına toplardı.. Sabah götürür, akşam getirirdi köyün sığırını. Ve bütün sığırlar evini yada ahırını bulur ve girerdi..  Her hane, yani ev sıra ile günlük yemeğini temin ederdi sığırtmacın. Çıkısına köy ekmeği, katık olarak peynir konurdu.. O güttüğü ineklerin peyniridir, tereyağıdır çıkınındaki.. Akşam ise bir tepside sıcak yemeği giderdi. Elbette karın tokluğuna yapmazlardı bu işi sığırtmaçlar.. Herkesin payına düşen para toplanır sezon sonunda verilirdi.. 

İşte o sığırtmacın attığı "ooha" narası ile başlardı gün.. Daha ne sesler, ne sesler.. Onun öncesinde horoz sesleri.. Kadın sesleri..  Köyün en sesli ve en eğlenceli kadınlarından gelirdi.. Eminaaların tatlı dilli, güler yüzlü, tombiş (rahmetli) Fakriye hala ile aşaevlerin minyon, o tayır tayır Nezaket halanın sevimli küfürleri ile uyanmak, köye bir canlılık bir enerji katardı.. O dört köşe, yukarıya doğru kalkan pencereden kimi oğluna seslenir, kimi torununa.. Horozlar bile saygısından susarlardı onların karşısında.. Sığırların möööh sesleri, davarların meee sesleri... Esenkaya filarmoni orkestrası çok sesli korosu:))

Ve gün başlamış olurdu.. Kimi bahçe sulamaya, kimi fasulye sırığı dikmeye, kimi çapaya, kimi tırpana, kimi dırmığa, kimi şehere, (Mudurnunun bir köyü olduğu için, Mudurnu'ya "Şeher" denirdi. Şehir anlamımda yani.)
Yazın sığıtmacın ohaa narasıyla başlayan gün, uzaktan yaklaşan sığırların çan sesleri ile biterdi.. Gece, o güzel sessizliği bozan şey ise çekirgelerin ötüşü, ve uzaklardan gelen köpek sesleri.. 

Çocukluğuma ait ne kadar güzel sesler var kulaklarımda.. çekirgeler, pınardan akan sular, uzaktan gelen köpek sesleri, çan sesleri, teyyare sesi, çekirgeler, kuşlar, kavak yapraklarının rüzgarda çıkardığı ses, her evin kendine has kapı çan sesi, traktör sesi, hangi traktör kime ait sesinden bilirdik.. Hele hele bir otomobil sesi.. Çok seyrek gelen sesler daha çekici gelirdi.. Yani bir taksi sesi.. Evet şeherden birileri geliyor demekti.. Acaba kime? İçten içe inşallah bize geliyordur, dilekleri.. 

Düşünüyorumda duyu organlarımızla hissederek yaşamışız. Bir çok ses hala kulağımda.. her evin kendine has kokuları hala burnumda... Gözlerim kapalı tanırım evleri kokusundan, yada kapı çanından.. evlerde o değişmeyen perdeler, minderler, yorganlar, ocakbaşını örten örtüler hala gözümün önünde.. Tatlar.. Kaşık sapını yemişmiydiniz hiç? 
Yine yaz mevsiminde köyde bir güne uyanışım geldide aklıma, paylaşmak istedim.. Sığırtmacı bilmeyenlerde bilsin istedim..


Sevgili Instagram arkadasim ve hemsehrim @zen_free nin "SIGIRTMAC"
isimli fotografi.. 

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Mini Almanya gezim..

Ayağımın tozuyla yazmak istedim bu sefer.. Güncelliğini yitirmiş yazılar fazla enterasan olmuyor.. Bu sadece bir kaç yıl sonra hani şunu şunu yapmıştık, hangi yıldı o diyerek kardeşlerle tartışma nedeni olmasın diye düşülen küçük bir not.. Bundan öncesine ve sonrasına ışık tutma adına..

Avrupa'da daha doğrusu hristiyan aleminin bir bayramı olan "pfingsten" dolayısı ile Pazartesi tatildi.. Uzun hafta sonunu değerlendirmek adına Cumartesi Almanya'ya gittim.. Turistik bir gezi değil, kardeşleri ziyaret amaçlı.. Ama turistikleştiriyoruz biz onu bir şekilde.. 20 yıl Almanya'da şirin ve küçücük bir yeri Haan'da yaşamama rağmen görmediğim yerlerini gezmek güzeldi.. 

Cumartesi akşam saatleri Leverkusen'e ulaştım.. Hava nasıl güzel.. Ondan sonraki günlerin kötü olacağını gösteriyor meteoroloji.. Akşam güneşini Ren nehrinin kıyısında batırmanın keyfini önceden biliyorum.. O anı yaşamak istiyorum.. Bir daha dışarı çıkabileceğimizi tahmin etmiyorum çünkü.. Çünkü 4 kardeş bir araya gelince yetip artıyoruz birbirimize.. Güneş oluyoruz, yağmur oluyoruz, rüzgar oluyoruz, şiir oluyoruz, şarkı oluyoruz, türkü oluyoruz, sırdaş oluyoruz, yoldaş oluyoruz, gardaş oluyoruz.. Vel hasıl ehli keyif oluyoruz.. 

Leverkusendeyim hala.. Eve girdiğimde mis gibi yemek kokularına merhaba diyorum önce.. Sonra Murat'a.. Murat diye yazılır, kardeşim diye okunur.. Kardeşimin eşidir.. Kucaklaşma seansından sonra Deniz, Taylan ve Şima görünmez oldu.. Yarım saat sonra Serpil işten gelecek.. Onu beklerken balkonda bana hoşgeldin kahvesini yine Murat yapıyor.. Oysa bu kahveyi şu an 3 aylığına Almanya'da Almanca öğrenmeye gelen sevgili Cansu'nun yapması bekleniyordu.. Beni dört gözle bekliyordu Cansu.. Ve hatta diyordi ki; sen gelmeden ben orada olurum, biz yemekleri yaparken sen dinlenirsin.. Sonra ben sana bir türk kahvesi yaparım.. Meşhurdur onun kahvesi.. Ve çok kezzetlidir.. Onun elinden kahve içmeye bayılırım.. Oraya giderken yolda o kahvenin hayali ile gittim.. Ne oldu? Cansu yoktu oralarda... Hafif bir hayal kırıklığı oldu tabi.. 


Serpil ve Murat'in Balkonunda kahve keyfi
Nespressonun kapsüllü kahveleride en az türk kahvesi kadar leziz.. Ondan içtim artık.. 
Yemeğimizi yedik, kaldırdık.. Cansu hala yok.. Güneşi kaçırmak istemedik.. Biz gittik ren nehrinin en güzel yerlerinden birine.. Ren nehri İsviçreden başlayıp Almanya'dan her geçtiği her kenti güzelleştirek Hollanda'dan Kuzey denizine akıyor.. Her zaman olduğu gibi Ren nehrinin kıyısında otururken yine aynı muhabbeti attım ortaya.. Benim anlayışıma göre Ren nehri ters akıyor.. Bana öyle geliyor hep.. Serpile görede öylemiş.. Güneyden Kuzeye akması akımızı karıştırıyor.. Bize göre Güney aşağıda, kuzey yukarıda.. O zaman bu Ren nehri yukarı akıyor!! Sonra Murat ve Cansu daha akil bir anlayışla, Güney kuzey farketmiyor, en yakın deniz nerede ise oraya ulaşmaya çalışıyor, ve yeryüzünün denize eğilimi nasılsa öyle akar diyerek ikna ettiler.. Sonra bir şehrin içinden su geçmiyorsa artı bir özelliğinin olamayışından bahsettik.. Ve hemfikir olduk.. 
Leverkusen Ren Nehri


Güneş gümüş renginde battı o gün sanki.. Ve uzun sürdü batması, bize torpil geçti biliyorum:))
Sonra karar vermeliydik, diğer kardeşler Haan'da bekliyor.. Zaten iki günlüğüne gitmişim, o zaman hep birlikte yaşamalıydık o iki günü.. Abim ve eşinin sadece evi geniş değilki? Yürekleride çok geniş.. Toplandık oraya gittik güneşi batırdıktan sonra.. Toplam 12 kişiydik.. Geceyarısı, hatta sabaha doğru bir tanrı misafiri daha geldi. 13 kişi olduk.. Sofralar iki masa olarak kuruldu.. Hiç kimse kimseyle yoğunlaşamadı ama güzeldi. Herkes kendi adına mutluydu.. Zaman zaman çok güldük, zaman zaman durgunluk, zaman zaman heyecan.. Hele bir gece yarısı balkonda abim, nuray, ben ve murat, gülüşmelerimiz neydi öyle? Nurayın öyle kahkahalarını daha önce hiç duymamıştım..  13 kişinin ortama ayak uydurması kolaymı? Ama herkes buna uydu.. Çünkü herkesin birbirine olan sevgi ve saygısı büyük.. 
Yine pandomim ile film isimleri anlatmaya/bulmaya çalıştık.. Abimin "sürü" filmini anlatması olaydı:) geceye damgasını vurdu.. 

Kahvalti soframizin biri..
Pazar kalktığımızda havanın berraklığı şaşırtıyor ve sevindiriyor.. 35 tane "Brötschen" (küçük ekmekçik)alıyor abim ve Serdar. Eeee anca tabi.. Kahvaltıdan sonra yine Cansunun ellerinden Türk kahvesi.. Ardından eski okul yolumuzu, ve yıllar her gün çocuklarımızı götürdüğümüz parka gitmekte hepimiz hemfikir oluyoruz.  Abimi ikna çabalarımız uzun sürmüyor bu sefer. 

Sepetimize iki şişe buz gibi pembe şarabımızı ve isviçreden götürdüğüm peynirleri alıyoruz yanımıza.. Yemyeşil yürüyüş parkurunda yol alıyoruz.. Az gidiyoruz uz gidiyoruz, dere tepe düz gidiyoruz 20 dakika sonra gözümüze kestirdiğimiz bir yere konuşlanıyoruz.. Plastik bardaklardan bir şarap çiçeği yapıyorum.. Akıllı telefonlarımızdan birde türkü tutturuyoruz, kuşlar eşlik ediyor.. Hatta Artvin yöresinden mini horon gösterisi bile yapıyoruz.. Güle oynaya.. 


Sarap çiçegi:))


Sonra devam ediyoruz.. Bu sefer daha önce 20 yıl Haan'da yaşama rağmen hiç görmediğimiz yerlere doğru yürüyoruz.. Yine güle oynaya.. 






Heidberger Mühle Haan
Bizim YARIMIZ..
O gün öyle bitiyor.. Ertesi gün artık eve dönüş.. Yollar açıktı.. Hem giderken, hem gelirken.. Ama gelirken hiç mola vermeden kullandığım için arabayı, kendi rekorumu kırarak 4 saate Basel'e ulaştım.. 1 saat sonrada Berne.. 

Güzeldi, değdi..